Kapitalizmin yeni bir aşaması mı?
Arthur MacEwan, William K.Tabb

Bu yazı, Monthly Review Press tarafından yayımlanacak olan Instability and Change in the VVorld Economy (Dünya Ekonomisinde İstikrarsızlık ve Değişme) adlı kitabın (ed. Arthur MacEvvan ve VVilliam K. Tabb) sonuç bölümünü oluşturmaktadır. Yazı, Fransa'da Ocak 1989'da CGT (Genel İş Konfederasyonu) tarafından düzenlenen "Bunalım Koşullarında Uluslararası Dayanışma" konferansına sunulan metne göre küçük değişiklikler içermektedir. Yazı, Monthly Review Dergisi'nin Mayıs 1989 tarihli cilt 41, sayı 1 nüshasından çevrilmiştir.

Tarihsel bellek, kendine özgü hileleriyle, bizi, bugünü kavramak konusunda yanılgılara düşürüyor. İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, savaş sonrası dünyasına ilişkin düşüncelere egemen olan nokta, ekonomik durgunluğa ve kitlesel işsizliğe geri dönüleceği olasılığıydı. Savaş sonrasında ekonomik büyüme dalgası büyüdükçe bu anı da gitgide bulanıklaştı, yerini sonsuz bir görünüme bıraktı: en azından yüzyıl sürecek uzun bir canlılık dönemine. Ne var ki, bu canlılık 1960'lann sonunda azalmaya başladı; dünya kapitalizmi o zamandan beri gücünden yitiriyor. Dünya kapitalizminin merkezi ülkeleri tam istihdamlı ekonomilerden işsizliğin ciddi biçimde yoğunlaştığı ekonomilere dönüşüyor. Gene de neredeyse 20 yıllık bir durgunluktan sonra bile, başarılı savaş sonrası dönemin pırıltısı sürüyor, uluslararası finans ve spekülasyonun canlı, genişleyen ortamında pekiştirilerek... Böylece de gerek radikal gerekse de tutucu çevrelerde yavaşlama ve yaygın işsizlik yıllarının yalnızca bir ara dönem olduğu, ekonomik canlılığın şu ya da bu biçimde çok geçmeden kendini göstereceği görüşü egemen oluyor. Egemen sınıflar ekonomik büyümenin önünü açmak için gerekli gördükleri kemer sıkma politikalarını savundukları zaman, üstü örtük olarak bu görüşü savunmuş oluyorlar.

Hiç kuşku yok ki, geleceğe duyulan güven, geçmişe ilişkin anım-sananlardan daha sağlam bir temele dayandırılmalıdır. Kimilerine göre, uzun dönemli istatistik analizlerden iyimserlik akıyor. Bu borsa spekülatörlerinin yürüttüğü mantıktır. Diğerleriyse ilerde gerçekleşecek teknik yeniliklere bel bağlıyor. Bu arada daha gözle görülür bir gelişme, uluslararası iş çevrelerinin hayal gücünü kamçılıyor. 1992'de AT ülkeleri arasındaki tüm sınırların kaldırılıp, işçi, sermaye, mal ve hizmet akımının sağlanmasına yönelik gelişmeden söz ediyoruz. 300 milyon müşterilik, gayrisafi milli hâsılası 2,7 trilyon dolar tahmin edilen tek ve homojen bir pazarın AT ülkelerine daha hızlı gelişme şansı tanıyacağı sanılıyor: Böylesi büyük bir pazarın sağlayacağı ekonomik ivme, diğer kapitalist ülkelerin gelişiminde itici güç olabilir.

Ekonomik birleşmenin bu yeni dönemiyle bağlantılı taşkınlığı pekiştiren iki önyargı var.

Ekonominin düzenleyicisi olarak piyasaya duyulan güven, kapitalizmin kutsallaştırılmış bir dogması olmakla birlikte, piyasanın etkililiğine duyulan güvenin derecesi ekonominin dönemlerine göre değişir.

1) Serbest piyasanın etkililiğine duyulan mutlak güven; dolayısıyla piyasa ne denli serbest olursa ekonomik büyüme de o denli hızlanır, görüşü. 2) Yine bu varsayımla bağlantılı olarak, Avrupa Topluluğu'nun 1960'larda gözlenen tatminkâr büyüme hızının, Ortak Pazar'ın kuruluşuna yol açan 1957 Roma Anlaşması'nın ticaret sınırlamasını azaltması sayesinde sağladığı inancı. Böylece, sınır ötesi hareketlerin (sermaye akışı ve işçi göçü gibi) önünde hala var olan engellerin de ortadan kaldırılması, ekonomiye 1957'den daha canlı ve kalıcı bir canlılık kazandırabilir. Ekonominin düzenleyicisi olarak piyasaya duyulan güven. Kapitalizmin kutsallaştırılmış bir dogması olmakla birlikte, piyasanın etkililiğine duyulan güvenin derecesi ekonominin dönemlerine göre değişir. Ancak ekonomide her derde deva sayılan piyasaya duyulan güven son yıllarda doruğa çıktı. Bu, gelişmiş kapitalist dünyanın durmadan büyüyen bir borç ve spekülasyonla ne ölçüde desteklediği ve desteklemekte olduğu dikkate alındığında çok da şaşırtıcı olmayabilir. Borç ve spekülasyon balonu şiştikçe hükümetlerin müdahalesi de o denli tehlikeli bir hal alıyor, çünkü böyle bir müdahalede balon patlayabilir. İflasın eşiğindeki büyük bankaları ve dev şirketleri kurtarmak dışında merkez bankalarının ve diğer yetkililerin müdahaleleri engelleniyor. Aynı zamanda bunlar, dizginleri gevşetmek ve mali aşırılıklara bağlı olası çözülmeleri önlemek için mevzuatı daha da serbestleştirmek zorunda bırakılıyorlar. Bunun yanı sıra dünya çapında bütünleşmenin dönemi, özellikle finans alanında engellerin ivedilikle kaldırılmasını dayatıyor. Bugünün uluslararası sermaye piyasaları, ulusal yetkililerin, ülke içi uygulamalarda sahip oldukları hareket özgürlüğünü (örneğin faiz oranları ve sermaye akışının kontrolü alanlarında) sınırlamakla kalmıyorlar. Söz konusu piyasalar o denli genişleyip büyüdüler ki, fiyat mekanizmalarına ve piyasaya bağımlı olmaktan (gerek ülke içinde gerekse uluslararası alanda) başka seçenek yok. Böylece Reagan ve Thatcher dönemlerinde yürütülen piyasaya daha fazla serbestlik tanımaya yönelik uygulamalar, yalnızca ideolojik birer sorun gibi görülseler de, aslında gerçekten var olan sorunlar yüzünden ortaya çıkmışlardır. Yine aynı şekilde bu uygulamalar çözüm değil, daha başka batta daha karmaşık sorunlara yol açan geçici önlemlerdendir. Bu karmaşık sorunlardan birisi, mali sistemin bütünündeki zayıflıkların artmasıdır.


Durgunluk ve büyüme

Vurgulanması gereken temel nokta düşük büyüme hızının, kitlesel işsizliğin ve ana endüstrilerdeki kapasite fazlalığının, mal ve sermaye dolaşımına sağlanacak serbestliğin azlığı ya da çokluğuyla pek de bağlantılı olmadığı gerçeğidir. 1970'lerin başında kendini gösteren durgunluğun temel nedeni (ya da nedenleri) ufukta yeni ve sürekli bir ekonomik sıçrayış görenler tarafından görmezden geliniyor. Bu iyimserliğin temelinde sağlıklı ve uzun dönemli bir büyüme hızının kapitalist ekonominin içkin bir özelliği olduğuna ilişkin yargı yatar. Diğer bir deyişle kapitalist sistemde, yüksek bir istihdamı ve gelir düzeyini sağlamaya yetecek, istikrarlı bir yatırım düzeyine doğru kendiliğinden bir yönelme olduğu varsayılır. Böyle bir varsayımı ne kuram ne de tarih destekler.

Kapitalist sistemde, yüksek bir istihdamı ve gelir düzeyini sağlamaya yetecek, istikrarlı bir yatırım düzeyine doğru kendiliğinden bir yönelme olduğu varsayılır. Böyle bir varsayımı ne kuram ne de tarih destekler.

İstikrarlı bir gelişme kaydeden kapitalist ekonomi modelleri tasarımlamak elbette ki mümkündür. Ancak, bu matematiksel yapılar, tutarlılığı sağlamak için, gerçek dünyadan büyük ölçüde farklı, sınırlandırılmış varsayımlar üstüne kurulurlar. Bu modeller, yatırım düzeyi, kâr oranı ve sermaye/çıktı yüzdesi gibi temel değişkenlerin birbirleriyle olan etkileşimlerinde uzun vadeli bir istikran varsayarlar. Oysa gerçekte tüm bu değişkenler birbirlerinden bağımsız olarak, teknolojik değişmelere, sermayeler arasındaki rekabete, sınıf mücadelesi vb.ye göre değişiklik gösterirler.

Düzenli büyüme hızı modeli ve bunun iç çelişkileri konusundaki en önemli çalışma Michael Kalecinin "Theory of Economic Dynamics" (Ekonomik Doktrinler Kuramı, New York, Monthly Review Press, 1968) adlı kitabında yer alır. Kalecki'nin analizi, bizi "uzun vadeli gelişmenin kapitalist ekonomilerde içkin olmadığı" ve "istikrarlı bir gelişme sağlayabilmek için özgül 'gelişme faktörlerinin gerekli olduğu" çıkarımına götürür. Uzun dönemli eğilimlerin bu analizi, bu anlamda Marks'ın şu çok iyi bilinen tümcesinin, Kalecki tarafından yorumlanmasıdır: "Kapitalist üretimini önündeki asıl engel sermayenin kendisidir." Yeterli bir başlangıç ivmesi verildiğinde yatırım kendi kendisini besler. Yeni yatırımlar kârı arttırır, artan kar umutları daha fazla yatırımı teşvik eder. Ancak, bu süreç kaçınılmaz olarak, efektif talebe oranla çok fazla artan kapasitesinin oluşturduğu engele gelip dayanacaktır. Bu olduğunda yatırımlar azalır, kâr düşer ve genel büyüme hızı azalır ya da sıfırın altına düşer. Kapitalist üretimin sürekli gelişmesinin önündeki engelleri aşacak özel gelişme faktörlerine gereksinim duyulması da bu yüzdendir.

Kuramdan tarihe dönersek, son iki yüzyıl boyunca, hızlı ve sürekli gelişme dönemlerinin aşağıdaki etkenlerden bir ya da birkaçı tarafından başlatıldığını görürüz: 1) Büyük sermaye yatırımları, yeni altyapı türleri, nüfusun yeniden dağılımı vb.yi gerektiren belli başlı teknolojik yeniliklerin benimsenmesi ve yaygınlaşması 2) Sömürgelerin ya da nüfuz alanlarının ele geçirilmesi sonucunda kapitalizmin çevre ülkelere yayılması ve yeni pazarların ortaya çıkması 3) savaş ya da savaş hazırlıkları ve 4) savaş sonrasında ülkelerin imarı.

Bütün bu etkenlerin hepsi ikinci Dünya Savaşı sonunda önemli ölçüde etkili oldular. Bir diğer önemli teşvik etkeni de ABD'nin emperyalist dünya üzerinde kurduğu hegemonyaydı. Sayılan tüm teşvik etkenlerinin görece kısa bir dönemde bir araya gelmiş olması, kapitalizmin tarihinde görülen en uzun canlılık dönemlerinden birinin koşullarını hazırladı. Bu gelişmelere kısaca bir göz atmak yararlı olacaktır.

Birincisi, Batı Avrupa ve Japonya'nın savaştan hasar görmüş bölgelerinin imarı, maddi kaynakların, işgücü ve sermaye yatırımlarının yoğun bir seferberliğini gerektiriyordu. Bu süreç başlatılmadan önce elbette ciddi engellerin üstesinden gelinmeliydi. ABD'de ilk itici gücün ortaya çıkması daha kolay oldu, çünkü ülke hasar görmemişti ve savaş ekonomisinin kendisi uygun ortamı hazırlamıştı. Savaş boyunca, topyekun savaşı sürdürebilmek için gerekli silah yapımında kullanılacak hammadde ve üretim imkanlarından tasarruf amacıyla sivil halk için araba üretimi ve konut yapımı durdurulmuştu. Dayanıklı tüketim mallarının ve savaş dönemi ücret/fiyat kontrolleri sayesinde borçlar ödendi, işçiler tasarruf yaptı ve kapitalistler nakit kârlarını güvenceye aldı. Ertelenen talep ve bunu karşılamaya yönelik mali araçlar, ABD'de yeni bir refah döneminin itici gücünü oluşturdu.

İkincisi, Batı Avrupa ve Japonya'da özel araba kullanımının kitleselleşmesiyle yeni bir büyüme kaynağı ortaya çıktı. Kitleye yönelik üretim yapan otomobil endüstrisini 1920'lerde kurmuş olan ABD'de bile, bu gelişme, nüfusun gittikçe artan bir yüzdesinin otomobil sahibi olmasıyla savaş sonrası dönemine damgasını vurdu. Otomobil üretimindeki patlama yol yapımı yatırımlarını arttırdı. Nüfusun banliyöye kaymasıyla konut, alışveriş merkezleri ve diğer hizmetlere olan talepte bir canlanma meydana getirdi.

Üçüncüsü askeri talebin meydana çıkardığı teknik yenilikler, hızlı jet uçakları, gelişmiş iletişim araçları, bilgisayarlar, elektronik donanım ve araç-gereç endüstrileri için gerekli temeli hazırladı.

Dördüncüsü, ABD Kore Savaşından başlayarak yeni bir dev askeri aygıtın oluşturulmasına ve muhafazasına girişti. Bu, askeri donanımın kitlesel üretimiyle uğraşan yeni bir dizi endüstri dalını yarattı. Ayrıca Kore Savaşı sırasında Amerika'nın askeri siparişleri, Alman ve Japon ekonomilerinin yükselmesini önemli ölçüde hızlandırdı.

Beşincisi, ABD'nin kapitalist dünya üzerindeki hegemonyayı ele geçirmesi, hem savaştan hasar görmüş ileri kapitalist ülkelerde belirli bir istikrarın oluşmasını sağladı, hem de ekonomik büyümeyi finanse eden ve kolaylaştıran uluslararası kuruluşları gündeme getirdi. Bunu sağlayan ortam, dünyanın Amerikan üsleriyle donatılmasıydı. Bunun ABD'ye, işbirliğine hazır müttefikler kazanmada ve çevre ülkeleri emperyalist sistem içinde tutmada sağladığı avantajlar bir yana, silahlı kuvvetlerin ve üslerin bakımı için yurtdışına harcanan dolarlar, ev sahibi ülkeye döviz kazandırdı. Bu dövizlerle ithalat ve yatırımlarını arttırma olanağını buldular. Marshall Planı ve bunu izleyen yardım programlan ABD'ye bağımlı ülkelerin ortaya çıkmasına yardımcı oldu ve böylece ABD kökenli çokuluslu şirketlerin yaygınlaşmasını kolaylaştırdı. Bretton-Woods anlaşmaları dolan altın değerine yükselterek, uluslararası borsaları dolarla doldurmada başı çekti. Bu da dünya ticaretinin gelişmesi için gereken parayı sağladı. Yine Bretton-Woods anlaşmalanyla Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu, altyapı projeleri için fonlar oluşturarak üçüncü dünya ülkelerini hizaya sokacak araçları sağlayarak bu sürece katkıda bulundu.

Yukarıda sıralanan tüm teşvik etkenleri sonuçta ya artık ortadan kalkmış ya da etkilerini büyük ölçüde yitirmiş bulunuyorlar. Bu destekleyici öğelerin biraraya gelmesi nasıl gelişmenin önünü açtıysa, etkilerin tedricen azalması da ekonomik durgunluğa yol açtı. Her bir teşvik etkeninin ne olduğunu kısaca gözden geçirirsek bu daha iyi anlaşılır:

1)Savaşta hasar gören ülkelerin imarı çoktan tamamlanmış durumda. Savaşın baskı altında tuttuğu taleple gelen canlılık, ABD'de daha1950'lerin başında silindi.

2)Otomobile olan talebin artış hızı büyük ölçüde azaldı. Bu, öncü sanayilerde gözlenen tipik bir gelişmedir. İlk dönemlerde talepteki artış hızını gösteren eğri oldukça diktir. Bu, üretim kapasitesinin gelişmesine ivme kazandırır. Ancak var olan pazar giderek doygunluğa ulaştığında talep azalır: Arabaları yenileme ihtiyacı ve nüfus artışıyla sınırlı kalır. Böylece kapasite artımında görülen kâr potansiyeli, tıpkı ikincil teşvik etkenleri gibi yok olur.

3) Savaş sonrasının başlıca teknolojik yeniliklerinin yarattığı etki, büyük ölçüde sona erdi. Elbette, teknolojik değişim hızlı bir tempoda sürüyor, ancak yeni buluşlar, esaslı bir ekonomik büyümeyi teşvik etmek için yeterli etkiyi yayacak türden değiller.

4)Silahlanma en azından ABD ekonomisini ayakta tutmaya devam ediyor. Gene de hiç bir yerde eskiden sahip olduğu etkiye ulaşamıyor.1950 ve 1960'lardaki askeri harcamalarda görülen artışın tersine şimdiki askeri donanım, imalat kapasitesinde fazla yeni yatırım gerektirmeyen ileri teknolojiye dayalı.

5)ABD imparatorluğu gücünü yitiriyor. Bundan sorumlu olan üç değişim var: Birincisi, Vietnam yenilgisiyle ABD'nin liderlik rolünün sarsılmış olması. İkinci olarak, Batı Avrupa ve Japonya'da rakip güçlerin gelişmesi ABD'nin endüstriyel ve ekonomik egemenliğini sarstı. Gerçekten canlılık yılları boyunca, kapitalist dünyada endüstriyel kapasite artışının ta kendisi talebe oranla büyük miktarda kapasite fazlasına yol açtı, özellikle de çelik, gemi yapımı, otomobil, tekstil ve petro-kimya endüstrilerinde. Üçüncü olarak, ABD askeri aygıtının dünya çapında operasyonları ve ülkenin çokuluslu şirket ve bankalarının dünyaya yayılmasıyla bağlantılı olarak, doların dünya piyasalarına akması Amerikan parasının sahip olduğu ayrıcalıklı konumu kaçınılmaz bir biçimde sarstı. ABD emperyalizminin parlak devirlerinde ABD dışındaki dolar fazlası dünya ticaretinin gelişmesi için nakit sağlıyordu. Ancak altın - dolar çevrilebilirliğine ilişkin Bretton, Woods anlaşması 1971'de yürürlükten kaldırılınca dolar istikrarını yitirdi ve yabancı borsalarda yoğun spekülâsyon aracı haline geldi.

1992'nin, 1957 sonrasında gelen canlanma dönemine benzer bir döneminin müjdecisi olacağını sanmak arabayı atın önüne koşmaktır. Piyasanın daha da serbestleştirilmesi tek başına yeterli bir teşvik etkeni değildir, hiçbir zaman da olmamıştır.

Açıktır ki, bu çözümleme eksiksiz olmaktan çok uzaktır, ancak uzun dönemli savaş sonrası canlılığına ve bunu izleyen uzun süreli durgunluğa götüren temel nedenleri belirlemek için yeterlidir. Ticaret ve Gümrükler Genel Anlaşması'yla gümrük vergilerinin azaltılması ve Ortak Pazarın kurulmasının savaş sonrasında uluslararası ticarette görülmemiş bir artışa ve böylecede ekonomik büyümeye katkıda bulunduğu doğrudur. Ancak bu katkı sağlandığında özgül gelişme etkenleri bir araya gelip güçlü bir uzun vadeli yükselmeyi başlatmışlardı zaten. Bu gelişme etkenleri hızlarını kaybettiklerinde dünya ticareti de hızını kaybetti. Bundan çıkan sonuç: 1992'nin, 1957 sonrasında gelen canlanma dönemine benzer bir döneminin müjdecisi olacağını sanmak arabayı atın önüne koşmaktır. Piyasanın daha da serbestleştirilmesi tek başına yeterli bir teşvik etkeni değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. Olsa olsa bir yardımcı etkendir, asla bir ekonominin büyüme hızını belirleyen bağımsız bir güç değildir.

Tablo l      
ABD ticaret firmalarınca makina ve donanıma yapılan yatırım
(1982 kuru üzerinden, milyar dolar olarak)
 
Tür 1982 1985 1987

Bilgi, işlem ve ilgili donanım (1) 66.6 119.3 139.4
Sanayi donanımı (2) 59,3 64.6 61.4
Taşımacılık ve ilgili donanım (3) 42.5 61.5 59.1
Diğer donanım (4) 55.1 58.6 59.7

Toplam 223.4 304.0 319.6
 
(1)Esas olarak bilgisayar, muhasebe, büro makinele­ri ve haberleşme donanımı.
(2)Madeni eşya makineleri, özel sanayi donanımı, malzeme aktarma donanımı.
(3)Kamyon, otobüs, otomobil, uçak vb.
(4)Ziraat makineleri, inşaat makineleri, mobilya ve demirbaşlar.
Kaynak: Survey of Current Business, Temmuz 1986 ve Temmuz 1987.

Görünürde kapitalist sistemin bütününe güç aşılayacak bir şey de yoktur. Eskiden savaş bir çözüm yoluydu, ancak tarih, kapitalizme, onu bu kozundan yoksun bırakarak kötü bir oyun oynamışa benziyor. Üçüncü Dünyanın sunduğu parlak fırsatlar da sona ermiştir. Borç altında ezilen ülkelerin pazarları daraldı, çünkü IMF ye borç veren bankerler, bu ülkeleri ithalatlarını kısıtlamaya zorladılar. Yeni sanayileşen birkaç ülke de yavaş gelişen ithalatta rakip haline geldiler.

Gene de bilim ve teknolojinin sınırsız potansiyeline duyulan güven sonsuz bir umudun kaynağı oluyor. Bu güven geleceğin getireceklerine dayanıyor -yeni buluşların ticari değer kazanmasına kadar geçecek yıllan ve on yılları kapsayan bir gelecektir bu. Söz konusu buluşlar ticari değer kazansalar da büyüme motorunu yeniden çalıştırmak için gereksinim duyulan türden olmayabilirler. Bu anlamda, tablo 1 ve 2'de görülen, A.B.D.'de yaşanmış yatırım deneyimi oldukça öğreticidir. Seçilen dönem, 1980'lerin başında, oldukça ciddi bir depresyon sonrasında ortaya çıkan canlanma dönemidir. Normalde canlanma dönemlerinde sermaye yatırımı büyük artış gösterir. Bu kez de öyle olmuş, ama daha önceki dönemlerin seviyesine ancak ulaşabilmiştir. Fakat bu kez söz konusu artış "enformasyon devrimi" denen, çoğu kişinin yeni endüstri devrimi olarak ilan ettiği gelişmenin tam ortasında meydana gelmiştir. Gerçekten de, beklendiği gibi bu alan korkunç bir hızla gelişmektedir. Tablo l'de de görüleceği gibi, bilgi-işlem donanımına yapılan yatırım, 1982 ve '87 yılları arasında iki katına çıkmıştır. Ancak aynı şekilde önem taşıyan bir başka olgu, bu gelişen alandan başka, makine ve donanıma yapılan yatırımın bu beş yıllık dönemde ancak %15'i bulan bir artış göstermiş olmasıdır. Bu artış bile üretim kapasitesinin geliştirilmesinden değil, kiralık araba sektörü dâhil ulaşım donanımı alanındaki yatırımlardan kaynaklanmıştır. Dikkatimizi geleneksel üretim dallarına çevirirsek, (Tablo 1; 2. ve 4. satırlar) artışın %6'dan fazla olmadığını görürüz. Bu artışın büyük bir kısmı da dağıtım ve diğer hizmet kuruluşları için satın alınan mobilya ve demirbaştan sağlanmıştır. Açık ki, teknoloji canlanmaya katkıda bulunmuş olsa da diğer yatırım alanlarının ağır temposunu dengelemeyi başaramamıştır. Bu yenilikler, büyük bir hızla yayılıyor olmalarına karşın yeni bir yükselme dönemini başlatmakta yetersiz kalmışlardır.

Burada vurgulanması gereken nokta, mucizevi, bilimsel ve teknolojik buluşların ekonominin bütünü için ille de mucizevi büyüme hızı anlamına gelmedikleridir. Bu açıdan son yılların tipik yenilikleri, buhar gücü, demiryolu ve otomobil gibi daha eskiye ait dönüm noktası oluşturan buluşlarla hiçbir benzerlik göstermemektedir.

Tablo 2'de gördüğümüz konut dışı inşaat yatırımları durgunluğun daha da eksiksiz bir yansımasıdır. Yatırımların bütünündeki düşüş tek bir özel etkene bağlıdır. Petrol fiyatlan düştükten sonra, petrol araştırma ve işletme yatırımlarının azalması. Bu sektördeki spekülatif yatırımları ayrı tutarsak, 1982'den 1987'ye dek geçen bir süre içinde %2'lik önemsiz bir artış görürüz. Ayrıca, fabrikalara yapılan yatırımların da %30 civarında düştüğü göz önünde bulundurulmalıdır. Bu ciddi bir depresyonda beklenebilecek türden bir düşüştür, ancak şimdi bir canlanma döneminde karşımıza çıkmıştır. Öte yandan konut dışı inşaata yapılan yatıranı ayakta tutan (petrol ve gaz dışında) büro, alışveriş merkezi, otel gibi yapıların artışıdır.

Tablo 2
ABD 'de konut dışı yapılara yapılan yatırım
Tür 1982 1985 1987

Sanayi 17.3 15.0 12.2
Ticaret 37.5 53.3 46.3
Kamu hizmetleri (1) 28.3 25.1 25.7
Petrol ve gaz arama, kuyular 37.8 33.3 17.5
Diğer (2) 19.4 22.8 23.8
Toplam 143,3 149,5 125,5
 
(1)Aydınlatma, elektrik enerjisi, gaz, telefon ve demir yolları
(2)İbadet yerleri, hastaneler, oteller, dinlenme tesisleri, çiftlikler
Kaynak: Yukarıda adı geçen kaynak.

Bu iki tabloda açıklanan yatırım modeli yeni değildir. Söz konusu model 1970 ve '80'lerin geneli için tipiktir.* Durgunluk dönemini, öncesindeki canlılık döneminden ayırdeden önemli bir özelliktir. Gene de bu, son 20 yıl içinde teknolojik buluşların etkisinde azalma olduğu anlamına gelmez. Elektronik, lazer, iletişim, biyoteknoloji dallarında yepyeni alanlar yaratılıyor. Laboratuar raporlarında yenileri vaat ediliyor. Burada vurgulanması gereken nokta, mucizeyi, bilimsel ve teknolojik buluşların ekonominin bütünü için ille de mucizevî büyüme hızı anlamına gelmedikleridir. Bu açıdan son yılların tipik yenilikleri, buhar gücü, demiryolu ve otomobil gibi daha eskiye ait dönüm noktası oluşturan buluşlarla hiçbir benzerlik göstermemektedir.


Mali Patlama

Durgunluk yıllarının, özellikle de 1980'lerin gerçek gelişme mucizesi, finans alanında yaşandı. Bunun örnekleri uluslararası borsa ticaretinin gelişmesi, her türlü malda spekülasyonun yoğunlaşması, koca koca şirketleri alıp sauna çılgınlığı ve uluslar ötesi bankacılığın yayılmasında görülebilir. Aslında durgunluğa giren ekonomileri daha kötü bir sondan koruyan olgu kapitalist sistemin bütünündeki borç ve spekülasyon patlamasıydı.

Tablo 3
Uluslararası bankacılık, ekonomik faliyet ve uluslararası ticaret
(Bugünkü fiyat ve kurlar üzerinden milyar dolar olarak )
1964 1972 1980 1983 1985

Gayrisafi yurtiçi hasıla (doğu Avrupa hariç dünya toplamı) 1.605 3.336 10.172 10.140 12.825
Uluslararası mal ve hizmet ticareti (Doğu Avrupa hariç) 188 463 2.150 1.986 2.190
Uluslararası bankacılık faliyeti 20 208 1.559 2.253 2.598

Kaynak: Ralph C. Bryant, International Financial Intermeditation (Washington, The Brookings Instution, 1987, s.22)

Değişikliklerin bir yönü Tablo 3'te görülüyor. Tablodaki üçüncü satır önde gelen özel bankaların açtığı uluslararası kredilerin hacmini gösteriyor. Uluslararası bankacılık piyasasının bu boyutuna kapitalist dünyanın gayrisafi yurt içi hasıla ve dış ticaret verileri eşlik ediyor. Uluslararası bankacılık piyasasının nasıl bir hızla yayıldığı bu tablodan açıkça görülüyor. 1964'te uluslararası bankacılık dünyanın gayri yurt içi hasılasının %1'inden biraz fazlasına tekabül ediyordu. O dönemde uluslararası bankacılığın işlevi mal ve hizmet akışını kolaylaştırmaktı. Öte yandan 1972'de bu tür bankacılığın faaliyetleri dünya ticaretinin %45'ine ulaşarak böylesi bir yardımcı rolün çok ötesine taştı. Sonraları uluslararası bankacılık dünya üretimi ve ticaretinde gözlemlenen düşüşe rağmen büyük bir hızla büyümeye devam etti. Öyle ki, 1985'te uluslararası bankacılık faaliyeti dünya ticaretini bile aştı.

Uluslararası bankacılığın kaydettiği bu gelişme, onun durmadan artan borç, spekülasyon ve sınırlar ötesi mali sermaye dolayımına kaynak sağlanması ve bu sürece bizzat katılmasıyla açıklanabilir. Bu sürece katılan paranın şaşırtıcı hacmi spekülasyonunun sadece bir alanından verilecek bir örnekle değerlendirilebilir. New York Morgan Stanley Yatırım Bankası, şöyle bir değerlendirme yapıyor:

"1987'de her gün ortalama 420 milyar dolar, dünya döviz borsalarını dolaştı. Bunun yüzde 90'ı ticaret ve yatırımla ilgisi olmayan mali işlemlerde kullanıldı." (Forbes, 22 Ağustos 1988, abç)

Gerçek yatırımların düşük düzeyleriyle (İnansın bu en son aşaması arasında mantıksal bir bağ olduğu inancındayız Büyüme hızını artıracak yeni geleme etkenlerinin yokluğunda üretim alanına yapılacak yatırımların kâr olanakları çok kısıtlıdır. Aynı zamanda ekonomik faaliyet görece yüksek bir düzeyde seyrettiği sürece kâr birikmeye devam eder. Sonuç olarak Batı Avrupa, Japonya ve ABD'de sermaye oyununda yer alan baş aktörlerin nakit para yığınları hiç durmadan artıyor. Böylelikle de bu faktörler enerjilerini mali piyasalarda alıp satarak kar sağlamaya yöneltiyorlar.

1992 yılı, bu arka plan göz önünde bulundurularak incelenmelidir. Avrupa Topluluğu'nda oluşturulacak bir birleşik iç pazarın Avrupa'ya hızlı gelişme şansı .yakalayacağı beklentisini desteklemek için çok az neden vardır. Watl Street Journal’de yayınlanan bir raporda ifade edildiği gibi, bu pazarın dünyanın belli başlı şirketleri için savaş alanı haline geleceğini" söylemek daha gerçekçi bir bakıştır. (29 Aralık 1988) Tekelci sermaye çağında endüstri, ticaret ve finansman alanlarındaki devlerin stratejisi gerek hammadde, gerek üretim kapasitesi ve gerekse pazar payı üzerindeki kontrollerini pekiştirmeye yöneliktir. Piyasa durgun ve yatırım fırsatları kıtsa daha sıkı bir kontrole yönelinir. Yeni bir savaş alanı açıldığında bu çaba daha da artar.

Bu gözlemler boş birer tahminden ibaret değildir. Savaş siperleri 1992'de sınırların kaldırılması kesinleştiği andan itibaren kazılmaya başlandı. Tablo 4, bu öykünün bir bölümünü anlatıyor. ABD'nin 1982-84 yılları arasında AT'ye yaptığı doğrudan yatırım hacminin istikrarına dikkat ediniz.Daha sonra yalnızca üç yıl içinde yüzde 75'lik bir artış kaydedilmiş. Bu artış abartılıdır, çünkü doların uluslararası değerindeki düşüşü yansıtmak üzere yabancı aktiflerin değeri artırılmıştır. Ne var ki bu hesap ayarlaması öykünün yalnızca bir bölümüdür. Avrupa'daki durgunluk uzun bir süre ABD yatırımların gelişmesine sekte vurdu. Gözle görülür bir yükselme 1985'te başladı. Bu yükselme kıyasıya bir rekabet beklentisinin yanı sıra AT çevresine yeni gümrük duvarları çekilmesi olasılığını da yansıtıyor.

Avrupa'nın devleri de yalnız Avrupa'da değil ABD'de de gerek savunma gerekse saldırı amacıyla şirket birleştirme ve satın alma oyunlarına girişiyorlar. Bu arada Business Week’te anlatıldığı gibi Avrupa'da bankerler, borsa simsarları ve sigortacılar birleşiyor ve ittifaklar kuruyorlar:

"Geçen 18 ay içinde Avrupa'da 400 banka ve finans şirketi birleşti, birbirlerinden karşılıklı hisseler satın aldı ya da hisse senetleri, fonlar, sigortalar ve diğer mali araçların salımı için ortak pazarlama şirketleri oluşturdu. Bu ittifaklar adı geçen kuruluşların yurt içindeki konumunu güçlendirdiği gibi, onların, Avrupa'da faaliyetlerini hızlandıran Japonya, ABD ve İsviçre devleriyle uluslararası alanda rekabet gücü elde etmelerini de sağlıyor."

Tablo 4
ABD'nin AT'ye yaptığı doğrudan yatırımlar
(milyar dolar olarak)
Yıl

1982 71.7
1983 70.2
1984 69.7
1985 82.1
1986 98.5
1987 122.2

Not: 1982-1985 arasındaki sayılar o yıllarda AT'ye üye 10 ülkeyi kapsıyor. 1986 ve 87'ye ait sayılar ise, iki yeni ülke, İspanya ve Portekiz'de yapılan yatırımları da kapsıyor. Bu fark genel görünümü değiştirmiyor, çünkü söz konusu iki ülkede 1985-1987 yılları arasındaki yatırım artışı 2 milyar doları bile bulmamıştır.
Kaynak: Survey of Current Business, Ağustos 1986 ve Ağustos 1988.

Bu döneme ilişkin tartışmalarda sıklıkla unutulan nokta, bu kontrol savaşımı sonunda işçi sınıfının ne olacağı sorusudur. Düşük ücret düzeyinden yarar sağlamak amacıyla yatırımların ispanya ve Portekiz'e kaydırılması şimdiden ileride ne olacağına ilişkin bir ipucu vermektedir. Sermaye akışının serbestleştirilmesi, üretimin ücretlerin düşük olduğu bölgelere kaydırılmasını pekala hızlandırabilir. Taşınmama kararı alan fabrikalar modernizasyon yoluyla emek maliyetlerini düşürerek işçi sayısını azaltma yolunu seçeceklerdir. Bu gelişmelerini her ikisi de zaten kitlesel işsizlikle karşı karşıya bulunan ülkelerin işçi sınıflan için gerçek birer tehdit oluşturmaktadır.

Her şeyden önce şunu anlamak önemlidir: Bir ülke uluslararası ekonomiyle ne denli bütünleşirse dış gelişmelerin etkisinden kaçmakla o denli zorlanır. Bu genelde doğrudur, ancak bir durgunluk döneminde daha fazla ö-nem kazanır. Çünkü gelişimin ağır seyrettiği ya da hiç olmadığı durumlarda bir ülkenin görece olarak ilerlemesi genellikle diğerlerinin sırtından gerçekleşir. Bu olasılık mal ve para akışının önündeki bütün engeller kaldırıldığında daha da fazlalaşır. Çünkü o zaman sermaye ülkelerin birinden diğerine serbestçe ve hızla, ödemeler dengesi zorluklarına, döviz kurlarındaki dalgalanmalara ve faiz oranlarındaki farklılıklara uyum sağlayacak biçimde akacaktır. Bu da etkilenen ülkelerin ilerici stratejiler izleme yetilerini ciddi biçimde kısıtlayacak, politik tercihlerini ücret ve sosyal hizmetleri olumsuz yönde etkileyen kemer sıkma programları arasındaki seçime indirgeyecektir.

Endüstri ve maliye şirketlerine gelince, onların sermaye ve ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasında aradıkları şey, savaşlarını rahatça sürdürebilecekleri düzgün bir alandır. Ama bu alan işçi sınıfı için ne anlama gelecektir? Sermayenin dolaşım serbestliği rekabet uğruna yaşama standartlarını düşürme serbestliğini de içerecek midir? İşçi sınıfının önünde duran sorun budur.

Pazarların birleşmesinden güçlü bir büyümenin ve artan iç olanaklarının önünü açacağına ilişkin boş umut, kitlelerin sırtına binecek yükü azımsama eğilimini de içerir. 1992'ye daha üç yıl var. Ama işçi sınıfı hareketlerinin tek tek ve hep birlikte bu yıkım tehdidine nasıl karşı koyacaklarını planlamaya başlaması için hiç de erken değil.


Dipnotlar
(*) Ayrıntılı bilgi için bkz. Harry Magdoff ve Paul Sweezy'nin Stagnalion and the Financial Explosion (New York, Monthly Review Press, 1987) adlı kitabın 50-58. sayfalarında yer alan "Supply Side Theory and Capital Investment" başlıklı makaleleri.

İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11