Gözlemler, değinmeler, deneyimler...

Çürümüşlük dorukta

Özellikle 1980 sonrası gerek dünyada gerekse Türkiye'de ilginç ve önemli gelişmeler oldu. Dünyadaki gelişmelerin önemli bir bölümü sosyalist dünyada odaklaşırken tüm gezegenimiz sağ bir dalganın etkisi altında kaldı. Kimi sosyalist ülkelerde yılların biriktirdiği sorunlara çözüm arayışları, bilim ve teknoloji devrimini yakalayamama telaşları, yeniden kapitalizme dönüşü bir seçenek olarak gündeme getirirken Marksist terminolojide de bir bulanıklık, hatta bilimsel sosyalist kurama yeni reçeteler yazma eğilimleri yaşandı. Kendine güvenini yitirmiş ve böylesi bir gelişmeye dünden teşne kimi komünist partilerde ise bu eğilime doludizgin koşma yarışının trajedileri, trajedi olmaktan da öte komedileri gözlendi.

Türkiye'de de 12 Eylül faşist darbesiyle toplumsal bir deprem yaşandı, yaşanıyor. Başta işçi sınıfı olmak üzere geniş halk kitlelerinin ekonomik, politik ve örgütsel yaşamına getirilen yasaklar, sınırlamalar bir yana, işkenceler altında ölen, sakat kalan nice ilerici, demokrat ve yurtseverin çektiği fiziki acıların toplum ruhunda yarattığı derin izler bile henüz silinmedi. ANAP siyasal erkiyle görünümü değişen, bir ölçüde de olsa sivilleşen faşist ideoloji toplumun derinliklerine, hem de demagojik yöntemlerle indi. Bir yanda AT'a girmek için dış dünyaya demokrasi adına sunulan elmalı şekerler, öte yanda yurttaşına dışkısı yedirilecek denli gözü dönmüş operasyonlar hep bu dönemde yaşandı.

Altını çizerek belirtmek gerekir ki, Türkiye, son Osmanlı dönemi de dahil, cumhuriyet tarihinin hiçbir evresinde yaşamadığı çürümüşlüğü; emperyalizmin doğrudan işgal dönemlerinde bile görülemeyecek bağımlılık halkalarını 12 Eylül'le başlayan süreçte kazandı. Vurgunun, talanın, yağmanın bir devlet politikası durumuna gelmesi ve siyasal erkin doruklarına tırmanması bu süreçte gelişti, kökleşti. ANAP'ın siyasal erki eline geçirmesiyle parlamenter bir görünüm kazanan Türkiye, aslında Özal ailesinin hanedanlığında oligarşik bir yönetsel modele dönüştü. Devlet yönetiminde yasaların yerini kararnameler, uzlaşmanın yerini ise dayatmalar aldı.

Politikada evrensel bir kural vardır: Düzen, ne denli yozlaşırsa yozlaşsın, yıpranmış yönlendirici kadrolarını yıpranmamışlarıyla yenileyerek prestij tazeler. Bu, korunmak istenen düzenin kitleler gözünde aklanması açısından da başvurulan taktik bir uygulamadır. ANAP iktidarı bu taktik kurala bile gerek duymayacak bir pervasızlıkla, genel başkanının kalemini halkın gözünün içine soka soka Çankaya yokuşuna tırmanarak vurdumduymazlığını kanıtlamaya çalışıyor. Öylesine bir kanıtlama çabası ki, geçmiş dönemlerin haysiyet kırıntısı politikacılarına bile adeta parmak ısırtıyor.

Belleklerini biraz zorlayanlar anımsayacaklardır. 12 Eylül’ün ilk hükümetinde özellikle ekonomik politikadan sorumlu ve yetkili tek kişi olan Turgut Özal'ın, "bankerler olayı" olarak bilinen gelişmelerde yıldızının sönmesi, hatta siyasal yaşamının noktalanması gerekmez miydi?.. Ama 12 Eylül'le gelen yeni kültür, sönmesi gereken yıldızların bile nasıl kayarak siyasal erkin başına gelebileceğinin canlı ve tipik örneklerini verdi, Özal yapılan ilk genel seçimlerde gelip başbakanlık koltuğuna oturdu.

Açlık, sefalet, kokuşmuşluk ve çürümüşlüğün kol gezdiği bir Türkiye'de şimdi Özal'ın yıldızı Çankaya'ya kayıyor.

Yukarda çizmeye çalıştığımız bu kara tablo, 80'ler Türkiye'sinde yaşanan depremle gelen sağ dalganın 21. yüzyılımızın da kıyısına vurabileceği gözlenen ibret halkaları olarak tarihe geçecektir elbet. Ama bunlardan daha kaygı vereni, bu depremin toplum denizinde kabarttığı sağ dalganın sularında solun da ıslanmış olması, hem de ciddi bir biçimde ıslanmış olması gerçeğidir. O da bu çöküntüden kendine düşeni şu ya da bu ölçüde almış görünüyor. 80 sonrasının sol cephesinde yeni çıkan yayınlarda, etkinliklerde ve hatta yaratılan yeni davranış biçimlerinde görünen o ki, doğruluğu ve bilimselliği tarih önünde de aklanmış nice Marksist kuram ve örgütlenme yöntemleri bir tarafa bırakılıyor; "bilim ve teknolojik devrimin çağımıza getirdiği yeni açılımlar" felsefesi adı altında sürekli törpüleniyor. Toplumun, kadroların yılların savaşımıyla ve acı deneyleriyle kazandığı tüm "ahlaki" değerler tersyüz ediliyor.

Halkın elinden zorla alınmış, gasbedilmiş en sıradan demokratik hak ve özgürlükler için bile, ne idüğü belirsiz bir "mutabakat" arayışı içinde adeta düzenden bir ricacı beklentisi içine giriliyor. Ama ne yazık, tüm "şecaat arzetmeler"e karşın ricacılar yine de kabul görmüyor. Çünkü düzen TİP'ten ve TKP'den "birlik" adına da olsa ne kimlik değiştirmelerini bekliyor, ne de bununla yetiniyor. O, bu partilerin sadece yok olmasını istiyor. Gerçi eski TİP ve TKP'den geriye ne kaldı denecek. Gerçekten de birçokları, bırakın eski parti çizgilerine sahip çıkmayı, bir zamanlar eteklerine sarıldıktan, arkalarında durdukları önderlerinin adını bile anmıyorlar. O halde adının önüne ya da sonuna komünist sözcüğünü koyup riske girmeye ne hacet?.. Girin düzen partilerinden birinin içine. Evet çürümüşlük her alanda dorukta... Ama karamsarlığa gerek yok. 90'lı yıllar her alanda çürümüşlüğe karşı savaşımın yükseldiği yıllar olacak.


S. Dağcı



Postamızdan

İlk sayımızla ilgili olarak bir dizi mektup daha şimdiden bize ulaştı. Bunlar arasında cezaevlerinden gönderilenler ağırlıklı yeri tutuyor. Tek tek her birine yanıt vermeye özen göstermek istediğimiz için mektup gönderen dostlarımızın adreslerini yazmalarını diliyoruz. Değişik cezaevlerinden bize ulaşan mektuplar şunlar: M. Pek doğu, Gaziantep; M. Genç, Gaziantep; M. Gül, Gaziantep; E. Erlik, Ceyhan; M. Dömekeli, Çanakkale; E.II.Bayazıt, Elbistan; M. Akyüzlü, Çanakkale; H. Tekeli, Kütahya; M. Soyadlar, Çanakkale.

Bu sayımızda duygu ve düşüncelerini dile getiren üç okurumuzun mektubunu yayınlarken Lenin'in su sözlerini anımsatmayı yerinde buluyoruz: "Bir yayına, sadece (sözcüğün profesyonel anlamında) yazarların başarıyla katkıda bulunabileceklerini düşünmek yanlıştır. Aksine beş sürekli ve ağırlıklı yazar yanında yazar olmayan beş yüz veya beş bin katkılı kişinin varlığı yaşamsal önem taşır." "Mümkün olduğunca çok sayıda partili isçinin bizimle yazışması gerek. Bu organa kendi yayını gözüyle bakan ve bir sosyal demokrat Parti üyesinin görevlerinin bilincinde olan herkes, legal yayınlara karsı alışılmış burjuva alışkanlıklarını ve bakış açısını, "yazmak onların, okumak bizim işimizdir" yolunda düşünmek alışkanlığını artık kesinlikle bırakmalıdır."

"İşçilere gazetemize yazmak için en geniş olanakları tanıyın, her şey hakkında, günlük yaşamları, ilgileri ve isleri hakkında her şeyi... Bu türden veriler olmadan bir sosyal demokrat yayın beş para etmez ve adına hak kazanmaz. Ayrıca gazeteye katkı olsun diye değil, yayınlanması için değil editörlerle yoldaşça ilişkiler için onları bilgilendirmek için özel mektuplar da yollayın lütfen; sadece olaylarla, olup bitenlerle ilgili değil, çeşitli izlenimler ve günlük "hiç de ilginç olmayan", hareketin rutin yönüyle ilgili her şeyi... Bize tartışmalar hakkında, eğitim konuları hakkında, isçilerin neler sordukları hakkında, ajitasyon ve propagandanın ne durumda olduğu hakkında, halkla, ordu ile gençlikle ilişkiler hakkında bilgi verin, en önemlisi isçilerin bizlerden sosyal demokratlardan her türlü memnuniyetsizliklerini, onları rahatsız eden şeyleri, eleştirilerini, önerilerini yazın..." (Yoldaşlara mektup)



İzmir'den

10 Eylül çalışanlarına,

Öncelikle yeni yayın hayatına başlayan 10 Eylül'e başarılar dilerim.

Ben 10 Eylül geleneğine sahip çıkan, bu gelenekten gelen biriyim. İnanıyorum ki bu gelenekten gelipte, reformist etkiden sıyrılan kişiler içinde belli bir boşluğu dolduracaktır. Böylece bu gelenekten gelen, devrimci ruha sahip insanların M-L bir yapılanmada birleşmesine katkıda bulunacağı inancındayım.

Ayrıca sizlerden İHD İzmir Şb. "Gençlik Komisyonu" için çıkan sayılardan mümkünse 1 adet göndermenizi özellikle istiyoruz. Dostlar, sizlere bundan sonrada sık sık yazmak istiyorum. Özellikle birleşme konusu olsun, Dünya Sosyalist Sistemi, Stalin konusu v.b. konularda yazışmak, tartışmak istiyorum.

Şimdilik bu kadar. Dostlukla.

Süha Sosyal Demirci


İstanbul'dan

Değerli Yoldaşlar...!

"10 Eylül" gibi ülkemiz komünistleri için çok önemli bir tarihsel günde yazın hayatına başlayan derginizi, dergi çalışanlarını yürekten kutluyoruz. TKP'nin 1979-1980'den buyana içine düşürüldüğü bu darboğazdan, likidasyon girişimlerinden; partiyi, 70 yıllık geleneğini bir kalemde inkar etme, silme girişimlerinin en yoğun olduğu bu dönemde derginiz inanıyoruz ki Marksizm-Leninizmin günümüzde dünya ve ülkemiz çapında ulaştığı birikim, deneyim ve geleneklerin savunucusu olacaktır. İnanıyoruz ki 10 Eylül ve onun çıktığı gelenekten gelen kadroların ideolojik-teorik birikimi, bugüne kadar gördüğümüz en büyük anti-parti, anti-ML saldırıyı püskürtecek, sağ oportünizme, reformizme, legalizme, likidasyona karşı gereken yanıtı verecektir. Derginizin çıkışıyla başlayan süreç inanıyoruz ki bugüne dek parti kadrolarına yönelen likidasyon sürecini durduracak, tersine çevirecek ve "likidatörlerin likidasyonu" sürecini başlatacaktır.

Yoldaşça Selamlar.

S. Doğruerler


İstanbul'dan

Ali Saim Arkadaşa,

Çıkarmış olduğunuz dergiyi, kaç senenin özlemiyle, hasretiyle okudum. Unutturulmak istenen, yok sayılan, inkar ve hakaret edilen tarihimizin, geleneğimizin, alışkanlıklarımızın, coşku ve özverimizin izlerini buldum dergide. Bunun coşkusuyla okudum. İçinde bulunduğumuz bu acı ihanet nedeniyle ne kadar büyük zorluklarla yayın hayatına başladığınızı biliyorum. Derginizde "teknik bazı hatalar" nedeniyle çok aceleyle çıkardığınızı zannediyorum. Ama 10 Eylül de 10 Eylül adıyla çıkması hem çok anlamlı hem de reformistler ve sağ oportünistlere meydanın boş olmadığını göstermesi açısından iyi oldu.

Buradan oportünistlere seslenmek istiyorum: Kendi başınıza, kendinize hesap vermekten kurtarmak için partiyi feshetmeniz, 70 yıllık bir geleneğe sahip bir partiyi yokedemez. Burjuvazinin bile yok edemediği partiyi nasıl yok edebilirsiniz?

Çalışmalarınızda başarılar.

Selamlar.



İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11