Köhneleşmiş bir ekonomik sistemin zincirleri arasında
Frederic Clairmonte

Çev: Osman Yücel

Bay Bush, seçim kampanyası sırasında daha "sevimli" bir Amerika'nın doğuşunu ilan etti. Ancak çok sayıda büyük bankacı gibi Washington'un siyasal oligarşisi de böyle bir şeyin olamayacağını ve ekonominin borçla çalıştığını biliyor: Ekonomi yalnızca zaman kazanıyor; borçlanma öyle bir düzeye vardı ki, bu borçların nasıl geri ödenebileceğini -eğer ödenebilirse- kimse bilemiyor.

İmzasını Fransa Marksist Araştırmalar Merkezi yayınlarından tanıdığımız Frédéric Clairmonte, 14 Temmuz’da Fransa’da toplanan 7 Büyükler doruğu arifesinde kaleme aldığı bu makalede 1980’li yılların sonunda kapitalizmin içinde bulunduğu durumu sorguluyor. 7 Büyükler, parasal, finansal, ekonomik alt-üstlüklere, gitgide artan teknolojik ve ticari rekabete, çevre kirlenmesine karşı gündelik önlemlerin kalıcı çareler olabileceği sanısıyla hareket etmeyi sürdürüyor, yargısında bulunan yazar, kapitalist sistemin içinde bulunduğu tehlikelere işaret ediyor. Yazı, Le Monde Diplomatique’in Temmuz 1989 tarihli nüshasından çevrilmiştir.

Geç de olsa, Amerikalılar sonunda şunu kabul ettiler: Bu gelişme ile demokratik yaşam arasında çelişme var. Harris şirketinin yaptırdığı bir kamuoyu araştırmasına göre, Amerikalıların %69'u "iş dünyasının, Amerikalılar'ın yaşamlarının birçok alanında çok fazla iktidara sahip olduğunu" düşünüyor. Amerikalılar'ın %68'i " hükümetin kararlaştırdığı düzenlemelerden, sonuçta, işadamlarının karlı çıktığına" inanıyor.(l)

Finans kapitalizmin daha önceki devleri Morgan'lar, Rockefcler'ler, Vanderbilt'ler hiçbir zaman uslu kuzular olmadılar. Bu anlamda onlar ile bugünkü devler arasında bir kopukluk yoktur ve olamaz. 1987'de İvan Boesky'nin ortağı haline gelen, hisse senedi kralı ve Bre-xel Burnham Lambert yatırım bankasının yöneticisi Michael Milken, 550 milyon doları kasasına doldurdu. O, Amerika'nın toplumsal dokusunu parçalayan güçlerin yalnızca bir temsilcisidir. Büyük bir şirketin yöneticisi, 2,03 milyon dolarlık geliriyle, ortalama olarak bir işçiden 93 kat, bir ilkokul öğretmeninden ise 72 kat daha fazla kazanıyor. Bu oranlar, 1960'la, sırasıyla "yalnızca" 41 ve 38'di. Amerika Birleşik Dev-letleri'nin bir başka rekoru da şu: Tüm sanayileşmiş ülkeler içinde çocuklar arasında yoksulluk oranı bakımından ABD birinci sırada (ve bu oran artmaya devam ediyor).

Öte yandan bugün piyasalarda büyük bir durgunluk yayılıyor. Hisse senedi alışverişi ya da yeni hisse senedi basılma sayılarına göre değerlendirme yapılırsa, New York Borsası faal olmaktan çok uzak. Fonlarını artıran şirkete pek rastlanmıyor; her ne kadar etkileyici birleşmelerle, kamu borçlanma senetleriyle büyük tutarlarda satışlar görülüyorsa da, bunların etkileri eskiye oranla çok düşüktür. ABD'de 1987 Kasımı'ndan bu yana hisse senedi hareketleri yarıdan çok azalarak, ayda 115 milyar dolar düzeyine düşmüştür. 1989'un ilk dört ayında sıradan senetlerle 4.4 milyar dolar toplanabildi. Oysa 1988'in aynı döneminde 10 milyar dolar toplanmıştı. Aynı şey İngiltere için de geçerlidir: 1989'un ilk üç aylık döneminde Londra'da 5 yeni hisse senedi piyasaya sürüldü.(2)

Birleşik Amerika'nın ihracatında geçtiğimiz günlerde gözlemlenen artış bir saman alevidir. Bütün göstergeler dışsatımda ve GSMH'de bir yavaşlama olduğuna tanıklık ediyor. Dolann değerindeki artışa gelince, bu, büyük oranda para piyasalarındaki evrensel spekülasyonla bağlıdır. Yüzeysel yorumcular doların "gücü" karşısında şaşkınlığa düştüler, "güç", sistemin kriz koşullarının Bir arada varlıklarını sürdükleri ölçüde, sadece görünüştedir. Doların değeri, 1988'dekine oranla %10 artmış olsa da, 1985'teki değerinden hala %29 düşüktür. Amerikan parasındaki değişiklikler konjonktüreldir. Önemli olan ekonominin sabit büyüklükleridir: Bir yandan borçlar ve her türden açıklar artarken, öte yandan dünya pazarındaki rekabet gücü azalmakta ve finansal yönetim gitgide bozulmaktadır.

Dahası, doların evrensel mübadele aracı olma özelliğinde de bir erime gözlemleniyor. 1983'ün sonundan bu yana, sanayileşmiş ülkelerin sınırlar ötesi banker borçlarında doların payı da %72'den %53'e düşmüştür. Aynı biçimde, uluslararası finans piyasalarının büyümesinde de bir düşüş görülüyor; toplum hisse senedi alış-verişinin üçte birini kaynaşmalar ve yutmalar oluşturuyor. (3)

Finans kapitalin krizinin, en çok sanayileşmiş 7 ülkenin maliye bakanlarınca aşılabileceğini sanmak doğru değildir. (Üstelik bu kriz, yalnızca görünüşte salt parasal bir krizdir.) Bu ülkelerin merkez bankalarının yöneticilerinin aralarındaki ilişkiler uyumlu değil, çatışmalıdır. Her ülkenin kendine özgü siyasal ve ekonomik güçlükleri vardır.

Alışveriş piyasalarının, büyük oranda spekülasyonla açıklanabilen oynaklığı, finans kapitalizm sistemindeki derin krizi yansıtmaktadır. Bu krizin belli başlı dışa vurma biçimleri şunlardır: Yığınsal işsizlik, giderek büyüyen korumacılık dalgası, büyümenin yavaşlaması, üretim kapasitesi fazlalığı, ulusal ve uluslararası borçlanma. Bu son derece eşitsiz global ekonomi koşullarında ve Dünya Bankası ile IMF'nin belirgin simgelerini oluşturduğu uygun olmayan finans kurumlan çerçevesinde, krize hiçbir çözüm bulunamaz. Dünya Bankası ve IMF'nin varlık nedenleri, söz konusu eşitsizliklere son vermek değil, büyük şirketlerin istemlerini desteklemektir.

ABD'ye gelince, süregiden bütçe açıklan nedeniyle bu ülke, para piyasalarına her yıl 10 milyar dolar sürüyor: Burada söz konusu olan karşılıksız kâğıt paradır. Bu eğilim, kendi müdahaleleriyle kâğıt para yığınını artıran merkez bankalarının faaliyetleriyle daha da güçleniyor.

Bugün piyasalarda yaşadığımız göreli sükûnet ve geçiş aşaması (Üçüncü Dünya Ülkeleri hariç) son derece hassastır. ABD'de, yedinci yılını doldurmakla olan devrenin eğrisinin ne zaman inişe geçmeye başlayacağı kesin bir biçimde öngörülemez. 1989'un sonunda mı, yoksa 1990'ın başında mı? Ne zaman olursa olsun, bu olayın sonuçları hem ABD için, hem de dünya ekonomisi için bir felaket olacaktır.

1989 yılı sonunda ABD'nin net dış borcu 600 milyar dolara ulaşmış olacaktır. Bu olgunun merkezinde dış ülkelerden akan ve ABD'nin tasarruf açığını örten yıllık 140-150 milyar dolar yer alıyor. Ancak ABD'yi bir dilenci durumuna düşüren bu gelişme sonsuza dek süremez.

Yakın geçmişteki genişlemeyi sağlayan birçok karmaşık öğe vardır: Amerikan silahlanma harcamaları (1 trilyon 200 milyar dolar), İran-Irak Savaşı, ABD ve birkaç müttefiki tarafından finanse edilen Afganistan çatışması, Orta Amerika'daki savaşlar. Bunun dışında, Üçüncü Dünya Ülkeleri açısından korkunç bir kan kaybı olan ye gelişmiş kapitalist ülkelerin ekonomilerine gelip eklenen yıllık 220 milyar dolarlık tutarı da hesaba katmak gerekiyor: Bunlar borç faizi ödemeleri, karlar, sermaye transferleri, temettüler vb.'dir. Dolar üzerinden hesaplanan hammadde fiyatlarının düşüşü ve hemen hemen tüm piyasalarda kesintisiz süren bir spekülasyon, enflasyonu düşük tuttu; bununla birlikte, borçlanmayı taşınmaz bir düzeye tırmandırdı. (Borçlanma öylesi boyutlara ulaştı ki, daha önceki Baker planında olduğu gibi, Brady planı da Üçüncü Dünya'nın sorunlarının çözümüne hiçbir katkıda bulunamıyor.).

"Sürekli refah"dan söz eden kimileri, "kara pazartesi"nin (19 Ekim 1987) artık geçmişte kaldığını ve artık unutulması gerektiğini söylüyorlar. Ama o ay, yalnızca Tokyo, New York ve Londra'da günde 2 milyar 150 milyon hisse senedinin el değiştirdiğini nasıl unutabiliriz? Finans kapitalin krizinin, en çok sanayileşmiş 7 ülkenin maliye bakanlarınca aşılabileceğini sanmak doğru değildir. (Üstelik bu kriz, yalnızca görünüşte salt parasal bir krizdir.) Bu ülkelerin merkez bankalarının yöneticilerinin aralarındaki ilişkiler uyumlu değil, çatışmalıdır. Her ülkenin kendine özgü siyasal ve ekonomik güçlükleri vardır.

Alışveriş piyasalarının, büyük oranda spekülasyonla açıklanabilen oynaklığı, finans kapitalizm sistemindeki derin krizi yansıtmaktadır. Bu krizin belli başlı dışa vurma biçimleri şunlardır: Yığınsal işsizlik, giderek büyüyen korumacılık dalgası, büyümenin yavaşlaması-, üretim kapasitesi fazlalığı, ulusal ve uluslararası borçlanma. Bu son derece eşitsiz global ekonomi koşullarında ve Dünya Bankası ile IMF'nin belirgin simgelerini oluşturduğu uygun olmayan finans kurumlan çerçevesinde, krize hiçbir çözüm bulunamaz. Dünya Bankası ve IMF'nin varlık nedenleri, söz konusu eşitsizliklere son vermek değil, büyük şirketlerin istemlerini desteklemektir.

ABD'ye gelince, süregiden bütçe açıklan nedeniyle bu ülke, para piyasalarına her yıl 10 milyar dolar sürüyor: Burada söz konusu olan karşılıksız kâğıt paradır. Bu eğilim, kendi müdahaleleriyle kâğıt para yığınını artıran merkez bankalarının faaliyetleriyle daha da güçleniyor. Bugün piyasalarda yaşadığımız göreli sükûnet ve geçiş aşaması (Üçüncü Dünya Ülkeleri hariç) son derece hassastır. ABD'de, yedinci yılını doldurmakla olan devrenin eğrisinin ne zaman inişe geçmeye başlayacağı kesin bir biçimde öngörülemez. 1989'un sonunda mı, yoksa 1990'ın başında mı? Ne zaman olursa olsun, bu olayın sonuçları hem ABD için, hem de dünya ekonomisi için bir felaket olacaktır.

1989 yılı sonunda ABD'nin net dış borcu 600 milyar dolara ulaşmış olacaktır. Bu olgunun merkezinde dış ülkelerden akan ve ABD'nin tasarruf açığını örten yıllık 140-150 milyar dolar yer alıyor. Ancak ABD'yi bir dilenci durumuna düşüren bu gelişme sonsuza dek süremez.

Yakın geçmişteki genişlemeyi sağlayan birçok karmaşık öğe vardır: Amerikan silahlanma harcamaları (1 trilyon 200 milyar dolar), İran-Irak Savaşı, ABD ve birkaç müttefiki tarafından finanse edilen Afganistan çatışması, Orta Amerika'daki savaşlar. Bunun dışında, Üçüncü Dünya Ülkeleri açısından korkunç bir kan kaybı olan ye gelişmiş kapitalist ülkelerin ekonomilerine gelip eklenen yıllık 220 milyar dolarlık tutarı da hesaba katmak gerekiyor: Bunlar borç faizi ödemeleri, karlar, sermaye transferleri, temettüler vb.'dir. Dolar üzerinden hesaplanan hammadde fiyatlarının düşüşü ve hemen hemen tüm piyasalarda kesintisiz süren bir spekülasyon, enflasyonu düşük tuttu; bununla birlikte, borçlanmayı taşınmaz bir düzeye tırmandırdı. (Borçlanma öylesi boyutlara ulaştı ki, daha önceki Baker planında olduğu gibi, Brady planı da Üçüncü Dünya'nın sorunlarının çözümüne hiçbir katkıda bulunamıyor.).

"Sürekli refah"dan söz eden kimileri, "kara pazartesi"nin (19 Ekim 1987) artık geçmişte kaldığını ve artık unutulması gerektiğini söylüyorlar. Ama o ay, yalnızca Tokyo, New York ve Londra'da günde 2 milyar 150 milyon hisse senedinin el değiştirdiğini nasıl unutabiliriz? (4)Bu öyle bir rakkamdır ki, dünya ekonomisinin, nasıl her türlü denetimden sıyrılabilen bu kağıttan devin tutsağı haline geldiğini göstermektedir.

Gerileme (resesyon) tanımayan bir refah toplumu peygamberliği yapanların kanıtlanmamış ve kanıtlanamayacak olan yargıları şöyledir: Sermaye birikiminin (tasarruf ve yatırım) motoru içinde, boom (yükseliş) dönemini fiyaskoya dönüştürecek bir mekanizma yoktur.Bununla birlikte geçtiğimiz* yıllarda, birikim göze batıcı bir dönüşüm geçirdi: Utkan liberalizm döneminde süren yayılmacı bir dinamiğe karşın özümsenemeyen sermaye, benzersiz bir hızla, borç dinamiğini temel alan bir sanayi ekonomisinin çözülmesi ile eş anlamlı hale geliyor.

Buna karşın, bize, dünya ekonomisinin (kuşkusuz bunun içine borçlarının altında ezilen Üçüncü Dünya 'yi ve etkilenmeden kalamayan merkezi planlanmalı ekonomileri katmıyorlar) finansal düzenlemelerle özelleştirmenin şampiyonları olan Bay Reagan ve Bayan Thateher'm kararlarıyla tümüyle serbest çok yönlü bir ticari sistemin teorik de olsa erdemleri sayesinde, daha önce benzeri görülmemiş zenginliklerin yaratıldığı bir dönemi yaşamakta olduğunu anlatıyorlar. Bu iki ünlü ses sanatçısına hayranlarının korosu da katılıyor.


Demokratik çoğulculuğun reddi

Son Davos görüşmesinde Bay Raymond Barre şöyle diyordu: "20 yıl süren durgunluğun ardından yeni bir uzun erimli üretim büyümesi aşamasına girdik." (5) Avrupa Topluluğu Komisyonu Başkanı Jacques De-lors 1988'in Topluluk açısından 12 yıldan bu yana en iyi yıl olduğunu, yatırım oranının son 21 yılın en yüksek düzeyine ulaştığını belirtiyordu. 1993'te tek bir kapitalist pazarda bütünleşme sayesinde benzer parıltılı göstergelerin eksik olmayacağını umuyorlar.

Alışveriş piyasalarının, büyük oranda spekülasyonla açıklanabilen oynaklığı, finans kapitalizm sistemindeki derin krizi yansıtmaktadır. Bu krizin belli başlı dışa vurma biçimleri şunlardır: Yığınsal işsizlik, giderek büyüyen korumacılık dalgası, büyümenin yavaşlaması, üretim kapasitesi fazlalığı, ulusal ve uluslararası borçlanma.

Teknik alanda birtakım hızlı değişiklerin olduğu kuşku götürmez; Ancak bu değişiklikler ekonomik büyümeye yeterli etkiyi sağlayamıyor. Oysa savaş sonrasındaki teknolojik yeniliklerin çoğu verebileceklerinin azamisini sağlamışlardı. Büyük bir Ortak Pazar tek başına güvenilir yatırımların güvencesi değildir. Bu pazarın başlıca aktörleri en büyük çok uluslu şirketler olacaktır; onlar da ne Bay Barre'nın arzularını ne de demokratik çoğulculuğun ideallerini pek fazla hesaba katmadan yatırımların yerini ve büyüklüğünü dayatacaklardır. Hiçbir mekanizma da, yatırımların yüksek bir istihdamı yaratmaya yeterli olabileceğine güvence veremez.

Barre, Delors gibi bayların açıklamaları dinsel vurgular taşıyan şaşırtıcı açıklamalardır. Ya da en azından yazar George Salayama'nın "tarihsel zaman bilinci" neden yoksunluk adını verdiği şeyin göstergeleridir. Oysa hiç kimse hiçbir zaman geçmişi yok edememiştir.

Olay tam da "kara salı"nın, yani 29 Ekim 1929'un arifesinde geçiyor. ABD Devlet Başkanı Herbert Hoover şöyle diyordu: "Ekonomik planda, önümüzde, sınırsız bir yeni ihtiyaçlar alanı vardır. Bu ihtiyaçlar, karşılanır karşılanmaz yeni ihtiyaçlar yaratacaktır ve bu sonsuza dek böyle gidecektir. Görülen odur ki, henüz kapasitemizin en alt basamaklarındayız."(6). Sonuç: On binlerce iflas, sesi kesilen fabrikalar, çorba dağıtan aş evlerinin önünde bitmez tükenmez kuyruklar, bütün bunlar sistemin onbinlerce insanın temel gereksinimlerini karşılayamadığını hatırlatan şeylerdir ve bütün bunlardan en çok etkilenen ülke de dünyanın en zengin ülkesiydi.

"Ebedi refah" savunucuları, bugün olduğu gibi o zamanlar da çok umutluydular: Reagancılığın çocukça bir dogması olan "piyasanın sihri" gerekli düzeltmeleri sağlayacaktı. Ancak, mitolojiden ve dinsel dualardan biraz kendini kurtarabilen herkes, hep yerli yerinde duran devrevi krizleri görecektir. Bu devreler, ekonomik gelişmenin, boomların, fiyaskoların, genişleme ve çöküntülerin birbirini izlemesini açıklıyor.

Söz konusu olan niyetler ya da yakarışlar değil, sistemin işleyişi için kaçınılmaz olan olgulardır. Bir gün, Cambridge Üniversitcsi'nde ateşli bir bırakınız yapsınlar taraftarına yanıt verirken iktisatçı Joan Robinson'un da dediği gibi"18.Yüzyıl'dan bu yana sanayi devrimi bir dinamit zinciri gibi işlemektedir." Bu zincirin halkalarındaki dinamitler 1867, 1873,' 1893, 1907, 1920, 1929 yıllarında patladılar.(7).

1929 yılındaki büyük çöküntüyü yaratan şey, içinde bulunduğumuz on yılda gerçekleşenler kadar devasa, temel değişiklikler de değildi. Krizin kaynaklarını, üretim mekanizmalarının tıkanmasında aramak gerekir ve sistem açısından tek olanaklı çözüm de yığınsal işsizlik yaratmakta bulunmuştur.1929-1932 yıllan arasında sanayi üretimi önemli oranda düşmüştü. 1933'te, aktif nüfusun yaklaşık %25'i işsizdi. Bütün bir on yıl boyunca (1929-1939) ortalama işsizlik oranı %18'in üstünde kaldı. Sanayi üretiminin çöküşten önceki düzeyine ulaşması için 1940 yılını beklemek gerekti. Dow Jones endeksi ise ancak 1954 yılında 1929'daki düzeyine gelebildi. Başkan Roosevelt'in ilk resmi demecinde söz ettiği "cesurca ve sabırlı deneyim" ekonomiyi hastalıklı durumundan çıkaramadı. Bunun için, 1939 sonbaharında başlayan korkunç silahlanma çabasını beklemek gerekti.(8)

1930'lu yıllarda büyük çöküşe yol açan mekanizmalar bugün ne aynı biçimde yinelenebilir ne de aynı sonuçları verebilir. Ortaya çıkmış olan yapısal değişiklikleri açıklayan iki kavram var: Uluslararası-laşmanın gelişmesi ve dünya ekonomisinin uluslarötesileşmesi. Birinci kavram ihracat ile GSMH arasındaki oran olarak tanımlanabi-lir; ikincisi ise en büyük 200 çokuluslu şirketin satışları ile dünyanın gayrı safi hâsılası arasındaki orandır.

Birinci kavram ile ilgili olarak 1950'li yıllarda %12-15 olan bu oran bugün %28'lere ulaşmıştır. (ABD'de bu oran, aynı dönemde, %5'ten yaklaşık %20'ye yükselmiştir.). Çokuluslu şirketlerin satışlarıyla ilgili orana gelince bu da 1970'Ii yılların başında %15 iken 1988 sonlarında %30'a yükselmiştir. (Dünya gayrı safi hâsılası hesaplanırken merkezi planlamak ekonomiler gözönünde bulundurulmamıştır.)

Böylece Amerikan ekonomisi, daha önce görülmedik ölçülerde dünya pazarıyla bütünleşmiştir. Geçmişe göre çok daha yoğunlaşmış bir dünya ekonomisine... Bu iki gelişmenin aynı noktaya yönelmesi şimdilik daha az temelli olmayan başka değişiklikler bir yana bırakıldığında daha büyük bir istikrara yol açmıyor, tam tersine eşitsizlikleri artırıyor.


Ticari çatışmalar artıyor

İki yıldan bu yana yeni merkantilizmin "üretim kapasitesi" korkusunun yeniden canlandığına tanık oluyoruz. Birçok kapitalist ekonomi ve özellikle de Asya'nın dört "ejder"i sanayi üretim kapasitelerini şaşırtıcı bir hızla artırdılar. 1988 Aralığında Montreal' de toplanan GATT (Uluslararası Ticaret ve Gümrük Tarifeleri Antlaşması) Konferansı'nın başarısızlıkla sonuçlanması ve ticari çatışmalarla korumacı önlemlerin artışı fırtına habercileridir. 1930'lu yıllardakini anımsatan bir kaçan kurtuluş politikası gözleniyor. Tehlikeyi artıran başka öğeler de var: Ticaret hadlerindeki istikrarsızlık ve dünya çapında borçların artışı hizmet borçları, işletmelerin borçlan, hükümetlerin borçları, vb. Bunlar sermayenin değerini yitirmesinin -borçlanma/ öz kaynaklar oranının negatif gelişmesi işaretleridir. Başka deyişle, kaldıraç etkisi bütün ağırlığıyla dünya ekonomisinin sırtına yaslanmıştır. Yeterli üretken yatırım olanaklarının bulunmamasından ötürü, finans kapitalin para piyasalarında spekülasyon yapmaktan başka seçeneği yoktur. Bu da intihar demektir. Bundan böyle, piyasalar, gerçek mal ve hizmet üretiminden kopmuşlardır. Likidite kaynaklarının yalnızca çok küçük bir bölümü ticaretin ve yatırımların finansmanına gitmektedir. Geri kalan bölümü ise, istihdam ve üretken işletme yaratmakla hiçbir ilgisi olmayan "kumar şirketi"nde oyun oynamaya ayrılmaktadır. Ama finansal araçlarla yapılan düzenlemelerden ve bu alanda dal budak salmaktan karlı çıkan bu bölüm olmaktadır.

İçinde yaşadığımız yeni aşama budur. Bu durumda, kimi Fransız politikacılarının demeçlerine karşın böylesi piyasalara "ahlak kazandırma"nın olanaklı olduğunu öne sürmek doğru olmayacaktır. İngiliz ahlakçısı Samuel Johnson 1763'te şöyle diyordu : "Sokağa çıkın ve bir adama bir ahlak dersi, bir başkasına ise bir şilin verin. Hangisinin size daha çok saygı duyacağını göreceksiniz."

Ahlakla ya da ahlaksızlıkla hiçbir ilişkisi olmayan finans piyasaları yalnızca azami kar peşinde koşan, gün günden daha yoğun hale gelen karmaşık birer ekonomik iktidar kütlesidirler.

Amerikan parasının kalıcı olmayan istikrarı, merkez bankalarının yüz milyarlarca dolara yükselen müdahaleleriyle ve yurtdışından tasarruf ile sermaye akışıyla açıklanabilir. Ancak, artık, önceki yıllarda olduğu gibi benzeri olgulara yaslanılamaz. ABD Merkez Bankası para politikasını sertleştirerek faiz oranını yükseltiyor, ticari bankalar faiz oranı tabanını yükseltiyorlar. Bunu iki nedenle yapıyorlar: Ekonominin aşırı ısınmasını engellemek ve yabancı tasarrufları çekebilmek. Ancak, faiz oranlanndaki yükseliş talebi azaltacağından ekonominin daralması yönündeki güçleri harekete geçirebilir. Öte yandan, eğer ABD Merkez Bankası enflasyonu frenlemezse para piyasaları sinirlenebilir ve dolar da bundan etkilenebilir. Faiz oranlarındaki yükseliş, tehlikeli bir biçimde tüm dünyaya yayılma eğilimi göstermektedir. Böyle giderse Üçüncü Dünya'nın borcu zaten şimdiden 1 trilyon 300 milyar doları aşmış olan ve yılda ortalama %10 artan bu borç daha da hızlı artacaktır.

Bay Bush'un açmazları, yalnızca para politikaları açısından değil, daha geniş makro ekonomik uzantılarla, özellikle de yurtdışı sektörü ve federal harcamalarla ve tasarruflarla birlikte analiz edilmelidir. Savaş sonrası yıllann çoğunda, ABD, daha önce görülmemiş düzeylerde açıkları üst üste koydu -1960'dan buyana bütçe açığı, 1958'den buyana da federal açık-1988 sonunda federal borçlar 2 trilyon 600 milyar dolardan fazlaydı. GSMH ise 4 trilyon 600 milyar dolardı. Görünürde bu kâbustan kurtuluş yok. Finans dünyasına bağlı olan Amerikan politikacıları bu devasa borçları jeo militer güçleri sayesinde toplayabilmişlerdir. ABD aynı zamanda dünyadaki en önemli tüketim pazarıdır. Psikolojik düzlemde hala para toplayacak bir yer olarak görülmektedir; dışalımlannı ise dışsalımla değil dolar sayesinde karşılamaktadırlar.

Ebedi olamayacak bu durum, yalnızca en güçlü olmanın bir yansımasıdır. Her işi onun sayesinde yaptığı parasının ise hemen hiçbir desteği yoktur. Bu bakış açısından ABD'nin ne müttefiki ne de bir dostu vardır. Alacaklılar tarafından çevrilmiştir. 7 Büyükler bile kendi içinde, borçlu ülkeler ve alacaklı ülkeler şeklinde bölünmüştür, üstelik Washington ile Bonn arasındaki ilişkilerde görüldüğü gibi politik karşıtlıklar da barındırmaktadır. "İşbirliği" üzerine ortak açıklamalar bu çatlağı gizleyemeyecek kadar yüzeyseldir Mitsubishi Ekonomi Enstitüsü üyelerinden birinin de dile getirdiği yargı bu konudaki ortak düşünceyi yansıtmakladır : "Amerikan ekonomisinin son yıllardaki görünüşteki sağlamlığı borçların birikmesiyle beslenmektedir. Artık Reaganomiklerin faturalannı ödeme zamanlarının geldiğini düşünüyorum."

1988 yılında çıkarılan Ticaret Yasası gibi saldırgan korumacı önlemlere ve Japonya ile Üçüncü Dünya'dan yapılan dışalıma konan vergilere karşın, ticaret açığı dikkat çekecek kadar azalmamaktadır. Ekonomik iktidann yoğunlaşmasının, borçlanmayı en namuslu biçimde eleştirenlerden biri olan Senatör Proxmire (Wisconsin'den, Demokrat) şöyle diyor: " Borçlar konusunda hiçbir zaman böyle bir durumla karşı karşıya kalmadık. Hepimiz biliyoruz ki, ulusal borçlanmamız 2 trilyon 500 milyar dolara ulaşmaktadır. İdarenin borçlarının bundan da fazla olduğunu ise, pek kimse bilmiyor. Bu rakam 3 trilyon doları aşıyor. Şirketlerimizin borçlan ise 4 trilyon dolardan fazladır. İnsanlık tarihinde hiçbir zaman, hiçbir ulus bu derecede borçlu olmamıştır. "(9) Üstelik belirli bir andaki rakamlardan daha da önemli olan şey bunların birikimli artışlarıdır. Son dönemde GSMH'de görülen artış önemsizdi. Ulusal borçlar iki kat daha hızlı artmaktadır, 1988'de borçların faizi 173 milyar dolan bulmakta ve faiz oranlarındaki hızlı yükseliş nedeniyle artmaya devam etmektedir. Aynı Üçüncü Dünya gibi, ABD de bu krizden çıkamaz. Borçlanma ise, ABD ekonomisinin giderek daha çok kolonileşmesine yol açmaktadır.

1987'de 170 milyar dolar tutan firmalar arası kaynaşma ve satın almalar 1988 yılında 230 milyara yükselmiştir. Bu işlemlerin parasal bedeli 450-500 milyar dolayında olacaktır. Bu işlemlerin ekonomi üzerindeki istikrarsızlaştırıcı etkileri, finansman yöntemleri nedeniyle daha da büyümüştür. Borç vererek yönetim altına alma işlemleri de ağırlıkla hisse senedi ve tahvil aracılığıyla finanse edilmektedir. Üstelik bunlar maliyeye gelir sağlamamaktadır. Çünkü vergiden muaftır. Çok öğretici bir örnek: Kapitalizmin tarihinde, en büyük şirket satın alma olayı, açık arayla Kohlberg, Kravis ve Roberts'in 1988'de RJK Nabisco'ya (çokuluslu gıda, işçi ve tütün konglomerası) katılması olmuştur. Tutar 25 milyar dolardır. İşlem sağlanan kredilerle gerçekleştirilmiştir. Fi-nans kapitalin geçerken cebine attı-ğı kar 700 milyon dolar artı şerefiyeler olmuştur. Buna karşılık, yüksek riskli bir borçlanmayı şirket sırtlanmıştır. Ekonominin daralması durumunda şirket tüm iş dünyası gibi büyük oranda riske açık olacaktır.


Para kiraları ve işletmelerin riskleri

Son beş yıl boyunca, ABD'nin giderek artan borçlanması nedeniyle, borsaya girişten çok çıkış olmuştur -net kayıp 442 milyar dolardır.Aynı dönemde finansal olmayan şirketler borçlarının yaklaşık 800 milyar dolar arttığına tanık oldular. 1970'li yılların sonlarında bu şirketlerin, gayrısafi otofinansman marjlarının %17'si borç ödemelerine giderken, 1988'de oran %25'e yükseldi. (10) Gayrisafi oto finansman marjı, faiz artı değişik plasmanlarından sağladıkları değer artışlardır. Bu kardan daha önemli bir-gös-tergedir. İşte bu gösterge sabit yatırımın 1980'li yıllarda neden daha önceye göre daha zayıf durumda olduğunu açıklar. Kısacası Amerikan şirketlerinin, daralma dönemi olmayan bir dönemde, 1973-1974 daralma dönemine oranla daha çok borçlanma sorunlarıyla karşı karşıya gelmeleri daha büyük bir tehlike işaretidir.

İdareninkiler gibi, şirketlerin borçlan da doruklarda bulunuyor. Ağırlıkla oynak faiz oranlarına ve kısa vadeli borçlara dayanan kamu borçlanma senetleriyle finansmanın doğası ve mekanizmaları göz önünde tutulduğunda paranın kirasının önemli oranda arttığı durumda büyük zararlar görecek şirket sayısı pek çoktur.

Borç ve açık yönetimi çıkmazdadır. Borç faizlerini geri ödeme kapasitesi önemli ölçüde tasarruf miktedına dayanmaktadır. Bu miktar 1988 yılı sonunda GSMH'nin %2-8'ini bulmaktadır.-gelişmiş kapitalist ülkeler arasında en düşük oran.- Şu anda kriz göreli olarak uygun bir iç konjonktür tarafından örtülmektedir. Yabancı sermaye de bu durumu güçlendirmektedir.'Ancak denge kalıcı değildir ve hızla kötüye gidebilir. Birçok öğenin birbirine eklenmesi -Tokyo'daki kurların düşüşü, Üçüncü Dünya'nın yığınsal biçimde borçlan ödemeyi reddetmesi, ABD'de bir daralma-tufanı başlatabilir Para piyasalarındaki fırtına, dünya ekonomisinin bütün sektörleri üzerinde etkilerini gösterir. Bay Bush'un iyimserliği hiçbir temele dayanmamaktadır.


Dipnotlar:
  1. (1) Business Week, 1 Mayıs 1989
  2. (2) The Economist, 20 Mayıs 1989
  3. (3) International Banking, Mayıs 1989
  4. (4) Nikkei, Dow Jones ve Financial Times endekslerine göre hesaplanmıştır.
  5. (5)lnternational Herald Tribüne, 8 Şubat 1989.
  6. (6)Aktaran, Maurice Dobb, Studies in ıhe Developmenl of Capilalism (Kapitalizmin gelişmesi üzerine incelemeler) Londra, 1945.
  7. (7)Bu belli başlı devrevi düşüşler Amerikan Ulusal Büyük Ekonomik Araştırma Bürosu'nca da saptanmıştır.
  8. (8)Britannica Ansiklopedisi, General George Marshall'ın biyografisini verirken bu subayın genelkurmay başkanı olduğu 1 Eylül 1939’da ABD Silahlı Kuvvetleri'nin toplamı 200 bin kişiyken bu sayının 1943'de 8,3 milyona yükseldiğine işaret ediyor.
  9. (9) Hearings of the US Congress, New Directions for Dealing with the International Debi Problem, Commitlee on Banking, Ho-using and Urban Affairs, Washington, 2 ve 4 Ağustos 1988


İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11