Marksizm-Leninizm yolumuzu bugün de aydınlatıyor (2)

Marksizm-Leninizm yolumuzu bugün de aydınlatıyor (2) Kemal Bilgi

Kemal Bilgi, geçtiğimiz sayımızda yayınladığımız çalışmasını Ekim 1988’de kaleme almış. Bu çalışmaya bir yanıt olmak üzere hazırlanan Talat Öz’ün eleştirisi ise Kasım 1988 tarihini taşıyor. T. Öz’ün bu eleştirisinin “gözden geçirilmiş” bir biçimi Şubat 1989’da Yeni Açılım dergisinde yer aldı. Bu sayımızda yer alan Marksizm-Leninizm Yolumuzu Bugün de Aydınlatıyor (2) ise, Kemal Bilgi’nin Aralık 1988 tarihli ve bu eleştiriye dönük bir çalışması. SBKP MK’ya bağlı Toplumsal Bilimler Akademisi’nin Tezleri’ne ilişkin ülkemizdeki değişik sol dergi ve çevrelerin yaklaşımlarını toplu değerlendirmesini ve Tezler’i ortaya koyanların kendi tartışmalarını ele alan Temmuz 1989 tarihli Marksizm-Leninizm Yolumuzu Bugün de Aydınlatıyor (3) başlıklı yazısına ise önümüzdeki sayımızda yer vereceğiz.

“Marksizm-Leninizm Yolumuzu Bugün de Aydınlatıyor” adlı yazıma “Marksizm-Leninizm ‘Yeni Politik Düşüncenin’ Yolunu Aydınlatıyor” başlıklı, Kasım 1988 tarihli, Talat Öz imzalı bir yanıt yazısı yayımlandı. Bu yazı, “insanların emeğine saygılı” bir politik hareket tarafından çoğaltılıp dağıtıldı. Her ne kadar bu yazıdaki görüşlerin bu politik hareketi birebire bağlamadığı ileri sürülüyorsa da, hem bu yazıyı dağıtmak, hem de ayrıca kendi görüşlerini ifade etmemek, bizleri, tartışmayı bu politik hareketin doğal sözcüsü konumuna yükseltilen T. Öz’le yürütmek durumunda bırakıyor. Bu tartışmayı, yazıyı dağıtan politik hareketin diğer temsilcilerinin katılması, bizleri yalnızca sevindirir. Yeter ki belli bir tartışma düzeyi ve üslubu korunabilsin, karşılıklı görüşlerin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunulabilsin.


Üslup üzerine

Önce bu yazının üslubu ile ilgili birkaç söz etmeyi uygun görüyorum. Bir yazıda, insanın eleştirdiği görüş ya da kişileri bilimsel olarak adlandırması, o niteliği karşılayan politik kavramları kullanması kaçınılmaması ve de gocunulmaması gereken bir şeydir. Bu anlamda, reformizm tanımına uyduğunu düşündüğümüz görüşlerin sahiplerine ‘reformist’ denebileceği gibi, aynı şekilde kimi politikalara da ‘sekter’, ‘dogmatik’ adını vermek olanaklıdır. Örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak görülebileceği gibi burada sözü edilen adlandırmaların hepsi de teorik-politik içerikli kavramlardır. Ondan ötesi bilimin çerçevesinden çıkıp bayağılığın, küfrün çerçevesine girer. Ben böylesi bir üslubu hiç kullanmadım, kullanılmasına da kesinlikle karşıyım. Çok bilinen bir söze göre küfür acizlikten kaynaklanır. Kendilerine devrimci diyen, yeni ve daha üst bir ahlakın taşıyıcısı olduklarını öne sürenlerin böyle bir bayağılığa ve acizliğe düşmemeleri gerekir. Bu yararsız üslubun 1970’li yıllarda terk edildiğini sanıyorduk. Fikir üretmekten aciz kimi küçük burjuva kökenli gruplar dışında bu üslubun kullanılmamasının genel onay gördüğüne hala inanıyoruz. Oysa şimdi, Talat Öz imzalı bu yazıda eski ilkel üsluba doğru bir dönüş görüyorum. Toplumun tüm bireyleri arasında yeni bir politik kültürün oluşturulmasından söz edenlerin temsilciliğini üstlenen Öz’ün, solcular arasındaki polemiklerde bile bu yönde en ufak bir çaba göstermemesi öğreticidir.

Talat Öz’ün bana ve görüşlerime karşı kullandığı kimi ‘bilimsel’ kavramları hatırlatalım: ‘teorisyenler’ (sf.:3), ‘şaşkın yargılar’ (sf.:4), ‘baylar’ (sf.:4), ‘ne şaheser görüşler!’ (sf.:7), ‘bönlük’ (sf.:9), ‘cehalet, cüret’ (sf.:10), ‘bakar-kör, duyar-sağır’ (sf.:11), ‘dudak bükmek’, ‘mumun yatsıya kadar yanması’, ‘tüyleri diken diken olması’ vb.

T. Öz, ne kadar ararsa arasın benim yazımda böylesi nitelemelere rastlayamayacaktır. Yanıt yazımda da benzer bir yola başvurmayacağım. Ne T. Öz’ün, ne de aynı yolu tutacakların çabaları beni bu epeydir terk ettiğim ve zararlı gördüğüm üsluba yeniden döndürmeyecek. Yukarıda verdiğim örneklere benzer nitelemeleri yeni politik kültürün savunucularına yakıştıramadığını ve terk etmeleri gerektiğini bir kez daha belirterek, “Marksizm-Leninizm ‘Yeni Politik Düşüncenin’ Yolunu Aydınlatıyor” yazısında neler söylendiğine bakmak istiyorum.


“Tartışma İçin Tezler”mi

T. Öz’ün öncelikle bir itirazı var. SBKP MK’ne bağlı Toplumsal Bilimler Akademisi’nin sunduğu ve kendilerinin Tartışma İçin Tezler adını verdiği toplumsal ilerlemeyle ilgili kimi yeni görüşlerin artık tartışılmaması gerektiğini söylüyor. Neden böyle diyor? “Biz burada, ‘bir grup bilim adamının dışında bir şeyler olduğunu, tartışmadan başka işler yapıldığını da anlatmak için ilgili konularda M.S. Gorbaçov’un kendi görüşlerine başvurduk., alıntılar yaptık. Bu yaklaşımımızı daha net anlatmak için şu soruyu soralım: Gorbaçov SSCB’de Yürütme Gücünü mü temsil ediyor? Yoksa ‘tartışan bilim adamlarından biri mi’?” (sf.:4) Alıntılardaki noktalama ve yazım hataları yazara aittir.

Komünistleri reel sosyalizmle karşı karşıya getirme çabaları boşunadır. Ama bu, eleştiri ve tartışmaları engellemek için bir silah olarak kullanılmaya kalkışıldığında geri teper.

Şimdi burada ne anlamak gerekiyor? SBKP MK’ne bağlı Toplumsal Bilimler Akademisi, Tezler’i tartışmak için sunarken ve bunlar tüm dünyada tartışılırken, biz ‘tartışmadan da başka işler yapıldığı’ için ve ‘M.S Gorbaçov SSCB’de yürütme gücünü temsil’ ettiği için bunları tartışmamalı mıyız? Yapılmak istenen şey şu: Önerilen yeni tezler, SSCB’deki glasnost ve perestroyka’yla, SSCB yürütme gücüyle ve SBKP ile özdeşleştirilmeye çalışılıyor. Böylelikle yeni tezlere karşı çıkanlar, doğrudan reel sosyalizme karşı çıkmış kabul ediliyor. Tüm komünistler, proletarya enternasyonalizmi temelinde reel sosyalizmi desteklemek durumundadırlar ve yürekten destekliyorlar da. Komünistleri reel sosyalizmle karşı karşıya getirme çabaları boşunadır. Ama bu, eleştiri ve tartışmaları engellemek için bir silah olarak kullanılmaya kalkışıldığında geri teper. Zaten bizzat SBKP bu tür dayatmacılıklara kesinlikle karşıdır. Oysa T. ÖZ şöyle diyor: “Bu bayların açıklamakta zorlanacakları çok şey var: -Gorbaçov, SBKP, MK, PB, INF Anlaşmaları, 27. Kongre, 19. Ulusal Konferans kararları vb…” (sf.:4).

Görüşler açıklanabilir, politik hatlar açıklanabilir ama kişi ya da kurumlar açıklanamaz. SBKP’yi ve onun çeşitli organ ve kurullarını açıklamak gibi bir görev olamaz. (Ayrıca INF Anlaşmalarının bu kurullar arasında ne aradığını da anlayamadık.)

T. Öz, SBKP’yi ve reel sosyalizmi karşıma dikip beni ürküterek tartışmaktan vazgeçirmeye çalışacak yerde, Tezler konusunda ne düşündüğünü söylese daha yararlı bir iş yapmış olurdu.

Tezler’in sunuluş süreci ile ilgili olarak söylediklerim şöyle aktarılıyor: “Şimdi karşılaştığımız manzara şöyle oluyor: Bir grup bilim adamı, kendi aralarında tartışmış ya da tartışıyorlar, bu tezleri Komünist Partilerine götürüyorlar, bunlar tezlere ‘kuşkuyla bakıyor’, kimi noktalarda kesinlikle karşı çıkılan tezler!...” (sf.:4). T. Öz bunun böyle olmadığını Tezler’in tartışılmak üzere sunulmadığını, kimi komünist partilerinin bu Tezler’i ‘kuşkuyla’ karşılamadığını, kimi noktalarına karşı çıkmadıklarını ise açıkça öne süremiyor. Bunun yerine Gorbaçov da buna benzer şeyler söylediğine ve Sovyetler Birliği’nde ‘başka şeyler de’ yapıldığına göre, dünya komünist hareketinin bu Tezler’i onaylamaktan başka çaresi kalmadığını, aksi takdirde glasnost’a, perestroyka’ya ve reel sosyalizme karşı çıkılmış olacağını söylüyor. T. Öz yanılıyor.

Öncelikle bu Tezler, komünist harekete tartışılmak üzere sunulmuştur. Yazmış olduğum ve T. Öz’ün de okuduğundan kuşku duymadığım yazıda yaptığım birçok alıntıyla bunu net bir biçimde kanıtladığımı sanıyorum. Yineleme pahasına da olsa iki küçük ‘ayrıntı’ya hatırlatayım: Yeni Açılım dergisinin Ağustos 1988 tarihli 4. sayısında yer alan ve SBKP MK’ne bağlı Toplumsal Bilimler Akademisi akademisyenleri tarafından hazırlanmış olan “Günümüz Dünyasında Toplumsal İlerleme” yazısının alt başlığı “Tartışma İçin Tezler”dir. Y. Karasin başkanlığında bir grup akademisyen tarafından kaleme alınan ve Yeni Açılım’ın Eylül 1988 tarihli 5. sayısında yer alan “Diyalog-İşbirliği-Ortaklık-Bağlaşıklık” yazısının alt başlığı da “Tartışma Tezleri”dir. Sürdürmeye gerek görmüyorum.

Çeşitli komünist partileri de bu Tezler’i tartışırken Tezler’e ‘kuşkuyla’ yaklaşmış ve ‘kimi noktalara kesinlikle karşı çıkmış’lardır. Bunu da uydurmuyorum. Merak edenler, komünist partilerinin WMR’deki temsilcileriyle SBKP MK’ne bağlı Toplumsal Bilimler Enstitüsü bilim adamları arasındaki tartışmaları Dünyaya Bakış dergisinin Temmuz 1988 tarihli 3.sayısından okuyabilirler. Ben, yalnızca, bu tartışmanın kapanış konuşmasında J. Arisal’ın söylediklerinden bir bölümü aktarmakla yetineyim: “Tartışmalarda tam bir görüş birliği egemen değildi, tam tersine sert tartışmalar oldu… Toplumsal Bilimler Enstitüsü’nün tezlerinde belirli bir kuşku uyandıran, hatta itiraz edilen bir dil kullanılıyordu, yeni gelişme ve görüşlere yer veriliyordu.(1) J. Arasal’a mı inanıyım, T. Öz’e mi?

Bu tartışmalar sırasında da, hiçbir SBKP üyesi akademisyen, Tezleri tartışan, karşı çıkan insanlara, T. Öz gibi, “Sovyetler Birliği'nde tartışmaktan başka şeyler de yapıldığını” söylememiş ve “Peki siz SBKP’yi, MK’yı, PB’yi, INF Anlaşmalarını, 27. Kongre’yi, 19. Ulusal Konferans’ı nasıl açıklayacaksınız?” diye sormamıştır. Belki T. Öz’ün yazısını okuduktan sonra sorarlar.

T. Öz, bize nelerin tartışıldığını anlatabilmek için Prof.A. Galkin’den bir alıntı yapıyor: “Bu (teorik) çalışmaların görevi, oluşmuş olan durumun özünü kavramak, olup bitmekte olan süreçlerin yönünü ve yoğunluğunu öngörmek ve bunlara uygun yönelim belirlemek…tir.” (2) Görüldüğü gibi A. Galkin, durumun özünün kavranmış, sürecin yönünün öngörülmüş ve buna uygun yönelimin belirlenmiş olduğunu söylemiyor. Üstelik T. Öz’e karşın, aynı Galkin, yazımda da vurguladığım gibi, aynı yazısında şöyle diyor: “Bu sorulara ilişkin tartışmaların daha yeni başladığını varsayıyoruz?” (3)

Tezler’e bağlı olarak tartışma hala sürüyor. Dünyaya Bakış dergisinin Ekim 1988 tarihli 6. sayısında Büyük Britanya Komünist Partisi Yürütme Komitesi’ne bağlı Ekonomik Komisyon üyelerinin bir tartışması yer alıyor: “Uluslar ötesi Şirketler Denebilir mi?”. Yazı okunduğunda bu konuda değişik görüşlerin öne sürüldüğü görülüyor. Ayrıca, aynı derginin Kasım 1988 tarihli 7. sayısında “Çeşitlilik İçinde Birliğin Anlamı” başlıklı bir yazıda da, Büyük Britanya Komünist Partisi Politik Yürütme Komitesi üyesi Gery Pocock ile ABD KP Ulusal Yürütme Kurulu üyesi James West tartışıyorlar ve iki farklı yaklaşım sergiliyorlar. ABD KP MK Genel Sekreteri Gus Hall de T. Öz’e pek aldırmayıp Tezler’i tartışmaya, üstelik karşı çıkmaya “cüret” ediyor, “cahilliğinden” olsa gerek. (4)

Bu arada, söz konusu Tezler yalnızca değişik komünist partileri arasında değil, tek tek komünist partileri içinde de tartışılmaya devam ediliyor. Örneğin Dünyaya Bakış dergisinin Kasım 1988 tarihli 7. sayısında yer alan ABD KP Ulusal Komite üyesi ve Ekonomik Komisyon başkanı Viktor Perlo’nun “Yirmibirinci Yüzyıla Doğru – Militarizm Olmadan Kapitalizm Var Olabilir mi?” başlıklı yazısında, başlığa ilişkin bir dipnotta şöyle deniliyor: “Burada dile getirilen görüşler, ABD Komünist Partisi içerisinde hala sürmekte olan tartışmayı yansıtmaktadır. Bu karmaşık ve önemli konunun bütün yönlerine ilişkin olarak kapsamlı bir tutum henüz belirlenmemiştir.” (5) “Tez” kavramının, tartışmayı ve karşı çıkabilmeyi zaten içerdiğini belirterek bu konuyu notlamak istiyorum.

Bizim tartışmakta olduğumuz şey, Sovyetler Birliği’ndeki uygulamalar değil, toplumsal gelişme ve komünistlerin dünya ölçüsündeki görevleriyle bağlı genel anlayışlarıdır.

Demek ki, bu konularda düşünce belirtilmesi, mutlaka glasnost’a, perestrokya’ya, SSCB yürütme gücüne karşı çıkmayı gerektirmiyor. Sovyetler Birliği’nin iç işlerini en iyi Sovyet komünistleri bilirler. Dolayısıyla bu konudaki en verimli tartışmalar SBKP içinde yürütülebilir. Bizim tartışmakta olduğumuz şey, Sovyetler Birliği’ndeki uygulamalar değil, toplumsal gelişme ve komünistlerin dünya ölçüsündeki görevleriyle bağlı genel anlayışlarıdır. Eğer SBKP ya da Gorbaçov bu genel anlayışlarla ilgili görüşler öne sürerlerse, bu konudaki görüşümü belirtmeyi de proletarya enternasyonalizmi çerçevesinde görev bilirim. Nitekim eğer, T. Öz yazımı dikkatli okusaydı, M. S. Gorbaçov’un böylesi bir alıntısının yapıldığını ve bu görüşe karşı çıkıldığını görecekti. (6) Bu noktada T. Öz’e şunu sormak yerinde olacak: M. S. Gorbaçov, dünya komünist hareketinde neyi temsil ediyor? Yürütme gücünü mü, yoksa eşit haklı partiler arasında süren bir tartışmada bir partinin görüşlerinin temsilciliğini mi?


Tahrifat iddiası doğru mu?

T. Öz, neyin tartışıldığını anlattıktan sonra, yazımda aktardığım alıntılarda tahrifat yaptığımı ileri sürüyor. Şöyle diyor: “ Bunu kanıtlayan deneyimler bir yana bırakılsa bile, kendi görüşlerine haklılık temeli kazandırmak için tahrifata varan yönelimlere yine de girmemek gerekirdi.” (sf.:6). T. Öz, iki noktada tahrifat yaptığımı öne sürüyor. Birinci nokta, toplumsal yenilenmeyle ilgili. Bu konuda yaptığım alıntıyı, yorumumu ve kendi görüşümü belirttiğim bölümü aynen aktarıyorum: “…o zaman temel olarak tüm dünyanın uzun, çok var yanıtlı, farklı formasyonlu ve olabildiğince daha uyumlu bir gelişiminin teorik modelinin kurulması ihtiyacı doğmaktadır.” (7) “Zamanımızın mevcut buyrukları, insanlığın sosyal yenilenmesinin önceden varolan biçim ve yollarını büyük ölçüde değişikliğe uğratıyor, yenilerini yaratıyor. Ulusal devrimci patlamalar sonucu ülkelerin bir sistemden diğerine doğru yer değiştirmeleri insanlığın sosyal yenilenmesinin biçim ve yollarının yalnızca ‘özel bir olayı’ durumuna dönüşüyorlar. Anlaşıldığı kadarıyla, toplumsal formasyonların yer değişimi çok çeşitli geçiş biçimleriyle ve önceden tahmin edilenden daha geniş bir tarihsel dönemde gerçekleşmekle kalmayacak, aynı zamanda bu süreç, toplumsal yaşamın yeni biçimlerinin üstünlüğünün dünya topluluğunun gözü önünde kanıtlanması yoluyla, uluslar arası topluluğun yaşamının her alanındaki bir sıra dönüşümler kanalıyla, global bir düzeyde de yaşanacaktır.” (8) Bu söyleneni şu şekilde yorumlamışım: “Demek oluyor ki toplumsal gelişme artık sınıf savaşımları ve toplumsal devrimler yoluyla değil, varolan sosyo-ekonomik formasyonların birbirini etkilemeleri yoluyla, reformlarla, global bir biçimde olacaktır.” (9) Alıntıda ya da yorumlanışında tahrifat olup olmadığına okur kendi karar versin. Daha sonra da bu konuyla ilgili kendi görüşümü belirtirken şöyle demiştim: “Günümüzde toplumsal devrimler insanlık gelişmesinin “özel durumları” değil, genel yasallığıdır.” (10). Bu son cümleyi aktaran T. Öz, bu görüşümü nasıl yorumluyor? “Böylece kendi devrim anlayışlarını da ele vermiş oluyorlar. Onlara göre, devrimin devrim olabilmesi için “devrimci patlamalar” olması gerekiyor.” Ve ekliyor: “İşte bu yüzden kişi ve örgütlerin devrim yapamayacağı bu diyalektik yasaya dayanılarak söylenir.” (sf.:6). T. Öz’e göre, ben, devrimin devrim olabilmesi için devrimci patlamaları şart görüyormuşum ve kişi ve örgütlerin devrim yapabileceklerini öne sürmüyormuşum! Bunları nerede yazmışım? Hangi sözlerimden bu anlam çıkıyormuş? İşte asıl tahrifat T. Öz’ün bu yaptığıdır.

Tahrifat yaptığım öne sürülen ikinci nokta emperyalizmin militarist niteliğiyle ilgili. T. Öz şöyle diyor: “…terimi çarpıtmayla “militarist olmayan emperyalizm” şekline dönüştürülüyor… Bu nedenle bilim dışı tanımlamayı, “militarist olmayan emperyalizm”i rahatlıkla söylenmiş gibi kullanıyor.” (sf.:6). Demek ki kimse militarist olmayan emperyalizmden söz etmiyor, keşke öyle olsaydı! Bakalım öyle mi? “Tüm bunlar bize göre, ekonominin militarizasyonunun ciddi biçimde gelişmiş olduğu ülkelerde bile bu sürecin tersine çevrilebileceği konusunu gündeme getirmeyi olanaklı kılıyor. Kuşkusuz buralarda askeri üretimin sivil üretime çevrilmesi kolay bir sorun değildir. Ancak sağduyulu, realist bir çözüm bulunabilir.” (11) “… insanlığın sağ kalması, yalnızca nükleer silahların kontrolü, azaltılması ve hatta yok edilmesi yoluyla garanti altına alınmıyor. Ekonomik yapı da da militarizmi tümüyle yok eden derin bir yeniden yapılandırma (perestroyka) gereklidir.” (12). “Anti-tekel demokrasiden önce gelen, onun için elverişli koşulların yaratan, kapitalist gelişmenin militarist olmayan bir “modil”i uğruna mücadele stratejik konseptinin ana doğrultuları burada belirginleşiyor.” (13). Eğer T. Öz bu alıntılarda –tüm bu alıntılar yazımda da yer alıyordu- ‘militarist olmayan emperyalizm’i hala bulamıyorsa Gorbaçov’un, toplumsal Kurtuluş dergisinin Aralık 1987 tarihli 6. sayısında yer alan, “Yolumuz Ekim’in Yolu, Öncülerin Yoludur” başlıklı konuşmasına baksın. Gorbaçov şöyle diyor: “Yeni düşünce biçimimiz, silahsızlanma çerçevesinde kapsamlı bir güvenlik sistemine ihtiyaç olduğu ve böyle bir sisteme erişmenin mümkün olduğunu genel olarak kanıtlamamıza yardım etmiştir. Şimdi kanıtlamamız gereken ise bu amacın gerekli ve uygulamaya geçirilebilir olduğudur. Biz istenen etkiyi rekabet, çelişkiler ve çatışan çıkarlar yoluyla yaratabilecek, güçlerin karşılıklı etkileşim yasalarını ortaya çıkarmalıyız. Bu bağlamda, Leninist açıdan bakarak ve Leninist kuramı kullanarak bir takım önemli soruları sormaya başlamalıyız.

“İlk soru savaş tehlikesinin başlıca kaynağı olan emperyalizmin doğası ile ilgilidir. Dış faktörlerin sosyal sistemin doğasını değiştiremeyecekleri bilinen bir gerçektir. Fakat dünyanın bugün erişilen gelişme aşamasında, karşılıklı bağımlılık ve bütünleşme düzeyinde, emperyalizmin doğasını etkilemek ve onun en tehlikeli boyutlarını engellemek mümkün müdür?

“Bir başka deyişle sadece egemen sınıfların çıkarlarını ve kapitalist sistemin temeli olan benmerkezci yasaların işleyişi ile ortaya çıkan yıkıcı etkilerin alanını kısıtlamak için, evrensel insanı değerlerin en büyük önceliğe sahip olduğu bütünsel dünyada işleyen yasalara güvenilebilir mi?

“İkinci soru da birincisiyle bağlantılıdır: Kapitalizm militarizmden kurtulabilir ve ekonomik ortamda onsuz iş görebilir ve gelişebilir mi? Ekonomiyi sivil üretim doğru değiştirmek için Batı’yı dönüştürme programları hazırlamaya ve karşılaştırmaya çağırmak, bizim hesabımıza çılgınca bir ladanma değil mi?” (sf.:48).

Ayrıca bu konuda T. Öz’ün Yeni Açılım’da yayınlanan M.Taş’ın yazısını okumasını salık veririz. Sonuç olarak, herhangi bir tahrifat yapmadığımız ortada. Zaten buna gerek de yok, tezler o kadar açık ve net ki!

Yukarıda, benim görüşlerimle ilgili olarak esas tahrifatı T. Öz'ün yaptığını söylemiştim. T. Öz, bununla da yetinmeyip Gorbaçov'un sözlerini de tahrif ediyor. Alıntıyı aktarıyoruz: “Günümüz dünyasının, karşılıklı olarak bağımlılığı sonucu tüm halklar, bir tek halata bağlı bir dağcı grubuna benzetilebilir.” (M. Gorbaçov, Glasnost Asıl Neyi İstiyorum?). T. Öz aktardığı bu sözleri nasıl açımlıyor? “İkincisi, değişik sistem ve inanışlara sahip uluslar, halklar; dağa tırmanırken birbirine bağlı dağcı gruplarına benzetilebilir?” (sf.:2) İşte tahrifat böyle yapılır.

Bir noktaya açıklık getirmek gerekiyor. T. Öz şöyle diyor: “Burada şu gerçek atlanmıştır: TARTIŞMALAR AYRILIKLARIN TEMELİ GİBİ ALINMAMIŞTIR. Sovyetler'deki bilim adamları olsun veya öteki tartışanlar olsun, “ihanet” ya da “revizyonizm” gibi ayrılma ve ayrı çalışma edebiyatının kavramlarını kullanmamışlardır.

“Çünkü, ortak payda, BİRLİK ve BİRARADA olmaktır.

“Kısaca, burada tartışma olayına yaklaşım perspektifleriyle yazarların yaptıkları çelişkilidir. (sf.:13)

Birinci olarak yazımın hiçbir yerinde “ihanet” olarak değerlendirilmemiştir. İkinci olarak, Tezler'i tartışan kimi komünist partisi sözcülerinin değerlendirmelerinde şöylesi nitelemelere yer veriliyor: “Tezleri hazırlayanların ısrarla sürdürdükleri bir şey varsa, o da Marksizm'den uzaklaşan görüşler ileri sürmektir.” (14); “Her defa neden yeni bir şeyden söz ediyoruz? Eski düşünceler ile yeni düşünceler arasında yarım yapılması, klasik görüşlere karşı önyargıyla yaklaşmaya yol açabilir, revizyonizmi teşvik edebilir.” (15). Üçüncü olarak, “yazarlar” Tezler'le karşılaştıklarında ne yapmışlardır? Uluslar arası komünist hareketten ayrılıp gitmişler midir yoksa Tezler'i sunanların perspektiflerine uygun mu davranmışlardır? Ben, uluslararası komünist hareketin Tezler'le ilgili amaçladıklarına uygun olarak, bizzat Tezler'de belirtildiği gibi yaratıcı bir tartışmaya temel oluşturmak üzere kendi görüşlerimi açıkgönüllü bir üslupla belirtmeye çalıştım. Bu benim enternasyonalist görevimdi. Yalnızca görevimi yerine getirdim. T. Öz'e rağmen de getirmeyi sürdüreceğim.

Biçim ve yöntemle ilgili bu girişten sonra, T. Öz'ün gerek yazımda eleştirdiğim Tezler konusunda, gerekse eleştirilerim konusunda öne sürdüğü “düşünce”leri irdelemeye geçebilirim.


Sınıf karşıtından partner olur mu?

T.Öz, dünya çapındaki sorunların çözümü için karşıt güçlerin işbirliğini gerekli görüyor, bunun 'maddi koşulları' olduğunu söylüyor. (sf.:2). Ve bu maddi koşulları sıralıyor: “Bilimsel-teknik devrim, üretimin öznesini hızla değişikliğe uğratıyor. Emeğin Entelektüel ve teknik düzeyini yükseltiyor. Bilgisayar kullanımı, otomasyon, genetik mühendisliği, kimya, ostrofizik hızla gelişiyor. Bu, insanın etkinliğini, kültürel düzeyinin yükselmesini sağlıyor.

“İnsan uygarlığının topyekun korunmasını, işçi sınıfı ve onun erkteki kanadı olan sosyalist ülkeler tek başlarına sağlayamazlar. İşçi sınıfının enternasyonalist hareketi, insanlığı sömürüden koruma gibi, önemli tarihsel görevinin önüne, günümüzdeki aciliyetinden ötürü; “insanlığın ve insan soyunun korunması” görevini koruyor. “İnsanlığın geleceğini tehlikeye atan gücün, genel olarak tekelci burjuvazi değil, “onun militarist endüstriyel fraksiyonu” olduğu görülüyor.” (sf.:2)

Özetlersek, insanın etkinliği ve kültürel düzeyi yükseldiği için, insan uygarlığını işçi sınıfı ve onun erkteki kanadı olan sosyalist ülkeler tek başlarına koruyamayacakları için, insanlığı tehlikeye atan güç tekelci burjuvazinin “militarist endüstriyel fraksiyonu” olduğu için, sınıf karşıtlarıyla işbirliği gerçekleşebilir ve gerçekleştirilmelidir deniliyor.

İnsanların etkinliklerini ve kültürel düzeylerinin yükselmesi hiçbir şekilde sınıf karşıtları arasında işbirliği için maddi temel oluşturmaz. Böyle demek, eskiden sınıf karşıtlarını işbirliği yapamamasının nedeni cahil olmalarıdır demektir. Oysa egemen sınıflar her zaman, kültürel açıdan, ezilen sınıflardan daha üst bir kültürel düzeyde olagelmişlerdir. Bunun ekonomik temelleri vardır. Ama egemen sınıfların bu yüksek kültürel düzeyleri hiçbir zaman onların ezilen sınıflarla işbirliği yapmalarına yol açmamıştır. Asilzadeler toprakla yoğrulan serflerden çok daha kültürlüydüler, ama, bu nedenle serflerle işbirliği yapma arzusunu göstermediler. Kültürel düzeyin yükselmesi sınıfsal çelişkileri törpülemez. Tam tersine eğer ezilen sınıfın da kültürel düzeyi yükseliyorsa, bu, onların sınıfsal çıkarlarının daha çok bilincine varmalarına ve kendilerini uysal bir sınıf ulaşmacılığına, sınıflar arası barışa davet eden egemen sınıfa daha da bilinçle karşı çıkmalarına yol açar. Kültürel düzeyin yükselmesi sınıf savaşımlarının daha da belirginleşmesine yol açar.

Kültürel düzeyin yükselmesi sınıf savaşımlarının daha da belirginleşmesine yol açar.

İnsan uygarlığının topyekun korunması için sadece işçi sınıfının ve onun erkteki kanadı olan sosyalist ülkelerin verdikleri savaşımın yeterli olmaması nesnel bir olgudur. Ancak buradan hareketle sınıf karşıtlarıyla işbirliği gerektiği gibi bir sonuca varmak olanaksızdır. İşçi sınıfının dışındaki tüm sınıf ve katmanlar, onun sınıf karşıtı değildir. Hiçbir stratejik aşamada işçi sınıfının, örneğin yoksul köylülükle ya da aydınlarla yaptıkları işbirliği sınıf karşıtıyla işbirliği demek değildir. Bu sorun işçi sınıfı biliminde sınıfsal ve politik bağlaşıklar bağlamında ele alınmış ve temel bir konu olarak her dönemde derinlemesine irdelenmiştir. Bağlaşıklar konusunda her stratejik aşamada komünist partisi tarafından somut bir biçimde çözümlenir. Demek ki, işçi sınıfı açısından bağlaşıkların gerekliliği de sınıf karşıtıyla işbirliği için maddi bir temel oluşturmaz.

Öte yandan insanlığın geleceğini tehlikeye atan gücün tekelcilerin bir bölümü olduğu şeklindeki bir saptama bile, yalnızca karşıtın sınıfsal bileşiminde bir daralmayı dile getirir, karşıtla işbirliği için temel oluşturmaz.

Bu noktada, yineleme pahasına da olsa, karşıt kavramını biraz açmak ve ayrıca sınıfsal çıkarlar ile politika arasındaki bağı da değinmek gerekecek.

Doğada, toplumda ve insan düşüncesinde işleyen süreçler ve varolan çelişkiler birbirine girmiş birbirleriyle kesişen, birbirini koşullandıran bir yumak oluştururlar. Biz, herhangi bir süreci ve bu süreçteki birçok çelişkiyi çözümlerken yüksek düzeyde soyutlama yaparız. bir süreci diğerlerinden, bu süreçteki bir çelişkiyi de diğer çelişkilerden kopararak ele alırız. Karşıtlar, bir çelişkide çelişen yanlardan her biridir. Karşıt kavramının genel ve soyut bir içeriği yoktur. Evrendeki her nesne, olgu ve süreç potansiyel birer karşıttır. Dolayısıyla, karşıt kavramı ancak bir süreci diğerlerinden soyutlayıp özel olarak incelediğimizde somut bir içerik kazanır. Böyle bakınca önümüze koyduğumuz her süreçte, politika diliyle söylersek, her stratejik aşamada, karşıtlar somut olarak yeniden belirlenir. Dolayısıyla, örneğin burjuva demokratik devriminde karşıt feodallerdir; bu aşamada işçi sınıfı, burjuvazi, köylülük karşıtları olan feodal beylere karşı işbirliği yapabilirler, ama bu işçi sınıfının “karşıtı” burjuvaziyle sınıf işbirliği yapması anlamına gelmez. Anti-faşist mücadelede karşıt faşizmin somut sınıfsal temelidir. Emperyalizm çağında, anti-tekel mücadele sürecinde karşıt tekellerdir, tekelci burjuvazidir; işgal altındaki bir ülkede, ulusal kurtuluş savaşımı sürecinde karşıt işgalci güçler ve onların işbirlikçileridir.

Açıkça görülebileceği gibi, yukarıda söz konusu edilen süreçlerden hiçbirinde, burjuvazi, bir bütün olarak karşıt kavramının içeriğiyle birebir çakışmamaktadır. bununla birlikte ne burjuva demokratik devrimini öngören V. İ. Lenin, ne faşizme karşı savaşım döneminde Komintern ya da G. Dimitrov, ne de anti-tekel mücadeleyi stratejik hedef olarak belirleyen hiçbir komünist partisi, söz konusu süreçlerde sınıf karşıtıyla işbirliğinden, partnerlikten söz etmemiştir. Çünkü bu süreçlerden her birinde karşıt, savaşım verilen ana güçtür.

Bu bağlamda, T. Öz'ün birkaç yerde yinelediği anti-Hitlerci koalisyon örneğini de açmak gerek. Anti-faşist mücadele sürecini ele aldığımızda, özellikle G. Dimitrov'un klasik tanımıyla birlikte düşündüğümüzde bu sürecin karşıtları nasıl somutlanabilir? Bir yanda tekelci burjuvazinin en gerici, en saldırgan, en emperyalist kesimi, diğer yanda da anti-faşist güçler birbirlerinin karşıtıydılar. Sosyalizmin kuruluşunun tamamlanması kadar geçecek süreçte, yani kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecinde bütünüyle bu süreç göz önüne alındığında işçi sınıfının karşıtı burjuvazidir. İşçi sınıfı bu sürecin, ama yalnızca bu sürecin sona erdirilmesi amacıyla burjuvaziyle işbirliği yapamaz. Bunun dışında her stratejik aşamada göz önüne alınan süreç farklıdır ve bu süreçlerin her birinde bütün olarak burjuvazi karşıt olmayabilir. O zaman da bu süreçlerde zaten karşıt bir bütün olarak burjuvazi olmadığından, burjuvazinin kimi kesimleriyle işbirliği yapılmasının hedeflenmesi olasıdır. Anti-Hitler koalisyonda da karşıt faşizme karşı kimi burjuva kesimleriyle işbirliği yapılmış olması, söz konusu stratejik aşamada karşıt işbirliği yapılıyor anlamına gelmez.

T. Öz, bunu bir türlü kavrayamadığından şöyle diyebiliyor: “Dikkat çekici olmaya devam eden bir nokta da, burjuvazinin bazı kesimlerinin barış savaşımına katılmalarının olanaksız olduğunun neden gösterilmediği ya da açıkça denilmediği konusudur. Bu bir paradokstur...” (sf.:9). Öncelikle, paradoks kelimesinin yanlış kullanıldığını söylemeliyim. Paradoks, doğru gibi görülen iki önermenin birbirini dışladıkları, çıkışsız gibi görülen durumlar için kullanılır. T. Öz, burada paradoks değilde çelişki olduğunu belirtmek istiyor olsa gerek. Oysa ortada hiçbir çelişki yok. Yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi, ben barış savaşımında kimi burjuva katmanlarının da yer alabileceğini kabul ediyorum. Karşı çıktığım şey bunun karşıtların birliği olarak nitelendirilmesi ya da karşıt kavramının içeriğinin boşaltılarak, sınıfsal temelinden koparılan bir barış savaşımına her sınıftan insanın katılmasının hedeflenmesidir. Barış savaşımının soyut çağrılar düzeyine indirilmesidir.

Bu anlamda ele alındığında insanlığın geleceğinin korunması sürecinde, insanlığın geleceğini tehlikeye atan güç, T. Öz'ün de belirttiği gibi 'genel olarak tekelci burjuvazi değil, onun militarist endüstriyel fraksiyonu' olarak somutlansa bile, bu süreçte karşıtlar askersel sanayi kompleksi ile barış güçleridir. Barış savaşımında bu iki gücün işbirliğinden söz edilemeyeceğine göre, karşıtların 'partner'liğinden söz etmek de anlamsızdır. Zaten genel olarak herhangi bir süreçte, bu süreci belirleyen çelişkinin karşıtları arasında, çelişkinin çözümü yolunda bir işbirliğinden söz etmek, felsefi bir kategori olarak karşıt kavramını anlamsızlaştırır. O yüzden de, sınıfların varlıklarını sürdürdükleri koşullarda toplumsal bir çelişkinin çözümünde karşıtların işbirliğini öne sürmek diyalektik materyalizmin çelişki, uzlaşmazlık, karşıtlık anlayışını ve sınıfsal yaklaşımı terk etmek olur. Geriye bir tek açıklama kalıyor o da, gerçekten barış savaşımının özünde sınıf savaşımı olduğundan vazgeçilmesi ve bu çelişkinin çözümünün sınıfsal güçler temelinde değil, “sağduyu ve gerçeklik” temelinde aranmasıdır.

Burada sorun şu noktada belirginleşiyor. Barış savaşımı "öz" olarak sınıfsal; barış savaşımında karşıt bir politika değil, tekelci burjuvazinin bir fraksiyonu. Dünya ölçüsünde baktığımızda, sosyalist ülkelerin, kendi ülkelerinde erk için mücadeleleri olmadığı için sorunu insanlığın geleceğinin korunması bağlamında formüle ederek barış savaşımında karşıtları yukarıdaki biçimde dile getirmeleri, henüz erk için mücadele eden ülkelere komünistlerinin kendi ülkeleride bu karşıtlığın bire bir izdüşümünü aramaları hatasına yol açmamalıdır. Böylesi ülkelerde, gerçekte büyük önem taşıyan barış savaşımını, varlıklarının gereği olan erk mücadelesiyle uyumlu kılmak, komünistlerin enternasyonalist görevleriyle kendi "ulusal" çerçeveleri içinde yürüttükleri mücadeleyi uyumlu kılmalarının somut dıla vurma biçimini oluşturmaktadır. Uluslararası ile ulusal arasındaki diyalektik bağ sorunu böylesi ülkelerde erk için mücadele sürecinde işçi sınıfı etrafında emperyalizme, finans oligarşisine karşı mücadelede en geniş kesimleri, barış savaşımının yarattığı yeni olanaklardan da yararlanarak birleştirmekten geçiyor. Dolayısıyla sınıf karşıtıyla partnerlik, ülke içinde yürütülen erk savaşımında sınıfların karşılıklı yeralımına birebir taşınır ve buna göre stratejik amaçlar saptanırsa, ülke içinde komünistlerin sınıf işbirlikçisi konumlarına düşmeleri kaçınılmaz olur. İşte diyalektik materyalizmden kopuşun politik düzlemde sonucu bu oluyor.

Değinilmesi gereken bir diğer konu da politika ile sınıflar arasındaki bağdır. Lenin 'politika ekonominin yoğunlaşmış ifadesidir' der. Bu kuşkusuz son tahlilde böyledir, ama mutlaka böyledir. Engels, Marksizm'in, ekonomik ilişkilerin son tahlilde tüm toplumsal ilişkiler alanında –bu arada politika alanında da- belirleyici olduğu düşüncesinin kabalaştırılmasına karşı çıkmış ve 'son tahlilde' belirlemesinin bizi ekonomist determinizmden ayırdığını belirtmiştir. Bir sınıfın iradesinin belirginleşmesi ve politik alana yansıması karmaşık bir mekanizmanın sonucudur. Kapitalist düzen içinde, işçilerin, salt içinde bulundukları üretim süreci nedeniyle kendiliklerinden ulaşabilecekleri bilinç sendikal bilinçtir. İşçi sınıfının "kendisi için sınıf" olduğu bilincine varması komünist partisinin faaliyetleriyle olanaklı olabilir. Komünist partisinin politikasına içerik kazandıran şey de işçi sınıfının genel ve uzun vadeli çıkarlarıdır. Yani politika alanında yeralan tüm akımlar son tahlilde sınıfların çıkarlarının şu ya da bu biçimde yansımasıdırlar. Bu anlamda bir politikaya karşı çıkmak, kabalaştırılmadan ele alındığında, bir sınıfsal güce karşı çıkmak demektir. Aynı şekilde bir iktidarın politikasına karşı olmak, o politikanın sahibi olan sınıf, zümre ya da sınıfsal bağlaşıklığın iktidarına karşı olmaktan koparılamaz.

T. Öz'ün yazısında açıklığa kavuşmamaış olan bir başka nokta da silahlanmanın nedenleri ve militarizm ile emperyalizm arasındaki bağlar konusudur. Daha önce, Tezler'de kimi yazarların 'kapitalizmin militarist olmayan bir modeli için mücadele'yi öngördüklerini belirtmiştim. Yazımda, militarizmin emperyalizmin özünden kaynaklandığını söylemiş ve dolayısıyla emperyalizm açğında kapitalizmin militarist olmayan bir gelişme modelinden söz edilemeyeceğini ileri sürmüştüm. T: Öz, militarist olmayan bir emperyalizmden söz etmenin bilim dışı olduğunu kabul eder görünüyor, ardından da tekelciliğin bu denli gelişmiş olduğu, tekeller ile devletin iç içe geçmiş olduğu bir emperyalist yapılaşmada tekelci finans oligarşisi içinde militarizme karşı olmadan potansiyel taşıyan güçlerden söz ediyor, dahası bunu yaparken de ABD KP Ulusal Komitesi üyesi Viktor Perlo'dan bir cümle aktararak görüşlerine haklılık kazandırmaya çalışıyor. V. Perlo'nun konuyla ilgili yazısı "Militarizm Olmadan Kapitalizm Var Olabilir mi?" başlığıyla Dünyaya Bakış dergisinin Kasım 1988 tarihli 7. sayısında yayınlandı. Perlo, anılan yazıda öncelikle 'basit ekonomi aritmetiği açısından' militarizm olmadan, kapitalizmin bir sistem olarak işleyebileceğinden söz ediyor. (sf.:28) İşte T. Öz'ün aktardığı alıntı da bu bölümde, 'basit ekonomi aritmetiği açısından' not edilmiştir. Nitekim yazar daha sonra şöyle sürdürüyor: "Ne var ki, kapitalizm açısından bu durumun siyasal sonuçları çok ağır olur, ABD tekelci sermayesinin siyasal ve ekonomik iktidarının temeli çökerdi. Militarizmin ortadan kalkması, ABD tekelci sermayesinin artı-değer oranını hızla yükseltme olanağını sınırlar ve sonuç olarak mali hiyerarşinin karlarını azaltırdı.

"Militarizmin ortadan kalkmasıyla değişen siyasal ortamda, CİA'nın FBI'nın ve askeri çevrelerin genel olarak kamuoyu, özel olarak işçi hareketi üzerindeki etkisi azalırdı. AFL-CIO'nun Uluslararası Bölümü işçi karşıtı, anti-Sovyet ve antikomünist güçlerin etkisi zayıflardı. Yığınların yaşam koşullarının kötüye gitmesi sürecini tersine çevirmek amacıyla işçi sınıfının siyasal ve ekonomik etkinliği kaçınılmaz olarak güçlenirdi. Bu potansiyelin farkında olmak, tekelci sermayenin hemen hemen her kesiminin askerleştirilmiş bir ekonomiye destek vermesine yol açan önemli bir etkendir. "Olağanüstü bir üsler ağına, baskıcı kukla diktatörlükler topluluğuna, birçok hükümet üzerinde baskı yapabilme gücüne sahip olan Amerika Birleşik Devletleri'nin açıktır ki, dünya ölçeğindeki kuvvet mevzileri çok zayıflardı. Anti-emperyalist devrimlerin sayısı artabilir, sosyalizm yolunu seçen ülkelerin halkları günden güne çoğalırdı. Yeni sömürgecilik, açık sömürgeciliğin yazgısını paylaşmak zorunda kalır..."

"Ayrıca, militarizmden arındırılmış, barışçı bir dünya ekonomisinin kaçınılmaz bir sonucu olarak, sosyalist ülkelerin olağanüstü büyüklükteki barışçı pazarları açıldığındanda, şüphesiz, önemli ekonomik kazanımlar elde edilirdi. Ama sosyalizmin üstünlüklerini, ABD işçilerinin gözleri önüne sermenin kapitalizme vereceği siyasal zarar büyük olurdu...

"Militarizm, tıpkı emeğin sömürülmesi gibi kapitalizmin bir niteliğidir. Militarizm zayıflatılabilir ya da hafifletilebilir ama kapitalist sistem devam ettiği sürece bütünüyle yok edilemez...

"Böylece, militarizmin kapitalizmin ayrılmaz bir parçası olduğu cümlesi, kaderci ya da bozguncu bir yaklaşımı dile getirmiyor. İşçiler sermayenin elinden nasıl kazanımlar koparabiliyorsa, dünyanın yığınsal barış güçleri gayretlerini birleştirdikleri ölçüde emperyalist militarizm karşısında daha da büyük zaferler kazanabilirler." (sf.:30-31)

Konunun çok yönlü bir biçimde ortaya konulabilmesi açısından alıntıyı uzun tutmak zorunda kaldım. Yazarın da açık bir biçimde belirttiği gibi, emperyalizmin bir sistem olarak militarizm olmadan var olamayacağını söylemesi hiç de pasifizm demek değildir. Tam tersine, bu tavır, barış savaşımını soyut insancıl çağrılar olmaktan çıkarıp, karşısına somut toplumsal bir koyarak bu savaşıma somut bir temel sağlar, onu güçlendirir.

Burada T. Öz'ün de kullandığı bir kategoriye değinmek istiyorum. 'Sağduyulu bir gerçekçi politikacıların, devlet adamlarının' nükleer yıkıma karşı olan güçler içinde yer alabileceğinden söz ediliyor (sf.:6). Sağduyu ve gerçekçilik sınıfsal kategoriler değildir. Oysa T. Öz, daha ileride, 'barış savaşımın öz olarak sınıfsal' olduğunu kabul ediyor (sf.:8). O zaman, öz olarak sınıfsal olan bir savaşımda gürin karşılıklı yer alımını çözümlerken sınıfsal olmayan kategoriler kullanılamaz. Nitekim, askersel-sanayi kompleksinin politik temsilcileri de – kendi sınıfsal çıkarları açısından- son derece sağduyulu ve gerçekçi davranabilirler, davarnıyorlar da. Sınıflı toplumlarda, sınıf karşıtının sağduyulu ve gerçekçi olması bizim açımızdan hiç de olumlu olmayabilir. Çünkü o ömrünü uzatmanın, sömürüsünü sürdürebilmenin en iyi yoludur. Finans oligarşisinin sağduyulu ve gerçekçi güçleriyle işbirliği yapmak, bizi onun sınıf işbirlikçisi haline getirerek ömrünü uzatmasına, sömürüsünü daha uzun süre sürdürebilmesine katkıda bulunmaya sürükler.

Sınıf karşıtıyla işbirliğinin somutlandığı bir başka nokta da T. Öz'e göre, ulusal kurtuluş savaşları alandaymış. Yazımda bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştim: "Üçüncü Dünya ülkelerinin dış borçlarının taşınmaz bir yük haline gelmesinde sosyalist sistemin ya da Üçüncü Dünya ülkeleri halklarının suçu olduğu nasıl söylenebilir?

"Tarihsel bir örnekle konuya daha da açıklık getirmeye çalışalım. Sömürgecilik, altın çağını yaşadığı dönemde, yaygınlığı açısından global bir sorundu. Sömürgeciliğin tasfiyesi, global bir sorun olması nedeniyle sömürgeci ülkelerle sömürge ülkelerin işbirliğiyle sağlenmadı. Anti-sömürgeci savaşımla –ki bu savaşım özde ulusal-sınıfsaldır sağlandı" (16). T. Öz, bu yazılanlara şöyle karşı çıkıyor: “Üçüncü Dünya ülkelerinin dış borçlarının taşınmaz yük haline gelmesinin suçunu bu halkların üstüne yıkanı bulmak için kafa yoracağımıza, bu borçları kimler, hangi sınıflar alıyor? Bu borçların ceremesini kimler çekiyor? Karşıt sınıflarla işbirliği üzerinde titizlenen sizler, nasıl olur da Üçüncü Dünya ülkelerinin benzeşik sınıfsal bir toplum olarak düşünürsünüz?.. Sömürgecilik bazı halkların devrimci mücadelesi yanında Commenwealth ülkelerinin oluşmasında görüldüğü gibi anlaşmalar yoluyla yeni-sömürgecilik biçimine dönüştürülerek bu insanlığın en alçakça, en bayağı sömürme biçimi çöktü. Peki bu ülkelerde yaşayan milyonlarca insan yeni global sorunların nesne olmaktan kurtulmuş gibi mi görünüyor?” (sf.:12). T. Öz bu sorulardaki yaklaşımının mantıki sonuçlarını tüm yanlarıyla kabullenmeye hazırsa aramızda fazlaca bir görüş ayrılığı kalmayacağı kanısındayım. Gerçekten de dış borç sorunu, esas olarak emperyalizm ve onun Üçüncü Dünya ülkelerindeki işbirlikçileri ile bu ülkeler halkları arasındaki çelişkinin bir ifadesi olduğundan, ancak bu sınıf karşıtlarının mücadelesi yoluyla aşılabilir. Gerçekten de Üçüncü Dünya ülkeleri benzeşik olmadığı gibi, dış borçları da bu ülkelerde emperyalizmin işbirlikçisi sınıflar alıyor. Ben, çelişkinin emperyalizm ile Üçüncü Dünya ülkeleri arasında olduğunu belirtirken, uluslararası komünist harekette yaygın olan kullanımı benimsediğim için eğer bu ülkelerin benzeşik bir toplum olduğu sonucu çıkıyorsa, bu yanlışlığı T. Öz'ün sınıfsal netleştirmesi temelinde düzeltmeye hazırım. Ancak, global bir sorun olarak dış borç konusundaki bu sınıfsal netleştirmenin, sınıf savaşımı bağlamındaki sonuçların katlanmak da T. Öz'e düşüyordu. Ancak T. Öz sömevrimci savaşımlar yanında anlaşma yoluyla da yeni sömürgecilik biçimine dönüştürüldüğünü öne sürüyor. Commenwealth türü anlaşmalar, karşıtlar arasında, yani sömürgeciler ile sömürülen halklar arasında yapılmış anlaşmalar değildir. Bunlar sömürülen halkların karşıtları olan emperyalizmin ve onun yerli işbirlikçilerinin bu halklara dayatmalarıdır. Ayrıca şuna da işaret etmek gerekir ki bir global sorunun çözümlenmesi insanlığı tüm diğer global sorunların ve yeni ortaya çıkacak olanların nesnesi olmaktan elbette kurtaramaz. Tersi yönde bir açıklama da yazımda yer almamıştır.


Arpa Tanesi Örneği Üzerine

Bir başka konuda daha “kendimizi ele vermişiz”, T. Öz de bunu yakalamış. Bu konu global sorunlarla ilgili olarak arpa tanesi örneğinin yerine oturmadığı şeklindeki eleştirimdir. Yazımda şöyle diyorum: “Örnek Engels'indir. Özet olarak; bir arpa tanesini toprağa gömerseniz normal sürecin sonunda arpa bitkisi büyür ve birçok arpanız olur; ama süreç dışsal bir güç müdahale ederse, örneğin biri ekilen arpayı çiğnerse, artık süreç kesilir ve arpa marpa kalmaz. Bu örnek yeni politik düşüncenin savunucuları tarafından birçok yerde global sorunları anlatmak için verilmektedir ve global sorunlar arpa tanesini çiğneyen çizmeye benzetilmektedir... Eğer ele aldığımız süreç insanlığın evrimsel gelişimiyse -ki öyle- global sorunlar yani nükleer silahlanma, Üçüncü Dünya ülkelerinin dış borçları, açlık, ekolojik sorunlar vb., bu sürece dışsal sorunlar değildir;tam tersine, bu sürecin doğal gelişiminin ürünleridir... O yüzden global sorunlardan söz ederken arpa tanesi örneğini vermek doğru değildir (17). Bu görüşlere karşı T. Öz'ün eleştirisi şöyle: “Ne şaheser görüşler! Açalım: “Nükleer savaş sonuçları itibariyle (insanlığın yok olması) kuyruklu yıldızın çarpması ya da güneşin sönmesi arasında ne fark vardır. Burada söz konusu olan arpanın (insanın) ne olacağıdır. Onu yok edecek olan şeyin, yüksek bir olasılıkla kendini tehdit mi ettiğidir. Bu tehdidin içsel mi dışsal mı tartışması saçmalıktır.” (sf.:7). T. Öz örneğin doğruluğunu-yanlışlığını, anlatılan düşüncenin özünü tartışmıyor. Üstelik tartışılmasını da saçma buluyor Olabilir, eğer insan söz konusu süreçte seyirci olarak yer alıyorsa onun için bu süreçteki etkenlerin içsel ya da dışsal olması önemli değildir. Seyretmekle yetinecek birisi için bizim çabalarımız saçma görülebilir. Oysa, komünistler nükleer bir felaketin dünyadaki tüm insanları yok edebileceğini öngörüyorlarsa, bu duruma seyirci kalmak onların işi olamaz. Komünistler bu tehdidin nedenlerini bulmaya, bu süreçte yer alan etkenlerin içsel mi dışsal mı olduklarını saptamaya, eğer içsel ve sınıfsal ise, bu süreçte sınıfların nasıl mevzilendiklerini çözümlemeye, böylece saptanan baş düşmana karşı olası en geniş güçlerin bağlaşıklığını sağlayarak savaşım vermeye çalışıyorlar. Böyle 'saçmalıklar'la uğraşıyorlar. Savaşacak olanlar için neye karşı savaşacağını bilmek son derece önemlidir.

T. Öz, bu örnekle anlatmak istediği şeyi iyi anlamadığı için olacak, global sorunların çözümü için önerdiklerimi birbirine karıştırmış ve şöyle yazmış: “Üstelik bu sorunların çözümü bilim adamlarına bırakalım mı, bırakmayalım mı? konusunda karar verememişsiniz!...” (sf.:9). Oysa bu karar yazımda çok açık bir biçimde verilmiştir. T. Öz'ün saçmalık dediği irdelemeyi yaptığımızda, yani global sorunların nedenlerini araştırdığımızda iki tür global sorunla karşılaşıyoruz. Örneğin militarizmin ya da gelişmekte olan ülkelerin dış borçlarının artmasının nedeni temelde emperyalizm olgusunda yatıyor. Bu sorunları oluşturan etmenler toplumsal gelişmenin içsel etmenleridir. Dolayısıyla ancak iç dinamiklerle çözülebilirler. Sınıfların varlıklarını sürdürdükleri koşullarda iç dinamikler sınıf savaşımlarının dışında aranamaz. Demek ki bu tür sorunlar yine sınıf savaşımları yoluyla, politika alanında çözümlenebilirler. Oysa, örneğin Çernobil kazasının AİDs salgınının, Ermenistan'daki depremin vb. nedenleri irdelendiğinde, bu sorunların ortaya çıkmasında rol oynayan etmenlerin toplumsal gelişmeye dışsal etmenler oldukları görülür. Bu etmenler sınıfsal çıkarları, sınıf savaşımlarını dinamikleriyle oluşmamışlardır. Buna bağlı olarak da, sınıf savaşımları yoluyla, politika alanlarında değil, teknoloji yoluyla bilim alanında çözümlenebilirler. Bu sorunlarda bir “sınıf karşıtı” söz konusu olmadığı için tüm insanlığın işbirliğinden söz edilebilir, bunu sağlamak için çalışılabilir.

Bu ayrım iyi kavranmadığı için benim, yazımda, sınıfsal nedenleri olan global sorunlarla ilgili olarak söylediklerime de karşı çıkılıyor. Şöyle demiştim: “Global sorunların nedeni 'uygarlık' ya da 'tüm insanlık' değil, bu sorunların doğduğu çağda egemen olan sosyo-ekonomik formasyondur. Çağımızdaki global sorunların kaynağı emperyalizmdir.” Yukarıdaki ayrımdan sonra kuşkusuz burada toplumsal gelişmeye, sınıfsal çıkarlara doğrudan neden-sonuç ilişkisiyle bağlı olan silahlanma vb. gibi global sorunlardan söz ettiğim sanırım anlaşılıyor. T. Öz şöyle yanıtlıyor: “Kulağa ne kadar hoş geliyor, ne kadar militanca, Ortodoksça Marksizm-Leninizm ilkelerine uyuyor!...

“Ya yaşama? Bunu söyleyen biri bakar-kör, duyar-sağırdır.” (sf.:11) Bu nitelemeler uyan başkaları da var. Barış ve Sosyalizm Sorunları dergisinin Mart 1978 sayısında, T. Öz'ün de “SBKP'nin global sorunlarla ilgili kurumsal gelişmesinin çizgisindeki tutarlılığı göstermesi” açısından bir alıntısına yer verdiği V. Zagladin'in İ. Frolov'la birlikte kaleme aldığı; “Komünistler ve Zamanımızın Global Sorunları” başlıklı bir yazısı yer alıyor. Zagladin öncelikle global adı verilen sorunları tanımlıyor: “ 'Global sorunlar' deyimi kullanılmaya başlanalı çok olmadı. Bu deyim, başlangıçta biraz sansasyonal bir anlamda burjuva yazılarında geçiyordu. Burjuva yazarları global sorunların ortaya çıkışını, hiç olmazsa tarihsel bakımdan beklenilmedikmiş gibi gösteriyor ve tüm insanlığın geleceği için verebileceğini ileri sürüyorlardı...

“Global, yani insanlığın tümünü ilgilendiren sorunlar denince, her şeyden önce termonükleer bir dünya savaşının önlenmesi ve barışçı uluslararası ilişkiler koşullarının yaratılması; yeryüzünde sosyal adaletsizliğin en iğrenç biçimi olan açlığın ve sefaletin ortadan kaldırılması; aktif bir nüfus planlaması politikasının ve çevrenin korunması stratejisinin uygulanması; bilimsel araştırmalarda ve bilimsel-teknik devrimin kazanımlarının kullanılmasında uluslararası işbirliğinin geliştirilmesi anlaşılmaktadır.” (sf.:51) Zagladin ile Frolov daha sonra bu sorunların kaynağını belirtiyor: “Birçok bunalımların çözümlenmesi şunu göstermiştir; zamanımızda global sorunların ağırlaşmasının sosyal nedeni üretim araç ve gereçleri üzerindeki özel mülkiyet ilişkileridir. Bu ilişkiler özellikle devlet tekelci kapitalizminde doruk noktasına varmıştır ve teoride olduğu gibi pratikte de kapitalizmin insana ve doğaya karşı tutumunu belirlemektedir.

“Özel mülkiyete dayanan bir ekonominin ereği en yüksek kar sağlamaktır. Bu etken, zamanımızda, burjuva uygarlığının gelişmesinde hiç de küçümsenmeyecek bir rol oynamış, insan faaliyetlerinin çeşitli alanlarında hızlı ilerlemeler sağlamıştır. Ama kar tek hedef haline geldikten sonra, sosyal ilerleme için daha büyük önemi olan hedeflerden, gerçekten insani emellerden, sağduyudan, her türlü mantiki faaliyetten tamamıyla uzaklaşmıştır. Bundan dolayı özel mülkiyet temeline dayanan toplum hızla gelişen bir bilim ve güçlü teknik araçlar yarattığı halde, bunları yönetemez hale gelmiştir. Bununla da kalmamış bunları kendisi için ve doğa için büyük bir tehlike haline getirmiştir.” (sf.:53).


Global Sorunların Nedenleri

T. Öz, global sorunların nedenleri konusundaki belirlemem dışında bu sorunların çözümü için verilen savaşımı erk savaşımına bağlamak gerektiği görüşüme de karşı çıkıyor: “Buradan kalkarak bu sorunların çözümü için emperyalist ülkelerde erkin sınıf karakterinin değişmesi için savaşımı önermek 'bönlüktür', bilimsel düşünceyi, Marksizm'i alaya almaktır.” (sf.:9). T. Öz, bu konuda da benden başkalarıyla karşılaşmaya hazır olmalıdır. V. Zagladin-İ. Frolov aynı yazılarında önce soruna yaklaşım biçimini belirtiyor: “Burjuva toplumundaki yönetici çevrelerin global sorunlarla ilgili stratejiyi saptamalarında kapitalizmin temel yasaları belirleyici rol oynamaktadır. Burada da en başta sosyal ilerlemenin gereksinimleri ya da insanlığı tehlikelerden kurtarma azmi değil, ön planda yer alan tekelci burjuvazinin bencil çıkarları gelmektedir. Bu stratejinin ideolojik ve teorik temeli, doğa ve global sorunların özüyle, bunların sosyal ve politik gerçeklerle ilgisi konusunda yanlış bir görüşe dayanmaktadır. Burjuva teorisyenleri çoğu kez global sorunları, ulusun, sınıfların, hatta toplumların üstünde görmektedirler. Onlara göre global sorunlar, tüm insanlığı ilgilendirdiği için sınıflar ve politikalar arasındaki farklar tüm önemini kaybetmektedir. Bazı burjuva teorilerinde kapitalizmin gelişmesindeki şu veya bu çelişkiler global çelişkilerin nedeni sayılsa da, bu teoriler tüm insanlığa özgü sorunların sosyal ve ekonomik nedenlerini, özel mülkiyete dayanan ilişkilerin bu süreçte oynadığı olumsuz rolü görmemektedir.

“Bu görüşlerden, dünya kamuoyunu avutmak, onu burjuvazinin ideolojik ve politik gereksinimleri doğrultusunda şartlandırmak için yararlanılmaktadır. Yeryüzündeki tüm insanların birbirine bağlı olduğu, hepsini birden ve her birine ayrı ayrı tehdit eden bir tehlikenin bulunduğu, eylem birliği gerektiği maskesi altında, aslında sosyalizm ile kapitalizmin bütünleşmesi gerektiği görüşü geliştirilmektedir.” (sf.:54).

Yazarlar daha sonra bu sorunların çözümü konusunda şu saptamaları yapıyorlar: “Bugün global sorunların tüm halinde, baştan başa çözümlenmesinin, toplum çapında ortak ve uygun faaliyetler gerektirdiğini, bunun ise ancak sosyalizm koşullarında mümkün olduğunu herkes bilmektedir...

“Reel sosyalizmin deneyimlerinden anlaşıldığı gibi, doğa ile insan uygarlığı arasındaki çelişkilerin tamamıyla ve sürekli olarak ortadan kaldırılmasını, ancak sosyalist toplumsal ilişkilerin dünya çapında utkuya ulaşması sağlayabilir. Engels, tarihin 'insanlığı doğa ile kendi kendisi ile barıştırma' yönünde çabalar harcadığını söylemiştir. Bu 'barışmanın dönüşsüz olabilmesi için insan varlığının komünist ilkeler temelinde yenilenmesi zorunludur.” (sf.:58-59).

"Kapitalizmin insanlığı nükleer tehdidin eşiğinden çevirmek gibi herkesi ilgilendiren bir çıkar için sömürüden ve kardan vazgeçtiği tek bir örnek yoktur...

Aynı konuda ABD KP MK Genel Sekreteri Gus Hall şöyle diyor: "Kapitalizmin insanlığı nükleer tehdidin eşiğinden çevirmek gibi herkesi ilgilendiren bir çıkar için sömürüden ve kardan vazgeçtiği tek bir örnek yoktur... Tüm insanlığın ve işçi sınıfının çıkarlarıyla tekelci şirketlerin çıkarları arasındaki çelişki, en temel çelişkidir." (18) "Barış içinde bir dünya, nükleer yok oluş korkusundan arınmış bir dünya yaratmak zorundayız; başlamamız gereken en zor görev, böyle bir dünya için mücadeleyi, sınıf mücadelesi, ulusal kurtuluş mücadeleleri, emperyalizme, baskıya ve sömürüye karşı mücadele ile sıkı sıkıya birleştirmektedir." (19)

T. Öz, global sorunlarla ilgili birkaç noktaya daha değiniyor. Şöyle diyor: "Aynı şeyi bir başka örnekte, ozon tabakasında verebiliriz. Ozon tabakası, sosyalist, kapitalist, Üçüncü Dünya ülkelerinde kullanılan spreylerin içindeki gazlar nedeniyle tahrip edilmiştir. Tahribat hızla oluyor. Broşür yazarlarının aklına uyarsak, çözümün 'iç dinamiklerini sınıf çelişkilerinin dışında, ya da üstünde' ararsak Marksist olamayacağız! Yazarın dediği gibi davrandık, sosyalist ülkeler zararlı gazları üretmediler. Kapitalist devletler üretmeye devam ettiler. Ta ki bu ülkelerde sosyalizm kurulana dek." (sf.:7). Anlatılan olayda erk sorununun global sorunlarla bağı somut bir biçimde görülmektedir. Ben gerçekten de sosyalist ülkelerin bu gazı üretmeye son vermelerinin sorunun çözülmesine büyük bir ivme kazandırabileceğini, kapitalist ülkelerdeki geniş yığınları da bu yönde verilen savaşımda esinlendirip harekete geçirebileceğini, düşünüyorum. Nitekim Sovyetler Birliği'nin nükleer denemeleri tek yanlı olarak durdurma kararı, bir yandan dünya ölçüsünde barış güçlerinin hareketine muazzam bir ivme kazandırırken, öte yandan nükleer silahsızlanma konusunda kimi adımların atılmasında etkili oldu. Ben hiçbir zaman tekelci burjuvazinin erki alaşağı edilmeden global sorunlar konusunda somut kazanımlar elde edilemeyeceğini söylemedim. Ancak komünistleri bu yönde mücadele eden diğer akımlardan örneğin yeşil hareketten ayırdeden şey, global sorunların çözümü için savaşımı erk perkspektifini vurgulayarak öne çıkarmalarıdır. Yoksa global sorunları yeşiller hareketi çok daha önce kuşkusuz kendi anlayışına göre formüle etmiş, bu sorunların çözümü için erk sorunuyla doğrudan bağlı olmayan bir biçimde mücadeleye girişmiştir. Aslında global sorunların çözümü için bir üst belirleyen getiren de T. Öz'ün kendisidir. Şöyle ki: "Burada açıkça söyleyen Global sorunların çözümlenmesi için anahtar rol silahsızlanmadır." (sf.:10). Silahsızlanma olana kadar global sorunlarla ilgili somut kazanımlar elde edilemez mi? Örneğin ozon tabakasının delinmesinin engellenebilmesi için silahsızlanmanın sağlanmasını beklemek durumunda mıyız? Silahsızlanma konusundaki görüşünü T. Öz bir örnekle açıklıyor: "Silah üretimin karlılık oranı yüksek olmasına rağmen öteki ekonomik faaliyetlere karlarının önemli bölümünü ekonomik-ticari faaliyetlere (özellikle sosyalist kampla) dayanması tekelci sermaye içindeki 'liberaller' ya da 'pasifist fraksiyon' barış savaşımını şu ya da bu ölçüde çekilebilir. Bu durum günümüzde olasılık olmakta çıkıp, uygulanır hale dönüşüyor. INF Anlaşması, SDI'ye karşı eleştiriler bunun bir göstergesi olarak ele alınmalıdır." (sf.:8). Demek ki INF Anlaşması'nı imzalayan Reagan T. Öz'e göre liberal ya da pasifist fraksiyonun temsilcisi oluyor. Gerçekten de INF'e imza koyan Reagan yönetimi 'tekelci burjuvazinin, barış savaşımına şu ya da bu ölçüde çekilebilir' kesimlerine politik temsilcisi midir? Bu konuda bir küçük ayrıntı daha var. T. Öz şöyle yazmış: "Yukarıdaki globalizmin temeli, aynı zamanda uluslarasılaşma (enternasyonalizm) olduğu vurgulanmaktadır." (sf.:10). Çaba göstermeme karşın burada ne söylenmek istediğini kavrayamadım ancak enternasyonalizmin uluslarasılaşma olmadığını biliyorum. Birincisi bir ilkeyi, bir tavrı işaret ederken, ikincisi bir olgunun adıdır.

T. Öz, bilgilenme eksikliği olduğu gözlenen felsefe alanına da girmiş. Reddetme ve aşma kavramlarını yerli yerine oturtmaya çalışmış. Şöyle diyor: "Kategorik olarak aşmak ve reddetmek farklı durumlara denk düşer. Bu kategorik farklılık bir takım özellikleri, yapıları reddetmeden bir takım işlerin yapılması olanağı verir. Bu da aşma demektir." (sf.:9). Demek ki felsefi olarak bir olgu ya da süreci reddetmeden aşmak olanaklıymış. Burada işler biraz karışmış. Gerçekten de reddetmek ve aşmak kategorik olarak farklı kavramlardır. Bu farka Hegel ilk kez işaret etmiş ve Marksçı felsefede bu kavramlar yerli yerine oturtmuştur. Reddetmek olumsuzlama uğrağına, aşmak ise olumsuzlamanın olumsuzlanması uğrağına denk düşer. Yani herhangi bir şeyi aşmak için önce onu reddetmek gerekir, yoksa olgu aşılmış değil, gizlenmiş olur.


Genel Değerlendirme

T. Öz, Tezler'le ilgili genel değerlendirmeme şöyle yaklaşıyor: "İnsanlar da güncelle, gelecek arasındaki sorunlarla ilgili sorular sorarlar, yanıt isterler. Yoksa global sorunların 'insanlık sorunu niteliğini' revizyonizmin (belki 'modern revizyonizmin' demek istiyor) kuramsal temeli olarak ele alıp yerli uersiz örneklemelere girişmek 'mumun yatsıya kadar yanacağını' gösterir." (sf.:12). Gene yanlış anlaşılmış. Ben global sorunların formüle edilmesini ve bunların kazandığı büyük önemin altının çizilmesini revizyonizm olarak nitelendirmedim. Ben, bu sorunların, örneğin yeşillerin ya da Roma Klubü'nün yaptığı gibi burjuva anlamda kavranmasında ve buna uygun çözümler önerilmesine revizyonizm diyorum. Komünistler diğer akımlardan farklı olarak bu sorunları toplumsal gelişmenin yasallıkları açısından ele alarak buna uygun çözümler önermek durumundadırlar. Bu da güncelliği geleceğe bağlamakta, erk perspektifini yitirmemekte somutlanır. İnsanlar gerçekten yanıtlar istiyorlar, ancak ülkemiz somutunda, sınıfsal çelişkilerin keskinliği temelinde, insanların güncelle ilgili kaygıları, global sorunlardan daha çok ekmek, iş, özgürlük noktalarında somutlanıyor. Bu özgüllüğün saptanması da büyük önem taşıyor. Kuşkusuz komünistlerin görevi güncelliği geleceğe bağlayabilmek olduğundan, yığınların global sorunlarla ilgili olarak bilinçlendirmesi görevini de önlerine koyarlar. İşte ancak bu iki nokta birlikte kavrandığında soruna tekyanlı yaklaşma tehlikesinden kurtulabiliriz. T. Öz, global sorunlarla, barış savaşımıyla erk savaşımının bağlanması gerektiği yolundaki görüşme karşı çıkarken şöyle diyor: "Ayrıca proletaryanın, emekçilerin erkte olduğu ülkeler, sosyalist ülkeler kendi ülkelerinde bütün olarak sosyalist sistemde erk sorunuyla, barış sorununu başarılı bir şekilde birleştiriliyorlar. Yoksa broşürün yazarları bunu böyle kabul etmiyorlar mı? Yoksa, bu ülkedeki erkin sınıfsal yapılarından mı kuşku duyuyorlar?" (sf.:9). Ben barış sorunuyla, global sorunlarla ilgili savaşımın erk savaşımıyla bağlanmasını öne çıkarırken, sosyalist ülkelerde de erkin yapısının değiştirilmesi gerektiğini mi öne sürüyorum? O zaman dünya devrim sürecinin bileşenleri arasında sosyalist ülkeleri saydığımızda da bu ülkelerde devrim yapılmasını mı istemiş oluyoruz? Komünistleri reel sosyalizmle karşı karşıya getirme çabaları her noktada iflasa mahkumdur.

T. Öz'ün yazısına toplu olarak baktığımda, kimi görüşlerimin eleştirildiğini, kimi düşüncelerin dile getirildiğini, kimi sorunların sorulduğunu görüyorum. Ancak, yazısının benim yazıma yanıt olduğu belirtildiğine göre yazımda ele alınan sorunlara da açık karşılıklar getirilmesi gerekiyordu. Karşılık verilmemiş soruları yineliyorum: "Çağımızın niteliği nedir? Temel içeriği nasıl somutlanıyor? Bu aşamada belirginleşmiş olan toplumsal nitelikli global sorunların kaynağı kapitalist-emperyalist sistemin işleyişi midir, yoksa tüm insanlık mıdır? Çağımızda emperyalizm çürüyen, can çekişen kapitalizm midir, yoksa yaşayabilirliğini kanıtlamış mıdır? İçinde bulunduğumuz aşamada toplumsal ilerlemenin yasallıkları ve kriterleri nelerdir? Barış savaşımı öz olarak sınıfsal ise, bu savaşımın karşıtları olan toplumsal-sınıfsal güçler nasıl somutlanıyorlar? Militarizmden arındırılmış bir emperyalizm var olabilir mi? İşçi sınıfı açısından, sınıf savaşımının demokratik, insancıl, uygar olmayan biçimleri hangileridir?

T. Öz yazısını şöyle bitiriyor: "İnsanlığın karşıtlığı sorun Hamlet'inkine benziyor:

"TO BE OR NOT TO BE.

"İşte sorun bu. Elimizde kuru kafa yerine nükleer felaket var!...

"İktidardaki proletarya buna yanıt veriyor:

"YENİ POLİTİK DÜŞÜNCE, GLASNOST, PERESTROYKA!..." (sf.:13)

Anlaşılan T. Öz çok korkmuş. Haksız da sayılmaz. Gerçekten nükleer tehdit, işçi sınıfının acile ortadan kaldırmak için savaşım vermesi gereken boyutlara ulaştı. Ama korkunun ecele faydası yok. Seyirci tribünlerinden nükleer tehdidi ortadan kaldıramayız. Korkudan kurtulmanın yolu teslim olmak da değildir.

Kurtuluş savaşımdan geçiyor.


Dipnotlar
(1) Dünyaya Bakış, sf.:3, sf.:50, altını ben çizdim.
(2)Yeni Açılım, s.:5, abç
(3)Yeni Açılım, s.:5, sf.: 57
(4)Görüş, s.:23, WMR 88/5’ten çeviri
(5)Dünyaya Bakış, s.:7, sf.:25, abç
(6)10 Eylül, s.:1, sf.:27
(7)Yeni Açılım, s.:4, sf.:57, abç
(8)Yeni Açılım, s.:4, sf.:43, abç
(9)10 Eylül, s.:1, sf.:28
(10) Eylül, s.:1, sf.:35
(11) Yeni Açılım, s.:1, sf.:76-77
(12) Yeni Açılım, s.:4, sf.:40, abç
(13) Yeni Açılım, s.:4, sf.:62, abç
(14) Bert Romelson, BBKP, Dünyaya Bakış, s.:3, sf.:45, abç
(15) Jose Lava, Filipin KP, Dünyaya Bakış, s.:3, sf.:45, abç
(16) 10 Eylül, s.:1, sf.:32
(17) 10 Eylül, s.:1, sf.:30
(18) Görüş, s.:23, sf.:36, WMR 88/5’ten çeviri
(19) agy.sf.:37

İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11