Marksizm - Leninizm Yolumuzu Bugün de Aydınlatıyor (1)

Kemal Bilgi

SBKP MK’ya bağlı Toplumsal Bilimler Akademisi’nce 1980’li yılların ikinci yarısında ortaya atılan tezler, uluslar arası komünist harekette canlı bir tartışmaya neden oldu. Dergimiz ilk sayısından başlayarak, “nasıl bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünyayı nasıl, hangi güçlerle dönüşüme uğratabiliriz?” sorusuna bağlantılı olarak doğrudan program sorunuyla iç içelik gösteren bu tartışma konusunda bir diziyi yayınlamaya girişiyor. İlk sayımızda yer alan yazı Ekim 1988’de hazırlanmış. İkinci sayımızda, bu yazının Talat Öz tarafından eleştirilmesi üzerine Aralık 1988’de kaleme alınan “Marksizm - Leninizm Yolumuzu Bugün de Aydınlatıyor II” yer alacak. Üçüncü sayımızda ise, bugüne dek Tezler tartışmasında ülkemizden katılan dergi ve yazarların görüşlerinin irdelendiği ve Yeni Açılım Dergisi’nin Mayıs 1989 tarihli 12. sayısında yayımlanan “Yeni Düşünce Tarzının Işığında Toplumsal Gelişmenin Sorunları (Sempozyum Notları)” başlıklı sempozyumda öne sürülen görüşlerin ele alındığı “Marksizm - Leninizm Yolumuzu Bugün de Aydınlatıyor III” yayımlanacak.

Günümüzün yeni olgularının analizi sorunuyla bağlı olarak Marksizm – Leninizm’in temel yasallıkları, 1980’li yıllarla birlikte, hem uluslar arası komünist harekette, hem de ülkemiz komünistleri arasında tartışma gündeminin birinci sırasına geldi. Bu durumun kuşkusuz nesnel ve öznel nedenleri var.

Kapitalist dünya ekonomisinde uluslararasılaşma eğilimi son on yıldalar da güçlü bir ivme kazandı. Uluslar arası, uluslarötesi tekellerin kapitalist dünya sistemi içindeki etkinlikleri ve ağırlıkları arttı. Bunlar ile ulusal devlet biçimindeki egemen örgütlenmeler arasında yeni tipte çelişkiler ortaya çıktı. Yanı sıra ulusal devlet biçimlerini aşan uluslar arası ölçekte siyasal örgütlenme biçimleri doğdu. Öte yandan sosyalist sistem içinde bütünleşme eğilimleri, özellikle de ekonomik alandaki büyük ortak projeler ve işbölümü gelişti. Bunlara eşzamanlı olarak kapitalist ve sosyalist dünya ekonomileri arasındaki ilişkilerde de “karşılıklı bağımlılık” düzeyinde gelişiyor.

Kitle iletişim araçları günümüzde dev boyutlara ulaştı ve dünyayı çok küçülttüler. Ayrıca kültür, spor vb. gibi alanlarda da uluslararasılaşma yolunda hızlı ilerlemeler olmaktadır. Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler de bu yönde etki yapmaktadır.

Bir diğer önemli olguda, çözüme kavuşturulmaları tek bir ülkenin sınırlarını, gücünü çok aşan global sorunların ağırlıklı olarak kendilerini belli etmesidir. Gerçekten de tüm diğer global sorunlarda olduğu gibi, özellikle de barış savaşımı bugün ancak uluslar arası dayanışmayla çözümlenebilecek bir nitelik kazanmıştır.

Tüm bu saydığımız etkenler, komünistlerin uluslararası sorunlara, gelişmelere, yeni olgulara duydukları ilginin artmasının nesnel temelini oluşturuyor. İşçi sınıfı zaten uluslar arası bir sınıftır ve esas savaşımı uluslar arası boyutlarlarda süregider. Onun görevi tüm dünyayı dönüşüme uğratmaktır. Üstelik günümüzde ekonomik, sosyal, kültürel vb. alanlardaki ilişkilerin uluslararasılaşmasının bu düzeyinde işçi sınıfının uluslar arası ilişkilerinin de artması, dünya çapındaki gelişmelere duyduğu ilginin çoğalması kaçınılmaz bir süreçtir. Bu durumda işçi sınıfının komünist öncüsü de gelişmelere daha evrensel bir açıdan yaklaşmak durumundadır. Üretim sürecinde olagelen bilimsel-teknik değişiklikler nedeniyle işçi sınıfının entelektüel yeteneklerinin gelişmesi de, böylesi bir evrensel bir bakışı daha olanaklı kılmaktadır. Bu olgular, proletarya enternasyonalizminin uygun biçimler altında daha üst bir düzeye çıkarılması gereğini koşullandırmaktadır.

Öte yandan bir takım özel etmenler de işçi sınıfının komünist öncüsünün uluslar arası sorunlara karşı ilgisinin artamasına yol açmaktadır. Örneğin sosyalist ülkelerde ve özellikle de Sovyetler Birliği’nde 1985’ten bu yana sistemin kimi aksayan yönlerini aşmak için girişilen yeni arayışlar tüm dünyada büyük ilgi uyandırmaktadır. Bu ilgi, bir yandan sosyalizmin saygınlığının arttırabilmesi için olanaklar yaratırken, öte yandan da tüm komünistlerin uluslar arası gelişmelere “dogmatik, sekter” yaklaşımı terk ederek, “kendilerini yeni dogmalara kaptırmadan itinayla koruyarak” daha çok dikkat ayırmasını olanaklı ve gerekli kılıyor. Kendisini uluslar arası komünist hareketle bağlantılı bağlı gören, onun sorunlarını kendi sorunları sayan tüm komünistler bu sorumlulukla karşı karşıyadır.

Kendisini uluslararası komünist hareketle bağlantılı bağlı gören, onun sorunlarını kendi sorunları sayan tüm komünistler, Tezler üzerine süregitmekte olan tartışmada aktif yer almak durumundadırlar.

Öznel etmenler arasında ayrıca su da yer almaktadır ki, gelişmiş kapitalist ülkelerde ki komünist partilerin uzun yıllardır ileriye doğru önemli adımlar atamamış olmaları, dahası gerileme içinde olmaları, komünistlerin çağımızı ve görevlerimizi derinlemesine incelemeleri gereğini öne koymaktadır.

Kuşkusuz bu tartışmalar ülkemiz komüistleri arasında da canlı bir yankı bulmaktadır. Üstelik Türkiye’deki kimi odakların, ülke içinde izledikleri politikayı, yeni teorik açılım ve saptamalarını kendi değerlendirmeleriyle açıklayamıyor olmaları nedeniyle, özellikle Sovyetler Birliği’nden bir grup bilimadamının tartışmak üzere kaleme aldıkları Tezleri’i “yeni dogmalar halinde” kendilerine kalkan yapmaları, bu konuda geniş çaplı bir irdelemeyi gerekli kılıyor.


Tezler’in Ortaya Konuş Yöntemi

Tartışmanın merkezinde, Sovyetler Birliği Toplumsal Bilimler Akademisi’nden bir grup akademisyenin tartışılmak üzere hazırladıkları tezler ve bununla bağlantılı olarak yayımlanan yorumlar yer alıyor. Biz de bu tartışmada bu tezleri ve yorumları temel alacağız. Bu arada ülkemizdeki olumsuz koşullar nedeniyle bu alanda hızlı ve eksiksiz bir bilgilendirmeden yoksun olunduğunu da geçerken belirtelim.

Sovyet bilimadamlarının tezlerine öncelikle göze çarpan şey, yazarların alçakgönüllülüğüdür. Onlar görüşlerini hiçbir yerde dayatmacı bir biçimde öne sürmüyorlar, doğruların tekeline sahip olduklarını iddia etmiyorlar.

Yeni Açılım Dergisi’nin Ağustos 1988 tarihli 4. sayısında yer alan ve SBKP MK’ne bağlı Toplumsal Bilimler Akademisi akademisyenleri tarafından hazırlanmış olan “Günümüz Dünyasında Toplumsal İlerleme” yazısının alt başlığı “Tartışma İçin Tezler” dir. Gene Yuri Krasin başkanlığında bir grup akademisyen tarafından kaleme alınan ve Yeni Açılım’ın Eylül 2008 tarihli 5. sayısında yer alan “Diyalog – İşbirliği – Ortaklık – Bağlaşılık” yazısının alt başlığı da “Tartışma Tezleri”dir. Aynı yazının girişinde şöyle deniyor: “Sunulan tezler bu konuyu tümüyle kapsadığı iddiasında değildir Daha çok bazı sorunları, birbiriyle mantıksal açıdan bağlı bir sistem içine sokmayan, bilinçli olarak abartılmış bir biçimde ortaya atıyor. Tezlerin amacı canlı bir fikir değiş tokuşu sağlamaktır.” (1)

Dünyaya Bakış dergisinin Temmuz 1988 tarihli 3. sayısında yayımlanan, komünist partilerin WMR’deki temsilcileriyle SBMK’ne bağlı Toplumsal Bilimler Enstitüsü bilimadamları arasındaki tartışmanın özetinde şu satırları okuyoruz: “Sovyet bilimadamları, tezlerini hazırlarken herkesçe bilinen doğruları yinelememeye çalıştıklarını, canlı bir görüş değiş tokuşu olmasını sağlamak için bilinçli olarak kimi soruları sivrilttiklerini belirtirler.” (2) Bu tartışmanın kapanış konuşmasında dergi sorumlusu J.Aristal şöyle diyor: “ Tartışmada tam bir görüş birliği egemen değildi, tam tersine sert tartışmalar oldu… Toplumsal Bilimler Enstitüsü’nün tezlerinde, belirli bir kuşku uyandıran, hatta itiraz edilen yeni bir dil kullanılıyordu, yeni gelişme ve görüşlere yer veriliyordu.” (3)

Gerçekten de bu tartışmada, komünist partilerinin temsilcilerinin büyük çoğunluğuyla Tezler’e kuşkuyla yaklaşmış ve kimi noktalarda kesinlikle karşı çıkmışlardır. Birkaç genel örnekle belirtelim. “Bütünsel ve karşılıklı bağımlılık içinde olan günümüz dünyası emperyalizmin saldırgan özünü değiştirebilir mi? Kapitalizm yeni-sömürgeciliğinin ortadan kaldırılmasına tahammül edebilir mi? Bu karmaşık sorular derin analiz yapılmasını gerektiriyor.” (4) “Tezler geçmişte komünistlerin bütün faaliyetlerinin yanlış olduğu izlemini yaratıyor… Yaptıklarımız her zaman doğruydu demeyeceğim ama yaptıklarımızın tümü de yanlış değildi.” (5)

“Bende tezlerin çok soyut bir şekilde hazırlandığını, bunlar hazırlanırken kardeş partilerin on yıllarca biriktirdiği somut deneyimin göz önünde bulundurulmadığı izlenimi doğdu.” (6)

En genel planda “yeni politik düşünce” olarak adlandırılan Tezler’de hareket noktası çağımızın niteliğinin belirlenmesi oluyor. “Tezleri hazırlayanların ısrarla sürdürdükleri bir şey varsa, o da Marksizm’den uzaklaşan görüşler ileri sürmektir.” (7) “Her defa neden yeni bir şeyden söz ediyoruz. Eski düşünceler ile yeni düşünceler arasında ayrım yapılması, klasik görüşlere karşı önyargıyla yaklaşmaya yol açabilir, revizyonizmi teşvik edebilir.” (8)

Örnekleri çoğaltmak olanaklı ancak gereksiz. Yukarıdaki alıntılardan iki sonuç çıkmaktadır: Birincisi, Sovyet bilimadamlarının bu tezleri gerçekten tartışmak için ve bilinçli olarak sivriltip, abartarak hazırlamışlardır; ikincisi, dünyadaki dünyadaki birçok komünist partisinin temsilcisi Tezler’deki görüşmelere katılmadıklarını belirtmişlerdir. (Buna yeni ve kapsamlı bir örnek olarak Görüş dergisinin Ekim 1988 tarihli 23. sayısında WMR 88/5’den çevrilerek yayımlanan ABD KP Genel Sekreteri Gus Hall’in yazısını analım.) Ayrıca Sovyetler Birliği’ndeki kimi bilimadamları da Tezler’de ele alınan kimi sorunlara farklı yaklaşmaktadırlar; buna örnek olarak daha ileride alıntılar yapacağımız Grigori Vodolaov’un Yeni Açılım’ın Ağustos 1988 tarihli 4. sayısında yayımlanan “Yeni Gerçeklikler Dünyasında” başlıklı yazısını gösterebiliriz. Bir başka nokta da, ileride somut olarak gösterebileceğimiz gibi, Tezler’i savunan yazarların yazılarında da kimi noktalarda çelişkiler –ki bu doğaldır- olmasıdır. Aleksandr Galkin’in de belirttiği gibi, “bu sorunlara ilişkin tartışmaların daha yeni başladığını varsayıyoruz.”(9)

Bu uzunca ama bizce gerekli girişi, tartışılmak üzere öne sürülen tezleri kendilerine “yeni dogmalar” olarak alanlara, reformist politikalarına kalkan yapmaya kalkışanlara ithaf edip, tezlerin içeriğini incelemeye başlayalım.


Tezlere Toplu Bakış

Tezler’e göre toplumsal gelişme artık sınıf savaşımları ve toplumsal devrimler yoluyla değil, varolan sosyo-ekonomik formasyonların birbiri etkilemeleri yoluyla, reformlara global bir biçimde olacaktır.

En genel planda “yeni politik düşünce” olarak adlandırılan Tezler’de hareket noktası çağımızın niteliğinin belirlenmesi oluyor. Bu konuda şunlar söyleniyor: “İnsanlık, nükleer felaket tehlikesinin artması, ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerinin içine düştükleri durumdan kurtulmalarının olanaksızlığı, çevrenin tahrip olması gibi bunalım olgu ve süreçleriyle karşı karşıyadır. Bu olgu ve süreçler çağımızın içeriğini damgası vuruyor, Marksistlerin dünyanın devrimci yenilenmesinin hızı, içeriği, yolları ve itici güçleriyle ilgili görüşlerinde değişikliğe yol açıyor.” (10) “Günümüzde uygarlığın gelişmesinde gözlenen bunalımlara son vermek, özellikle nükleer felaketi önlemek, insanlığın yaşamını korumak için savaşım veren devrimci, demokratik, ilerici güçlerinin aktifliği artıyor ve bileşimi genişliyor. Bu güçlerinin ortak eylemlerinin temelini, toplumun yaşamını sürdürüp sürdüremeyeceğini belirleyen genel insani değerler oluşturmaktadır. Sınıfsal ve ulusal çıkarlara dayalı anlaşmazlıklara kıyasla bunlar en sıraya geçmekte, öncelik kazanmaktadır.” (11) Günümüzde dünya son derece çelişkili fakat aynı zamanda da karşılıklı bağımlı bir bütünlük oluşturmakta, bilimsel-teknik devrim tarafından teşvik edilen dünya topluluğunun karşılıklı bağımlılığı ekonomik çerçevesini aşmakta, ekoloji, politika,, kültür, enformasyon ve günümüzde tüm global sorunları kapsamaktadır.” (12) “Yeni politik düşünce ana itkiyi veren çıkış noktası, en iyi kitle kırım araçlarının kullanılacağı bir savaşın, insanlığın kendi kendisini yok etmesine götürebileceğinin farkına varılmasına.” (13)

Bu arada birçok yazıda da “nükleer çağ”, “atom ve uzay çağı” kavramlarına sıkça rastlanmakta, dahası “atom ve uzay çağında sınıf mücadelesi ve devrim” sorunu ele alınabilmektedir. Burada Marksizmin temel kategorilerinden olan “çağ” kavramının ve çağımızın niteliğinin bilimde pek rastlanmayan bir biçimde kullanılmamasını ve yanlış bir biçimde kabalaştırılmasını, vülgarize edilmesini bir tarafa bırakırsak, temel olarak bir “uygarlık krizi”nden söz ediliyor. Bu krizin içeriği, nükleer savaş tehlikesi, Üçüncü Dünya ülkelerinin konumları, ekolojik sorunlar, kısacası “global sorunlar”dır. Krizle ilgili olarak da, “Bununla birlikte, uygarlık krizi kapitalizmin kriziyle özdeşleştirilemez ve hatta yalnızca onun doğrudan bir sonucu olarak da düşünülemez.” (14) deniliyor. Bunun dışında dünyada karşılıklı bağımlılığın arttığı ve nükleer savaşın insanlığın sonu olacağı belirtiliyor. Bu durumda “genel insanlık değerleri”nin sınıfsal ve ulusal çıkarlara göre öncelik kazandığı öne sürülüyor.

Bu genel çerçevede, çağımızda kapitalizmin özellikleri de şöylece belirleniyor: “Kapitalist ekonomik sistem şimdi teknolojik devrimin yarattığı yeni durumlara kendisi uyarlamak zorunluluğuyla karşı karşıya bulunuyor. Bu çetin süreç büyük olasılıkla uzun sürecektir ve potansiyel boyutları kesinlikle öngörülemez olan önemli ekonomik ve sosyal etkilere eş gidecektir. Ağır sosyo-ekonomik çalkantılar da dışlanamaz. Ama ilk önce teknolojik devrimin başlangıç aşamasını uyum sağlamanın kapitalizme ek olanak sağladığını ve onun bunları kendi istikrarı için kullandığını saptamak gerekiyor. Bu demektir ki, işçi hareketi sosyalist amaçlarını muhafaza ederek yakın gelecekte ekonomik ve politik mücadeleyi var olan gerçeklik zemininde, yani kapitalizm koşullarında yürütecektir.” (15) “ İşte özellikle bu koşulların etkisi altında (dünya sosyalizminin kapitalizm üzerinde etkisi sözkonusu) diğer yandan ise, bilimsel-teknik devrimin etkisiyle günümüz kapitalizmini karakterize eden temel çizgiler ortaya çıkmaktadır. Bu temel çizgilerden biri, kapitalist sistemin en yüksek ve son aşamasında da, üretici güçlerin yeterince hızlı bir biçimde gelişebilmesinin önkoşullarını yaratabilme yeteneğini koruduğudur.” (16) “1917 Ekim’i tüm emperyalist sistemi sarstı, egemenlik alanını hızla daralttı. Ancak her şeye rağmen bu sistem bütünüyle ‘kendi karşıtına dönüşmedi’. Birinci Dünya Savaşı’nın bunalımı döneminde bile ayakta kaldı. Ve bugün şüphesiz ki kimi ‘ultra-emperyalist’ çizgilere sahiptir. Üstelik yukarda belirttiğimiz modern kapitalizmin bağrındaki istikrar sağlayıcı süreçlerin gelişimi, bunların ardıcıl karakteri (bu bizim bilimimizde henüz az işlenen bir konudur) doğmakta olan komünist formasyonun, eski, bununla birlikte pek çok açıdan biçim değiştirmiş olan kapitalist formasyonla uzun süre bir arada var olmasına ve paralel evrimleşmesine yol açmış… “ (17) “Kapitalizmin alternatifi vardır. Bu alternatif sosyalizmdir. Ancak gelişmenin çok seçenekliliği de ortadan kalkmış değildir. Eski dünyanın güçleri, tarihsel spiralin her boğumunda, o andaki en tehlikeli çelişkiyi ortadan kaldırma ve egemenliklerini uzatma olanaklarına sahiptirler.“ (18)

Demek ki günümüzde emperyalizm hem istikrar sağlayıcı süreçlere ardıcıl bir biçimde sahiptir, üretici güçleri yeterli hızla geliştirmektedir ve hem de kimi ‘ultra-emperyalist” çizgiler kazanmıştır. İki sistem birbirlerine etkileyerek bir arada varlıklarını sürdüreceklerdir. O zaman gerçekten Marksizmin toplumsal gelişmeyle ilgili tüm temel çıkarsamalarını (örneğin tarihsel maddeciliğin üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında zorunlu uyumluluk yasasını) yeniden gözden geçirmeli ve toplumsal gelişmeyle ilgili yeni yasalar, yeni modeller yaratmalıyız. Tezler’de bu da yapılıyor. Şöyle ki: “Marksizmin dünya çapındaki zaferini kaçınılmazlığı şeklindeki en genel çıkarıma gelince, hiç kimse bu sürecin ne uzunluğu, ne biçimleri, hatta (nükleer silahların varlığı ve emperyalist güçlerce yeni bir dünya savaşının kotarılması olasılığı gözönüne alınırsa) ne de sonucu hakkında bir öngörüde bulunabilir. Eğer şöyle söylersek sanırız yanılmış olmayız: Madem ki çağdaş tarihsel dönemin Marksizm tarafından tam ve yapıcı yansıtılmasından bahsediyoruz o zaman temek olarak tüm dünyanın uzun, çok varyantlı, farklı formasyonlu ve olabildiğince daha uyumlu bir gelişimin teorik modelinin kurulması ihtiyacı doğmaktadır. “ (19) “Zamanımızın mevcut buyrukları, insanlığın sosyal yenilenmesinin önceden varolan biçim ve yollarını büyük ölçüde değişikliğe uğratıyor, yenilerini yaratıyor. Ulusal devrimci patlamalar sonucu ülkelerin bir sistemden diğerine doğru yer değiştirmeleri insanlığın sosyal yenilenmesinin biçim ve yollarının yalnızca ‘özel bir olayı’ durumuna dönüşüyorlar. Anlaşıldığı kadarıyla toplumsal formasyonların yer değişimi çok çeşitli geçiş biçimlerinden ve önceden tahmin edilenden daha geniş bir tarihsel dönemde gerçekleşmekle kalmayacak, aynı zamanda bu süreç, toplumsal yaşamın yeni biçimlerinin üstünlüğünün dünya topluluğunun gözü önünde kanıtlanması yoluyla, uluslararası topluluğun yaşamını her alanındaki bir sıra dönüşümler kanalıyla, global bir düzeyde de yaşanacaktır.“ (20)

Tüm insanların neden olduğu “uygarlık krizi” sınıfsal ayrılıkları hesaba katmadan tüm insanlığın katkısıyla çözüme kavuşturulabilir denebilmesi için, diyalektik materyalizmin özü olan karşıtların birliği ve savaşımı yasası, çelişki anlayışı da değişikliğe uğratılmalıdır.

Demek oluyor ki toplumsal gelişme artık sınıf savaşımları ve toplumsal devrimler yoluyla değil, varolan sosyo-ekonomik formasyonların birbirine etkilemeleri yoluyla, reformlarla, global bir biçimde olacaktır. Bu felsefi temelde işçi sınıfının tarihsel misyonu da “genişlemekte” ve “insanlığın nükleer bir felaketten kurtarma görevi” başa geçmekte

Bu bakış açısından barış savaşımı görülmektedir?

“İnsanlığın yaşamını sürdürebilmesi için verilen mücadele sınıfsal ve partisel çerçeveleri aşmıştır.” (21) “Şimdi sözkonusu olan, insanlığın yaşamını sürdürebilmesidir. Bundan dolayı barış mücadelesinde tüm sınıfsal engeller ortadan kalkmaktadır. (22) “Bu arada Lenin’in pasifist burjuvazi ile saldırgan burjuvaziye karşı farklı yaklaşımlar gerektiği üzerine uyarısını anımsatmak gerekir, ancak, açıktır ki, saldırgan burjuvaziyi etkileme de göz ardı edilmemelidir, çünkü hem onun temsilcileri sık sık iktidara gelmekte, hem de burjuvazinin bu kesiminde de belirli bir ayrışma gözlemlenmektedir.” (23)

Bu konu Tezler’de her yerde böylesine açık ve net ortaya konmuyor. Tezler’in kendi içinde çelişen bir yanı da bu. Örneğin şöyle deniyor: “işte bu nedenle, barış savaşımında bizim her zaman belirli bir hedefimizin olması gerektiği; tekelci burjuvazinin, zora başvurulmayan bir dünya kurulmasını engellemek için elinden geleni yapan aşırı sağcı kesimine karşı savaşım vermek gerektiği görüşü bence doğrudur.” (24)

Barış savaşımının sınıf savaşımından koparılabilmesi, hatta onun karşısında korunabilmesi için kuşkusuz militarizmin, emperyalizmin özünde olmaması gerekir: “Günümüzde kapitalist toplumun karakteristiği için ilkesel önemdeki soru, onun gelişmesine eşlik eden militarizasyondur. Bu kapitalizmin doğasından mı kaynaklanıyor sorusuna verilecek yanıt görülüyor ki ikilidir. Hiç kuşkusuz militarizmin yaradılışı, kapitalist toplumun gelişme süreciyle bağlantılıdır. Bununla birlikte bu sonuç, günümüz koşullarında kapitalizm, militarizm olmadan varolamaz anlayışı ile aynı anlama gelmiyor. Bilindiği gibi, sermaye dünyasında çeşitli ülkelerin ekonomik ve politik yaşamının militrizasyon düzeyinin eşit olmaktan uzak olduğu gözleniyor. Tekelci devlet kapitalizminin yüksek derecede gelişmiş olduğu bir dizi Batı Avrupa devleti kendi ekonomik yapılarına geniş ölçekli bir militarizasyona sahip değiller. Savaş sonrası Japonyası, askeri hazırlıkların arttırılması eğilimini taşımış olsa da, yine de kendi örneğiyle kapitalizmde militarizmin üretici güçlerin büyümesine zorunlu bir biçimde eşlik etmediğini kanıtlamıştı. Tüm bunlar, bize göre, ekonominin militarizasyonunun ciddi bir biçimde gelişmiş olduğu kapitalist ülkelerde bile bu sürecin tersine çevrilebileceği konusunu gündeme getirmeyi olanaklı kılıyor. Kuşkusuz buralarda askeri üretimin sivil üretime çevrilmesi kolay bir sorun değildir. Ancak sağduyulu realist bir çözüm bulunabilir.” (25) “İnsanlığın sağ kalması, yalnızca nükleer silahların kontrolü, azaltılması hatta yok edilmesi yoluyla garanti altına alınmıyor. Ekonomik yapıda da militarizmi tümüyle yok eden derin bir yapılandırma (perestroyka) gereklidir.” (26) Ne ki çelişkili görüşlere aynı yazarın aynı aynı yazısında bile rastlanıyor: “Birincisi, militaristleşmenin ve savaş tehlikesinin kaynağı, sürekli olarak uluslararası gerginlikleri keskinleştiren militarist eğilimlere ve silahlanma yarışına yol açan emperyalizmdir. Militarist eğilimler, uluslararası politikada emperyalist güçlerin yayılma çabalarıyla bağlıdır, zor kullanan emperyalizmin öz doğasından kaynaklanmaktadır.” (27) “Anti-tekel demokrasiden önce gelen, onun için elverişli koşulları yaratan, kapitalist gelişmenin militarist olmayan bir ‘modeli’ uğruna mücadele stratejik konseptinin ana doğrultuları buradan belirginleşiyor.” (28)

Emperyalizme bağımlı az gelişmiş ülkeler için de görev söyle tespit ediliyor: “Bu ülkelerde işçi hareketi ve geniş anlamda demokratik hareket, gündelik mücadele, işgücünün satışı için koşulların giderek iyileştirilmesini dayatmak ve politik yapıların derinlemesine demokratikleştirilmesine yönelmek görevine sahiptir.” (29)

Öz olarak söylenen şudur: “Fakat siyasi olarak kapitalizmin varolmaya hakkı vardır ve biz bu hakkın tanıyoruz.” (30)

Sağduyulu, gerçekçi ve militarist olmayan emperyalizmle elele barış savaşımı veriliyor, hatta bu alanda somut adımlar atılıyor.: “Tarihte ilk kez silahlanma yarışını geriye döndüren bir belge imzalanmış durumda. Yeni politik düşünce, genel insanlık çıkarlarının mantığı, dar anlamda anlaşılan ulusal ve sınıfsal çıkarların merkezkaç etkisi karşısında ilk kez böylesine net ir biçimde ağır bastı. Mantık bu çıkarların çatışmasının kuvvetinden daha güçlü çıktı.” (31)

Tüm insanlığın neden olduğu “uygarlık krizi” sınıfsal ayrılıkları hesaba katmadan tüm insanlığın katkısıyla çözüme kavuşturulabilir denebilmesi için, diyalektik materyalizmin özü olan karşıtların birliği ve savaşımı yasası, çelişki anlayışı da değişikliğe uğratılmalıdır. Nitekim Tezler’de bu da gerçekleştirilmiş: “Günümüz koşullarında devrimci görevin yerine getirilmesi sınıf kökenine bakmaksızın herkesi ilgilendiren, insanlığın yaşamını sürdürmesi için verilen savaşımla birlikte ele alınmalıdır. İlerleme olanağının korunması, yani sosyal-sınıfsal ödevlerin çözümü için sınıfsal duvarlarla birbirinden ayrılmış toplumsal güçler arasında işbirliği ve uzlaşma gereklidir. Durumun tuhaflığı şuradadır: Sınıf karşıtımız bütün insanlığı ilgilendiren sorunların çözümünde partner olacaktır.” (32) “80’li yılların ortalarında G.H.Şahnazarov, tepesinde yok olma tehditi asılı duran dünyamızdaki politik ve askeri düşüncenin mantığının yeniden gözden geçirilmesi sorununu ortaya attı. Bizim görüşümüze göre bu gözden geçirme yalnızca savaş ve barış sorunlarını değil, gezegenimizin toplumsal yenilenmesi sorunlarını da kapsamalıdır. Burada da, yeni vurgulamalar yapmanın çerçevesi dışına çıkan düzeltmeler, Marksist-Leninist teorik bilginin önemli bir bölümünü oluşturan kavram dağarcığının temelleri inen düzeltmeler gerekmektedir.” (33)

Bu mantık içinde, insanlığın önündeki en büyük sorun olan “uygarlık krizi”nin aşılmasında işbirliği yapan güçlerin, ikinci planda kalan sınıfsal çatışmaları da sorun olmakta, bu alanda da “uygarlaşmak” gerekmektedir: “Ve devlet içi ilişkiler alanında da komünist partileri şiddeti en gerekli asgariye indirmeye, olanakların olduğu yerde savaşımın en başarılı (barışçıl olmalı), en insancıl yöntemlerini uygulamaya yönelmektedirler… Bir başka deyişle bugün halklar arası ilişkilerin ve sınıf savaşımının uygar biçimleri sorunu gündeme gelmektedir.” (34) “Ancak bizzat çağın kendisi devrimci proletaryaya askersel cepheleşmelerden kaçınmayı, savaşımın uzlaşmacı biçimlerini işlemeyi… öğretmektedir.” (35) “Sosyal dönüşümlerin tercih edilen yöntem ve biçimleri kararlaştırılırken, aynı koşullarda barışçıl, demokratik araçlara öncelik vermenin önemi de bu yüzden çok fazladır.” (36)

Şimdiye dek geniş bir biçimde aktarmaya çalıştığımız alıntılar, sanırız tartışmaya sunulan “yeni politik düşünce” anlayışı hakkında toplu bir fikir veriyor. Tezler konusundaki düşüncelerimizi belirtmeden önce diyalektik materyalizmden uzaklaşmanın (“pratik, toplum ve insan biliminin Marksizmin dışında da geliştiğini kanıtlamıştır. Mutlaka ampirik düzeyde değil… ama gerçeği anlamada diğer metodların da sonuç alıcı olabileceğini görmek yararlıdır.” (38) insanı, dünya görüşü olarak nerelere götürdüğünü çok güzel gösteren son bir alıntı yapmadan geçemeyeceğiz: “Doğada her şeyin düzeni, milyonlarca yıldır işleyen olağanüstü bir zekanın varlığını kuşku bırakmayacak bir şekilde kanıtlamaktadır… Sanıyorum böyle bir aklın varolduğu sonucunu çıkarmaktadır.” (39)


Marksizm - Leninizm ve Çağımız

Yeni politik düşüncenin mantığını adım adım izleyelim. Tezler’de haklı olarak çağın analizi ile başlanmaktadır. Çağ kavramı tarihsel materyalizmin temel konularından biridir. Hiçbir Marksist bu kavramı gelişigüzel kullanamaz. “Nükleer uzay çağı”, “teknoloji çağı”, “uzay ve atom çağı” gibi adlandırmalara teorik-politik metinlerde yer veremez.

Marksistler, insanlığın gelişimini ve toplumsal ilerlemenin içinde bulunduğu dönemi açıklarken çağ kavramını kullanırlar. Bu kavramın temel içeriği, sosyo-ekonomik formasyonlar doğrudan bağlıdır. Marks, insanlığın evrensel gelişimini ele alırken, belirli çağda belirli bir toplumun temel işleyişinin, o toplumda gelişen tüm süreçlerin, o toplumsal formasyonda neyin hangi araçlarla üretildiğine değil, nasıl üretildiğine bağlı olduğunu vurguluyordu. Nitekim kapitalist sosyo-ekonomik formasyonun temel belirleyicisi de, bilimsel buluşmalar, yeni teknoloji, atom enerjisinin kullanımı, iletişim alanındaki büyük gelişmeler vb. değil, ücretli emek sömürüsüdür. V.İ. Lenin’de bu anlayışla çağ kavramını şöyle dile getiriyordu. “…her çağda kimi vakit ileriye yönelmiş, kısmi, özel hareketler olmuştur ve olacaktır; hareketin ortalama tipine ve ortalama temposuna oranla uzaklaşmalar olmuştur, olacaktır. Belirli çağın toplumsal hareketlerinin hangi yönde ve hangi başarılarla yayılacağını belirleyemeyiz. Ama şu ya da bu çağın temel içeriğini, gelişimin başlıca yönetimini, tarihsel çerçevesinin belli başlı özelliklerini vb. hangi sınıfın belirlediğini bilebiliriz ve biliyoruz.” (40)

“Şu ya da bu çağın merkezinde hangi sınıfın bulunduğu ve çağın temel içeriğini, gelişimin başlıca yönelimini, tarihsel çevresinin belli başlı özelikleri vb. hangi sınıfın belirlediğini bilebiliriz ve biliyoruz.”

Bu çerçevede Lenin Oktobr Devrimi’nden sonra yeni çağı şöyle niteledi: “Kapitalizmin ve kalıntılarının ortadan kaldırılması, komünist düzenin temellerinin kurulması, başlamakta olan evrensel tarihin yeni çağının içeriğini oluşturmaktadır ve çağımızın belgileri kaçınılmaz olarak şöyledir: Sınıfların kaldırılması, hedefin gerçekleşmesi için proletarya diktatörlüğü, eşitlik ve özgürlük hakkındaki küçük burjuva demokratik önyargılarının hiç durmaksızın teşhiri, bu önyargılarına karşı acımasızca savaşım.” (41) Gene Lenin’e göre bu çağ “Bütün kapitalist ülkelerdeki ezilmiş ve her yerde yeni bir yaşama doğru, burjuvazi üzerinde utkuya doğru, proletarya diktatörlüğüne doğru, insanlığın sermayenin boyunduruğundan, emperyalist savaşlardan kurtarılmasına doğru ilerleyen yeni bir sınıfın egemenlıği” çağıydı. (42)

Çağ kavramı Lenin’den sonra da komünist harekette aynı çerçevede kullanılmış, her çağın sosyo-ekonomik formasyonların birbirini izlemesi süreciyle bağlantısı kurulmuş, çağın merkezindeki sınıf vurgulanmıştır. Komünist ve işçi partilerinin 1957 Konferansı’nda bu konuda şöyle denmektedir: “Çağımızı esas olarak nitelendirilen şey, Rusya’daki Büyük Ekim Sosyalist Devrimiyle başlayan kapitalizmden sosyalizme geçiştir. (43) 1960 konferansında ise şöyle denmektedir. Temel içeriği büyük Ekim Sosyalist devrimi tarafından başlatılan kapitalizmden sosyalizme geçiş olan çağımız…” (44)

1969 Konferansı’nda da çağımız aynı biçimde tanımlanmıştır: “Çağımız kapitalizmden sosyalizme geçiş çağıdır.” (45)

Ve eğer şimdi biz, ilkel komünal toplumdan bu yana insanlığın evrensel gelişiminin sınıf savaşları tarihi olduğu gerçeğini hala kabul ediyorsak, çağımızı sosyo-ekonomik formasyonların birbirini izlemesi açısından değerlendirmek ve çağın merkezinde yeralan sınıfı belirlemek durumundayız. Bu bağlamda çağımızın kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı olduğunu saptamak durumundayız. Bunun tersinin ileri sürmek için, ya çağ kavramının kendi içeriğinin, sınıfsal özünün boşaldığını, ya da çağ kavramının içeriği aynı kalmakla birlikte, bugün içerisinde yaşadığımız çağın içeriğinin değişikliğe uğradığını söylemek ve dahası bunu kanıtlamak gerekiyor.


Global Sorunların Sınıfsal Analizi

Çağ konusundaki bu belirlemeden sonra, şimdi de “uygarlık krizi”ni ve genel olarak “global sorunlar”ı ele almak yerinde olacaktır. Sorunların insanlık açısından taşıdıkları önem ve genişlik bakımından, bu tür sorunların “global” olarak adlandırılması anlaşılabilir bir şeydir. (Burada uzunca bir parantez açıp, bu konuda genellikle kullanılan arpa tanesinin gelişimesiyle ilgili örnek konusunda bir açıklık getirelim. Örnek Engels’indir. Özet olarak bir arpa tanesini toprağa gömerseniz normal sürecin sonunda arpa bitkisi büyür ve birçok arpanız olur; ama sürece dışsal bir güç müdahale ederse, örneğin biri ekilen arpayı çiğnerse, artık süreç kesilir ve arpa marpa kalmaz. Bu örnek yeni politik düşüncenin savunucuları tarafından global orunları anlatmak için verilmektedir ve global sorunlar arpa tanesini çiğneyen çizmeye benzetilmektedir. Bu örneğin çağımızdaki “uygarlık krizi”ne, genel olarak global sorunlara uygulanması felsefi düzlemde doğru değildir. Eğer ele aldığımız süreç insanlığın evrensel gelişimiyse -ki öyle, global sorunlar, yani nükleer silahlanma, Üçüncü Dünya ülkelerinin dış borçları, açlık, ekolojik sorunlar vb., bu sürece dışsal sorunlar değildir; tam tersine bu sürecin doğal gelişiminin ürünleridir. Tüm bu sorunlar, toplumsal gelişmeye dışarıdan sokulmamış, bu gelişmenin belli bir uğrağında, kapitalist-emperyalist düzenin yasallıklarına uygun işleyişlerine sonucunda kaçınılmaz olarak ortaya çıkmıştır. Arpa tanesi örneğinde uysbilecek dışsal etki, örneğin çok büyük bir göktaşının, Halley Kuyruklu yıldızının vb. dünyaya çarpması, ya da güneşimizin sönmesi olabilirdi. Ancak Tezler’de söz edilen global sorunlar böylesi sorunlar değil, üstelik bu tür sorunlar politikadan çok bilimin alanına girerler. O yüzden global sorunlardan söz ederken arpa tanesi örneğini vermek yanlıştır. Bu bağlamda, global sorunları toplumsal gelişmenin içsel olguları olarak ele almak ve global adını yalnızca bu sorunların çapını belirtmek üzere kabul etmek doğru olacaktır.)

Dünyadaki karşılıklı ilişkilerin ve bağımlılığın geliştiği doğrudur. Bir yandan buna bağlı olarak, öte yandan da nükleer silahlanmanın, ekolojik sorunların vb. ileri boyutlara ulaşması nedeniyle global sorunların, özellikle ve öncelikle de bir dünya savaşının önlenebilmesi sorununun büyük önem kazandığı bir gerçektir. Ancak eğer global sorunlar insanlığın evrensel gelişmesi sürecinin iç dinamikleri sonucunda ortaya çıkmış sorunlarsa -ki bize göre öyledir- gene bu sürecin iç dinamikleriyle çözüme kavuşturulabilirler. Bu sürecin iç dinamikleri ise, birer sistem olarak kapitalizmin ve sosyalizmin her alanda olduğu gibi barış alanındaki savaşımları, kapitalist ülkelerdeki sınıf savaşımları (barış savaşımında da böylesi bir karşılıklı sınıfsal yeralım nesnel olarak vardır, bunun öznele yansıtılması komünistlerin görevidir) ve Üçüncü Dünya halklarının emperyalizme karşı yürüttükleri savaşımdır. Hala sınıfların varlıklarını ve savaşımlarını sürdürdükleri bir dünyada toplumsal gelişmelerin iç dinamiklerini sınıf çelişkilerinin dışında ya da üstünde aramak Marksist bir yaklaşım değildir ve olamaz. Marksist bir yaklaşım olmaması da lafta kalmaz, doğru analizler yapılamaması ve doğru politikalar üretilememesi pratik sonucunu verir.

Yeni politik düşüncenin global sorunlarla ilgili görüşünü barış savaşımı somutunda ele alalım. Barış savaşımının sınıfsal sınırları aştığı tespiti doğru değildir. Kapitalist toplumda insanların davranışları genel olarak sınıfsal çıkarlarıyla bağlıdır. Sınıflar kendi sınıflarının çıkarlarının ne denli çok bilincindelerse sınıfsal çıkarları ile sınıfsal tutumlar o denli birbiriyle çakışır. Kuşkusuz ki emperyalist ülkelerdeki tekelci oligarşi çıkarlarının en çok bilincinde olan zümredir. Bunu bizden öğrenmeye hiç ihtiyacı ve niyeti yoktur. Peki bu zümrenin silahlanmadan çıkarı var mıdır? Sanıyoruz ki, silah üretiminin kapitalizmin en karlı alanı olduğunu kimse reddedemiyecektir. Bu dalda hem emek üretkenliği çok yüksek olduğundan artıdeğer üretimi çok yüksektir, hem devlet siparişleriyle çalışıldığı için Pazar sorunu çok azdır, hem de ürünlerin alıcısı tek tek tüketiciler olmadığı için yığınların satınalma gücündeki düşmelerden etkilenmez. Buradan çıkan sonuç silahlanmadan doğrudan sınıfsal çıkarları olan bir zümrenin varlığıdır. Bu zümre de hem ekonomik olarak kapitalist sınıfın en güçlü odağını, hem de en dinamik ve etkin bölüğünü oluşturduğundan kapitalist ülkelerde politik erki de elde tutabilmektedir. Bu zümre de ne “sağduyu” ne “gerçeklik” adına sınıfsal çıkarlarına aykırı bir davranışta bulunmaz.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, barış savaşımı öz olarak sınıfsaldır. Bu gerçek kimi Sovyet bilim adamlarınca da vurgulanmaktadır: “Evet bugün barış sorununun taşıdığı bağımsız önem ve onun çağdaş dünyanın demokratik, komünist, devrici güçlerin genel mücadelesindeki ağırlığı oldukça artmıştır. Ancak barış mücadelesi günümüzün sosyal çalışmalarından apayrı, soyut bir göreve dönüşmektedir. Barış mücadelesi toplumsal ilerleme yolundaki genel hareketten bağımsız değildir. Soyut çağrılara ve hümanist açıklamalara indirgenemez. Barış mücadelesi her şeyden önce silahlanma yarışında ve uluslararası gerginliğin korunmasından çıkarı olan politik ve toplumsal güçlere karşı verilen (ve elbette politik araçlarla sürdürülen) bir mücadele demektir.” (46)

Barış savaşımı sınıfsal engelleri aşamamıştır, bizzat kendisi sınıf savaşımının bir biçimidir. Somut bir sınıfsal karşıtı vardır. (Zaten karşıtı olmayan bir ‘savaşım’da anlamsızdır.)

Barış global bir sorundur. Ama tüm insanların işbirliğiyle değil, insanlığın büyük bir çoğunluğunun, sayıca az ama çok güçlü bir zümreye karşı verdiği ve vereceği bir savaşımla aşılabilir.

Yukarıdaki alıntıda dikkat çeken bir nokta da barış savaşımının politik araçlarla sürdürülen politik bir savaşım olduğudur. Politik savaşım öz olarak erk savaşımıdır. Barış savaşımının kesin utkusu silahlanmadan çıkarı olan toplumsal güçlerin erkinin alaşağı edilmesiyle sağlanabilir. Kapitalist ülkelerde erk sorunundan, dünya çapında da anti-emperyalist savaşımdan kopuk bir barış savaşımı olabilir mi? Elbette olur, olmaktadır da. Ama bu durum işçilerin ekonomik mücadelesine, hak grevlerine benzer. Ekonomik grevler kapitalizme, sömürüye karşı savaşımın bir biçimidir, ancak tek başlarına ne kapitalizmi, ne de sömürüyü yok edebilirler. Sınıfsal özünden ve erk perspektifinden kopuk bir barış savaşımı da silahlamayı ve savaş tehditini ortadan kaldıramaz. Komünistler grevleri destekledikleri gibi, barıştan yana her türlü girişimi de desteklerler. Ama onların görevi, barış savaşımında en geniş güçlerin birliğini sağlayarak bu savaşıma anti-emperyalist, anti-oligarşik bir öz kazandırmak ve erke yönlendirmektir.

Barış savaşımında elde edilen kazanımlar (örneğin 1960’lı yıllarda detant, 1970’li yıllarda bunun taçlanması olarak Helsinki Senedi, Reagan-Gorbaçov Zirvesi ve INF Antlaşması gibi) oligarşinin barış güçleriyle yaptığı bir işbirliğinin sonucu değil, söke söke elde edilen kazanımlardır. Nasıl ki ekonomik savaşımda elde edilen haklar işçi sınıfının burjuvaziyle işbirliğini göstermiyorsa.

Eğer global sorunlar insanlığın evrensel gelişmesi sürecinin iç dinamikleri sonucunda ortaya çıkmış sorunlarsa -ki bize göre öyledir- gene bu sürecin iç dinamikleriyle çözüme kavuşturulabilirler.

Bu noktada, Marksizmin özü, yöntemi olan diyalektik materyalizmin temel yasalarından biri olan karşıtların birliği ve savaşımı yasası ile ilgili birkaç değinme yapmak gerekiyor. Doğada, toplumda ve insan düşüncesinde işleyen süreçler ve varolan çelişkiler birbirine girmiş, birbiriyle kesişen, birbirini koşullandıran bir yumak oluştururlar. Biz herhangi bir süreci ve bu süreçteki birçok çelişkiyi çözümlerken yüksek düzeyde soyutlama yaparız. Biz süreci diğerlerinden, bu süreçteki bir çelişkiyi de diğerlerinden kopararak ele alırız. Temel çelişki kavramı da böyle bir soyutlamanın ürünüdür ve ele alınan somut sürecin başından sonuna dek varolarak o sürecin gelişimini belirleyen çelişkiye verilen isimdir. Karşıtlar, çelişen yanlardan her biridir. Karşıt kavramının genel ve soyut bir içeriği yoktur. Evrendeki her nesne, olgu ve süreç potansiyel birer karşıttır. Dolayısıyla karşıt kavramı bir süreci diğerinden soyutlayıp özel olarak incelediğimizde somut bir içerik kazanır. Bu temel yasayı barış savaşımına uyguladığımızda ne görüyoruz? Ele aldığımız süreç barış savaşımı olduğuna göre, bu süreçteki karşıtlardan biri barış güçleri, diğeri de silahlanmadan çıkarı olan dar bir zümredir. Her süreçte o sürece özgü karşıtlar bir arada olurlar ama hiç bir zaman o süreçte işbirliği yapmazlar. Barış savaşımı sürecinde o süreçte karşıtımız olan güçle işbirliği yapamayız. Ama belki örneğin büyük bir göktaşının dünyaya çarpmasını önlemek konusunda işbirliği yapabiliriz; çünkü bu süreçte artık karşıt değilizdir. Özcesi sınıfsal çözümlerin çözümünde sınıfsal karşıtımız partner olamaz.

Barış savaşımıyla ilgili olarak ortaya koyduğumuz gerçek, tüm diğer global sorunlar için de geçerlidir. Üçüncü Dünya ülkelerinin dış borçları da, ekolojik sorunlar da özünde toplumsal gelişmenin sorunlarıdır ve sınıfsaldır. Gene yukarıda sayılan nedenlerle işbirliğiyle değil, savaşımla çözüme kavuşturulabilirler ve bu süreçlerin herbirinde gelişimi belirleyen sınıfsal karşıtlıklar vardır.

Global sorunların nedeni “uygarlık” ya da “tüm insanlık” değil, bu sorunların doğduğu çağda egemen olan sosyo-ekonomik formasyondur. Çağımızdaki global sorunların kaynağı emperyalizmdir. Üçündü Dünya ülkelerinin dış borçlarının taşınmaz bir yük haline gelmesinde sosyalist sistemin ya da Üçüncü Dünya ülkeleri halklarının suçu olduğu nasıl söylenebilir?

Tarihsel bir örnekle konuya daha da açıklık getirmeye çalışalım. Sömürgecilik altın çağını yaşadığı dönemde yaygınlığı açısından global bir sorundu. Sömürgeciliğin tasfiyesi, global bir sorun olması nedeniyle, sömürgeci ülkelerle sömürge ülkeleri işbirliğiyle sağlanmadı. Anti-sömürgeci savaşımla (ki bu savaşım özde ulusal-sınıfsaldır) sağlandı.

Global sorunlarla sınıfsal-ulusal çıkarlara dayalı anlaşmazlıkları karşı karşıya koymak ve bunlardan birine diğerine göre öncelik vermek, global sorunların özünde sınıfsal olmadıklarını ileri sürmek olur. Global sorunların gerçek çözümü bu sorunlar çerçevesinde sınıf savaşımına hız vermekten geçer. Yeri gelmişken belirtelim, bizce, bugün dünyadaki en büyük global sorun, diğer tüm global sorunların kaynağı olan emperyalizmin varlığıdır.


“Emperyalizm, Çürüyen, Asalak, Can Çekişen Kapitalizmdir.”,

Tezler’de ağırlıkla yer alan ve tartışılması gereken bir diğer önemli nokta, bilimsel-teknik devrimin vardığı bu aşamada kapitalizmin yaşarlılığını kanıtlayıp kanıtlamadığı, militarizm ve yeni-sömürgeciliğin emperyalizmin özünden kaynaklanıp kaynaklanmadığını ve buna bağlı olarak önümüzdeki dönem için genel olarak önerilen gelişme modelidir.

Bilimsel-teknik devrim de diyalektik olarak gelişmesinde iki yönelimi birlikte taşır. Birinci yönelim, kapitalizmin kendi ömrünü uzatmak için kullanabileceği yeni olanakların yaratılmasıdır. İkinci yönelim ise, kapitalist sistemin doğasından kaynaklanan çelişkileri kesinleştirmesi ve yeni çelişkilerin doğuşuna yol açması, böylece de tekelci oligarşiye karşı çok geniş yığınların savaşım birliği için gerekli nesnel temelin sağlanmasıdır. İkinci yönelimin ön plana çıkması öznel etmenin, yani komünist partisinin faaliyetine doğrudan bağlıdır. Kapitalizmin gelişmesinde bunalım dönemleri olduğu gibi, istikrar dönemleri de vardır. İstikrar dönemlerinde gözlemlenen göreli atılımlar kapitalizmin yaşarlılığını kanıtlamaz. Her istikrar ve göreli refah, gelecekteki daha derin bir bunalımın başlangıcıdır. Ancak kapitalizm en ağır bunalımlarını yaşarken bile, eğer biz onu alaşağı etmezsek, o, Lenin’in de belirttiği gibi kendi kendine yıkılıp gitmeyecektir. Marksçı-Leninci öğretinin toplumsal gelişmede öznel faktörün, kapitalizmin yıkılmasında komünist partisinin rolüne ilişkin öğretisi de bu noktadan kaynaklanır. Eğer biz kapitalizmin siyasi olarak varolma hakkı tanır ve onu alaşağı etmeye çalışmazsak, o zaman kapitalist sistem gerçekten yaşarlılık kazanır ve bunun nedeni de biz oluruz.

Günümüzde emperyalizmin, özellikle de en gelişmiş emperyalist ülke olan ABD’nin ekonomik durumuna bir göz atalım. 1983 yılında ekonomi dalında Nobel Ödülü sahibi olan Chicago Üniversitesi’nin muhafazakar iktisatçılarından George Stigler, ABD ekonomisinin tümüyle bunalıma düştüğünü resmen açıkladı. “Üç yılı aşkın bir süredir artık stagnasyon (durgunluk) hüküm sürüyor. Reel büyüme sıfırdır… Federal Rezerv Bankası’na göre, işsizlik % 10’un altına düşmeyecektir… Şirket iflaslarının günümüzdeki yıllık ritmi 80/1000’dir, yani kara yıl olarak adlandırılan 1933 yılından bu yana en yüksek rakam… 1979’dan bu yana çiftçilerin ortalama geliri %50 düşmüştür.” (47) ABD’nin ekonomik sorunları bugün de çözülmüş olmaktan uzaktır. “ABD en büyük dış açığı veren ülkedir. ABD bu dış ticaret açığını Japon ve Batı Avrupa sermayelerinin kendi ülkesine akışıyla karşılamaktadır. ABD’nin bütçe açığı ise 1986 mali yılında 221.1 milyar dolardır, 1987 mali yılı için beklenen açık ise 148 milyar dolar dolayındadır.” (48)

ABD’nin iç borçlanması geçtiğimiz 8 yıl içinde 1000 milyar dolardan 2500 milyar dolara yükselmiştir. Fransız Hazine Müdürü Jean-Claude Trichet şöyle diyor: “ABD’de tasarruf açığı, koşulların iyi ya da kötü olmasına bakılmaksızın 140 Milyar dolardır.” (49)

ABD’nin etkin politikacılarından Henry Kissinger emperyalizmin kısa vadeli perpektifleri konusunda şöyle diyor: “Batı’da yakında son on yılların ihmallerinin açıkça ortaya çıkacağı, pazarların çözemeyeceği büyük bir ekonomik bunalımla hepimiz kuşkusuz karşı karşıya geleceğimiz için bu son dediğim özellikle önemlidir.” (50)

Görüldüğü gibi emperyalizm yaşarlılığını kanıtlamak bir yana çok derin bir ekonomik bunalımın eşiğinde bulunmaktadır. Bu konuyu, sorunu komünist partilerinin politik yönelimleriyle de ilgili olarak ortaya koyan G.Vodolazov’dan uzunca bir alıntıyla noktalamak istiyoruz: “Bununla birlikte komünist partiler çağdaş kapitalizmin güç ve olanaklarının abartılmasından da kaçınmaya çalışıyorlar. Sermayenin ileri sürdüğü kaynaklar onun çelişkilerini gerçek anlamda çözülmesi sonucunu doğurmamaktadır. Üstelik komünist partilerinin de belirttiği gibi, uluslararası sermaye insanlık için mahvedici gücü ve tehlikesi geçmiştekilerle kıyaslanmayacak ölçüde büyük olan yeni çelişkiler ve felaketler doğurmaktadır. Bunlar arasında üretimin militarist karakterinin görülmemiş ölçüde büyümesi, ekonomik yükseliş dönemlerinde kaybolmayan ve kriz dönemlerinde artan işsizlik, gelişmekte olan ülkeler ile tekelci merkezler arasındaki ekonomik uçurumun derinleşmesi ve üçüncü dünya halklarına yönelik yeni-sömürgeci sömürünün şiddetlenmesi sayılabilir.”

“Yeni çelişkilerin yumağını inceleyen komünistlerin vardığı sonuç söz konusu değişmelere karşın dünya ekonomisinin gelişmesinin tüm mantığının ve kapitalist ülkelerdeki ulusal üretici güçlerin emekçi insanın çıkarına olan ve onun yönetiminde yürütülebilecek planlı bir toplumsal üretimi talep ettiği yönündedir. Bir başka deyişle, sosyalizmi talep ettiği yolundadır.”

“Bu sonuç ilkesel bir karakter taşıyor. Çünkü son zamanlarda (kapitalizmin doğrudan devrimci yoldan alaşağı edilmesine yönelik sekter çağrılara bir tepki olarak) ‘kapitalizmin yaşamını uzatma kaynakları bulabilmesine’ ve bu kaynakların tüketilmiş olmaktan çok uzak olmasına dayandırılarak doğrudan sosyalizm yolunda mücadele vermenin oldukça uzak bir geleceğin görevi olduğunu iddia eden görüşler giderek daha sık ve daha yüksek sesle ifade edilmeye başlandı. Bununla bağlı olarak şimdilik sosyalizm mücadelesi belgisini kaldırıp, kapitalizm çerçevesi içinde toplumsal sorunların çözümü yolunda verilen mücadelede yoğunlaşmanın daha uygun olup olmayacağı tartışmaya açıldı. Şunu belirtmek gerekir ki, komünist partiler bu türden görüşlerin mantığını reddetmişlerdir.” (51)

Emperyalist tekellerin gerek ekonomik bunalımın yıkıcı etkilerini azaltmak, gerekse azami kar sağlamak için bir kaldıraç olarak kullandıkları militarizm emperyalizmin özünde vardır. Militarizm yalnızca savaşlar ya da silah üretimi değildir. Militarizm, sınıflı toplumda egemen sömürücü sınıfın iç ve dış politik çıkarlarını hakim kılmaya çalıştığı, gerici, saldırgan erk ve örgütlenme sistemidir. Tüm sömürüye dayalı düzenlerin en üst ve son basamağı olan emperyalizmde militarizm son derece büyük bir belirginlik kazanmış, Lenin buna “modern militarizm” adını vermiştir. Modern militarizm, tekelci burjuvazinin iç sınıfsal düşmanlarına ve dış karşıtlarına karşı emperyalist politikanın saldırgan biçimidir. Bu politika, tekelci burjuvazinin en saldırgan kesimimin çıkarlarını temsil eder. Lenin “modern militarizm kapitalizmin bir sonucudur” diye yazmıştır; “her iki biçimi içinde kapitalizmin yaşamının bir dışa vurumudur, askeri erk olarak kapitalist devletin dış çatışmalarında kullandığı askersel güç olarak (dışa doğru militarizm) ve egemen sınıfların elinde işçi sınıfı hareketinin (ekonomik, politik) baskı altında tutulması için bir silah olarak (içe doğru militarizm)” (52) Günümüzde sanayileşmiş Batı Avrupa ülkeleri, ABD, Japonya ve ABD emperyalizmiyle bağlaşıklık içindeki öteki ülkelerde devlet tekelci kapitalizme militarizmin genel temelini oluşturmaktadır.

Şimdi bugün, emperyalizmin militarist olmayan (hatta giderek yeni-sömürgeci de olamayan) bir modelinden söz edenlere ne demeli? Her niteliğin değişmeyen bir özü, genişleyip değişebilen ama temel noktaları saklı kalan bir içeriği ve çeşitli dışa vurma çeşitleri vardır. Bir niteliğin özü değişiyorsa o nitelik artık eski nitelik olmaktan çıkar.

Özünde militarizm ve yeni-sömürgecilik olmayan bir nitelik de artık emperyalizm olmaz. Bu anlamda emperyalizmin militarist ve yeni-sömürgeci olmayan bir modelinden söz etmek teorik olarak anlam taşımıyor. Pratik olarak baktığımızda da emperyalist sistemde militarizmin dozunun giderek arttığını, yeni-sömürgeciliğin günden güne yoğunlaştığını bir açıklıkla görüyoruz. Militarizmin emperyalist gelişmeye zorunlu olarak eşlik etmediğini öne sürerken buna örnek olarak da çoğu kez Japonya gösteriliyor. “Japonya’nın askersel bütçesi dünyada üçüncü sırada gelmektedir.” (53) Aynı yazı şöyle devam ediyor: “Silah sanayinde kullanılan yarı iletkenlerin %80’i pasifik ötesinden (Japonya’dan) gelmektedir ve Japonya Yıldız Savaşları Programının yaşama geçirilmesi için gerekli yaşamsal malzemeleri sağlamaktadır.” Aynı konuda Henry Kissinger’in daha önce atıfda bulunduğumuz yazısında da şöyle denmektedir: “… Kanımca, Japonya, gayrisafi ulusal hasılanın en az %2’sini askeri harcamalara ayırmaya doğru gitmektedir. Japonya’nın gayrisafi ulusal hasılası arttığına, teknolojisi de ilerlediğine göre, 21, yüzyılın başı geldiğinde, dikkate değer bir askeri güç olacak ve bu temelde hızla büyümeye devam edecektir.” (54)

ABD ise kuşkusuz militarizmin en gelişmiş olduğu ülkedir. Burada militarizm sanayinin hemen hemen tüm ana dalları için vazgeçilmez bir kaldıraç işlevi üstlenmektedir. Nitekim bu nedenle ABD ekonomisi için haklı oalrak askersel-sanayi kompleksi denmektedir. 8 Şubat 1982 tarihli Business Week dergisinde yayınlanan bir makalede gelecek 5 yıl içinde silahlanma harcamaları için öngörülen 1600 milyar doları aşan bütçeden doğrudan yararlanacak olan otuz ana sanayi dalının listesi verilmektedir. Bu liste de diğerleriyle birlikte şu sanayiler yer almaktadır:

Sanayi Dalı Askeri Siparişler (Milyar Dolar)
19811987
Radyo ve tv donanımı12.1 25
Ham petrol ve doğalgaz3.25.1
UÇAKLA7.816.4
Uzaktan kumandalı füzeler6.212.8
Gemi yapımı 4.9 7.6
Karayolu taşımacılığı 2.9 12.8
Elektrik enerjisi 2.8 5
Elektrik donanımı 2.66
Kimyasal ürünler 2.1 4
Tank 1.53.7
(55)

Tarihsel materyalizmin temel yasalarından biri üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki zorunlu uyumluluk yasasıdır. Bu yasa uydurulmamış, diyalektik materyalist yöntemin insan toplumunun gelişmesine uyarlanmasıyla keşfedilmiş ve tüm insanlık tarihinin gelişiminin incelenmesiyle doğruluğu kanıtlanmıştır. Marks ve Engels’ten sonra da tarihsel gelişme bu yasa çerçevesinde süregelmiştir. Bu yasaya göre üretici güçlerin gelişmesinin belli bir aşamasında varolan üretim ilişkileri üretici güçlerin daha da gelişmesini engellemeye başlarlar. Üretim sürecinin dinamik öğesi olan üretici güçlerin gelişimine toplumsal devrimlere yol açarak eski üretim ilişkilerini parçalar ve üretici güçlerin hızla gelişmesine olanak verecek yeni üretim ilişkilerinin kurulmasını koşullandırır. Bu süreç sınıf savaşımından geçerek varolur. Kapitalizmin en üst ve son gelişim aşamasında bile üreici güçleri yeterli hızla geliştirebildiği öne sürmek bu temel yasayı, Marksizmin özünü inkar etmek anlamına gelir.

Kapitalizmin önünde hala ömrü uzatacak çok sayıda olanak varsa, bu olanaklar herhalde 1917 ya da 1945 yıllarında çok daha fazlaydı. Buna karşı bir dizi ülkede kapitalist üretim ilişkileri parçalanarak yerini daha ileri, sosyalist üretim ilişkileri geçirilmiştir. Günümüzde toplumsal devrimler insanlığın gelişmesinin ‘özel durumları’ değil, genel yasallığıdır. Sınıflı toplumların varlığı konularında evrensel gelişmeyi toplumsal devrimlerden kopararak ‘iki sistemin paralel evrimleşmesi’ diye açıklamaya çalışmak Marksizm alanını terketmektir.

Marksist felsefe doğanın, toplumun ve insan düşüncesinin en genel yasalarını ortaya koyar. Bu felsefi öğretinin değişmeyen yöntemi diyalektik materyalizmdir. Diyalektik materyalizmin temel yasalarından biride, nicelik birikiminin nitelik değişikliğine yol açması yasasıdır. Bu yasa, gelişmenin sürekliliğinin ve kesikliliğinin açıklamasıdır. Toplumsal gelişmeye uygulandığında evrim ve devrim kavramlarında ifadesini bulur. Her toplumun gelişmesinde ilerlemenin sürekliliğini gösteren evrim dönemleri olduğu gibi bu sürecin kesikli, sıçramalı yanını dile getiren devrim uğrakları da vardır. Evrim ile devrim arasında diyalektik ilişkinin doğru kavranamaması gelişmenin bu nitelikçe farklı iki biçimi arasında net bir çizgi çizilememesi hem sağ, hem sol sapmaların ortak felsefi temelini oluşturur. Bu sapmalar politik planda goşizm ve reformizm olarak belirir. Bir kez devrim ile evrim iç içe geçirildi mi, artık ya her an devrimci durumun koşulları olduğu kabul edilir, ya da uzay çağında devrimlerin uzun bir sürede adım adım, reformlarla içiçe geçmiş bir biçimde olacağı, reformlar ile devrim arasındaki sınırların çok silikleştiği öne sürülür. Kapitalizmin toplumsal devrimlerle değil, kendi içinde dönüşümlerle kapitalizm olmaktan çıkacağını söylemek evrimci bir felsefi anlayışın sonucudur.

Global sorunların nedeni “uygarlık” ya da “tüm insanlık” değil, bu sorunların doğduğu çağda egemen olan sosyo-ekonomik formasyondur. Çağımızda global sorunların kaynağı emperyalizmdir.

Görüldüğü gibi toplumsal gelişmenin günümüzdeki içeriğini açıklamak amacıyla öne sürülen tarihsel gelişmenin teorik modeli, hem diyalektik ve tarihsel materyalizmin en temel yasalarına aykırıdır, hem de pratik tarafından doğrulanmamaktadır. Nitekim Sovyet bilimadamları da bu modeli tartışmaktadır. G. Vodolazov “Yeni Gerçeklikler Dünyası” adlı yazısında bu konuda şöyle diyor: “…hiçbir komünist parti perspektif amacı olan sosyalizm belgisini mücadele bayrağından indirmemektedir. Ancak bu amacın süresine, biçimlerine ve yöntemlerine ilişkin olarak, komünist harekete farklı yaklaşımlar vardır. Kuşkusuz burada söz konusu olan belirli bir zamana kadar devrimci dönüşümlerin gerçekleştirilmesi değildir. Komünistler dönüşümlerin, gelişmeleri aritmetik hesaba vurulamayacak kadar çok objektif ve subjektif etkene bağlı olduğunu biliyorlar. Her türlü sekter ve komplocudan, Marks’ın deyimiyle devrim ‘simyacıları’ndan Marksistleri ayıran budur. Ancak her şeye rağmen, mücadelenin yaklaşık zamansal sınırlarıyla ve şu ya da bu toplumsal sınırlara ulaşılma sınırlarıyla ilgili genel bir yaklaşımda bulunmak fütürolojik bir ilgi konusu değil, tümüyle gerçekçi ve zorunlu bir tavırdır. İşte böylesi yaklaşımlar, bugünkü mücadelenin tipine, yöntemlerine, karakterine ve enerjisine, onun perspektifsel, nihai amaçlarla bağlarının içeriği ve biçimlerini önemli etki yapmaktadır. Demek ki bu, teorinin zorunlu bir kısmıdır. Bu nedenle işçi ve komünist hareketinde şu sorun tartışılıyor: Kapitalizmin yeni gerçekleri, ona karşı kazanılacak zaferin yaklaşık tarihsel süresini uzatıyor mu (önemli ölçüde mi uzatıyor) yoksa yaklaştırıyor mu? Bu basit bir sorun sayılamaz, ortaya atılan sorular hafife alınacak cinsten değildir. Arayış devam etmektedir, sonuçlar henüz çıkarılmamıştır. Bazı teorisyenler kapitalizmin sahip olduğu çok sayıdaki ‘yaşam’ kaynağına işaret ederek, önümüzdeki birkaç onyıl boyunca mücadelenin içeriğinin tekelci devlet kapitalizmi sınırları içinde reformların yapılmasını savunmak olduğunu vurguluyorlar. Diğer bazı teorisyenlerse, gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalizm mücadelesinin dolaysız olarak gündeme girmediğini kabul etmekle birlikte, bu mücadelenin somut biçimlerde gelişmesinin sağlanmasını, ona içinde bulunulan anda olabildiğince güçlü bir ivme kazandırılmasını öngörerek sürenin daha sonra pratik içinde belirleneceğini söylüyorlar. Herhalde böyle bir yaklaşım girişimciliğe daha fazla olanak vermektedir ve enerjik eylemler için daha fazla istek yaratmaktadır. (eylemlerin enerjikliği onların gerçekçi olmasını engellemiyor.) (56)


Marksizm - Leninizm ve Savaşım Biçimleri

Gerek global sorunlara -özellikle de nükleer savaş tehlikesinin bertaraf edilmesi sorununa- yanlış yaklaşılmasının, gerekse de buna bağlı olarak yeni bir toplumsal gelişme modelinin önerilmesinin sonucu olarak, yeni politik düşünce savaşım biçimleri konusunda Marksist öğretiyi kabalaştırıyor. Savaşımın “uygar”, “demokratik”, “barışçıl” biçimleri mutlaklaştırılıyor. Sanki demokratik olan savaşım barışçıl olmak zorundaymış gibi yanlış eşitlemelere gidiyor. Dahası savaşım biçiminin “kararlaştırılması” gibi, “aynı koşullarda farklı savaşım biçimleri arasında seçim yapılabileceği” gibi Marksizme ve materyalizme tümden aykırı konumlara sürükleniyor. Bu konuda Lenin’in söyledikleri yine son derece uyarıcı oluyor: “Mücadele biçimleri sorununun incelenmesinde bir Marksist temel gerekliliği göz önünde bulundurmalıdır? Birinci olarak, Marksizm, sosyalizmin bütün ilkel biçimlerinden hareketi tek ve belirli bir savaş biçimine bağlamamasıyla ayrılır. En değişik savaşım biçimlerini kabul eder ve onları ‘icat’ etmez; kendini devrimci sınıfların hareketin akışı içinde kendiliğinden ortaya çıkan savaşım biçimlerini genelleştirmeye, örgütlemeye, bilinçli kılmaya hasreder. Bütün soyut formüllere, bütün doktriner reçetelere kesinlikle karşı olan Marksizm, süregelen ve hareket geliştiği, yığınların bilinci yükseldiği, ekonomik ve politik krizler keskinleştiği ölçüde, hiç durmaksızın gitgide daha değişik yeni saldırı ve savunma usullerini, doğrudan kitle savaşımının dikkatli bir biçimde ele alınmasını ister. Bu yüzdendir ki Marksizm hiçbir savaşım biçimini mutlak olarak reddetmez. Hiçbir durumda, kendini, belli bir anda olanaklı olan ve varolan savaşım biçimleriyle sınırlandırmaz; bir toplumsal konjonktür değişikliğinin kaçınılmaz olarak, henüz verili dönemin militanlarınca bilinmeyen yeni savaşım biçimlerinin ortaya çıkmasına yol açacağını kabul eder. Bu açıdan Marksizm deyim yerindeyse, kendini yığınların pratik okullarında eğitir; o, “sistem imalatçıları” tarafından çalışma odlarında düşlenen savaşım biçimlerini kitlelere önererek onlara ders vermek iddiasından uzaktır.

“İkinci olarak, Marksizm, savaşım biçimleri sorununun tarihsel görünümü ile ele alınmasını mutlak olarak gerekli görür. Bu sorunu, somut, tarihsel durum ve koşulların dışına koymak diyalektik materyalizmin abc’sini bilmemek demektir. Ekonomik evrimin farklı dönemlerinde politik durumlardaki, ulusal kültürlerdeki, yaşam koşullarındaki vb. çeşitli şartların değişimine uyarak farklı savaşım biçimleri ön plana çıkar, başlıca savaşım biçimleri haline gelirler ve arkasından ikincil, tamamlayıcı biçimler de kendi paylarına gelişirler. Belirli bir savaşım aracını benimsemek, sorunu, kendini ortaya koyduğunda, ulaştığı gelişme derecesi hareketin somut durum ve koşullarını ayrıntılı bir biçimde incelemeden evet veya hayır diye yanıtlamaya kalkışmak, Marksist alanı terketmek olurdu.” (57)

Şimdi denebilir ki, çok yeni olgular ortaya çıktı. Lenin’in bu sözlerini tekrarlamak papağanlık olur, yeni zamanlar yeni türküler söylemeyi gerektiriyor. Oysa yeniliğin göze çarptığı ve teorik düşüncenin önüne çözümü devrimci sürecin yakın gelecekteki yazgısıyla sıkı sıkıya bağlı olan birçok sorunların çıktığı günümüz gibi dönemlerde, tarihsel değişimlere bilimsel, Marksist yaklaşımı öngören Leninci uyarı özellikle güncel oluyor. Lenin, “bu yeni değişmelerin hesaba katmanın, bunlardan ‘yararlanmanın’, deyim yerindeyse, bunları kavramanın ve bununla birlikte kendini eli kolu bağlı akıntıya salıvermenin, eski birikimi bir yana itmemenin, yalnız teoride propaganda ve politika ilkelerine değil eylem biçimlerinde de temel doğrultuyu korumanın” gereğini vurguluyor. (58)


Tarih Tekerrür Etmez Ama…

Tarih tekerrür etmez ancak sınıflı toplumda belli sınıfların çıkarları düşünsel ifadelerine farklı dönemlerde farklı kişilerin ağzından yinelerler, ta ki o sınıflar ortadan kalkana ya da yaygınlık ve etkinlikleri son bulana dek. Bu anlamda Lenin’in daha 1908’lerde kaleme aldığı Marksizm ve Revizyonizm yazısı da öne sürülen tezlerin benzerliği ve Lenin’in bunlara verdiği yanıt bakımından son derece güncel ve öğreticidir. Bu yazıdan genişçe bir alıntı yapmayı gerekli görüyoruz. “…Felsefe alanında… revizyonizm Yeni-Kantçıların peşisıra sürüklenmektedir… Profesörler Hegel’i ‘ölmüş köpek’ olarak ele alıyorlar, diyalektik konusunda küçümser bir havada omuz silkiyorlar, oysa kendileri idealizmi, Hegel’inkinden bin kat daha yüzeysel ve bayağı bir idealizmi vaz’ediyorlardı ve revizyonistler ‘arı’ (ve devrimci) diyalektiğin yerine ‘basit’ (ve sakin) ‘evrimi’ koyarak bilimin felsefe yoluyla yüzeyselleştirilmesi çamurunda onların peşinden gidiyorlardı…

“Ekonomi politik alanında özellikle revizyonistlerin ‘düzeltme istekleri’nin çok daha çeşitlendirilmiş ve inceltilmiş olduğuna işaret edelim; kamuoyu üzerinde ‘ekonomik gelişmenin en yeni verileri’yle etkide bulunulmaya çaba harcanmıştır. Üretimdeki yoğunlaşmanın ve küçük üretimin büyük üretim tarafından parçalanmasının tarımda kesinlikle gözlemlenmediği, ticarette ve sanayide ise son derece ağır bir biçimde gerçekleştiği ileri sürüldü. Bunalımların günümüzde daha seyrek, daha zayıf oldukları ve görüldüğü kadarıyla, kartellerin ve tröstlerin sermaye bunları (bunalımları) tümüyle ortadan kaldırma olanağı vereceği ileri sürüldü. Kapitalizmin yaklaşmakta olduğu ‘çöküş (iflas) teorisinin’ dayanıksız olduğu, sınıf antagonizmalarının yumuşama, zayıflama eğilimi gösterdiği ileri sürüldü… Revizyonistlerin kanıtları, sayıların ve olguların yardımıyla çürütüldü… Çürütülemez bir takım veriler, gerek sanayide, gerekse tarımda büyük üretimin küçük üretime teknik ve ticari üstünlüğüne tanıklık ediyor… Bilim ve teknikte ileriye doğru atılan her adım, kaçınılmaz olarak, engellenemez bir biçimde kapitalist toplumda küçük üretimin temelini oyuyor. Dolayısıyla sosyalist ekonomi biliminin görevi, bu süreci çoğu kez karmaşık ve birbiriyle sarmaşmış tüm biçimleriyle analiz etmek, küçük üreticiye kendisinin kapitalist rejimde ayakta kalmasının olanaksız olduğunu, kapitalizmde köyle ekonominin çıkışsız bir durumda bulunduğunu, köylü için proleterin bakış açısını kucaklamanın zorunlu olduğunu göstermektedir… Bunalımlar ve çöküş teorilerinde revizyonizmin durumu daha da kötüdür. Birkaç sınai atılım ve refah yılının etkisiyle Marks’ın öğretisinin ilkelerinin yeniden oluşturulmasını düşünebilecek olanlar, yalnızca ileri görüşlükten en yoksun olanlardır. Gerçeklik revizyonistlere bunalımlar çağının ömrünü tamamlamamış olduğunu göstermekte gecikmedi: Refahın ardından bunalım geldi. Kimi bunalımların biçimleri, birbirini izlemesi, fizyonomisi değişikliğe uğradı; ancak bunalımlar kapitalist rejimin bütünsel, kaçınılmaz parçaları olarak kaldılar. Karteller ve tröstler, üretimi birleştirerek, aynı zamanda, herkesin gözünde üretim anarşisini derinleştiriyor, proletaryanın zorlu varlık koşullarını ve sermayenin baskısını ağırlaştırıyor; böylece sınıf antagonizmalarını o zamana dek görülmemiş ölçüde keskinleştiriyor. Tastamam çağdaş dev tröstler çarpıcı bir biçimde ve görülmedik bir boyutta gösterdi ki, kapitalizm, gerek farklı ekonomik ve politik bunalımlar açısından, gerekse kapitalist düzenin topyekun yıkılışı bakımından çöküşe (iflasa) doğru gidiyor…”

“Politika alanında, revizyonizm Marksizmin temel ilkesini, yani sınıf savaşımları teorisini fiilen revize etmeye yeltendi. Siyasal özgürlük, demokrasi, genel oy, sınıf savaşımını her türlü zeminden yoksun kılar ve Komünist Manifesto’nun ‘işçilerin vatanı yoktur’ biçimindeki eski ilkesini çürütür deniyordu bize. Demokraside egemen olanın ‘çoğunluğun iradesi’ olduğu andan itibaren sözümona ne devlet bir sınıf egemenliği organizması olarak ele alınabilir ne de gericilere karşı ilerlemeden yana, sosyal-reformcu burjuvaziyle bağlaşıklık reddedilebilir.”

“Söz yok revizyonistlerin bu eleştirileri oldukça bütünlüklü bir görüşler sistemi, yani uzun süredir bilinen liberal burjuva anlayışlar sistemi biçiminde kendini ortaya koyuyordu. Liberaller, burjuva parlamentarizminin sınıfları ve sınıflar halinde bölünmüşlüğü ortadan kaldırdığını, zira istinasız her yurttaşın oy hakkından kamusal her şeye katılım hakkından yararlandığını her zaman ileri sürmüşlerdir. XIX. yüzyılın ikinci yarısının Avrupa tarihi, XX. yüzyıl başlarındaki Rus devriminin tarihi bu görüşlerin ne denli saçma olduklarını açığa çıkarmıştır. ‘Demokratik’ kapitalizmin özgürlüğüyle, ekonomik farklılıklar azaltmak bir yana, yoğunlaşır ve derinleşir. Parlamentarizm en demokratik burjuva cumhuriyetlerinin baskı organları olarak özünü ortadan kaldırmak bir yana, bu özü açığa çıkartır. Geçmişte siyasal olaylara aktif olarak katılan yığınlardan çok daha geniş yığınların aydınlatılmasına ve örgütlenmesine yardımcı olarak parlamentarizm, böylece bunalımların ve politik devrimlerin ortadan kaldırılmasını değil, bu devrimler sırasında iç savaşın azami derinleşmesini hazırlar… Yığınlara karşı uygulanan şiddetle geçmişten çok daha keskin hale gelmiş olan çatışmanın çözümüne yol açan parlamentarizmin ve burjuva demokratizminin kaçınılmaz iç diyalektiğini anlamayan kimse, bu parlamentarizmin zemininde bizim ilkelerimize uygun ve işçi yığınlarını bu ‘çatışmalara’ utkan biçimde katılmayı hazırlayıcı bir propaganda ve ajitasyonu yapmasını hiçbir zaman başaramaz. Batı’da sosyal-reformizmle (kadatlerle) yapılan bağlaşıkların, anlaşmaların, kurulan blokların deneyimi ikna edici bir biçimde gösterdi ki bu anlaşmalar yığınların bilincini bulandırmaktan, onların savaşımının gerçek çapını, savaşçıları mücadeleye en az yetenekli, teslimiyete ve ihanete en yatkın olan öğelerle birleştirmekle arttırmak bir yana zayıflatmaktan başka bir şeye yaramıyor…”

“Tutumunu duruma göre tanımlamak, gündelik olaylara, sıradan siyasal olaylardaki değişikliklere kendini uydurmak, proletaryanın yaşamsal çıkarlarını, kapitalist düzeninin bütününün, tüm kapitalist evrimin temel çizgilerini unutmak, bu yaşamsal çıkarları gerçek ya da sözde gündelik avantajlar uğruna feda etmek: İşte revizyonist politika…”

“Revizyonizmin ekonomik ve politik eğilimlerinin doğal bütünleyicisi sosyalist hareketin sonal hedefi konusunda aldığı tutum oldu. ‘Hareket her şeydir, sonal hedef hiçbir şey’, Bernstein’ın bu ünlü sözü, revizyonizmin özünü birçok uzun açıklamadan daha iyi anlatır. Tutumunu duruma göre tanımlamak, gündelik olaylara, gündelik siyasal olaylardaki değişikliklere kendini uydurmak, proletaryanın yaşamsal çıkarlarını kapitalist düzenin bütünün, tüm kapitalist evrimin temel çizgilerini unutmak, bu yaşamsal çıkarları gerçek ya da sözde gündelik avantajlar uğruna feda etmek: İşte revizyonist politika budur. Ve bu politikanın bizzat özünden şu açık olgu kaynaklanır ki, revizyonist politika sonsuz biçimler alabilir ve biraz ‘yeni’ her sorun, olaylarda bir ölçüde beklenmedik ya da öngörülmedik bir değişiklik (…) kaçınılmaz olarak ve her zaman şu ya da bu çeşidini doğuracaktır…” (59)

“Revizyonist politika sonsuz biçimler alabilir ve biraz ‘yeni’ her sorun, olaylarda bir ölçüde beklenmedik ya da öngörülmedik bir değişiklik (…) kaçınılmaz olarak ve her zaman şu ya da bu çeşidini doğuracaktır.”


Sonsöz Yerine

“…insanlık şöyle bir seçimle karşı karşıyadır: Ya yok olmak ya da en hızlı radikal şekilde daha yüksek bir üretim tarzına geçmek için yazgısını en devrimci sınıfa teslim etmek… Yok olmak ta da her zaman ileriye yönelme. Sorun tarih tarafından böyle ortaya konulmuştur.”(60)


Dipnotlar:

(1)Y.A.,s.5, altını biz çizdik.
(2)D.B.,s.3,sf:31, abç.
(3)D.B.,s.:3,sf.:50
(4)Antonio Diaz Ruiz, Küba KP,agy,sf.:34,abç
(5)Donalt Ramortar, Guyana İlerici Halk Partisi, agy, sf: 43
(6)Esspop Pahad, Güney Afrika KP.,agy,sf.:43
(7)Bert Ramelson, İngiltere KP.,agy,sf.:43 abç.
(8)Jose Lava, Flipin KP., agy,sf.:43 abç,
(9)Y.A.,s.:5,sf.:57
(10)Tezler D.B.,S.:3,sf.:44
(11)agy,sf.:31 abç
(12)Dialog-İşbirliği ….,Y.A.S.:5,sf:68, abç
(13)Prof.Aleksandr Galkin, Yeni Politik…., Y.A.S.:5,sf.:57
(14)Tezler, Y.A.,4,sf.:35,abç
(15)A.Galkin,agy,sf.:60,abç
(16)Y.Primakov, Karşılıklı Bağımlı Bir Dünyada Kapitalizm, Y.A.,s.:1,sf.:75,abç
(17)Y.G.Plimak, Yeni Düşünce…., Y.A.,s.:1,sf.:56,abç
(18)Gorbaçov’dan aktaran Tezler, Y.A.,s.:4,sf.:39
(19)Y.G.Plimak, agy., Y.A.,s.:1,sf.:57, son cümlenin altını yazar çizmiş,abç.
(20)Tezler, Y.A.,s.:4,sf.:43,abç
(21)H.Mines,Savaş İşçi Sınıfında…,D.B.,s.:1,sf.:5
(22)H.Mines,agy,D.B.,s:1,sf.:10,altını yazar çizmiş
(23)Y.G.Pilimak,agy,Y.A..,s:1,sf.:52,abç
(24)Y.Krasin,D.B.,s.:3,sf.:49
(25)Y.Primakov,Y.A.,s.:1,sf.:76-77,abç
(26)Tezler,Y.A.,s.:4,sf.:40
(27)Y.Krasin,Y.A.,S.:4,SF.:60,abç
(28)Y.Krasin,Y.A.,S.:4,SF.:62,abç
(29)A.Galkin,Y.A.,S.:5,SF.:23,abç
(30)A.Bovin, The Impretive ve of the Nuclear Age, (Nükleer Çağın Buyruğu), Moskova, 1986,s.:39 Aktaran Gus Hall,Görüş,agy,sf.:23
(31)Tezler,Y.A.,s.:4,sf.:35,abç
(32)Tezler,Y.A.,s.:3,sf.:35,abç
(33)Y.G.Plimak,agy.,Y.A.,s.:1,sf.:49,abç
(34)Y.G.Plimak,agy.,Y.A.,s.:1,sf.:50,abç
(35)Y.G.Plimak,agy.,Y.A.,s.:5,sf.:59,abç
(36)A.Galkin,agy., Y.A.s.:5s.:59,abç
(37) bu dipnot derginin orjinal baskısında da girilmemiş.
(38)Y.Afanasyev, Gerçeğin Kriteri, Y.A.s.:3,sf.:63
(39)D.Lihaçev,WMR,s.:5/58,sf.:68,aktaran Gus Hall, Görüş,agy.,s.:23
(40)V.İ.Lenin, Tüm Yapıtları,C21,sf.:144
(41)V.İ.Lenin, Tüm Yapıtları,C31,sf.:47
(42)V.İ.Lenin, Tüm Yapıtları,C33,sf.:47
(43)Barış, Demokrasi ve Sosyalizm İçin Savaşım Program Metinleri, Moskova, 1964,sf.:5
(44)Age.,sf:41-42
(45)Uluslararası Komünist ve İşçi Partileri Konferansı, Moskova, 1969,sf.:12
(46)G.Vodolazov, Yeni Gerçeklikler Dünyasında…,Y.A.,s.:4,sf.:71,abç
(47) Aktaran Mark Ilertsgaard,Kevin Danaher, Le Monde Diplomatique, Ocak 1983
(48) Liberal Star, Liberal Demokrat Parti’nin aylık yayın organı, Tokyo, 10 Haziran 1988, aktaran Le Monde Diplomatique, Eylül 1988
(49) Le Monde Diplomatique, Eylül 1988
(50) D.B..,s.:2,sf.:62
(51) G.Vodolazov,agy,Y.A.,s.:4,sf.:7
(52) V.İ.Lenin, Tüm Yapıtları,C17,sf.:187
(53) Jacques Decornoy, Amerikan ve Japon Çıkarları Arasındaki Giderilemez Karşıtlık, Le Monde Diplomatique, Eylül 1988
(54) D.B.,s.:2,sf.:63
(55) Aktaran Schofield Coryell, Silahlanma Yarışının Güçlü Ekonomik Nedenleri, Le Monde Diplomatique
(56) G.Vodolazov,agy, Y.A.,s.:4,sf.:73-74
(57) V.İ.Lenin, Tüm Yapıtları,C11,sf.:215-216
(58) V.İ.Lenin, Tüm Yapıtları,C120,sf.:188
(59) V.İ.Lenin, Tüm Yapıtları,C15,sf.:21,28
(60) V.İ.Lenin, Tüm Yapıtları,C34,sf.:198


İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11