"Sosyalistlere Çağrı" Toplantısı: Nasıl bir birlik?

On sekiz imzalı "Sosyalistlere Çağrı"nın öngördüğü ilk toplantı 12-13 Ağustos'da yapıldı. Toplantıya katılan örgütlü güçlerin temsilcileri ve tek tek Marksist aydınlar birlik sorununa ilişkin görüşlerini dile getirdiler. Toplantıda yapılan konuşmalara bakıldığında, dört ayn kesimden söz etmek mümkün görünüyordu. Birinci kesim, reformist çevrelerden oluşuyordu. Bu kesimin Marksizm-Leninizm'i revize etmek konusunda ideolojik ve manevi hazırlığını tamamladığı, önüne legalist-parlamenter bir birleşik partiyi oluşturma hedefini koyduğu, Leninist bir seçeneğe tümüyle karşı olduğu, seçkin temsilcilerinin ağzından vurgulandı. İkinci kesimi, komünist ve işçi hareketindeki dağınıklığı "altın bir fırsat" sayarak hakemliğe soyunan çevreler olarak tanımlamak mümkündü Sırtında yumurta küfesi taşımayan bu çevreler, kendilerini bir takım misyonlarla donatılmış olarak görüyorlardı. Troçkist Enternasyonal'in "50 yıllık geleneği”ni savunan Troçkist grupla üçüncü kesimi oluşturuyorlardı. Bu gruplar, 1980 sonrasının boz bulanık ortamında, özellikle reel: sosyalizmin yüz yüze geldiği sorunları aşma arayışlarının yoğunlaşmasıyla, sol kamuoyu önündeki tarihsel yanıtlanmışlıklarını suret-i haktan görünerek kırmakta epeyce basan sağlamışlardı, Dördüncü kesim ise Marksizm-Leninizm konumlarını savunan grup ve çevrelerden oluşuyordu. Ne gariptir ki, Marksist-Leninist söylemle ortaya çıkar kesim içindeki kimi grupların, bu aşamada "elmalarla armutların birliği" adım verdikleri bir anlayış içersinde olduğu görülüyordu. Reformizmden kopma cesaretsizliği, ideolojik netliği ve ilkelerde birliği bir anda ikinci plana itebiliyordu.

Tüm radikal söylemlerine rağmen tek tek aydınlar içinde reformistlerin "yığınsal" tabanı karşısında uzlaşma arayışının egemen olduğu söylenebilirdi. Toplantının ilk sonuçlarına bakıldığında, toplantıya katılanların deyim yerindeyse "ezici çoğunluğu" birlikte davranma kararına vardılar. Bu birlikte davranışın, birlikte partileşme yönünde mi, yoksa birlikte tartışma yönünde mi olacağı konusunda henüz mutabakat sağlanamamış olsa da, bu toplantıda Marksizm-Leninizm konumlarım savunan kesimin bağımsız bir odak halinde biçimlenip davranmasının sağlanamadığı bir gerçektir. Yine de bu kesim ve kendini bu kesimde bağlı gören aydınlar arasında ön temasların sağlandığını, olası gelişme doğrultulan konusunda görüş alış verişlerinin başlamış olduğunu da kaydetmeliyiz. Önümüzdeki süreç, ideolojik netleşme çerçevesinde birlik sorunun sağlam temellerde çözümlenmesinin olanaklarını arttıracak yönde olacaktır. Sis bulutlan dağıldıkça saflar netleşecek, sağlıklı ve kalıcı ileri adımlar atılacaktır.



Ziya Yılmaz: "Leninistlerle reformistlerin aynı parti içinde birliği olanaksız"

Değerli Arkadaşlar,

Merhaba, hem de yürekten, hem de ağız dolusu. Dostlar bu gün burada "merhaba" demek, diyebilmek sıradan bir olay değildir. Bugün cezaevinde politik tutuklu ve hükümlü arkadaşlarımız ölüm-kalım mücadelesi veriyor. Yasallığı Anayasa Mahkemesi'nden geçmiş Sosyalist Parti yönetici ve üyelerinden kimileri keyfi nedenlerle tutuklu bulunuyor. Yasal bir derginin semt bürosuna karakol kuran polisler büroya gelen-gideni sorgusuz-sualsiz götürüyor. Toplanmadık sosyalist yayın organı yok. Konser vermek için gittikleri yerde müzik toplulukları tutuklanıyor, Kürtçe türkü içeren kasetler toplanıyor. Cudi Dağı' nda T.C. orduları, kolluk kuvvetleri haftalardır toplu imha hazırlıklarım sürdürüyor, bölgede zorunlu göç uygulanıyor. Kısaca sıraladığım bu olaylar bile, bugün burada "merhaba" demenin, diyebilmenin neden sıradan bir olay olmadığını gösteriyor. Bu, madalyonun bir yüzü. Öteki yüzü ise çok daha karmaşık. Bugün burada bir dizi arkadaşın "Sosyalistlere Çağrısıyla bir araya gelmiş bulunuyoruz. Çağrının gerekçesi ve hedefi kısaca sosyalistlerin birliği. Çağmalar, önemli buldukları kimi tespitler yapmışlarsa da, bu tespitlere kısmen ya da tamamen katılmayan sosyalistleri de dışlamamayı öngörmüşler. Bu durum, söz konusu tespitlerin bu toplantıya katılanları bağlamayacağının bir ifadesi oluyor. İşte bu çağrıyla açılan süreci, bundan önceki birlik çağrı ve çabalarıyla aynı kadere sürükleyecek olan da bu oluyor.

Arkadaşlar,

Örgütlü sosyalist kesimler dışından 3 arkadaşın çağrısıyla "birlik konusunda kişisel olarak görüş beyan etmiş olmak, kişisel olarak tanışmak, daha önce gerçekleştirilmiş birlik girişimlerini yetersiz, sonuçsuz ya da olumsuz bulmak gibi ortak noktalar"da, yani kişisel olumsuzlama temelinde bir araya gelenler arasında değişik siyasal parti ve çevrelerden yönetici düzeyinde arkadaşların bulunması, bu girişime, siyasal parti ve çevreler ile tek tek sosyalist aydınların ortak girişimi karakterini kazandırmıyor. Benim için kavranması güç olan bu durum, bu girişimin yöntemsel hatasını da çarpıcı bir şekilde sergiliyor.

Arkadaşlar,

Bu salonda yer alanların sosyalist mücadeledeki deneyimleri 20 yılı buluyor ya da aşıyor. Bizler, bu mücadelede birey, kişi olarak hep örgütlü hareketler içinde ya da arayışında olduk. 1989 Türkiyesin-de de çok değişik siyasal parti ve çevreler içinde yer alıyoruz. Soru şu: Bu siyasal parti ve çevrelerin birleşebilmesi için kişi olarak "adı duyulmuş" kişilerin "itilim vermesi" mi gerekiyordu? Sorunun yanıtı kısa: Hayır. Bugün ülkemiz komünist ve işçi hareketi içindeki siyasal parti ve çevrelerin ideolojik - politik - örgütsel anlayışları sır değil. Hemen hepsinin çeşitli yayın organlarında ideolojik -politik - örgütsel anlayışlarını, pratik faaliyetler içinde kitle bağlarını ve kadro düzeylerini algılıyoruz. Bunlar arasından kimilerinin geri döndürülmez birlik süreçleri içinde, kimilerinin birlik arayışları içinde olduğunu da biliyoruz. Sonuçlarını hep birlikte göreceğiz. Ama bu süreç ve arayışlarda bir özellik kendini belli ediyor: Benzeşenler bir araya geliyor. Ya da Ertuğrul arkadaşımın yaygınlaştırdığı bir ifadeyle "aynılar aynı, ayrılar ayrı yerde" toplulaşıyor. Benzeşme, aynılık ölçütü ne bugün? Kimi arkadaşlar, "erken", "yersiz" bulsa da yaşamın kendisi bize bu ölçütünü gösteriyor: Bir yanda Marksizm - Leninizm'i temel alanlar, öte yanda Marksizm -Leninizm'i "aşma"yı, bir yeni düşünceye ulaşmayı öngörenler toplanıyor. Demek ki ölçüt Marksizm -Leninzm'in kendisi oluyor. Bu durum "kişisel itilim verme"yle değiştirilebilir mi? Dahası ben, yukarıdaki ayrım temelinde süregiden birlik çabalarının, örgütlü güçler arasında yürütülen çalışmaların yararlı, biricik sonuç almaya dönük ve olumlu yöntem olduğu kanısını taşıyorum. Böylesi örgütlü birlik çalışması yürüten kimi siyasal parti ve çevrelerden arkadaşların bugünkü toplantının çağrısı altında imzalarını görmeyi ise yadırgadığımı belirtmek istiyorum. Yadırgadığım bir diğer nokta da "aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde" diyen kimi arkadaşların böyle herkes bir kapta toplansın anlayışıyla, saptanan ilkeler konusunda bile kabul eden - etmeyen herkes gelsin demeleridir.

Bu neye yarıyor? Birincisi Marksizm - Leninizm'i savunanlar ile onu revizyona uğratmayı temel alanlar arasındaki ideolojik - politik ayrışmanın flulaşmasına. Böylece de Leninci parti öğretisinin 1900'lü yılların başlan bakımından geçerli günümüz bakımından ise aşılmış olduğunu ileri sürenlere. Yani öznel niyetimiz ne olursa olsun, böyle herkesin bir araya gelerek yeni bir politik kültür kazanması ve birlik sürecini ilerletmesi düşüncesi, geniş kesimlerde yanılsamalara yolaçarak Marksizm - Leninizm konumlannı temsil etmiyor. Ve böylece bence bugün ülkemiz komünist ve işçi hareketinde gündemin birinci sırasında yer alması gereken komünistlerin birliği, Marksist - Leninistlerin birliği sorunu, gerek yöntem, gerekse içerik bakımından gözardı ediyor.

Arkadaşlar,

Ben ülkemi de artık Marksist -Leninistler ile reformistlerin aynı parti içinde birlikte yer alabileceklerini düşünmüyorum. Bu bağlamda önümüzdeki süreçte iki odaklanmanın kendi ideolojik politik örgütsel varlıklarıyla biçimleneceklerini öngörüyorum. Bu odaklanmada Marksist - Leninistlerin birliğinin örülmesinin örgütlü güçler arasında sözkonusu olabileceği kanaatini taşıyorum.

Arkadaşlar,

1980'li yıllar komünist harekette azımsanmayacak "yeniliklere" tanık oldu, oluyor. Komünistlerin yıllardan beri edindikleri deneyim, toplumsal pratiğin sınavından geçmiş yöntemler bir çırpıda ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Bu "yenilik"in belirgin özellikleri, felsefi düzlemde pragmatizm, politik düzlemde reformizm, örgütsel düzlemde tasfiyecilik oluyor. Bu düzlemlerden her birinde Marksizm-Leninizm'in ana ilke ve yasallıkları bilinçli bir biçimde yok sayılıyor. Bu durumda Marksizm-Leninizm, komünistler arasındaki görüşme ve tartışmalarda bile kimileri için referans noktası olmaktan çıkıyor. Bu çerçevede bugün komünistlerin birliği sürecinde ideolojik politik netlik büyük önem taşıyor. Bu netleşme sürecindeki tartışma, kimi Sovyet bilimadamlarınca geliştirilen tezleri de gözönünde bulundurup irdeleyerek dünyanın kavranışı ve dönüşüme uğratılması yolları, bununla bağlı olarak ülkemizde komünist partisinin programı ve bizzat bu partinin örgütlenme ilkeleri gündemini kapsıyor. Bu tartışma boyunca biçimlenecek anlayış doğrultusunda geliştirilecek olan politik taktikler ise sırada bekliyor.

Arkadaşlar,

Bu sınırlı sürede dünyadaki durum, program ve tüzük anlayışı gibi konulara aynntılı girmek olanaklı değil. Ayrıca yazılı basına bir ölçüde yansıdığı için bunlar sizjn için sır da değil. Sözlerimi bitirirken madalyonun bütününe son bir kez göz atmak istiyorum. Madalyonun bir yüzündeki olaylar yalnız sosyalistlerin değil, tüm devrimci, demokrat, ilerici herkesin birliğini gerektiriyor. Öteki yüzü ise bir ayrışma, netleşme boyunca birliğin örülmesi ihtiyacını gösteriyor. Komünistlerin birliğinin sağlanmasının madalyonunun öte yüzünün gereklerine yanıt verebilmenin biricik yolu olduğunu düşünüyorum. Böylesi bir birliği örme arzu ve iradesiyle, hepinize birlikte yapılabilecek ortaklaşa ele alınacağı bir başka toplantıda yeniden merhaba diyebilme dileğiyle sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Dikkatiniz için teşekkür ederim.


Baykal Gürsoy:
"70 yıllık örgütlü gelenek temelinde birlik kongresi..."

Arkadaşlar,

Bugün ülkemizde, hiç kuşkusuz, günümüzün en moda sloganı "Birlik" sloganıdır. Tüm Marksist çevreler, gerek kendi iç tartışmalarında, gerekse kendi aralarındaki tartışmalarda bu slogana dört elle sarılıyorlar. Tartışmalar, yazılar "Birlik" sloganıyla başlayıp bitiyor."

"Birlik" kelimesi güzel bir sözcüktür. Ama yine hepimizin bildiği gibi çoğu kez, bu ve bunun gibi güzel sözcükler çeşitli olumsuzlukları perdeleme aracı olarak kullanılabilmektedir. Buna izin vermemenin biricik yolu, sözcüklere sağlam bir içerik kazandırmaktır. Kimler, kime karşı, hangi temelde nasıl bir birlikten söz ediyor? Öncelikle bunların yanıtı net olarak ortaya konmalıdır. Onun için, slogan etrafında dönüp dolaşmak istemiyorsak, "birleşmeden önce ve birleşebilmemiz için her şeyden önce sağlam ve kesin sınır çizgilerini çizmemiz gerekir" diyoruz.

Birliği amaç edinen, somut gerçeklere gözlerini kapatamaz. Bugün hem dünyada, hem Türkiye'de komünist hareket sancılı bir dönem yaşıyor. Reel sosyalizmin kimi sorunlarına çözüm arayışı, kapitalist -emperyalist dünyada bilimsel-teknik devrime bağlı yeni gelişmelerin analizi, nükleer tehdit, çevre sorunu, dış borçlar, açlık gibi dev sorunların değerlendirilmesi çerçevesinde geniş bir tartışma sürüyor. SBKP'ye bağlı Toplumsal Bilimler Akademisi'nin "yeni tezler"i her yerde tartışılıyor. Herkesin kolayca görebileceği gibi, bu tartışmada köklü bir ayrışma ortaya çıkıyor. Bu tartışmada ortak bir tutum almayan, ortak bir ideolojik-teorik yaklaşımı paylaşmayan güçleri nasıl birleştirirsiniz? Örneğin bugün ülkemizde, "dünyanın dönüşü reviz-yonizmi haklı çıkardı, Kautsky ve Bernstein'ın düşünceleri haklı çıktı" diyenler var. Kendini Marksizm-Leninizm'e, devrimci geleneğe bağlı gören çevrelerle, Avrupa sosyal- demokrasisinin babalarını izleyen bu çevreleri nasıl birleştirirsiniz? Bir başka örnek: "Tek ülkede sosyalizmin kurulmasına girişmek yanlıştı", "işçi sınıfının devrimci geleneğini Dördüncü Enternasyonal 50 yıldır sürdürüyor, biz bu hareketin temsilcisiyiz" diyenlerle Markist-Leninistleri aynı çatı altında nasıl birleştirirsiniz?

Demek oluyor ki, birlik sorununu yanlış bir platformda ele alıyoruz. Ne kadar iyi niyetle yapılmış olursa olsun bu birlik çağrısı tutarlı bir anlayışı yansıtmıyor. Günümüzde komünist harekette meydana gelen ayrışmaları dikkate almadan, üstelik bu ayrışmaların üzerini örterek, sınırları silikleştirerek birlik sağlanamaz, tikeler alabildiğine açık ve yalın bir biçimde ortaya konmalıdır.

Açık sözlü ve net olalım. "Birlik" derken hepimiz aynı şeyi kasdetmiyoruz. Biz birlik derken Marksizm-Leninizm'i, tüm sosyalist devrimlerin deneyimleriyle doğrulanan temel ilkeleri benimseyen güçlerin birliğini amaçlıyoruz. Bizim Marksizm-Leninizm'i temel almayan, örneğin Lenin'in emperyalizm, devlet ve devrim ve parti öğretilerini geçersiz sayan çevrelerle "Birlik" olma gibi bir hedefimiz yoktur. Açık söylüyoruz; devrimler çağının kapandığını, kapitalizmin artık bunalımlarını aşabilecek yetenek ve olanaklara kavuştuğunu, işçi sınıfının tarihsel misyonunun değiştiğini, kapitalizmi yıkma hedefi yerine, kapitalizmi demokratikleştirme hedefinin benimsenmesi gerektiğini, Türkiye'de ve dünyada sosyalist devrimin artık pratik bir olasılık olmaktan çıktığını savunan çevrelerle birlik diye bir sorunumuz yoktur.

Bu noktada bu toplantının çağrı metnine bir göz atalım. "Günümüz dünyasındaki global sorunların tarihsel kaynağı esas olarak kapitalizm, özel mülkiyet ve bunun saldırgan bir biçimi olan emperyalizmdir" diyor. İşte netlikten uzaklığın ve farklı anlayışları bağdaştırma boş çabasının tipik bir örneği. Burada "tarihsel kaynak" ve "esas olarak" nitelemeleri global sorunlar konusundaki, bunun kaynaklan konusundaki tüm tartışmaları bıçakla keser gibi kesiyor. Bunun altına herkesin imzasını ayırabilirsiniz, ama sorunun özünde ve dolayısıyla çözüm yollarında anlaşmış olamazsınız. Nitekim bu metni imzalayan arkadaşlarla aynı sorumluluk düzeyinde bir diğeri metnin bu bölümünü eleştirebiliyor. Peki bir adım sonra ne olacak? Bu kadar genel, böylesi muğlâklaştırılmış bir metinle gönüllü bağlayıcı bir siyasal eylem platformu oluşturulabilir mi? Daha imzalandığı anda herkesin buyanından tutup çekeceği, ortak iradeden yoksun, gevşek bir yapıdan başka bir şey çıkar mı bundan? Üstelik "çağrı" bununla da yetinmiyor. İşçi sınıfının iktidar için savaşımını soyutlamaya yetmeyecek beş ilkeyi sıraladıktan sonra "bu ilkelere kısmen ya da tamamen katılmayan sosyalistleri de dışlamak-sızın" çalışmalara devam edileceği belirtiliyor. Arkadaşlar, bu havanda su dövmektir. Kendine sosyalistim diyen herkesi aynı çatı altında birleştirmek ne olanaklıdır, ne de gereklidir. Aynılar aynı yerde, aynlar ayn yerde birleşsin. Kapitalizmle uzlaşma yolunu seçen reformistler kendi yoluna, Marksizm-Leninizm'i benimseyen, işçi sınıfının iktidarı uğruna savaşım hedefinde birleşen çevreler ise kendi yoluna gitsin.

Arkadaşlar,

Biz Marksist -Leninistlerin birliğini, komünistlerin birliğini savunuyoruz. Bu birlik günümüzde hem olanaklıdır, hem de zorunludur. Bu olanak ve zorunluluk, ülkemiz komünist ve işçi hareketinde bugün gözlemlenen özelliklerden kaynaklanıyor. Bu özelliklere kısaca işaret etmek istiyorum.

Birincisi, teorik-ideolojik-politik düzlemde ortaya çıkan reformizm-Leninizm ayrışmasının kendini kaçınılmaz olarak örgütsel düzlemde de belli etmesidir.

İkincisi, komünist harekette birlik eğilim ve iradesinin güç kazan-masıdır. Gerçekten de 1980 öncesinden farklı olarak bugün her komünist örgüt ya da çevre, tek başına gelişmeyi değil, birleşerek yeni sentezlere ulaşmayı önüne koyuyor.

Üçüncüsü, ülkemiz komünist hareketinin işçi sınıfı hareketiyle bütünleşememiş olmasıdır. Komünist hareketin özellikle 1970'li yılların ortalarından 1980'e dek geçen süreçte bu yolda atmış olduğu kimi adımlar, elde ettiği kimi kazanımlar, 12 Eylül darbesinden sonra büyük ölçüde sarsılmıştır.

Dördüncüsü, değişik komünist örgüt ve çevrelerin kendi içlerinde ideolojik-politik ya da örgütsel nedenlerle yoğun bir ayrışmanın yaşanmasıdır. 1980 öncesinin hemen hemen hiç bir örgüt ya da çevresi varlığını yekpare olarak sürdürememiştir.

Bu özelliklerden yola çıkarak şunu söylüyoruz: Henüz değişik örgüt ve çevreler içinde bulunan Leninist kadrolar, Marksizm-Leninizm temelinde, ülkemizdeki sınıf savaşımının somut durumunun ve olası gelişme doğrultularının bilimsel analizi ve öngörüsünden hareketle oluşturacakları devrimci bir program etrafında birleşerek, toplumsal pratik içinde işçi sınıfı hareketiyle komünist hareketin tek bir kanalda akıp bütünleşmesini sağlayacak doğru taktikleri belirleyip işçi sınıfımızı ve emekçi halkımızı aydınlık yarınlara, sosyalizme ve komünizme götürme azim ve iradesini somutlaştırmak, Leninci anlayışta komünist partisini ortaklaşa biçimlendirmelidirler.

Arkadaşlar,

Hiç kuşkusuz önümüzde bu anlamıyla bir birlik sorunu var. Birleşebilecek olanlar, kendilerini işçi sınıfının enternasyonalist hareketiyle, Marksizm-Leninizm'le ve ülkemiz işçi sınıfı hareketiyle bağlı gören çevrelerdir. Bu çevrelerin, bilimsel-teorik bir platform üzerinde, birlik sürecinin örgütsel-yöntemsel gereklerine de saygı göstererek anlaşabileceklerine inanıyoruz. Bu noktada temel ortak "evet" ve "hayır" ların belirlenmesi ilk adımı oluşturabilir. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan TBKP Programı, gerek ideolojik-politik zemini, gerekse oluşum sürecinin pratik-yöntemsel yanı açısından özellikle temel "hayır" ların somutlanabileceği bir örnek niteliğindedir. TBKP Programı ile reformist çizgi kendisini somut ve net olarak ortaya koymuştur. Kendisini işçi sınıfına ve emekçilere karşı sorumlu hisseden bütün- Leninistlerin önünde reformizmi teşhir etmek ve bu çizginin karşısına işçi sınıfının bağımsız devrimci çizgisini çıkarmak görevi duruyor.

İdeolojik-politik platformdaki netlik, Leninist kadroların birliğinin temel güvencesi olacaktır. İdeolojik-politik netlik, birliğin nesnel etmenini güçlendirecektir. Leninist kadrolar arası iletişim ve bilgi alışverişinin yoğunlaştırılması, ortak iş üretimi, eylem birliği, birliğin öznel etmenini pekiştirecektir. Böylece devrimci çevrelerde 12 Eylül ertesinin ideolojik-politik-örgütsel erozyonuna gelip eklenen pragmatist-reformist-legalist anlayışın yıkıcı etkilerini en aza indirebiliriz.

Arkadaşlar,

Sosyalizmin ivedi olarak uygulanabilir bir proje olduğunu benimseyen ve bunun ilk şartının siyasi iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesi olduğunu kabul eden Leninist kadroların toparlanmasını taçlandırmak üzere biz ülkemizdeki tüm Leninci kadro ve çevrelerin dikkat odağına Leninci bir partinin ortaklaşa biçimlendirileceği bir birlik kongresinin hazırlıklarının tamamlanarak toplanması önerisini getiriyoruz. Bu hazırlık sürecinde tüm çevreler oluşturdukları ya da oluşturacakları program ve tüzük taslaklarını tartışmaya sunmalıdır. Bu birlik kongresi, komünist ve işçi hareketimizin 70 yıllık örgütlü mücadele geleneğinin olumlu-olumsuz yanlarım irdeleyerek olumsuzlukları aşarken, olumlu geleneklerin taşıyıcısı olarak bir senteze ulaşacaktır. Böylesi bir birlik kongresi, tıpkı 10 Eylül 1920'de toplanan TKP'nin 1. kuruluş kongresinde olduğu gibi, katılan tüm çevrelerin ev sahibi sıfatıyla yer alacakları ve özgür iradeleriyle kendi öznel varlıklarını Leninci parti halinde bir potada eritecekleri ana araç olacaktır.

Burjuvaziyle mutabakat arayan, her geçen gün kapitalizmin yeni bir faziletini keşfeden reformist çevrelerle birlik bir aldatmacadır. Çeşitli örgüt ve çevreler halinde dağınık bir durumda bulunan tüm Leninci kadroların bu aldatmacayı aşacaklarına ve ülkemizin Leninci partisini elbirliğiyle örecek politik ustalığı göstereceklerine inanıyoruz. Hepinizi en sıcak dostluk duygularımla-selamlıyorum.

Dikkatinize teşekkür ederim



Sosyalistlerin örgütsel birliğine dair...
Orhan İyiler

Yoldaşlar, Dostlar:

"Burjuva ve küçük burjuva partilerinden kendisini kategorik olarak ayırmış" sosyalistlerin örgütsel birliği çağrısı gerçekten hangi nesnel kimlerin bir sonucudur? Yoksa kendileri için bir çıkış yolu bulamayanların yapay bir sorunu ile mi karşı karşıyayız? Doğru yanıtı şu üç tablonun diyalektik irdelenmesinde bulabileceğimizi sanıyorum.

BİRLİK SORUNUNU NASIL BİR TÜRKİYE TABLOSU İÇİNDE TARTIŞIYORUZ?

Yoldaşlar, Dostlar:

Marksist solumuzun "Birlik Sorununu" yeniden gündeme getirdiği şu günlerde 12 Eylül faşizminin askeri mahkemeleri idam cezalan vermeyi sürdürmektedir. "Besleyeceğime asarım" diyen Generaller, antidemokratik, tüm çağdaş haklan yasaklayan anayasaları ile ona bağlı bir sürü hukuk dışı yasayla oluştur-duklan kışla düzeni'nin gözünü kırpmayan bekçileri olarak yürütme erkinin en etkin yerlerinde görevlerini sürdürmektedirler. Askeri mahkemeler idam cezalan vermelerini sürdüreceklerdir. Nitekim Adalet Komisyonun'nun başkanı Alpaslan Pehlivanlı: "Her ay ortalama 7-8 kesinleşmiş idam dosyası komisyonumuza gelmektedir" demiştir. 250'yi aşkın, artık kesinleşmiş idam dosyası Meclis Genel Kurulu'na gönderilmeyi beklemektedir, idamla gündeme getirilmememesi, onların rehin olarak elde tutulmasını amaçlamaktadır. Nitekim MHP kökenli Adalet Komisyonu başkanı, 17 Kasım 1988 tarihinde yaptığı açıklamada "Bazı idam cezalarının artan terör hareketleri karşısında onaylanması caydırıcı olur" demiştir. Bunun için ölçüt oluşturulmaya çalışıldığını söyleyen başkan idam cezalarının Meclis'e sevk ölçütünün "Güvenlik güçleriyle, devlet büyüklerine yapılan ve yapılacak saldırıların" kesin bir kesin bir ölçüt oluşturabileceğini söylemesi, Sıkıyönetim mahkemelerinin verdiği idam cezalarına egemen sınıfların nasıl bir rehin alınmışlar gözüyle baktığının açık, fütursuzca ortaya konmasıdır. Daha düne kadar 50'ye yakın insanımızı asanlar için bugün hiçbir şey değişmiş değildir.

17 yaşındaki gençlerin dün örnek olsun diye asıldığı, asılmak için yüzlerce dosyanın Meclis komisyonlarında bekletildiği bir ülkede, salt bu nedenle bile, Sol Güç Birlik'ini gerçekleştirmek zorundadır.

Yoldaşlar, Dostlar:

Birlik sorununu, Türkiye tablosunun politik tutuklular üzerinde yoğun işkencelerin, insanlık dışı uygulamaların yoğunlaştığı günlerde tartışıyoruz. Binlerce politik tutuklumuz açlık grevindedir. Şu satırları yazdığım sıralarda açlık grevinde iki şehit verilmiştir. 15 politik tu-tuklununun açlık grevinin 36. gününde, Aydın cezaevinde ölüm sınırına varmakta olduklarını gazeteler yazmaktadır. "İşkence yoktur" diyenler, bu güne kadar cezaevlerindeki engizisyon mahkemelerinde bile görülmeyen yöntemlere karşı çıkarak direnen onurlu politik tutuklularımızın ll'inin ölüm oruçlarında hangi gerekçeyle öldüklerini açıklamaları kuşkusuz olanaksızdır. Birlik sorununa hazırlandığımız şu sıralarda Türkiye'miz baştan başa açlık grevleriyle, ölüm oruçlarına ve onlara destek verenlerin dayanışmasına dönüşmüştür. Analar kendilerini cezaevleri önünde yakmaktadır. Bacılar polis copları altında ölmektedirler. Türkiye'nin yarınlarını belirleyecek büyük güçlerden biri sanki yalnızca ve yalnızca cezaevlerinde direnmektedir. Kürt halkına işkencenin, zorbalığın yaptıkları kurumuş dere yataklarından cesetlerin çıkarılması, öldürülenlerin yakılması boyutuna ulaşmıştı.

Halkımızın cezaevlerinde, kuru dere yataklarında öldürüldüğü,cesetlerin yakıldığı, asker postallarıyla kafataslarının parçalandığı bu Türkiye tablosundaki dehşet verici yangını söndürmek için, salt bu nedenle, Sol Güç Birlik'ini gerçekleştirmeye kendini mahkum etmelidir.

Yoldaşlar, Dostlar:

Yalnızca ANAP döneminde, yani: sözde sivil-demokratik yönetimin başladığından bu yana, 5.5 yılda 458 yayının toplatıldığı, 368 yayın için müsadere ve imha kararı verildiği, 39 ton kitabın yakıldığı, bu yakma buyruğunu veren generalin parlamentoda önemli bir komisyonun başında tüm etkinliğini sürdürdüğü, 40 ton kitabın daha yakılmak için bekletildiği, 2792 yazar, çevirmen ve gazetecinin bunca kısacık sürede yargılanıp 2000 yılını aşkın hapis cezalarının verildiği, şu satırların yazdığım sırada 26 yazı işleri müdürünün cezaevinde tutuklu bulunduğu bir ülkede: Sol, nazileri bile geride bırakan bu zorbalığı ve karanlığı geriletebilmek için Güç Birliğini gerçekleştirmek zorundadır.

Yoldaşlar, Dostlar:

50 milyar dolar borçlandırılmış, neoliberalizmin sınırsız sömürü taşıyan yeni felsefesi ülkemizde yeni bir aşamaya vardırılmıştır. Bu da halkımızın Cumhuriyet'ten bu yana canı pahasına, açlığına, ölüme, kırbaç altında çalıştırılarak gerçekleştirdiği tüm ekonomik birim ve yoğunlukların, KiT'lerin, kamu yatırımlarının, Sanayi Kalkınma Ban-kası'nın finanse ettiği tüm büyük ekonomik kuruluşların, anaonim şirketler ve holdinglerin dış finansman kaynaklarına peşkeş çekilmesi aşamasıdır.

Yoldaşlar, Dostlar, 21. yüzyıla girerken Türkiyeli insan, emeğin yüzkarası durumuna getirilmiştir. Bağlaşıklarımız NATO ülkelerinde işçi ücretleri en azından saat başına 5-6 dolarken Türkiye'de işçi ücretleri yıllardır 60-70 centi aşamamak-tadır. Tüm sendikal hakları faşist yöntemlerle ellerinden alınmış işçilerimiz ILO normlarının bile çok gerisindedir. Politikayla uğraşmaları durumunda hapse atılmaktadırlar ye 1 Mayıs'ta tam alın ortalan hedef- alınarak kurşunlanmaktadırlar. İşsiz sayımızsa çalışan nüfusun yüzde 15'lerine ulaşmıştır.

Açık sömürünün bu utanç verici tablosundan çıkmak için, bir ülkede Sol, salt bu nedenle bile Güç Birlik'ini gerçekleştirmek zorundadır.


EMPERYALİZM KARŞISINDA BİRLİK SORUNU

Hiç kuşkusuz halkımız adına, kendi gücünü birleştirmeye mahkûm etmesi gereken solumuzun iç dinamik nedenleri yalnızca bunlar da değildir. Türkiye'li Marksist solcuları birleştirmeye zorlayan nedenlerin başlıcalarından biri de emperyalizmin bugün vardığı ideolojik ve soyo-ekonomik gücünün boyutudur. Çünkü sosyalizmin tüm kazanımları hiçbir zaman bugünkü kadar tehlikeye düşmemiştir.

Yoldaşlar, Dostlar: Emperyalizm kendine yeni bir Truman bulmuştur. Bu Amerika'nın yeni başkanı Bay George Bush'dur. Bay Bush asıl başkanlık yeminini Beyaz Saray'da değil, 31 Mayıs'ta Berlin duvarı önünde yaptığı konuşmayla gerçekleştirmiştir. Amerika'nın NATO'lu ye öteki generallcriyle, Prusya militarizminin Federal Almanyalı yüksek rütbeli subayları ve genç öğrencileri ve de Alman sanayicileri önünde yaptığı bu ilk gezisindeki dış konuşmasına Bay Bush:-"Bu kaba duvar komşuları, kardeşleri birbirinden ayırıyor" diye pek masumane biçimde başlamıştır. A-ma asıl niyetlerini ele veren tümcelerini yüksek sesle haykıra haykıra söylemekte bir sakınca görmemiştir. "Bu duvar komünizmin yenilgisinin bir anıtıdır. Avrupa'yı bölen bu duvar parçalanmaya, yıkılmaya mecburdur. (...) Soğuk savaş Avrupa'nın bölünmesinin ortadan kalkmasıyla ancak ortadan kalkabilir. Bu umut NATO'YU KURANLARIN UZAK DÜŞÜYDÜ. AMA ŞÎMDÎ NATO'NUN YENİ YAKIN HEDEFİ OLMUŞTUR." Kendisini ayakta alkışlayan NATO'lu general ve Prusya geleneği-nin kararlı ve gururlu militaristleri önünde Bay Bush, seçkin 2000 çağrılı önünde, asıl başkanlık yeminini şu tümcelerle yapmıştır: "Demokrasi düşüncesi komünist dünyada Budapeşte'den Pekin'e değin önemli bir gedik ajçmıştır. BAŞKAN OLARAK DOĞU AVRUPA'LI KAPALI TOPLUMLARI AÇABİLMEK İÇİN ELİMDE BULUNAN TÜM OLANAKLARI BU İŞ İÇİN KULLANACAĞIM"

BAŞKAN OLARAK, bir elinde dolarlar, öteki elinde NATO'lu silahlarla, "demokrasi düşüncesinin açtığı gedikten" içeri gireceğini, buna kesin kararlı olduğunu söyleyen Bay Bush'un bu konuşmasından sonra Batı basm,yayın ye televizyonlarının artık Yalta'nın rövanşından değil ama tüm sonuçlarıyla ortadan kalkmasından sözetmeleri bir rastlantı değildir.

Yoldaşlar, Dostlar: Yalta ve daha sonraki Berlin duvarı Avrupa'nın bölünmesinin nedeni değil, Alman Nazizmine karşı 20 milyon insanın kanlarıyla, onurlarıyla, ö-lümsüzlükleriyle gerçekleştirdikleri ve bize 1917'den bu yana, sosyalizme inanan insanların uluslararası zaferlerinin ilk büyük belgesi, destansı savunusu olarak kalmıştır. Türkiye Solu'nun güçbirliğini tartıştığı bugünlerde bize Yalta'yı ölümsüz inançları ile bırakanların faşizmi yenmedeki öğretici gerçeğini saygıyla selamlıyorum. Emeği geçen herkesin önünde saygıyla eğiliyorum. Demokrasi düşüncesinin açtığı gedikten saldırılarını planlayanlar, çok değil bundan onbeş yirmi gün önce tanesi 450 milyon dolara çıkan, savunma sistemlerine yakalanmadan geçen nükleer bombalı uçan yarasalarını televizyon ekranlarımızda bize izletmediler mi?

IMF Antlaşmalarının imzalan ğı, nükleer başlıklı füzelerin söküldüğü günümüzde "NATO'NUN DÜŞÜNÜ" "YAKIN BİR ÖDEV'e dönüştürmek eğilimlerini hiç zaman terk etmemiş olanlar Yıldız Savaşı projelerinin başarılı deneyimlerini, fizik parçalamada eriştikleri yeni teknolojinin üstün başarısını televizyon ekranlarından-hiç çekince duymadan gözler önüne sermediler mi? Federal Almanya sınırı boyunca gizlice yerleştirdikleri ve on gün önce, dünya kamuoyunun şaşkın bakışları önünde ortaya çıkarılan 600 atom bombası, Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atan Truman'ın NATO'yu kuran uzak düşünü yakın bir geleceğe çevirmek pususu değil mi? Tüm bu hazırlıklar "Demokrasi'nin Budapeşte'den Pekin'e değin açtığı önemli gedikten" hürriyet meşalesinin alevleri arasında nelerin fırlayıp geçeceğinin gerçek kaygısını bize vermez mi?

Türkiye Marksist solu, yalnız kendi gerçeklerimiz adına değil, insanoğlunun tüm kazanımlarını korumak, yeni Truman’cılığın azgın doktrinleri ve ideolojik saldırısı karşısında dünya halklarına görevini yerine getirebilmek için, yalnızca bu nedenle bile, Güç Birliğini gerçekleştirmek zorundadır.

Yoldaşlar, Dostlar:

Bir gerçeğin altını hiç kuşkusuz çizmek zorundayızdır. Bay Bush, doğrusu son derece başarılı bir biçimde demokrasi sözcüğünün ardına: Yalnızca 1988 yılında Kolombiya'da Madeline ve Cali kartellerinin çıkan adına 17 bin Kolombiyalı'nın katledilişini, yalnızca bu yılın 2.5 ayında Lübnan'da 400 kişinin öldürülmesini, binlerce insanın ağır yaralanmasını, Filistin'de 500 genç Arap çocuğunun intifada'da kendi desteğindeki İsrailliler'ce katledilmelerini, Brezilya'da 900 köylünün öldürülmesini çok ustalıklı, çok başarılı bir biçimde gizleyebilmektedir. Bay Bush'un demokrasi sözcüğünün somut kurumları IMF, OECD ve öteki uluslararası bankacılık sistemlerinin politikalarının Rosario'da, San Miguel'de süper marketleri "açız" diye yağmalayan yüzlerce, binlerce insanı makineli tüfeklerle taramasının sesi, din özgürlüğünün Vatikan çanlarında eriyip gitmektedir. Bay Bush'un Sudan'da 250 bin kişinin açlıktan ölmesi sorumluluğunu milyar dolarlık silah projelerinin demokrasiyi koruma gerekçesiyle başkalarının üzerine atabilmekte çok başarılı olduğunu söylememek olanaksızdır. Açıkça şunu da belirtmeliyiz: Türkiye solunun bir kesimi de demokrasi sözcüğünün derin hummasına kendisini kaptırmış görünmektedir. Örneğin o nedenle, solumuzun bu kanadı bakışlarını Hi-malaya'lardan aşırarak Tienanmen Alanı'ndaki son Çin olaylarında yoğunlaştırmakladır da Himalaya'lanın eteğinde gerçekleşen bir başka olayı hiç ama hiç görmemektedir. Ya da görmezlikten gelmektedir. Ya da demokrasi merceklerinin şaşılığından olayı kendi boyutlarında değer-lendirememektedir. Oysa Afganistan'da önemli olaylar olmaktadır.

Sovyet ordularının çekilmesinden en geç bir iki gün içinde Kabil'in düşeceğini söyleyenler, bu izlenimi gerçekleştirmek için de kendi elçiliklerini pek abartılı biçimde apar topar toplayıp uçaklarla boşaltanlar şimdi büyük bir şaşkınlık içindedirler. Ne Celalabat düşmüştür ne de Kabil. En gerici toprak ağalarının silahlandığı ve silahlandırdığı Amerikan-Pakistan destekli mücahitlerin gerici, çıkarcı saldırılarına karşı Afgan halkı Marksizm'in kendi somut yaşamına getirdiği ışık dolu, gerçek özgürlük ve sosyalist demokrasi'nin kazanımlarıyla canı pahasına, etiyle, dişiyle, tırnağıyla direnmektedir. Bizim basınımızda bile Pakistan sınırına sürülen ortaçağ gericiliğinin boşalttığı yerlere Halk Kurtuluş Ordusu'nun girişini halkın nasıl coşkuyla, sevgiyle karşıladığı artık yazılır çizilir olmuştur. Türkiye solunun Birlik sorununu tartıştığı bugünde Afgan halkının savaşımını, gençlerinin direnişini saygıyla selamlıyorum. Afgan halkı Pakistan sınırlarından atılan Amerikan roketatarlarına dayanamayıp bir gün yenilirse bu yalnızca onun suçu olmayacaktır. Bu hepimizin, hele Angola olayından beri dış politikalarda kendini belirginleştirmeye başlayan değişikliklerin de bir sonucu olacaktır.


KENDİ AÇIMIZDAN BİRLİK SORUNU

Yoldaşlar, Dostlar:

Hiç kuşkusuz herşeyi açık yüreklilikle konuşmak için buradayız. Eğer gerçekten doğrulan ama hep doğrulan konuşacaksak, hiç birimizin, hiçbir örgütün 1980 öncesinden daha güçlü, daha gelişmiş olarak çıkmadığını söylemekle işe başlamalıyız. Binlercemiz cezaevlerinde tutsaktır. Binlercemiz dışarıda sürgündedir. Yüzlercemiz "kaçıyordu'' "teslim olmadı" bahaneleriyle kurşunlanarak, onca insanımız, gerçek değerlerimiz, işkencehanelerde öldürülmüşlerdir. Onlarca insanımız asılmıştır. Barış, sanat, hukuk, bilgi ve politika üreten derneklerimizle kuruluşlarımız halkla bütünleşmede önemli işlevler kazanmışken hoyratça, acımasızca kapatılmışlardır. Artık devrimci sendikala-rımız yoktur. Tüm bu olumsuzluklara karşın işte yine de buradayızdır ve bir çıkış yolu aramaktayızdir. Bu çıkış yolunu, hem de bu kez "ya bu deveyi güdersin ya bu deveyi güdersin" yöneliminde gerçekleştirmek için 1980'de bize yaşatılanlan, 1971 ve hatta 1960'lan irdeleyerek bulacağızdır. Bize yaşatılan tüm bunlar, 1950'leri, 1940'lan da içererek 1917'nin deneyimiyle, 1905 ile 1871 ve 1848 ile, öteki dünya pratikleriyle bütünleşe bütünleşe kendi asıl gücümüzü oluşturacaktır.


EVET AMA NASIL BİR GÜÇBİRLİĞİ?

1873 yılında Alman işçi Sosyal Demokrasi Partisi'yle Lassalcılann birleşmesi gündeme geldiğinde İngiltere'de bulunan Marks ve Engels, Bebel, Liebkneçht ve Bernstein'a yazdıklannda, BİRLEŞME konusunu şu yoğunlukta yorumladılar. Birleşme kesinlikle güçlü bir ideo-1ojik temel üzerinde gerçekleştirilmelidir. İdeolojik ve politik bir hazırlanma süreci yaşanmadan "aceleye getirilmiş bir birleşme" oportünist ele-manlann partiye sızmasına ve partinin ideolojik düzeyinin düşürülmesine neden olabilir. Bundan kesinlikle kaçınılması gerekir. Bismarckçı gelişmeler karşısında G ü ç B i r 1 i ğ i söz konusuysa bunu ideolojik temelde tüm ayrıcalıkları koruyarak, ortak eylemlerle gerçekleştirmek olasıdır. Marks ve Engels Parti sorumlularına yazdıkları mektuplarda şunun altını özellikle, ortak biçimde çiziyorlardı: Birleşmeye sağlıklı bir biçimde gelinebilmesi için her şey den önce Sosyal Demokrat İşçi Parti-si'nin güçlendirilmesi ve kitlelerle organik bağlarının geliştirilmesi gerekmektedir. Birleşme ancak böyle bir zeminde ideolojinin örsünde iyice pekiştirilip tüm Lassalcı doğma ve düşüncelerden anndırılmış bir biçimde, ancak o zaman örgütsel alanda gerçekleştirilme aşamasına gelebilir. Böylesine bir uğraş verilmeden gerçekleştirilen birleşme Engels'e göre "sürse sürse ancak bir yıl sürer"di. Engels birleşme konusundaki ünlü mektubunda "Gerçek Birleşme Parti üyeleri arasında asıl güvencesini bulacaktır" diye yazıyordu. Yoldaşlar, Dostlar:

Marksistlerin muhafazakâr, Ortodoks, çağdışı, diye nitelendirilmelerinin pek kolay şöyleniliverdiği günümüzde biz işini ciddiye almış insanların soğukkanlılığı ve aldırmazlığı içinde gerçekten "işimize bakmayı" bilmeliyiz. SOSYALİSTLERE çağrı metnindeki: "Burjuva ve küçük burjuva partilerinden kendini kategorik olarak ayırmış olan sosyalistlerin örgütsel birliği" tümcesi varolduğu sürece BİRLEŞME konusunda daha önce yaşanmışları, başarılan ya da başarısızlıkları bilmemiz, öğrenmemiz, tartışmamız bizler için kaçınılmazdır. Örneğin Marks ve Engels'in örgütsel birleşmeden önce, öncelikle ideolojik birleşme'yi gerçekleştirmeyi ve bunun için bir hazırlık dönemi'nin yaşanmasını önermeleri hiç kuşkusuz boşuna değildi: Çünkü bilimsel komünizmin her iki kurucusu Avrupa kıtasını bir dalga gibi saran 1848'i ellerinde silahlar, barikatlar gerisinde, bazen sınırlar aşarak yaşamışlar, olayı derin bir biçimde çözümlemişlerdi.

Yalnızca bu da değil: Bilimsel sosyalizmin kurucuları BİRLEŞME gündeme geldiğinde, ardlarında koskoca bir INTERNATIONALE yaşanmışlığıyla, çok boyutlu bir 1871 PARİS KOMÜNÜ deneyimi vardı. Engels'in 18 Mart 1875'te August Bebel'e gönderdiği mektupta Birleşme'yi içeren program eleştirisinde Liebknecht ve ötekilerini "işçi sınıfı eyleminin temel ereklerini birleşme adına kurban et-m e k"le suçlaması boşuna değildir. Çünkü her iki bilimadamı gerek 1848'de, gerek Internationale'de, gerek Paris Komünü deneyiminde şu gerçeği bütün çıplaklığıyla çözümlemişlerdi. İdeolojik yoğunluk ve fusion (kaynaşma) bir siyasal örgütte sağlanamazsa siyasal erki ele geçirmenin ya da ele geçirdikten sonra onu korumanın hiç ama hiç olanağı yoktur, İşte Leninist Parti'nin ve Leninizm'in bugünlerde herkesin en az bir kez küfrederek işe koyulduğu modelinin en damıtık felsefesi, bakış açısı bir bakıma budur. Örgütsel sorundan taktik soruna, "Ne Yapmalı?"dan, "Nisan Tezleri"ne, 10. Kongre'deki "Ekonominin Yönlendirilmesi ve Sendikalar" tartışmalarından "NEP"teki uygulamalara değin bu düşüncenin diyalektik gerçeğine sıkı sıkıya sarılınması ve Bolşevik Parti ibresinin bu göstergeden hiç sapma yapmaması konusundaki o olağanüstü çabaların sonucunda insanoğlu yeryüzü yaşamını burjuva yozluklarından acımasız sömürüsünden ve anarşizminden sıyırarak yepyeni bir aşamaya ulaştırabilmiştir.

Yoldaşlar, Dostlar:

Çağrı metnindeki :"Mülk sahibi sınıfların egemenliğine son verilmesi" tümcesi metinde kaldığı sürece, bu çağrı çerçevesinde yeniden toparlanmayı düşünen Marksistler Lenin'in : "Bizim gibi gerikalmış ülkelerde siyasal erki almak bir bakıma kolaydır ama onu koruyabilmek çok güçtür" tümcesinin ne anlama geldiğini iyice kavramaları gerekecektir. Bizim gibi yeni-sö-mürgeciliğin çok daha ince sömürme mekanizmaları içine oturtulmuş ve dolarize edilmiş bir ekonominin asıl dıştaki gerçek ve güçlü "mülk sahipler i"nden kendimizi kurtarmak için, kendi içinde çelişkili demokrasi sözcüğüyle sosyalist düşünceleri eklektik biçimde birbirine karıştırmanın hiçbir şeye yetmeyeceğini yaşayarak görmemiz ama çok acılar pahasına, kaçınılmazdır, ideolojik fusion'un asıl önemi, işin bu aşamasında daha da belirgin bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Muhammed'in cehennem ateşlerini bile aratacak bir kıyam içinde kalacak olan "mü1k sahipleri"nden toplumu ve çağını arındırmak durumunda olanlar, ideolojik temelde tam bir kaynaşmayı gerçekleştirememiş örgütün bu cehennem ateşlerine dayanamayıp dağılacağını bilmemeleri gerçek Marksistler ise hemen hemen olanaksızdır.

Yoldaşlar, Dostlar:

Türkiye Marksizm’inin sorumluları yukarıdaki nedenlerle ve daha onca başka nedenlerle Güç Birliği 'ni gerçekleştirmeye zorunludurlar. Hem iktidara gelmek, hem iktidarı koruyabilmek için. Sosya-listler'e çağrı metnindeki "...program ve demokratik merkeziyetçilik temelinde eğilim farklılıklarını meşru görmeyi" ideolojik birlik ile fusion'la, birlikte nasıl çözebileceklerini başarırlarsa gerçekten önümüzde "kazanabileceğimiz koskoca bir dünya vardır". Neoliberalizm'in boyunduruğu altında vulgarize edilmiş bir demokrasi sözcüğünün ideolojik saldırısındaki halkımız daha az yiyip daha az içer, daha çok çalışır ve gepegenç yaşlarda dışardaki efendileri için ölürlerken insanoğlunun yaşadığı koskoca bir tarihi, hem de en beklenmedik bir zamanda sırtına yükleyerek ne 141, ne 142 ve de ne de Generaller Anayasası, hiçbir şey artık umurunda olmadan kendi çıkış yoluna doğru hızla yürüyecektir. Ve o zaman kendisiyle birlikte organik bağlarını kurmuş olanlar ötekilerine dönüp soracaklardır: "Bunca Birlik lafazanlıkları niyeydi peki? Hiç olmazsa bundan sonrasına katkıda bulunun".

Yoldaşlar, Dostlar:

"İlkeler Komisyonu" oluşturmayı öneriyorum. Bu komisyon birleşme'yi ivedi'likten kurtarmak ve sağlam bir temel oluşturabilmek için ideolojik temelde yapılabilecekleri bir bir saptamadır. Bu komisyonun kimseye yasak koymaya hakkı olmamalıdır. Hiçbir siyasal fraksiyon bu aşamada- hiçbir başka fraksiyonu yargılayamaz. Bu komisyon, halkını düşünen kim olursa olsun, ister bir kalebent, ister bir idam hükümlüsü, ister bir Marksist düşünür, ister bir sendikacı ona ulaşmayı kendisine asıl görev bilmelidir. Türk solu bundan böyle kendini alabildiğine korumakla da yükümlüdür. Artık daha fazla kan kaybına uğrayanlayız. Bundan böyle uğranacak kan kaybı solun ya hypertension'la ya da onun tam karşıtı hypotension'la yaşamasını getirecektir ki her ikisi de kesinlikle kendisine hakim olamamak, sürekli baş dönmesi, sürekli illusion'lar görmek ve fe1ç'tir. Bu nedenle Birleşme konusunda çaba gösteren örgütlerin tümüyle ortaya çıkmalarına gerek olmadığını söylüyorum. "İlkeler Komisyonu"nda ilkelerin saptanması kişiler ya da örgütlü solun yetkin temsilcileriyle gerçekleştirildikten sonra yeniden örgüt kadrolarına dönerek orada kesin tartışmalarla "İlkeler Komi-syonu"na aynı temsilcilerle geldiğinde belirgin, dinamik, derinden işleyişini ve belki de partileşme sürecini başlatmış olabiliriz. Bu bize örgütsel gerçek birliğin, Marks ve Engels'in altını çizerek söyledikleri son derece önemli bir hazır1ık dönemi oluşturmayı getirebilir.

Yoldaşlar, tüm bunların hiçbiri de gerçekleşmeyebilir. Niçin gerçekleşmediğini de çok soğukkanlı bir biçimde saptamak durumundayızdır. Hiç kuşkusuz bu çağrıyı yapanlar yine kamuoyuna yanlış izlenimler bırakılmaması için olumsuzlukların neler olduğunu son derece nesnel bir bildiriyle açıklamaktan kaçınmayacaklardır. Çünkü biz Lenin'in: "Umutsuzluk bize değil, tarih sayfalarından silinip gidecek sınıflara aittir" tümcesinin bilincindeyizdir. Yoldaşlar, Dostlar:

Bana huzurunuzda konuşma olanağı tanıyanlara şükranlarımı sunuyorum.

Yoldaşlar beni dinlediğiniz için size teşekkürlerimi sunuyorum. Saygılarımla başarılar diliyorum.



İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11