Program sorunu üzerine (2)

Kemal Bilgi

Kemal Bilgi, Program Sorunu Üzerine çalışmasını, TBKP Program Taslağı'nı esas alarak Aralık 1988'de hazırlayıp Mayıs1989'da biçimlendirmiş. İzleyen süreçte TBKP Programı ülkemizde Yeni Açılım Yayınları'nca yayımlandı. Görüldüğü kadarıyla Taslak ile Program arasında ana mantığı itibariyle köklü bir değişiklik yok. Dolayısıyla Kemal Bilgi'nin Taslak'a ilişkin eleştirileri Program için de geçerliliğini ve güncelliğini koruyor. Dergimiz önümüzdeki sayılarında da program sorununu gerek genel olarak, gerekse tek tek konuları bakımından ele alacak çalışmaları yayımlamayı öngörüyor. Bunların ideolojik-politik netleşmenin sağlanmasına ve böylece bir birliğin oluşumuna katkıda bulunacağına inanıyor.


c)TBKP Program Taslağı ve Türkiye

Türkiye kapitalizminin temel tarihsel özelliği TBKP program taslağında şöyle konuyor: "Ülkemizde burjuva demokratik bir rejim, bütün kurum ve kurallarıyla sürekli varolamamıştır. Burjuva demokrasisinin işlerlik kazanamayaşının etkenleri Türkiye kapitalizminin, burjuva toplum ilişkilerinin tarihsel özellikleri, burjuva demokratik devrimlerinin cılız kalmasıdır”(s.:24). Devrim en kısa tanımıyla, politik iktidarın sınıfsal el değişikliğidir. Burjuvazinin iktidara el koyması demek olan burjuva demokratik devrimi, ülkemizde de esas itibariyle bir kez olmuştur. Öte yandan emperyalizm çağıyla birlikte burjuvazinin demokrasi ve ilericilik barutu tükendiğinden, tekellerin egemenliği siyasal planda gericiliğe tekabül ettiğinden bu çağda 'cılız' kalmayan burjuva devrimi olmamıştır. Dolayısıyla devletle bütünleşmiş tekelci kapitalizm koşullarında yeniden biçimlendirilen burjıva devlet aygıtında burjuva demokrasisinin 'bütün kurum ve kurulları'nı aramak, ham hayal peşinde koşmaktır. Nitekim emperyalist-kapitalist sistem bir bütün olarak gericileşmekte, yeni tutuculuk politikasına yönelmektedir. Bağımlı ülkelerde ise otoriter, totaliter rejimleri oturtma yönündeki eğilimler belirginlik kazanmaktadır. Anılan türde bir burjuva demokrasisi hedefleyenler, tarihin tekerleğini tersine çevirip, emperyalizm öncesine dönmek durumundadırlar.

TBKP program taslağında Türkiye'de iktidarın yapısı konusunda şunlar söyleniyor:

"Türkiye'de ekonomik iktidarda asıl sözü geçen büyük ve tekelci burjuvazi ile giderek kapitalistleşen büyük toprak sahipleridir. Burjuvazinin bu kesimi, egemen burjuvaziyi oluşturuyor." (sf.:23)

"Türkiye'de politik iktidarda asıl sözü geçen, ekonomide olduğu gibi egemen burjuvazidir." (sf.:23)

"Egemen burjuvazinin iç çelişkilerinde devlet olanaklarından yararlanma yarışı önemli bir rol oynamakta, bu olanaklardan yararlanamayan, uluslarötesi tekellerle işbirliğine giremeyen sanayici ve işadamlarının durumları sarsılmaktadır." (sf.:23)

"1980 askersel darbesiyle birlikte, devletin, rejimin ve uygulanan politikanın üzerinde, egemen burjuvazinin içinden sivrilen uluslararası tekellerin yerli ortaklarının etkisi olağanüstü güçlenmiş, ekonominin ve devlet iktidarının kilit noktalarında ağırlığını arttıran ve devlet politikalarını oluşturup yürüten bağımlı, tekelci-militarist bir oligarşi öne çıkmıştır." (sf.:23)

Burjuvazinin iktidara el koyması demek olan burjuva demokratik devrimi, ülkemizde de esas itibariyle bir kez olmuştur.

"1980 sonrasında egemen burjuvazi işçi sınıfının sendikal ve politik örgütlerine karşı eşi görülmedik bir saldırı yöneltmiştir." (sf.:29)

"Uluslararsı tekeller, onların 'küçük ortağı' olan yerli tekeller ve egemen burjuvazinin öteki kesimleri şeklindeki hiyerarşi, güçlünün daha az güçlü üzerinde hegemonya kurmasına olanak sağlamakta ama aynı zamanda, egemen güçler arasında onlarla ya da onların bir bölümüyle uluslarötesi tekellerin politikaları arasında çelişki ve sürtüşmelere de neden olmaktadır." (sf.:23)

Görüldüğü gibi, TBKP program taslağında iktidarın yapısı tanımlanırken çeşitli kavramlar kullanılmış. Büyük ve tekelci burjuvaziden, egemen burjuvaziden, egemen güçlerden, tekelci güçlerden ve bağımlı, tekelci-militarist bir oligarşiden söz ediliyor. Bir yerde 1980 askersel darbesiyle egemen burjuvazinin içinden tekelci-militarist bir oligarşinin öne çıktığı söyleniyor, bir başka yerde 1980 sonrasında bir bütün olarak egemen burjuvazinin iktidarı söz konusu ediliyor. Anlaşılan o ki, bu program hazırlanırken TİP'in 'egemen burjuvazi' kavramıyla TKP'nin 'oligarşi' kavramı arasında bir tercih yapılamamış ve her iki kavram eklektik bir biçimde biraraya getirilmiş.

Anlaşılan o ki, bu program hazırlanırken TİP'in 'egemen burjuvazi' kavramıyla TKP'nin 'oligarşi' kavramı arasında bir tercih yapılamamış ve her iki kavram eklektik bir biçimde bir araya getirilmiştir.

Dikkat çeken bir diğer nokta, emperyalizm ile egemen burjuvazi arasındaki karşılıklı ilişki sorunudur. Gerek ekonomik iktidarda asıl sözü geçenler arasında, gerekse politik iktidarda asıl sözü geçenler arasında emperyalizm ya da uluslarötesi tekellere yer verilmemekte, buna karşın egemen burjuvazi arasından sivrilen tekelci-militarist oligarşiye sıra gelince, bu zümrenin sıfatı birden bire bağımlı olmaktadır. Bu, sıradan bir muğlaklık değildir. Bu bağlamda egemen güçler olarak hiyerarşik sıraya bağlanan uluslarötesi tekeller, onların 'küçük ortağı' olan yerli tekeller ve egemen burjuvazinin öteki kesimleri arasında 'izlenecek politikalar nedeniyle' çelişki ve sürtüşmelere işaret edilmektedir. Bu bütünsellik içinde, bir anda, sevilmeyen deyimle baş düşman, sınıfsal planda göz ardı edilerek işçi sınıfımız ve emekçi halkımızın mücadele perspektifi karartılmaya çalışılmaktadır. Nitekim baş düşmanın sınıfsal planda net bir biçimde ortaya konmaması, tüm programa damgasını vuran, kimin kime karşı ne için, hangi istemleri, nasıl gerçekleştirmek üzere hareket edeceğinin belirsizleştirilmesine varmaktadır.

Bu karmaşık sınıfsal sıralama içinde, ülkemizdeki yeni gelişmeler özellikle gözden kaçırılıyor. Program taslağının bütününde bir türlü yerine oturtulamayan tarım kesimi, egemen sınıf bakımından da netleştirilemiyor. Hala 'giderek kapitalistleşen' büyük toprak sahiplerinden söz ediliyor. Oysa bugün kapitalistleşmiş büyük toprak sahipleri ve tarımdaki tekeller ülkemiz tarımında ağırlıklı yer tutuyor. Üstelik günümüzde tarım alanında gün günden tekelci kesimlerin dolaysız faaliyeti artmakta, tarımsal sanayi kompleksleriyle tarımda da söz sahibi haline ülkemizin büyük tekelleri gelmektedir.

Bir bütün olarak bakıldığında TBKP'nin tüm "yenilik" söyleminin aslında muğlaklık olduğu ortya çıkıyor. Ne emperyalist sistem içindeki yeni iş bölümüyle bağlı olarak ülkemizdeki egemen güçlerdeki gelişmeler, ne de ülkemizde devletle bütünleşmiş tekelci kapitalizmin ağırlık kazanmasıyla birlikte egemen konuma gelen tekelci burjuvazi, iktidarın yapısı tanımlanırken ortaya konamıyor.

Türkiye kapitalizmi ile ilgili daha genel bi değerlendirme TBKP program taslağında şöyle yapılıyor:

"Burjuvazinin öne çıkan hiçbir grubu emperyalist destekle bile tek başına sınıf egemenliğini yürütememektedir. Bu durum, bu grubun egemen güçlerin öteki kesimleriyle iktidar blokları oluşturmasına neden olmaktadır. Var olan parlamenter sistem ise, bu sınıfsal güç koalisyonları çerçevesinde, burjuvazinin tüm kesimlerinin çıkarlarını uyumlaştırmasına, halkın demokratik katılımını sağlamaya yetenekli olmamaktadır. Bu durum zorbalık yönteminin daha sık ve yaygın kullanılmasına, burjuvazinin sınınf egemenliğini yürütme biçimi ve sürecinde bunalım ve kopuşlara yol açmaktadır. Yakın tarihimizin deneyimi göstermiştir ki geniş demokrasi güçlerinin katılımını dışlayan sınırlı bir parlamentarizm çerçevesinde, burjuvazinin şu veya bu grubunun hegemonyasında kurulan iktidar blokları da politik istikrar sağlayamıyor.

"1960'lı yıllardan sonra, tepesi egemen güçlerin parçası haline gelen, Pentagon ve NATO merkezleriyle daha sıkı bağlanan silahlı kuvvetlerin içe dönük zor kullanma işlevi artmıştır. Bunalım durumunda devletin görece bağımsız rolü belirginleşmekte, ordu eski sınıfsal güçler koalisyonundan bağımsız olarak harekete geçmekte, genel olarak burjuvazinin egemenlik sistemini korumak göreviyle politik yaşama müdahale etmekte, katılım isteyen demokrasi güçlerini baskı almaktadır. Silahlı kuvvetler, burjuvazinin bu kez öne çıkan grubunun hegemonyasında kurulan egemen güçlerin yeni iktidar bloğuna destek olmakta, bu temelde dar bir parlamentarizm çerçevesinde yeniden 'toplumsal uyuşma' sağlanması koşullarını hazırlamaktadır." (sf.: 24).

TBKP program taslağında belirtildiğinin tersine, ülkemizde burjuvazinin öne çıkan bir grubu, tekelci burjuvazi, egemen sınıf olarak örgütlenmiş bir halde, tek başına sınıf egemenliğini yürütebilmektedir. Bu, yalnızca Türkiye'de değil emperyalizm çağında tüm gelişmiş ve orta düzeyde gelişmiş kapitalist ülkelerde böyledir. Türkiye'de tekelci burjuvazinin siyasal rejiminin istikrar bulamaması, yalnızca onun politikalarının ya da egemen güçlerin iç çelişkilerinin sonucu değildir. Sorunu böyle öne koyma, Marksizm'in sınıf savaşımı öğretisine alt-üst etmek demektir. Bu süreçte, ülkemizde sınıfsal çelişkilerin keskinliğinin, toplumsal muhalefetin hızlı ve radikal istemlerle yükselişinin belirleyici etkileri vardır. Emperyalizm çağında, hele hele devletle bütünleşmiş tekelci kapitalizm koşullarında, tekelci burjuvazi egemen güçtür. Bu durumda "egemen güçlerin öteki kesimleri" kavramı somut bir anlam taşımamaktadır. Tekelci burjuvazi, kendi egemenliği temelinde, diğer burjuva kesimlerinin de aktif ya da pasif onayını alarak, ya da bunları kimi bunalım durumlarında açık, zorba diktatörlüğünün kurbanları arasına sokarak ülkeyi yönetir. Varolan parlamenter sistemin görevi, halkın demokratik katılımını sağlamak değil, tersine bu katılımın önünü kesmektir.

TBKP program taslağı ülkemizde 1970 ve 1980'li yıllarda yaşanan askersel darbeler ile tekelci burjuvazi arasındaki kopmaz bağı gizlemeye çalışmaktadır. Alalım 12 Eylül darbesini: Ordu eski sınıfsal güçler koalisyonundan bağımsız olarak mı harekete geçti? Yoksa silahlı kuvvetlerin başı generaller, ABD emperyalizminin ve tekelci burjuvazinin hazırladığı programı uygulamak üzere, onların dolaysız etkileri altında mı darbe yaptılar? Darbeden bu yana 12 Eylül ile CIA-Pentagon, 12 Eylül ile TÜSİAD, MESS gibi tekelci burjuvazinin örgütleri arasındaki ilişkileri kanıtlayan yayınlar kütüphanelerin raflarını dolduruyor. Daha 12 Eylül'den önce komünistler, emperyalizmin ve tekelci burjuvazinin açıkça bir askeri darbe hazırlığı içerisinde olduğunu, özellikle 24 Ocak kararlarının açıklanmasından sonra, defalarca belirttiler. TBKP program taslağını kaleme alanlar unutmak ve unutturmak isteseler de, bizzat TKP ve TİP'in bu doğrultudaki açıklamaları henüz belleklerden silinmedi. 12 Eylül'de ordu, genel olarak sivil egemen güçlerden bağımsız olarak hareket etmedi, sivillerin bir kesiminin, tekelci burjuvazinin emrinde işçi sınıfına ve halka karşı tam boy saldırıya geçti. Devlet, finans oligarşisinin çıkar ve istemleri doğrultusunda yeniden biçimlendirildi. Bilim, görüntüyü aşmakla başlar. Cumhuriyet tarihinde silahlı kuvvetlerin ve genel olarak devlet kurumlarının, bırakın görece bağımsızlığı, tekelci sermayeye 12 Eylül ölçüsünde bağımlı olduğu bir başka dönem gösterilemez.

Kısaca anımsayalım. 12 Eylül'e giden ve onu izleyen süreci somut olarak önümüze koyduğumuzda şu özellikleri görüyoruz: 11 Eylül Türkiyesi toplumsal muhalefetin yükseldiği, komünist devrimci hareketin tüm bölünmüşlüğüne karşın devrimci bir direnişi yükselttiği, işçi ve emekçi yığınların zengin bir çeşitlilik içinde yığınsal grev ve eylemlerini yürüttüğü, bütün bunlara bağlı olarak küçük burjuva ve kimi burjuva çevrelerin giderek en azından tarafsızlaşma eğilimi gösterdiği, hükümetin sıkıyönen kontrol sağlayamadığı bir toplumsal siyasal ortamda tekelci burjuvazi kendi bunalımına çözüm olacağına inandığı, ama kendi dışında tüm toplumsal sınıf ve katmanların çıkarlarına aykırı bir reçeteyi emperyalist odaklardan almış ve uygulamaya koymak istiyor. Kabaca 24 Ocak kararları denilen bu ekonomik modele denk düşen ve bu modelin olmazsa olmaz koşulu olan politik rejim biçimlendirilmeye çalışılıyor. Yeni bir anayasa taslağı, bir dizi baskı yasası hazırlıkları sürdürülüyor. 12 Eylül işte bu bağlamda yapılıyor. Yani silahlı kuvvetler üstyönetimi, yeni (eskisinden farklı) bir ideolojik bakışla ve yepyeni, sürekli bir rejim oluşturmak için değil, kendilerine verilen programı uygulamak için yönetime geliyor ve nitekim yönetime geldiği gün de bunu ve bunu başardığında gideceğini ilan ediyor. Açık ki bu rejim bir askersel diktatörlüktür; ama hangi karakterde bir askersel diktatörlük? Üç yıl boyunca beş kişinin ağzından çıkan söz kanun olmuş, “hukukun üstünlüğü” ilkesi terkedilmiş, yani rejimin ayırdedici özelliği keyfilik olmuş. Açık baskı ve şiddet Türkiye tarihinin görmediği boyutlara ulaşmış, rejimin ayırdedici bir diğer özelliğini oluşturmuş. Ve bu diktatörlük, devlet finans oligarşisinin çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirmek ana amacı doğrultusunda çalışmış. İşte rejimin faşist karakterinin göstergeleri bunlar. Tek sözle 1980-1983 dönemindeki erk, faşist karakterli bir askersel diktatörlük olmuş.

Cumhuriyet tarihinde silahlı kuvvetlerin ve genel olarak devlet kurumlarının, bırakın görece bağımsızlığı, tekelci sermayeye 12 Eylül ölçüsünde bağımlı olduğu bir başka dönem gösterilemez.

TBKP'ye göre ise, darbeden önce iktidarda olan “egemen güçler” 1980 darbesinden sonra, bir zaman bir faşist rejim oluşturmuşlardır. Dahası bu rejimi oluşturan silahlı kuvvetler “eski egemen güçler koalisyonundan bağımsız” olarak hareket etmiş. İşte bu aynı silahlı kuvvetler, burjuvazinin bütününün çıkarlarına “faşist bir rejim altında koruduktan sonra, günü geldiğinde iktidarı” nasıl ve ne zaman biçimlendiği belli olmayan “yeni bir egemen güç bloku”na teslim etmeyi uygun bulmuş. Bu uygun buluş ise şöyle açıklanıyor: “Rejime eklemlenen parlamento ile halkın yönetime zaten kısıtlı olan katılım göstermelik duruma gelmiştir. Egemen güçlerin yeni tutucu politikasıyla, burjuvazinin orta katmanlarından ve emekçi kesimlerinden bir kitle tabanı oluşturulabilmesi, manevra yeteneklerinin artması, baskı gücünün yanısıra politik hegemonya kurarak yönetme olanaklarının genişlemesine yol açmış, rejimin faşist çizgilerinin azaldığı, otoriter bir rejimin belirginleştiği bir süreçten geçilmiştir." (s.:25). Oysa yukarıda açıkladığımız gibi, Türkiye'deki 1980 askersel darbesinin amacı, ta baştan toplumsal muhalefeti ezerek devleti finans oligarşisinin çıkar ve istemleri doğrultusunda yeniden biçimlendirmek olarak ortaya konmuştur. Bu amaç, hazırlanan anayasa ve genel hukuksal çerçeveyle, devletle bütünleşmiş tekelci kapitalizmin çizgilerine özgü otoriter bir rejimin sınırları çizilerek yerine getirilmiştir. Böylece faşist karakterdeki askersel diktatörlüğün işlevi tamamlanmıştır. İşte 1983 seçimleriyle girilen süreçte, parlamento platformunda, burjuvazinin değişik kesimleriyle uzlaşma zemini aranmaya, çerçevesi çizilen otoriter rejim adım adım ete kemiğe büründürülmeye başlanmıştır.

TBKP program taslağında, bu analiz boyunca utanç verici bir saptırmaya da yer veriliyor. Faşist darbecilerin vahşi saldırısına uğrayan kesimler, "katılım isteyen demokrasi güçleri" olarak tanımlanıyor. 12 Eylül öncesindeki hangi devrimci parti, örgüt ya da çevre "katılım" istiyordu? Dönemin sol basınını, sayısız bildiri ve açıklamaları inceleyin, "katılım"la yetinen tek bir örnek gösteremeyeceksiniz. "Devrim", "devrimci iktidar", "emperyalizmin ve tekellerin egemenliğine son verilmesi", "oligarşinin devrilmesi", "iktidarın işçi ve emekçilerin eline geçmesi", "devrimci diktatörlük", "demokratik halk iktidarı", "proletarya diktatörlüğü" istiyordu dönemin devrimci güçleri. TBKP programı, devrimci geleneği açıkça belleklerden silmeye çalışıyor. Program yazarları, devrimci savaşımdan vazgeçmiş, reformizmi benimsemişlerdir. Ama bununla yetinmiyorlar: Tarihi de bugünkü reformist çizgilerine uydurmaya, reformistçe yeniden yazmaya kalkışıyorlar; devrim ve devrimci iktidar hedefi olarak yerine el çabukluğuyla sosyal demokrat reform ve "katılım" masallarını öne sürüyorlar.

Ülkedeki baş çelişki, kapitalizmin gelişme düzeyine bağlı olarak biçimlenen sınıfların karşılıklı yer alımı ve ülke özgünlükleri temelinde saptanmalı, sınıfsal olarak ifade edilmelidir.

TBKP, bu belirlemelerden sonra, önündeki stratejik aşamada çözülmesi gereken baş çelişkiyi şöyle saptıyor: "TBKP'ne göre, egemen burjuvazinin bugünkü politikası ve rejimiyle nüfusun ezici çoğunluğu arasındaki çelişki, günümüzde öncelikle çözülmesi gerekli ve olanaklı politik çelişkidir. Emperyalizm ve egemen burjuvazi ile halk arasındaki, emek ile sermaye arasındaki çelişkilerin ve bütün diğer toplumsal çelişkilerin gelişmesini bu politik çelişki belirtmektedir. Bu politik çelişkinin çözülmesi, öteki çelişkilerin çözüm yolunu, toplumsal ilerlemenin yolunu açacaktır." (s.:27). Daha önce, uluslarötesi sermayeyle bağlanamayan, devlet olanaklarından yeterince yararlanamayan bir bölümünün durumlarının sarsıldığı söylenen egemen burjuvazi gene bugünkü rejimin ve politikaların sahibi oluyor. Onun içinden sıyrılan bir bölüm, oligarşi, kenarda kalıyor. Öte yandan, daha önce dünyadaki baş çelişkinin saptanmasıyla ilgili olarak söylediğimiz gibi, gene karşıtlardan biri bir politika, diğeri ise bir toplumsal güç olarak konuyor. Bu ikincil önemdeki hatalar bir yana, yukarıdaki anlayış TBKP program anlayışının özünün yanlışlığını gözler önüne seriyor. Bu stratejik aşamada toplumsal gelişmeyi engelleyen olgu, egemen burjuvazinin bugün izlediği politika olarak saptanıyor, egemen burjuvazinin egemenliğinin kendisi konusunda, kapitalizm konusunda tek söz edilmiyor. Bu temel saptamanın kaynağı nedir? Aşağıdaki alıntıda bunun ipuçlarını bulabiliyoruz: "Ülkedeki politik güçler oranı, bağımlı, tekelci-militarist oligarşiyi kesin yenilgiye uğratma, ekonomide ve iktidar yapısında devrimci dönüşümlere yönelme hedefleri için mücadeleyi gerçekçi kıldığında Barış ve Demokratik Yenilenme stratejik aşaması tamamlanmış olacak ve TBKP bu durumda stratejik amaç ve görevleri yeniden belirleyecektir." (s.:54-55). Görüldüğü gibi, içinde bulunduğumuz stratejik aşamanın baş çelişkisi, politik güçler oranı ve gerçekçilik temelinde belirleniyor. Oysa bunlar politik taktiklerin temelini oluşturacak göstergelerdir. Ülkedeki baş çelişki, kapitalizmin gelişme düzeyine bağlı olarak biçimlenen sınıfların karşılıklı yeralımı ve ülke özgünlükleri temelinde saptanmalı, sınıfsal olarak ifade edilmelidir.


d) TBKP Program Taslağı ve acil politik görev

TBKP program taslağında baş çelişkinin saptanmasına bağlı olarak, içinde bulunduğumuz stratejik aşamada Parti'nin önünde duran politik görev, iktidarda kalmayı sürdürecek olan egemen burjuvazinin –ya da bağımlı, tekelci-militarist oligarşisinin- değişik bir politika izlemesini sağlamak olarak belirleniyor: "Barış ve Demokratik Yenilenme Programı, hemen bugünden, henüz kapitalizm çerçevesinde olanaklı ilk ekonomik iç ve dış politik çözümleri getirme programıdır." (s.:34). Böyle bir programın TBKP tarafından stratejik amaç olarak ilan edilmesi ne anlama geliyor? Birinci olarak, yanlış stratejik amaç saptamak bir yana, bizzat strateji kavramının içi boşaltılıyor. Strateji, politik taktikler düzeyinde ele alınıyor. İkinci olarak, stratejik amaç olarak iktidar değişikliğinin öne konulmayışı, programın egemen burjuvaziye önerilmesi demek oluyor. Komünist partisinin görevi, oligarşi için değil, işçi sınıfı ve emekçiler için politika üretmektir. Üstelik, işçi sınıfının ve emekçilerin bu amaç doğrultusunda seferber edilmesi, oligarşinin çıkarlarının kuyruğuna takılması anlamına geliyor. Üçüncü olarak, TBKP böyle bir "strateji" saptamakla, tüm bir stratejik aşama boyunca kendini politik parti olarak görmekten vazgeçmiş oluyor. Tüm bir aşama boyunca iktidarı amaçlayan bir parti, bu aşama süresince herhangi bir baskı gücü olarak kalmayı kabullenmiş demektir. Dördüncü olarak, böylesi bir stratejik amaç tespiti, yığınlara, sorunlarının kapitalizm aşılmadan, oligarşinin iktidarına son vermeden de çözülebileceği yolunda yanlış bir anlayış propaganda edilmesi sonucunu verir.dolayısıyla daha başlangıçta, formüle edilen stratejik amaç, işçi sınıfını erke dönük savaşımında silahsız bırakmaktadır.

BDY programının somutlanmasıyla, amaçlanan şeyin ne olduğu daha da netleşiyor: "... Ulusal önemdeki tüm sorunların tüm ulusal güçlerin katkısıyla, diyalog ve anlaşma temelinde çözülmesi ertelenmez bir gerekliliktir. Barış, huzur ve istikrar içinde yaşamak halkımızın hakkıdır." (s.:18). TBKP, kapitalizm çerçevesinde, egemen burjuvazinin iktidarda olduğu koşullarda ulusal güçleri anlaştırıp huzur ve istikrarı sağlama misyonunu üstleniyor. Sınıflı toplumlarda tüm ulusu ilgilendiren toplumsal sorunlar anlaşma temelinde değil, sınıf savaşımları temelinde çözüme kavuşturulur. Bu, kuşkusuz, zorunlu hallerde geri adım atmayı, uzlaşmayı da içerir; ancak temeli sınıf savaşımları olarak kalır. Oligarşinin egemenliği koşullarında bir huzur ve istikrar sağlamak, oligarşinin politik temsilcilerinin hep özleyip hiç ulaşamadıkları, ulaşamayacakları bir amaçtır. Bilim, bu düşlerin (işçi ve emekçiler için karabasan demek daha doğru olur) gerçekleşemeyeceğini öğretiyor. Kapitalizm koşullarında huzur ve istikrarı "bozan" toplumsal çatışmaların altında, niyetler değil, nesnel sınıfsal çelişkiler yatmaktadır. Bir komünist partisinin, oligarşisinin egemenliği altında huzur ve istikrar sağlamayı amaç edinmesi, bu partinin oligarşinin düzeninin bir eklentisi durumuna gelerek Marksizm-Leninizm konumlarını tümüyle terketmesi demektir.

İşçi sınıfının emekçi halkın devrimci programı sosyalizmi öngören bir program olmak zorundadır. Hem de belirsiz bir gelecekte (ya da gelmeyecekte) değil, hemen şimdi...

'Güncel' ya da 'acil' ya da 'bugünkü politik hedef' nedir? Soruyu bir başka biçimde de koyabiliriz. Komünistler, ülkenin bugün içinde bulunduğu duruma ve işçi sınıfı ile emekçi halkın sorunlarına nasıl bir çözüm önermeli? Nasıl bir alternatif sunmalı? Bu sorunun günümüzde artık ikircime yer bırakmayan tek bir yanıtı var: Sosyalizm. Artık Türkiye'nin sorunları, ancak ve yalnızca sosyalizmde çözüme ulaşabilir. İşçi sınıfının emekçi halkın devrimci programı sosyalizmi öngören bir program olmak zorundadır. Hem de belirsiz bir gelecekte (ya da gelmeyecekte) değil, hemen şimdi... Elbette aklı başında hiç kimse, şu anda devrimci durum var demiyor. Ama bize çözüm sorana, alternatif isteyene sunacağımız sosyalizmdir. Ekonomik, toplumsal ve siyasal gelişim düzeyi artık bunu gerektiriyor. Yaşama, insanlara, yaşamın gündelik akışına yakın olan, bu akışı yalayan ve duyan herkes, bunu görebilir. Nasıl bir sosyalizm? Marksizm-Leninizm, reel sosyalizmin deneyimleri, sosyalizm kuruculuğunun genel yasallıklarını ortaya koyuyor. Ayrıca bilim her ülkede sosyalizme geçişin ve sosyalizm kuruculuğunun ulusal renkler taşıyacağını öngörüyor. Türkiye devriminin alacağı biçim, sosyalizmin tek tek boyutlarının taşıyacağı renkler ele alınabilir ve alınmalıdır. Ama aslolan şudur ve biz bugünden bunu ilan ediyoruz: Türkiye devrime gebe bir ülkedir; komünistler ülkemizi yönetmeye, halkın sorunlarını kökten çözmeye taliptirler, çözüm sosyalizmdir.

Sorunu böyle koymak, güncel, taktik görevleri gözardı etmeyi gerektirmiyor. Demokratik hak ve özgürlükler için gündelik savaşımı yürütmek, bu savaşımın hedef ve istemlerini belirlemek ertelenmez bir görevdir. Bu istemler belirlenirken olabilirlikleri değil, gereklilikleri esas alınmalıdır.

Artık ne Türkiye'de, ne de kapitalist ilişkilerin bu düzeyde geliştiği bir başka ülkede burjuva demokratik çözümler yoktur. Ya devletle bütünleşmiş tekelci kapitalist sistem içinde iyileştirmeleri hedeflemek ya da bu sistemi tümüyle aşarak daha ileri bir toplumsal düzeni, sosyalizmi hedeflemek; başka bir alternatif yok.

Ya devletle bütünleşmiş tekelci kapitalist sistem içinde iyileştirmeleri hedeflemek ya da bu sistemi tümüyle aşarak daha ileri bir toplumsal düzeni, sosyalizmi hedeflemek; başka bir alternatif yok.

Bir noktayı netleştirmek gerekiyor; nasıl sosyalizmi ve devrimi bilinmez uzak geleceğe postalamak politik ayrımazlıksa, doğumgünleri belirleme veya doğmamışa don biçme de o denli anlamsızdır. Biz komünistlerin görevi, devrimci seçeneğe nesnel bir zorunluluk olarak ortaya koymak, bunu yığınlara sunmak ve onları bu doğrultuda örgütleyip harekete geçirmektir. Tarihsel deneyim ve birikim ışığını, bilimin ışığını onların mücadele yolunun üzerinde tutmaktır. Ötesi sınıfın ve yığınların işidir.

Şimdi de oligarşinin "kötü" politikalarından vazgeçtiği, TBKP'nin de katkılarıyla istikrar kazanmış bir Türkiye kapitalizmi (ya da istenirse TBKP'nin stratejik amacı olan BDY yolu) hangi sorunları nasıl çözecekmiş onu görelim:

"Barış ve Demokratik Yenilenme programı ulusal egemenliği güçlendirme, tüm devletlerle eşit haklı dostluk ve işbirliği ilişkileri kurma programıdır. Bu, emekçilerin sosyal sorunlarının çözümünün, ekonomik gelişmenin dış koşullarını yaratma programıdır." (s.:35)

"Barış ve Demokratik Yenilenme programı, halkın özgür iradesiyle demokratik bir şekilde oluşacak parlamentonun politik sistemde en üst organı olduğu, halkın demokratik yığın örgütlerinin aktif katılımına dayanan demokratik bir rejim kurma programıdır. Bu program Kürt ulusal sorununa demokratik, adil ve barışçı bir çözüm getirme programıdır. Demokrasinin kazanılması emekçilerin sosyal sorunlarının çzöümünün, ekonomik gelişmenin iç politik önkoşuludur." (s.:35)

"Barış ve Demokratik Yenilenme programı, dünya barışının korunmasına, genel insanlık sorunlarının çözülmesine katkı programıdır... Dünya barışının korunması, emekçilerin sosyal sorunlarının çözümünün, ekonomik gelişmenin önkoşuludur." (s.:35)

"Barış ve Demokratik Yenilenme programı yeni bir ekonomik politikayla kalkınma yoluna girme programıdır... Ancak ekonominin ulusal temellerini güçlendirmek, sanayileşmek, modernleştirmek ve üretimi artırmak yoluyla emekçilere ulusal gelirden daha büyük bir pay sağlamak ve halkın, ekonomik, sosyal, kültürel ihtiyaçlarını karşılama düzeyini adım adım yükseltmek olanaklıdır." (s.:34-35)

"Barış ve Demokratik Yenilenme programının gerçekleşmesiyle Türkiye ve halkımız, insanca yaşama, çalışma, özgürce düşünme ve davranma, kendi kendini yönetme, kendi yazgısına egemen olma haklarını temel alan yeni bir yola koyulacaktır." (s.:36)

Demek ki, TBKP'ye göre, emperyalizme bağımlı devlette bütünleşmiş tekelci kapitalizm koşullarında, iktidarın sınıfsal yapısında bir değişiklik olmadan, hemen bugün, a) ulusal egemenlik güçlendirilebilir, b) dünya barışının korunmasına ve "global" sorunların çözümüne katkıda bulunulabilir, c) kalkınma, modernleşme yoluna girilebilir, d) halkın ihtiyaçlarını karşılama düzeyi adım adım da olsa yükseltilebilir, e) halkımıza insanca yaşama ve çalışma olanağı sağlanabilir, f) kendi kendini yönetme hakkı tanınabilir. BDY programı, bu analiziyle, kapitalizmi öven, onu yığınlara hedef olarak sunulan bir öze sahiptir. Kuşkusuz kapitalizm henüz alaşağı edilmeden de kimi sorunlar çözüme kavuşabilir.

Ama bu, emekçiler açısından en acılı, en zahmetli ve her halükarda kısmi olan yoldur ve komünist partisinin görevi, üstlendiği misyon, böylesi bir yolu önermek değildir. Komünistler tüm bu sorunların ülkenin, halkın yararına kalıcı bir biçimde ve olanaklı "en düşük maliyetle" çözüm yolunu, yani devrimci yolu belirlemek ve sınıfa ve emekçi yığınlara göstermekle yükümlüdürler.

İşçi sınıfının, emekçilerin ulusal gelirden hak ettikleri payı almaları, ihtiyaçlarını karşılama düzeylerini yükseltmenin yolu, onların egemen sınıf olarak örgütlenmeleriyle güvence altına alınabilir.

Daha önce gördüğümüz gib, Marks, Engels ve Lenin komünist partilerinin programlarının en başında kapitalizmin genel işleyiş yasalarının, onun yarattığı, yaratacağı toplumsal sonuçların –işsizlik, pahalılık, yoksulluğun mutlak ve göreli artışı, yarına güvensizlik vb. –yer alması gerektiğini belirtmişlerdir. TBKP programı, bu noktada, Marksizm-Leninizm'e tam ters konumlarda yer almakta ve kapitalizmin "faziletleri"ni sayıp dökmektedir. Lenin bu konuda şöyle diyor: "Dolayısıyla 'selafetin, baskının, köleliğin, soysuzlaştırmanın, sömürünün artması' üzerine olan sözlerin programa konması kanımızca zorunludur. Zorunludur çünkü, bir kere bu sözler kapitalizmin geleceğine dair temel ve zorunlu nitelikleri açıkça anlatmakta, Rusya'daki işçi sınıfı hareketinin ve sosyalizmin meydana çıkması için gerekli temel süreci gözlerimizin önüne apaçık sermektedir. İkincisi, bu sözler, ajitasyon için bir yığın veri sağlamaktadır... Üçüncüsü kapitalizmin yıkıcı etkisinin bu şekilde açıkça ortaya konulması ve işçilerin gerekli ve kaçınılmaz infialleri vasıtasıyla, proletaryaya sempati besleyen ve proleteryayla burjuvazi arasındaki 'dengeyi' elde etmeye çalışırken proletarya yararına 'reformlar' isteyen kararsız unsurlar ile kendi aramızdaki sınırı çizeriz." (1)

TBKP, BDY programıyla emekçilere somut olarak üretimi artırarak ulusal gelirden daha büyük bir pay sağlayabilmeyi öneriyor. Halkın ekonomik, sosyal kültürel ihtiyaçlarını karşılama düzeyini yükseltmenin yolu böylece çiziliyor. Soru açık: Kapitalizm koşullarında üretim artırılınca emekçiler ulusal gelirden daha büyük bir pay mı sağlıyor? Yanıtı yaşam veriyor: 1980 sonrasında büyüyen pasta ve ücretlilerin bu pastadan aldıkları pay, günlük gazetelerde bile şemalarla birçok kez ortaya kondu. Tekelci burjuvazinin sosyal demagojik safsatalarının, adı komünist olan bir partinin programında yer alması, komünistler için utanç vericidir. İşçi sınıfının, emekçilerin ulusal gelirden hak ettikleri payı almaları, ihtiyaçlarını karşılama düzeylerini yükseltmenin yolu, onların egemen sınıf olarak örgütlenmeleriyle güvence altına alınabilir.

TBKP program taslağında şöyle deniyor: "Barış ve Demokratik Yenilenme programı, ulusal kültürü koruma, demokratizm, yurtseverlik ve hümanizm temelinde geliştirme programıdır. Bu aynı zamanda sol ve demokratik güçlerin arasında, toplumdaki tüm bireyler arasında yeni bir politik kültür yaratma programıdır. Ulusal kültürün gelişmesi, yeni bir politik kültürün oluşması, ülkede tarihsel kökleri olan politik akımlar arasında diyalog ve demokratik işbirliğinin önkoşuludur." (s.: 36). Burada, diyalog ve işbirliğine gidilecek politik akımlar, 'ülkede tarihsel kökleri olan akımlar olarak belirtiliyor ve bunun sağlanabilmesi için toplumun tüm bireyleri arasında yeni bir politik kültürün oluşmasının şart olduğu söyleniyor. Tarihsel kökleri olan' politik akımlar kavramı herhangi bir siyasal literatürde referans kavramı, hele bir komünist partisinin diyalog ve işbirliği yelpazesinin ifadesi olamaz. Dahası olumlu bir kavram olarak hiç kabul edilemez. Ülkemizdeki tüm gerici, tutucu akımların tarihsel kökleri, sınıfsal dayanakları vardır. Faşist hareket Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri faaliyet göstermektedir. Şeriat düzenini savunan islamcı hareketin tarihsel kökleri komünist hareketinkilerden çok daha eskidir. Öte yandan kimi sivil toplumcu, çevreci açılımlar sunan "yeni sol" ya da "yeşiller" gibi politik akımların tarihsel kökleri yoktur. Görüldüğü gibi TBKP program taslağının birçok yerinde yinelenen 'tarihsel kökleri olan' kavramı komünistlerin politik yaklaşımları açısından bir ölçüt olamamaktadır. Bunun yerine "gelecekteki toplumda perspektifi olan" kavramı ayırt edici olabilirdi, ancak o zaman da bu akımların kapsamı kuşkusuz TBKP program taslağındakilerden farklı olurdu. Öte yandan sınıflı toplumlarda politikalar sınıfsal bir karakter taşır. İster eski, ister yeni olsun politik kültürler de sınıfsal bir karakter taşımak durumundadırlar. Kapitalist bir toplumda, tüm bireyler arasında yeni bir politik kültür yaratma amacı tarihsel maddeciliğin kaba bir biçimde reddedilmesidir.

BDY programı içinde ulusal sorunla ilgili olarak işe bir saptamayla başlanıyor: "Kürt ulusal sorunu Kürt halkının varlığının ve ulusal haklarının tanınmamasından kaynaklanan politik bir sorundur." (s.: 47-48). Ulusal sorun, egemen ulusun, ezilen ulusu ekonomik açıdan boyunduruk altında tutarak sömürmesine, onun yarattığı değerlere el koymasına, ulusal gelirin devlet bütçesi aracılığıyla yeniden dağıtılması sırasında da bu sömürünün ve talanın katmerlendirilmesine, ezilen ulusun sürekli ağır baskılar altında tutulmasına, zorla asimile edilmeye çalışılmasına, kendi kültürel gelişimini sağlamasına izin verilmemesine dayanan ekonomik, sosyal ve kültürel temelde bir sorun olarak politik arenaya, ezilen ulusun kendi yazgısını kendisinin özgürce belirleme hakkının tanınmaması biçiminde yansır. Türkiye'de, önemli yeraltı kaynaklan, birçok doğal ve kültürel zenginlik, büyük baraj ve hidroelektrik santralleri Kürdistan'da bulunmakla birlikte, ülkenin en yoksul insanlar da bu bölgede yaşamakta, işsizlik yığınsal göçleri zorlamakta, sefalet büyük boyutlara ulaşmaktadır. Türkiye Kürdistan'ı, sömürge valiliklerine benzer "bölge valiliği" ile yönetilmekte, Kürt ulusu üzerinde sistemli bir biçimde askersel güç kullanılmaktadır. Ağır baskılara, zorunlu göç ve iskanlara tabi tutulan Kürtlerin kendi dillerini özgürce konuşma, anadillerinde eğitim yapma, kendi kültürlerini özgürce geliştirme haklan tanınmamaktadır. Demek ki sorun, salt politik bir sorun değildir, hele egemen burjuvazinin politikasını değiştirmesiyle çözümlenebilecek bir sorun hiç değildir.

TBKP'nin Kürt ulusal sorunu konusundaki çözüm önerisi şöyle: "Kürt sorunu adil, demokratik ve barışçı bir çözüme kavuşturulmalıdır. Bu çözüm Kürt halkının özgür iradesini temel almalı, Türk ve Kürt uluslarının ortak çıkarlarına dayanmalı, Türkiye'nin demokratikleşmesine ve Ortadoğu'da barışa hizmet etmelidir... Türkiye'nin demokratikleşmesi için mücadeleden başka bir yoldan Kürt sorununun çözümüne ulaşılamaz." (s.: 48). Böylelikle TBKP Kürt ulusal hareketini kendi dar BDY sınırlan içinde hapsetmek istiyor. Ulusal sorunun barışçı bir yoldan çözüme kavuşturulmasını şart koşuyor. Böylelikle Kürt ulusal devrimci güçlerine silahlı mücadeleyi yasaklıyor. Türkiye'nin demokratikleştirilmesi için mücadeleyi, BDY'yi, Kürt ulusal devrimci hareketi için de stratejik bir aşama olarak saptıyor. Ulusal sorun ayrılma hakkının koşulsuz savunulması ve bu hakkın özgürce kullanılabileceği koşulların yaratılmasıyla çözüme kavuşturulabilir. Bu da, egemen burjuvazinin egemenliği koşullarında olanaksızdır. Kimsenin, hele kendine komünist diyen bir partinin, ezilen bir ulusun kurtuluş mücadelesine ipotek koymaya hakkı yoktur.

TBKP program taslağında BDY'yi gerçekleştirecek toplumsal ve politik güçler şöyle ifade ediliyor: "Ülkemizde Barış ve Demokratik Yenilenme stratejisinin geniş toplumsal güçleri vardır: İşçi sınıfı, kent yoksulları, köylülük, aydınlar ve geleneksel orta katmanlar, ulusal ekonomiye katkıda bulunan işadamları gibi sosyo-sınıfsal güçler, sınıfsal olarak türdeş olmayan gençlik, kadınlar gibi sosyal gruplar,Kürt halkı gibi bir güç, çıkarları bu stratejiyle uyum içinde olan toplumsal güçleri oluşturuyor." (s.: 28). Tanımlamada hiçbir sınıftan gücün dışarıda bırakılmamasına özen gösterilmiş. Bu nokta daha ayrıntılı bir biçimde şöyle sergileniyor: "Amerikancı, gerici, militarist güçlerin politikasında n çeşitli burjuva kesimler de zarar görmektedir. Barışın korunması ve demokrasinin • kazanılması, ülke ekonomisine katkıda bulunmak isteyen küçük-büyük bütün sanayici ve işadamlarının çıkarlarıyla uyum içindedir." (s.: 30), "egemen güçlerin politikası, köylülüğün tümünün çıkarlarıyla çelişmektedir... köylülüğün genel demokratik mücadelede rolünün artması, işçi sınıfı ve öteki ilerici güçlerle birleşmesi olanaklı ve zorunludur." (s.: 30). Öncelikle ulusal ekonomi'ye katkıda bulunan -ya da bulunmak isteyen- kavramını inceleyelim. Küçük ya da büyük, burjuvazinin hiçbir katmanının ulusal ekonomiye katkıda bulunmak gibi bir hedefi, amacı ya da istemi yoktur. Burjuvazinin amacı kâr, daha fazla kârdır, istemek gibi soyut-duygusal bir kavram, bir toplumsal-sınıfsal gücü nitelemek için kullanılamaz. Bunu bir yana bırakırsak, ulusal ekonomiye katkıda bulunmak ne demektir? Sanırız, toplam yatırımların, milli hasılanın ve istihdamın artışına katkıda bulunmak, ulusal ekonomiye katkıda bulunmak demektir. Böyle bakınca da, ulusal ekonomiye en çok katkıda bulunanlar, en büyük tekelci burjuvalardır. En çok yatırım yapanlar, en çok işçi çalıştıranlar, en çok değer ürettirenler -bu arada elbette en çok artı-değere el koyanlar- Koç'lar, Sabancılar vb.'dir. Demek BDY, bunların çıkarlarıyla uyum içindedir. O zaman aynı BDY'nin işçi sınıfının çıkarlarını yansıttığını söylemek olanaksızdır. Ayrıca kapitalist bir ülkede köylülüğün ayrışmasını dikkate almayan bir politika, hem işçi sınıfına hizmet edemez, hem de gerçekçi olamaz. Marks ve Engels, köylülük ile ancak devrimci olduğu oranda işbirliği yapılabileceğini birçok kez belirtmişlerdir. Lenin, Emeğin Kurtuluşu grubunun hazırladığı program taslağındaki köylülükle ilgili "Rus Sosyal Demokrat İşçi Sınıfı Partisi, Rus toplumunda halkın haklarının olmayışından ve sertliğin devamından en çok zarar gören bir sınıf olan köylülüğü, otokrasiye karşı devrimci bir mücadeleyi sürdürebildiği sürece destekleyeceğini ilan eder" biçimindeki açıklamayı değerlendirirken şöyle diyor: "Köylülüğün (şartlı) 'desteklenmesi' ile ilgili giriş cümlesi bizce gereklidir çünkü, proletarya, genel olarak, bir küçük mülk sahipleri sınıfının çıkarlarının korunmasını üzerine alamaz ve almamalıdır, proletarya bu sınıfı ancak devrimci olduğu ölçüde destekleyebilir." (2) Üstelik TBKP Program taslağından yapılan son alıntıda köylülüğün işçi sınıfı ve ö-teki ilerici güçlerle birleşmesi zorunluluğundan söz edilerek, hem köylülüğün tümü, hem de küçük-büyük sanayici ve iş adamları bir çırpıda ilerici ilan ediliyor.

Ulusal sorun ayrılma hakkının koşulsuz savunulması ve bu hakkın özgürce kullanılabileceği koşulların yaratılmasıyla çözüme kavuşturulabilir

Anılan toplumsal-sınıfsal güçlerin birliği, TBKP'ye göre şöyle somutlanacak: "Barış ve demokrasi güçlerinin ortak hükümeti, işçilerin, köylülerin, esnaf ve zanaatkarların, aydınların, memur ve subayların, gençlerin ve kadınların, Türk ve Kürt bütün halkın, ulusal ekonomiye katkısı olan küçük ya da büyük sanayici ve işadamlarının desteğini alacak, onların çıkarlarını koruyacak bir hükümettir. Barış ve demokrasi mücadelesi bütün bu güçlere dayanarak başarıya ulaşabilir." (s.: 52). TBKP program taslağının daha sonraki bölümünde, hem irili ufaklı sanayici ve işadamlarının, hem de işçi ve emekçilerin çıkarlarını aynı zamanda korumak görevi biçilen bu hükümetin izleyeceği politikalar somutlanmaya çalışılıyor.


e) TBKP Program Taslağı ve somut istemler

TBKP program taslağında dış politika ile ilgili olarak önerilenler şunlar:

"Türkiye, NATO içinde kendi meşru güvenlik çıkarlarına ve dünya barışının çıkarlarına uygun bir politika izlemeli, NATO ve Varşova Antlaşması Örgütü askersel doktrinlerinin savunma ilkeleri temelinde yeniden düzenlenmesi, iki örgüt arasında askersel dengenin korunarak eşit güvenlik temelinde sürekli daha alt düzeylere indirilmesi ve giderek her iki askersel paktın eş zamanlı kaldırılması için çaba göstermelidir. Bu doğrultuda bir ilerleme sağlanamazsa, Türkiye NATO'nun askeri kanadından çekilmelidir." (s.: 40)

"ABD ile yapılmış bulunan 'Savunma İşbirliği Anlaşması' ve bağlı anlaşmalar feshedilmen, topraklarımızdaki bütün Amerikan üsleri denetim altına alınmalı ve bu üslerin kaldırılması için ABD ile görüşmelere başlanmalıdır." (s.: 40)

TBKP, emperyalizmi değil, onun en gerici kesimlerinin bugünkü politikasını karşısına aldığı için, açık bir anti-emperyalist mücadeleyi öne koymuyor. Bunun bir sonucu olarak, Türkiye komünist ve devrimci hareketinin bugüne dek belki de üzerinde en geniş mutabakatı sağlamış olduğu anti-emperyalist programatik istem olan NATO'dan çıkılması istemi, BDY programında geri çekiliyor. Oysa komünist ve devrimci hareketin yıllar süren ajitasyon ve propaganda çalışmaları sonucunda bu istem yığınlara mal olmuştur. TBKP, bu konuda, tüm sol güçlerin, politik olarak aktif çoğunluğun gerisine düşüyor. Bilindiği gibi NATO emperyalist askersel ve siyasal entegrasyonun en önemli örgütüdür. BDY programına göre bu örgüt içinde dünya barışının çıkarlarına uygun bir politika izlenebilirmiş! Burada da politikanın sınıfsal temellerden kopartıldığında nasıl anlamsızlaştığının çarpıcı bir örneğini görüyoruz. TBKP, en kötü durumda NATO'nun askeri kanadından çıkmayı öngörüyor, emperyalist entegrasyondan bütünüyle kopmayı içine sindiremiyor.

TBKP, "BDY programı, ulusal egemenliği güçlendirme... programıdır. Bu, emekçilerin sosyal sorunlarının çözümünün, ekonomik gelişmenin dış politik koşullarını yaratma programıdır." (s.: 35) diyor. Ulusal egemenliği tehdit eden, emekçilerin sosyal sorunlarının çözümünü erteleyen, ekonomik gelişmeyi engelleyen nedir? Yine TBKP Program taslağından aktararak, program yazarlarının içine düştüğü durumu sergileyelim: "Türkiye, emperyalizme, özellikle de Amerikan emperyalizmine ekonomik, politik, askeri bakımlardan bağımlı bir ülkedir. Türkiye'nin hâlâ gelişmekte olan ülkeler grubu içinde yer almasının ve her alanda karşı karşıya olduğu ağır sorunların ve istikrarsızlığın temelİnde bu bağımlılık yatmaktadır.(sf.:19); “ABD emperyalizmi ve nato’ ya egemen güçler, ulusal çıkarlar doğrultusunda en küçük bir çabanın bile karşısına dikilmektedirler.Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı ve NATO üyeliği,ulusal çıkarların çiğnenmesine yol açıyor." (s.: 19); "NATO planlan doğrultusunda ülkemizin silahlanma harcamalarının sürekli artırılması ulusal kalkınmamızı engelleyen önemli bir etkendir." (s.: 20). Ama tüm yaptığı bu saptamalara karşın TBKP, emperyalizme, özellikle ABD emperyalizmine bağımlılığa son vermeyi, böylece ulusal çıkarları savunmayı, emekçilerin sosyal sorunlarını çözümlemeyi, ulusal kalkınmayı sağlamayı öngörmemektedir.

TBKP'nin sınıflar üstü demokrasi anlayışı, kendini tarihsel maddeciliğin tüm temel kategorilerine, bu arada devlete ve temel yapı-üstyapı ilişkisine de kaçınılmaz olarak taşıyor.

BDY programında iç politikayla ilgili temel talep demokrasinin kazanılmasıdır. Demokrasinin kazanılması, demokratikleşme sürecini ilerletme konusunda TBKP, parlamentonun politik sistemin en üst organı olmasını, insan haklarının eksiksiz sağlanmasını, demokratik bir anayasanın yaşama geçirilmesini, askeri darbe sonrası antidemokratik uygulamaların ortadan kaldırılmasını öngörüyor. TBKP program taslağında şöyle deniyor: "Demokratik bir rejim için: 1982 Anayasası kaldırılmalı, bütün halkın, demokratik parti ve yığın örgütlerinin katılımıyla, parlamentoda yeni, demokratik bir anayasa yapılmalı, bu anayasa özgür koşullarda yapılacak bir referandumla yürürlüğe girmelidir." (s.: 38). 1982 Anayasası nedir, neden yapılmıştır sorusunun yanıtı verilmedikçe, yalnızca nasıl yapılmıştır sorusunun yanıtıyla, yani "demokrasiye yönelen zorbaca bir saldın olan 12 Eylül 1980 askeri darbesi"" (s.: 39) açıklamasıyla hareket edildikçe, işin içinden çıkılması olanaklı değildir. TBKP'nin sınıflar üstü demokrasi anlayışı, kendini tarihsel maddeciliğin tüm temel kategorilerine, bu arada devlete ve temel yapı-üstyapı ilişkisine de kaçınılmaz olarak taşıyor. Politikanın "son tahlilde" ekonomik ilişkilerce belirlenmesi, politikanın "görece" bağımsızlığı, gide gide üstyapının temel-yapıdan tümden bağımsızlığı anlayışına ulaşıyor. Bu çerçevede TBKP, temel yapıda herhangi bir değişikliği öngörmeksizin, üstyapı kurumlarını, bu arada devletin yeniden yapılanmasının çerçevesini sunmaya yelteniyor. Anayasalar, ülkedeki sosyo-ekonomik formasyonun iç evrimleşmesine bağlı olarak ortaya çıkan egemen sınıf ile diğer sınıf ve katmanlar arasındaki güçler oranını belirli bir uğrakta dile getiren birer hukuk metni olarak, temel yapıdaki bir değişikliğe bağlı güçler oranı değişikliği sonucu ya da o sosyo-ekonomik formasyonun aşılması temelinde yeniden biçimlenir. Ülkemizde de 1961 Anayasası, 1971 Anayasası (1961 Anayasası'nda yapılan değişiklikler öylesine niteldi ki, bu değişikliklerden sonra artık 1961 Anayasası'ndan söz etmek olanaklı değildir) ve 1982 Anayasası, ülkemizde kapitalist üretim ilişkilerinin egemen oluşunun, giderek tekelci kapitalizme ve devletle bütünleşmiş tekelci kapitalizme doğru evrimleşmesine denk düşen güçler oranlarının mevzuata bağlanmasıdır, bu güçler oranları uyarınca devletin yeniden biçimlendirilmesinin belgeleridir. Bu süreçte egemen sınıf olarak burjuvazinin içinden bir kesimin, önce tekelcilerin, giderek finans oligarşisinin ayrışarak diğer sınıf ve katmanlarla ilişkilerini devlet erki düzeyinde düzenlerken, demokratik hak ve özgürlüklerin giderek ortadan kaldırılmasıyla, sınırlı da olsa burjuva demokrasisinden otoriter bir rejime doğru hareketinin somutlaşmasıdır. Dolayısıyla pratik olarak bir nitelik düzeyinde 1982 Anayasası'nın değiştirilmesi, yani otoriter devletin yeniden biçimlendirilmesi, devlet tekelci kapitalizmine özgü ilişkilerde, buna özgü güçler oranında bir değişiklikle koşulludur. Yoksa, finans oligarşisinin bir politikasının değişikliğe uğratılmasıyla parlamentonun halkın özgür iradesinin yansıyacağı bir forum haline dönüşebileceğini va'zetmek, teorik düzeyde Marksizm-Leninizm'in, tarihsel maddecilik anlayışının temel yaklaşımını reddetmek olur.

BDY'de "parlamentonun politik sistemin en üst organı olması, ancak halkın iradesini özgürce ortaya koyabilmesiyle olanaklıdır" dendikten sonra şöyle devam ediliyor: "Bunun için: -Gerçekten çok partili bir rejim kurulmalı, Komünist Partisi ve Kürt ulusal hareketi, tüm yasaklı politik örgütlenmeler yasallaşmalı, serbestçe faaliyet gösterebilmeli, 141, 142, 163. maddeler kaldırılmalıdır; -Siyasi partilerin örgütlenme ve diğer çalışmalarını özgürce, hiçbir devlet karışması olmadan yürütebilmesi için siyasi partiler yasası demokratikleştirilmelidir; -Bütün partilerin eşit haklılığını güvence altına alacak, nispi temsil sistemine dayalı, 18 yaşa seçme ve 21 yaşa seçilme hakkını tanıyacak, yurtdışındaki yurttaşların bulundukları ülkelerde Oy kullanmalarını sağlayacak ve partilere istediklerinde seçim koalisyonları kurma olanağı verecek demokratik bir seçim yasası yapılmalıdır; -Yerel yönetimler merkezi idarenin vesayetinden kurtarılmalı, yetkileri artırılmalı, mali ve idare özerkliğe kavuşturulmalı, yerel yönetimlerde daha geniş bir temsil sağlanmalıdır." (s.: 36), Sıralanan bu özellikler büyük ölçüde (nispi temsil dışında) birçok Batı Avrupa ülkesinde ve bu arada Fransa'da vardır, ancak bunlar daha sonra sayılan şu koşullarla biramda bulunmamaktadır: "Parlamentonun politik sistemin en üst organı olması, ancak hiçbir devlet organı ve kurumunun parlamento üzerinde olmaması ve onun denetimi dışında kalmaması ile, ordu yöneliminin politik sistem üzerindeki vesayetine son verilmesi ile, devlet kurumlan içinde darbeci odakların yuvalanmasına izin verilmemesi ile olanaklıdır. Bunun için: -Cumhurbaşkanlığına temsil niteliğini aşan yetkiler tanınmamalıdır; -Milli Güvenlik Kurulu kaldırılmalıdır; -Silahlı kuvvetlerin demokratik rejime karşı kullanılmasını önleyecek, onu yurt savunmasıyla görevli kılacak, demokratik rejime ve halkın seçtiği parlamentoya bağlı kalmasını sağlayacak, iç yapısını demokratikleştirecek bir reform yapılmalıdır; -MİT ve polis örgütü, tüm devlet kurum ve organları ve devlet işletmeleri parlamentonun açık denetimine tabi olmalıdır; -Silahlı kuvvetlerin ve polis örgülünün demokratik halk hareketlerine karşı kullanılmasına yol açan yasal düzenlemeler kaldırılmalı, sıkıyönetim ve olağanüstü hal yasaları demokratikleştirilmelidir; -Ordu ve öteki devlet kurumlan Amerikancı, faşist, demokrasi düşmanı kadrolardan arındırılmalı, yabancı gizli servislerin devlet kurumlarına sızması önlenmelidir; -Yürütmenin parlamentonun denetimi dışında kalan hiçbir faaliyeti olmamalıdır; -Devlet işlerinde açıklık ilkesi benimsenin kamuoyu devletin 'iç ve dış faaliyetleri konusunda düzenli bilgilendirilmelidir. Kamuoyu bu konulan özgürce tartışabilmelidir." (s.: 37). Bu durum TBKP'nin toplum modelinin, burjuva siyaset bilim kitaplarında yer alan burjuva demokrasisinin "faziletli' ilkeleri" ile devlet biçimlendirmeye kalkmasından, Marksizm-Leninizm'i topyekun terk etmesinden kaynaklanmaktadır. Sorun yine gelip ekonomik, sınıfsal iktidara dokunmaksızın politik sistemi yeniden biçimlendirme girişiminden kaynaklanmakladır.

Dahası, kapitalist bir düzende parlamentonun özgür iradeye dayanıp onu temsil etmesini teklemek bir düştür. Kapitalizm, yığınların özgür iradelerinin ortaya çıkmaması için elindeki tüm olanakları kullanır. Ortada bir irade vardır ama bu, halkın değil, burjuvazinin özgür iradesidir. Nitekim kapitalizm, halkın özgür iradesinin saplı alabilmesi için çok geniş olanaklara sahiptir ve bu olanaklar giderek daha da genişlemektedir. Enformasyon ve iletişim tekelleri, kapitalist ülkelerdeki haber kaynaklarını ve kamuoyu oluşturma araçlarını ellerinde tutarlar. Eğitim sistemi özgür iradenin oluşturulmasını la baştan sakatlayacak biçimde örgütlenmiştir. Günümüzde TV'nin insanların fikir oluşturma sürecindeki rolü olağanüstü artmıştır. TV kanalları da tekellerin ve onların devletinin elindedir. Emperyalizm elindeki çok çeşitli olanakları kullanarak apolitik bir yığın kültürü yaratmaya çaba harcamaktadır. Tüm bu nedenlerle, kapitalist ülkelerde ne seçimler özgürdür ne de parlamento özgür iradeyi temsil eder. Yığınların özgür iradesi (nesnel sınıf çelişmelerinin ve komünistlerin ardıcı! ajitasyon, propaganda ve örgütlenme çalışmalarının sonucunda) bir kez kendini gösterince de kapitalist düzen artık varlığını sürdüremez. Lenin'in "tarihsel açıdan ömrünü doldurmuş bir kurum" olarak tanımladığı parlamentoya TBKP programında böylesi yüce bir değer biçilmesi de eleştirilmelidir. Bırakalım hangi kurumun ve örgüt biçiminin politik sistemde en üst organ olacağını işçi sınıfının ve emekçi yığınların devrimci pratiği belirlesin. İşçi sınıfının ve emekçi yığınların toplumsal girişkenlik ve yaratıcılığı üzerine ipotek koymak, onların özgür iradesini kayıtlara bağlamak niye?

İşçi sınıfının ve emekçi yığınların toplumsal girişkenlik ve yaratıcılığı üzerine ipotek koymak, onların özgür iradesini kayıtlara bağlamak niye?

Ülkenin demokratikleşmesi bağlanımda TBKP program taslağında şunlara da yer verilmektedir: "Ziraat, sanayi ve ticaret odaları demokratikleşmen, üyelerin iradesinin yönetimlere tam yansıması sağlanmalıdır. Bütün bu kuruluşlar idarenin hiçbir karışımı olmadan, üyelerinin ve ülkenin çıkartan doğrultusunda devletin her alandaki ve her düzeydeki politikaları üzerinde etkide bulunabilen özgür ve özerk kuruluşlar durumuna gelmelidir." (s.: 38). TBKP hiç kaygılanmasın, ziraat, sanayi ve ticaret odaları devletin her alandaki ve her düzeydeki politikaları üzerinde etkide bulunmakla kalmıyor, bunların oluşturulup yürütülmesinde birinci derecede rol oynuyorlar. Hangi sınıfın çıkarlarını korumak durumunda olduğunu şaşıran TBKP, işte böylesi istemler de yükseltebiliyor!

Tek sözle, politika alanındaki istemlerin tümü finans oligarşisinin devlet egemenliğinin sürmesine engel olmayacak istemlerdir. Kapitalizmi aşma yönünde hiçbir istem BDY programında yer almıyor.

TBKP program taslağında ekonomik politika alanında ise şunlar öneriliyor:

"Dış borç sorununu hafifletebilmek ve uluslararası mali ilişkilerimizin bunalıma girmesini önlemek için, dış borç ödemeleri- yeni bir plana bağlanmalı, ödemeler daha uzun bir süreye yayılmalı, yıllık taksitler ihracat gelirinin düşük bir yüzdesiyle sınırlı tutulmalı, dış borçların sürekli artmasına olanak vermeyecek bir politika izlenmelidir." (s.: 42)

"Yabancı banka ve mali kuruluşlar devlet denetiminde ülke ekonomisine katkıda bulunacak etkinliklere yöneltilmelidir." (s.: 42) "Uluslar ötesi tekellerin ve yerli tekellerin, mali spekülatörlerin asalak, vurguncu faaliyetlerine son verilmelidir.

Dış ticaret tekeli haline gelmiş olan ayrıcalıklı dış ticaret şirketleri yerine tek bir devlet dış ticaret şirketi kurulmalı, kendi ürettiği malı ihraç eden şirketler ise desteklenmelidir." (s.: 43)

"Mali fonların ülke kalkınmasına yönlendirilebilmesi ve adil dağılımını sağlayabilmek için, bütün özel bankaların yüzde 51 hisseleri bedel ödenerek kamulaştırılmalıdır." (s.: 43)

Ekonomik politika alanında işçi denetimi, işçilerin işyerlerinin yönetimine gelmesi ya da katılması gibi istemlere yer verilmiyor. Küba Komünist Partisi önderi F. Castro, Latin Amerika'daki kapitalist ülkelere dış borçlarını ödememelerini önerirken TBKP kendi programında bu borçlan ödemeyi üstleniyor. Ayrıca ülkede iktidar işçi sınıfının ve emekçilerin eline geçmediği sürece, devlet yeniden yapılandırılmadıkça burjuvazinin, finans oligarşisinin devleti olmayı sürdürecektir. Bu devletin yabancı banka ve mali kuruluşların ülke içindeki faaliyetlerini denetlemesi demek, yabancı sermayenin, emperyalizmin ve finans oligarşisinin çıkarlarına hizmet etmeyi sürdürmesi demektir. Kendi ürettiği malı ihraç eden, dolayısıyla desteklenecek olanlar bugün olduğu gibi yine Koç'lar, Sabancı'lar olacaktır. Program ılımlı havasından kurtulup "kamulaştırma"dan söz ettiğinde ise, telaşla, para babalarına hisselerinin bedelini ödeyeceğini ilan etmektedir.

TBKP proletaryaya ne vaadediyor? Program taslağından aynen aktaralım:

"8 saatlik işgünü kesinlikle uygulanmalı, çalışma haftası kademeli olarak 40 saate indirilmeli, eşit işe eşit ücret verilmelidir, ... işsizlik sigortası kurulmalı,...zorunlu öğrenim çağındaki çocukların çalıştırılması yasaklanmalı." (s.: 45)

TBKP 8 saatlik işgünü tanıdığı işçi sınıfına 40 saatlik çalışma haftasını ancak kademeli olarak vaat edebiliyor. İşsizlik varlığını koruyacak ama işsizlik sigortası da kurulacak. Zorunlu öğrenim çağında bugün de çalıştırılması yasak olan çocukların çalıştırılması yasaklanacak. İşçi sınıfı bunları elde edebilmek için, BDY'yi yaşama geçirmek için yığınsal destek sağlayacak. Fabrikalar, belli başlı üretim araçları yine finans oligarşisinin elinde kalsın yeter ki biz 8 saatlik işgünü elde edelim diye. İşçi sınıfının bu istemler uğruna siyasal partiye gereksinimi yok, sınıf sendikacılığı bu istemleri, hatta daha ilerilerini savunuyor.

Sonuçta bir bütün olarak BDY için ne diyebiliriz? Açıkça itiraf edilmese bile BDY, içerik olarak emperyalist ülkeler tipinde bir burjuva rejiminin biçimlendirilmesi demektir. TBKP, önümüzdeki stratejik aşamada işçi sınıfına bunu öneriyor. Oysa, ülkemizde böyle bir 'demokrasi' için gerekli temel yoktur, 'gözle görülür bir gelecekte de' olmayacaktır. Batı Avrupa ülkelerinde biçimlenen siyasal rejimler özel bir tarihsel-somut sürecin ürünüdür. Bu ülkelerde işçi sınıfı ve emekçiler, yüzyılı aşkın süre yürüttükleri yoğun mücadele ile, çektikleri büyük acılar pahasına kendi demokrasileri için daha elverişli koşullarda mücadele yürütmenin olanaklarını elde etmişlerdir. Bütün bu süreçte, ekonomik temel olarak bu ülkelerde ilk sermaye birikiminin sağlanması sorununun çözümlenmiş olması ve önceleri sömürgeci, daha sonraları yeni-sömürgeci yöntemlerle bağımlı ülkelerden düzenli bir artı-değer akışının sağlanmış olması belirleyici önem taşımıştır.

Öte yandan, sağduyu ve gerçekçilik adına, sınıfsal konumlar terk edilerek hazırlanan BDY programı, gerçekleşebilir bir program değildir. Bunun birinci nedeni yukarıda sözünü ettiğimiz ekonomik temel eksikliğidir. İkinci neden ise, bizzat TBKP programının kendisidir. Her ne kadar bir yerde BDY programının 'hemen bugün' için önerildiği söyleniyorsa da, şu nokta da vurgulanmaktan geri durulmuyor: "Politik güçler oranında demokratik güçlerden yana nitel bir değişiklik anlamına gelecek olan bu amaca [BDY] bugünkü dünya ve Türkiye koşullarında ancak zorlu bir mücadele süreci içinde ulaşılabilir." (s.: 51). Oysa zorlu bir mücadele süreci sonunda böyle bir nitel değişiklik olduğunda, yani "ülkedeki politik güçler oranı bağımlı, tekelci-militarist oligarşiyi kesin yenilgiye uğratma, ekonomide ve iktidar yapısında devrimci dönüşümlere yönelme hedefleri için mücadeleyi gerçekçi kıldığında...Barış ve Demokratik Yenilenme stratejik aşaması tamamlanmış olacak ve TBKP bu durumda stratejik amaç ve görevlerini yeniden belirleyecektir." (s.: 54-55). Güçler oranı demokratik güçlerden yana olmadıkça BDY uygulanamaz, güçler oram demokratik güçlerden yana olduğunda ise TBKP BDY'yi yürürlükten kaldıracak. Kısacası BDY hiçbir zaman uygulanmayacak. TBKP bütün bir stratejik aşama boyunca bir hayalin peşinde koşacak.

BDY programıyla ilgili olarak TBKP'nin mantığındaki bir diğer sıçrama da kendini şöyle ortaya koyuyor: "Barış ve demokrasiden yana güçlerin hiçbiri tek başına bu a-maçlara [BDY] ulaşılmasını gerçekleştiremez. Demokrasi düşmanlarını etkisizleştirebilecek bir güç birikimi oluşturulabilmesi için tek bir güç bile dışarıda bırakılmamalıdır... TBKP bütün öteki politik güçleri, onların barış ve demokrasi programına ve bu programın yaşama geçmesi uğrundaki mücadeleye ilişkin tutumlarına göre değerlendirecek, buna karşı engelleyici tutum alan güçleri karşısına alacak, bütün öteki güçlerin olumlu girişimlerini destekleyecek ve onları bu programı ve onun yaşama geçirilmesinin yanına kazanmaya çalışacaktır." (s.: 54). BDY programının sosyal ve politik güçleri, bir diğer deyişle barış ve demokrasi güçlerinin ayrıntılı bir analizi, küçük-büyük sanayici ve işadamlarının nesnel çıkarlarının uyumundan, köksüz de olsa burjuva demokrat akımının DYP çizgisi halinde ifade edilmesinden sonra alt alta yer alan bu iki yargı oldukça "açıklanmaya muhtaç". Önce hiç kimse bu işi tek başına yapamaz, dahası güçlerden herhangi biri dışta bırakılırsa yapılamaz yargısına yer veriliyor; yani BDY programının sosyal ve politik güçlerinin hepsinin geniş ve istikrarlı işbirliği, hükümeti vb. demokrasi ve barışın kazanılması bakımından vazgeçilmez ilan ediliyor. Hemen ardından tüm bu analizler bir tarafa konarak, politik güçlerin BDY programına karşı tutumları biricik ölçüt düzeyine yükseltiliyor; böylece BDY'nin oturtulduğu analiz tersyüz ediliyor, TBKP programına karşı tutum ana ayraç oluyor. "Gerçeğin tekeline sahip olma" iddiasını taşımayanlar kendi programlanın kıble ilan ediyorlar. Artık geriye ne sol blok, ne ulusal mutabakat, hiçbiri kalmıyor. Bu programın yaşama geçirilmesinin devredildiği güçler, birdenbire "kazanılmaya çalışılacak" güçler düzeyine indirgeniveriyor.

Güçler oranı demokratik güçlerden yana olmadıkça BDY uygulanamaz, güçler oram demokratik güçlerden yana olduğunda ise TBKP BDY'yi yürürlükten kaldıracak. Kısacası BDY hiçbir zaman uygulanmayacak. TBKP bütün bir stratejik aşama boyunca bir hayalin peşinde koşacak.

Yaşama geçirilmeyeceği bizzat programda ifade edilen BDY'ye ilişkin süreç, özellikle TBKP'nin kendine biçtiği rolü ortaya koyması bakımından ele alınmaya değer. Program taslağında aynen şöyle deniyor: "Barış ve Demokratik Yenilenme programının temel noktalarıyla yaşama geçmesi için bağımlı, tekelci-militarist oligarşinin iktidardaki konumlarının geriletilmesi ve böylesi bir programı temel alacak geniş güçlere dayanan bir hükümetin, barış ve demokrasi güçlerinin hükümetinin işbaşına getirilmesi, bu güçlerin politik sistemdeki konumlarının pekiştirilmesi zorunludur." (s.: 51). "Barış ve demokrasi güçlerinin hükümeti"ne biraz daha yakından bakalım: "Mücadeleye katılan sol parti ve grupların, kişilerin özerk yapılarını, politik kimliklerini, ideolojik özgüllüklerini koruyarak yer aldığı, ülkenin temel sorunlarının çözüm yolu üzerinde görüş birliğine varmış, sendikalara, demokratik meslek örgütlerine, demokratik yığın hareketlerine dayanan bir sol blok oluşabilir. Sol bir politik bloğun oluşması, yeni bir sol politik kültürün gelişmesinin oluşmasını olumlu yönde etkileyebilir. Sol blok ile burjuva demokrat akımın ve anti-emperyalist yönelimli dinsel akımın etkisindeki güçler ve çevreler ve demokrasiden yana ordu mensupları arasında demokratik işbirliği sağlanabilir. Çok geniş halk yığınlarına dayanacak olan böylesi bir demokratik işbirliği barış ve demokrasi güçlerinin ortak hükümetinin kurulup güçlenmesini ve barış demokratik yenilenme programının bütün temel noktalarıyla yaşama geçmesini gerçekleştirebilir. Bütün bu doğrultularda her türlü özveriyi göze alarak çalışacak o-lan TBKP, koşullan uygun görürse, kendisi de barış ve demokrasi güçlerinin ortak hükümetine katılacaktır." (s.: 54). Demek ki, bir sol blok oluşacak, bu blok ile burjuva demokrat akımın ve anti-emperyalist yönelimli dinsel akımın etkisindeki güçler ve çevreler ve demokrasiden yana ordu mensupları arasında demokratik işbirliği sağlanacak, bunların işbirliği, barış ve demokrasi güçlerinin ortak hükümetini kuracak, TBKP'-de, koşullan uygun görürse bu hükümete katılacak. Tüm bu doğrultularda özveriyle çalışacak olan TBKP, ne sol bloğun oluşumunda, ne işleyişin- de ne de "burjuva demokrat akımın ve dinsel çevrelerin etkisindeki güçlerle" ve "demokrasiden yana ordu mensuplarıyla kurulacak" işbirliğinde öncü, yönlendirici, yönetici bir rol oynamayacak. O kadar ki, böylece "oluşacak barış ve demokrasi güçlerinin hükümetinde TBKP yani işçi sınıfının birleşik partisi" yer almayabilecek. TBKP çizdiği stratejik doğrultudaki görevlerin yerine getirilmesinde kendisine işte böylesi bir rol biçiyor. Kendisine biçse neyse, işçi sınıfımıza da böylesi bir rol biçmeye yelteniyor. İşte TBKP böylece ülkede devrimin nesnel ve öznel koşullarının hızla oluşmasına katkıda bulunmayı (s.: 61-62) ve böylece sosyalizme geçmeyi öngörüyor!


f) TBKP Program Taslağı ve sosyalizme geçişin araç ve yöntemleri

TBKP program taslağında adeta bir yama görünümü veren "sosyalizm" bölümünde sosyalizmin genel yaşarlıkları bir çırpıda değiştiriliyor. "Proletarya diktatörlüğü" kavramı kaldırılıyor, yerine "işçi sınıfının öncülüğünde emekçilerin iktidarı" kavramı konuyor. Sosyalizmin genel yasallıkları, bizim ifadelendirmemize bağlı değildir, bilimsel olarak saptanmıştır. Bu yasallıklar, toplumsal psikolojiye, öznel değerlendirmelere vb. göre değiştirilemezler. TBKP, kendi toplumsal gelişme modelinde dilediği sözcüğü, kavramı kullanabilir. Bunlar Marksizm-Leninizm'e uygundur ya da değildir, tartışılır. Ancak sosyalizmin genel yasallıkları, TBKP ya da başka bir parti tarafından değil, sosyalist devrimlerin pratiğince belirlenmiştir. Proletarya diktatörlüğünün şu ya da bu partinin programında yer alıp almaması bir şey, sosyalizmin genel yasallıkları arasından çıkartılması ise bambaşka şeydir. Dünyadaki bütün sosyalist devrimlerin pratiğiyle belirlenmiş "proletarya diktatörlüğü" kavramının terk edilmesi kabul edilemez.

Geriye, TBKP'nin sosyalizme geçiş anlayışı ve bu geçin araç ve yöntemleri kalıyor. TBKP program taslağında bu konuda şunlar söyleniyor:

İktidar adım adım, parça parça elde edilmez. İşçi sınıfının öncülüğünde devrimle ele geçirilir. Tarih hükümetler bağlamında parsel parsel sosyalizm anlayışlarını çoktan mahkum etmiştir.

"Demokrasiden sosyalizme uzanan yolun nasıl olacağı, somut olarak hangi aşamalardan geçeceği şematik bir plana göre değil, işçi sınıfının ve emekçilerin aktif ve yaratıcı girişimlerinin ürünü olarak gerçekleşecek somut biçim ve özellikler kazanacaktır." (s.: 62)

"Programımız devrime yaklaşma biçiminin demokratik yolla,...gerçekleştirilmesini... öngörüyor." (s.: 7)

"Rejime karşı, demokrasiden yana partiler arasında ve onlarla yurtsever subaylar arasında diyalog gelişebilir, demokrasinin kazanılması ve korunması, demokratik rejime bağlılık ve çoğunluğun özgür iradesine saygı temelinde bir ulusal mutabakat oluşabilir." (s.: 52-53)

"Halk yığınlarının eylemliliğinin yükseldiği, yeni bir politik güçler oranının oluştuğu yeni bir durum, işçi sınıfının ağırlıkta olduğu bir hükümetin kurulmasına yol açabilir. Anti-emperyalist, anti-tekel devrimci dönüşümleri gerçekleştirmek mücadelesinde, işçi sınıfının ağırlığa sahip olduğu hükümet, devletin halka ve hükümetin devrimci politikasına karşı kullanılmasını engellemek için gerekli önlemleri alacaktır." (s.: 62)

"Demokrasiyi savunarak ve sürekli güçlendirerek antiemperyalist, anti-tekelci dönüşümleri derinleştiren her adım, aynı zamanda sosyalizme götüren bir adım olacaktır. Emperyalizmin ve tekellerin gücü sınırlandığı, işçi ■Sınıfı ve emekçilerin konumlan güçlendiği demokrasinin sınırlan genişlediği ölçüde sosyalizme giden yol açılmış olacaktır." (s.: 62)

Burada programın dilinin şüpheciliği -olabilir, oluşabilir, yapılabilir, vb.- bir yana bırakılırsa, birçok temel yanlışlık bir arada bulunuyor. Önce, demokrasi ile sosyalizm birbirini dışlamaz, tersine sosyalizm en geniş yığınlara şimdiye kadar görülmüş en geniş demokrasiyi sunar. Dolayısıyla, 'demokrasiden sosyalizme' geçişten söz etmek bilimsel olarak yanlış ve anlamsızdır; politik olarak ise, demokrasi ile sosyalizmi birbirini karşısına koyan gerici bir yaklaşımdır. Demokrasiden sosyalizme değil, kapitalizmden sosyalizme geçilir. Ayrıca sosyalizmin gerçekleşme biçimi olarak demokratik ya da demokratik olmayan yollardan söz edilemez. Sosyalist devrimin bütün biçimleri -barışçıl ya da silahlı- öz olarak alabildiğine demokratiktir. Öte yandan sosyalizm, esas olarak işçi sınıfının idealidir, sosyalist devrim ise işçi sınıfının müttefikleriyle birlikte ama mutlaka kendi öncülüğünde iktidarı almasıyla somutlanır. Program taslağında işçi sınıfının, öncülüğünden söz edilmiyor, yalnızca 'işçi sınıfının ağırlıkta olduğu bir hükümet'ten söz ediliyor. İktidar ile hükümetin ayrı şeyler olduğunu Programı yazanlar bile bilir. İktidar adım adım, parça parça elde edilmez. İşçi sınıfının öncülüğünde devrimle ele geçirilir. Tarih hükümetler bağlamında parsel parsel sosyalizm anlayışlarını çoktan mahkum etmiştir. Lenin, devrimci mücadelenin biçimlerini ve yollarını "seçme" konusunda şöyle diyordu: "Raboçaya Misi muhabirleri, işçi sınıfı sosyalizmim salt barışçı yolla elde edilecek bir şey olarak görüyorlar ve devrimci yolu reddediyorlar. Sosyalizmin böylesine dar anlamda ele alınması ve onun adi bir burjuva liberalizmine indirgenmesi, tüm Rus sosyal demokratlarının ve Avrupalı sosyal demokratların büyük çoğunluğunun görüşleriyle karşılaştırıldığında, çok geriye atılmış bir adımdır.

Bu program devrimci değil, reformist bir programdır. İşçi sınıfına ve emekçi yığınlara, iktidar olma, kapitalizmi yıkma ve sömürüyü yeryüzünden silme hedefini değil, kapitalizm çerçevesinde kısmi reformlarla yetinme "hedefini göstermektedir. Bu programın parolası savaşım değil, boyun eğmedir; kurtuluş değil, teslimiyettir.

İşçi sınıfı, tabii ki iktidara barışçı yoldan gelmeyi tercih ederdi (biz, bu iktidara gelişin, sadece sınıf mücadelesi okulundan geçmiş, örgütlü bir işçi sınıfın tarafından gerçekleştirilebileceğini söylemiştik); ancak, iktidara devrimci yolla gelmeyi reddetmek, proletarya adına teorik ve pratik-siyasal açılardan bir delilik olurdu; bu, burjuvazi ve diğer mülk sahibi sınıflar karşısında umutsuzca geri çekilmekten başka bir şey değildir. Burjuvazi, büyük bir olasılıkla -ve hatta aşağı yukarı kesin olarak- proletaryaya barışçı tavizler vermeyecek, son belirleyici anda kendi ayrıcalıklarını korumak için şiddete başvuracaktır. Böyle bir durumda, proletaryanın, amacına ulaşması için devrimden başka bir yolu kalmayacaktır. Bu yüzdendir ki, 'işçi sınıfı sosyalizmi'nin programı, kullanılacak yöntemi açıklamadan sadece genel olarak siyasal iktidarı ele geçirmekten söz eder; çünkü yöntem seçimi, tam olarak belirleyemediğimiz bir geleceğe bağlıdır. Fakat tekrar ediyoruz; proletaryanın çalışmalarını bütün koşullarda yalnızca barışçı bir 'demokratikleştirme' ile sınırlamak, işçi» sınıfı sosyalizmi kavramını bilerek ve isteyerek daraltmak ve kabalaştırmaktır." (3)


Sonuç
Sonuç olarak TBKP program taslağı hakkında ne söyleyebiliriz?

Bu program devrimci değil, reformist bir programdır. İşçi sınıfına ve emekçi yığınlara, iktidar olma, kapitalizmi yıkma ve sömürüyü yeryüzünden silme hedefini değil, kapitalizm çerçevesinde kısmi reformlarla yetinme "hedefini göstermektedir. Bu programın parolası savaşım değil, boyun eğmedir; kurtuluş değil, teslimiyettir.

Bu program, Türkiye komünist hareketini tasfiye etme programıdır. Ülkemizin 70 yıllık komünist hareketinin bütün olumlu mirasının reddi temeli üzerine kurulmuştur. Marksizm-Leninizm'e, komünist harekete ve işçi sınıfına yabancı olan bu program, tüm komünistlerce reddedilmelidir.

Ülkemizde tekelci burjuvazinin programında rejimin otoriter niteliğinden fazlaca ödün vermeden kimi rötuşlarla Avrupa Topluluğu'yla entegrasyonu tamamlamak bulunuyor. TBKP de rejimin aksesuarı rolüne aday olarak ortaya atılmıştır. TBKP programı, işçi sınıfı adına politika üretmek, komünist misyonu taşımak kaygısıyla değil, tekelci burjuvaziyle uzlaşma arayışının sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Bu özellikleriyle TBKP programı, komünist hareketteki reformist hat ile Leninci hat arasındaki aynmı net bir biçimde ortaya koymaktadır. TBKP, sözüm ona TKP ile TİP'in birleşikliğini bu programla gerçekleştirdiğini ileri sürüyor. Bu durum, TKP ve TİP içindeki Leninci kadroların, iradelerini hiçe sayan bu girişimi boşa çıkarmak doğrultusunda, ülkemizdeki diğer Lenincilerle birlikte oluşturacakları devrimci programlarında bu ayrımı daha da netleştirecek biçimde davranmalarını gerekli kılıyor.



DİPNOTLAR
(1)V.İ.Lenin, Partimizin Program Taslağı, agy, s.:325-326
(2) V.İ.Lenin, agy,s.:352-353
(3) V.İ.Lenin, Toplu Yapıtları, c.:4, s.:267-277


İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11