Belediye-İş'te sendikal durum

Bugün Türk-İş içinde oldukça önemli bir nicel güce sahip olan Belediye-İş sendikası 1980 öncesi aynı işkolunda faaliyet yürüten birkaç tane ufak birimin birleşmesiyle oluşmuş bir yapıdır. Hepsi 5-10 bin üyeyle idare eden bu ufak birimlerin en önemlisi Türkiye Genel-İş sendikasıydı. 12 Eylül'de DİSK'e bağlı Genel-İş sendikasının faaliyetlerinin durdurulması üzerine sendikasız kalan Belediye işçileri, 1982 Anayasası'nın oylanmasından sonra çalışma yasalarının hazırlanması sürecinde (yani 1982 sonları ile 1983 boyunca) sendikal arayışlara girdiler. Çoğunluğu DÎSK üyesi olan bu işçilerin büyük bir bölümü Türk-İş'e bağlı T. Genel-İş sendikasında örgütlendiler. Kısa zamanda şubeler oluşturuldu. Bu arada sendikanın olağanüstü kongresi toplanarak diğer sendika ve federasyonların da katılımıyla Belediye-İş adını aldı. Bu süreçte yapılan 1984 toplu sözleşmesi tabanda bir tepkiye yol açmadı, hatta olumlu bile karşılandı. Çünkü o dönemde toplu sözleşmedeki ve sendikadaki olumsuzluklara tepki gösterebilecek oluşumlar henüz örgütlü değildi. Sözleşmeden sonra sendika çoğu yerde temsilcilik görevini üstlenecek üye bulamıyordu. Çünkü işçiler çoğunlukla sendikaya ekonomik olarak bakıyor, imzalanacak sözleşmeden mahrum olmamak için sendikaya üye oluyorlardı. Ayrıca kötü bile olsa bir sendikaya üye olmak, örgütsüz başıboş olmaktan daha doğruydu. O dönemde bir grup arkadaşın oluşturduğu Genel Hizmet-İş sendikası tabanda rağbet görmedi. Hiçbir zaman kitleselleşemeyen bu yapı giderek eridi.

Bu dönemde 12 Eylül rejiminin yarattığı baskı, yıldırma, sindirme bütün ağırlığıyla kitleler üzerindeki etkisini sürdürüyordu. Dolayısıyla işçilerin sendikalara ısınmaları ve sendikal çalışmalara katılmaları sağlanamıyordu. Ancak işçilerin sendikal örgütlülüğünün korunabilmesi bile önem taşıyordu. Çünkü o günkü sendikacılık yarınlar içindi. Bu arada ilerici arkadaşların gericilere, baskılara karşı mücadele ede ede ve bir yandan da enflasyon ve pahalılık karşısında artık tahammülü kalmayan kitlelerin homurtularının toplumsal muhalefete dönüşmesiyle birlikte sendikal mücadele de önemli ivmeler kazandı. işte bu ortamda yapılan 2. dönem kongrelerde şubeler bazında önemli gelişmeler görüldü. Hatta 40 yıldır sağcıların etkisinde bulunan İETT şubesi bile demokratlaştırıldı. Türkiye çapında 70'i aşkın şubeyle örgütlenmiş Belediye-İş'in tabanında böylesine olumlu gelişmeler var iken, çok sayıda şubenin özünde sarı sendikacılığa, uzlaşmacılığa karşı arkadaşlardan oluşmasına rağmen, bu şubeler arasında koordine eksikliği, kadroların yetersizliği vb. bir sürü etkenden ötürü bu potansiyel Gene! Merkez kongresine yansıtılmadı. Genel Merkez büyük çoğunlukla eski yapısını korudu.

Ülkemiz genelinde yükselen toplumsal muhalefet ve demokratik eylemlerden Belediye işçileri de geri durmadı. Türk-İş'in hep lafını edip de bir türlü gerçekleştiremediği iki saatlik iş bırakımını Belediye işçileri yaptılar. Yemek boykotunu ise, Belediyelerin çoğu işyerinde yemek olmamasına rağmen, ya dağınık çalışan işçilerin hepsi belirli noktalarda toplanarak bir gösteri haline dönüştürdüler, ya da ellerindeki ekmek peyniri hep birlikte yemeyerek gösteriye katıldılar. Hele 1988 TİS öncesinde işveren sendikasını protesto amacıyla yapılan fazla mesai yapmama ve hafta tatilinde çalışmama eylemleri ve bu eylemlerin örgütlenme aşamasında yapılan toplantılar, konuşmalar, tartışmalar ANAP'ı sarstı ve DALAN'ın düşürülmesinde çok önemli bir etmen oldu.

Bu dönemde yapılan grev ziyaretleri, grevcilerle dayanışma amacıyla para toplama, çeşitli zamanlarda işverenin keyfi tutumlarını protesto için yapılan direniş türlerini yaşama geçirme, diğer işkollarında çalışan işçilerle dayanışma amacıyla yapılan ve sloganlarla, yürüyüş kortejleriyle birer gösteriye dönüştürülen "toplu vizite eylemleri", 1 Mayıs'a yığınsal katılımın örgütlenmesi ve gerçekleştirilmesi, her seçim ve referandumda olduğu gibi son yerel seçimde de işyerlerinde ve sendika şubelerinde ANAP aleyhtarı ve fakat demokrasiden yana toplantı ve konuşmalar, seçimlerden sonra belediyelerde göreve gelen SHP yöneticilerinin sendikaya saygısız, yasa tanımaz, keyfi tutumlarını protesto olayları tabanda oldukça olumlu canlanmalar yarattı. Bütün bu demokratik eylemler, İstanbul'daki tüm şubelerin birlikte aldığı kararların; en elverişsiz mücadele ortamı, anti-demokratik yasalar, ANAP'ın yasa tanımaz tulumu ve Sendikanın sarı Genel Merkezi'ne karşın yaşama geçirilmesi biçiminde gelişti.

Toplu iş sözleşmesinden sonra yapılan temsilci seçimleri ile 1989'da yapılan delege seçimleri ve şube kongreleri işçilerin sendikaya ilgilerini oldukça yükseltti. Bu anlamda, çok değil daha 1986 yılında işyerlerinde temsilciliğe bile gönüllü aday bulunamazken, işçiler sendikaya uğramaktan bile çekinirken yada sendikayı küçümserken, sendikaya güvenmezken; bir avuç dürüst, namuslu, demokrat, ilerici insanın inatla ve ısrarla savunduğu sendikal birlik ve depolitizasyona karşı mücadelenin sonucu olarak bugün tabanda oluşan dinamizmden gurur duymak gerekir.

Düne kadar ya anti-sendikal düşüncelerle karamsarlığa ve inançsızlığa saplanmış ya da "benim de bir dükkânım olsun" mantığıyla bağımsız sendika yaratanlar, Türk-İş'ten söz ederken yüzünü buruşturanlar; bugün göreve aday olup, görev aldılar. Bu da bir olumluluktur.

Sendikal alanda yapılan çalışmalarda görülen yanlışlıkları iki ana başlık altında inceleyebiliriz:

Bunlardan, "kerameti kendinden menkul derviş" gibi, devrimciliği kendinden menkul, dar grupçu, sekter sendikal anlayışları fazla ele almak istemiyorum. Çünkü bunlar, her alanda yaptıkları gibi sendikal alanda da, tüm sol, devrimci güçlere seviyesizce saldırı ve hakaretler yağdırıyor; muhbir, ihbarcı, sarı sendikacı vb. gibi bir yığın ağır sözcüğü yerli-yersiz, bilir-bilmez çok ucuz savuruyorlar. Düne kadar en ağır dille suçladıkları birini hemen lider, kahraman yapıveriyorlar; ya da tersine, bir zamanlar kahraman dedikleri, lider dediklerini de bir anda devrimci hareketin amansız bir düşmanı ilan ediveriyorlar. Bunlar hep nedense ölülere daha iyi sahip çıkıyorlar da, mücadele alanlarında savaşan insanlar eğer onların düşüncesine uygun davranmıyorlarsa onu düşman biliyorlar. Daha düne kadar DİSK'e ve onun Genel Başkanı Kemal Türkler'e de aynı biçimde karşı çıkıyorlardı. Bugün de çarpıtılmış bir biçimde sahip çıkıyorlar. DİSK' in geliştirdiği ana ilkelerden biri olan sendikaların sınıf örgülü olma özelliğini öne çıkarıyorlar ama sendikaların kitle örgütü olma, demokratik olma özelliğini yadsıyorlar. Tabanın söz ve karar sahibi olması ilkesini kabul etmiyor; "söz ve karar sahibi devrimci harekettir, devrimci hareket de biziz" diyorlar. Kısacası bunlar, sendika ile politik örgütü karıştırıyorlar. Bu yanlış eğilim, eskiden beri bilinen anarko-sendikalizmdir. Belediye-İş içinde "Alternatif Yönetim" adını alan bu muhalefet akımının üzerinde daha fazla durmuyorum.

Asıl üzerinde durulması gereken, "demokratik sınıf ve kitle sendikacılığı" ilkelerini savunan çevrelerin oluşturduğu ve tabanda "Demokratik işçi Muhalefeti" olarak bilinen oluşumdur. Bu oluşumun canlı tutulabilmesi ve süreklilik kazanabilmesi için, pratik içinde yapılan hataların ve yanlış eğilimlerin ortaya konması ve bu yanlışlıklardan arındırılması gereklidir. Bu açıdan şu noktalara değinmek istiyorum:

1. Sendikalara tepki: Ülkemizde 12 Eylül dönemine işçi gözüyle baktığımız zaman görülen şudur: Bunalımını aşmakta çare olarak gördüğü 24 Ocak kararlarını sivil yöntemlerle uygulayamayacağını gören tekelci burjuvazi, Friedmancı bu politikayı IMF'nin de dayatmasıyla her ne pahasına olursa olsun uygulamak zorunda olduğundan 12 Eylül'de generaller eliyle zora başvurdu. ABD'nin de desteğiyle bu politikasını zorla uyguladı. Bu program işçilere şunları gelirdi:

a)Sendikasızlaştırma (işçileri tek tek bireyler haline getirme)

b)Toplu pazarlık sistemi merkezi olarak YHK'ya bağlandı.

c)İşçilerin alım gücü kısa sürede % 60 kadar geriledi. İşçiler ekonomik erozyona uğradı. Ucuz işgücü cenneti yaratıldı. d)İşçiler kişisel, ailesel ve toplumsal varlığını koruyabilmek için köle gibi çalışmak zorunda kaldı. Hafta tatili, bayram, yıllık izin kullanmadan sürekli çalışan işçiler, günlük sekiz saatlik çalışmayla da yetinmeyip fazla saat mesaisi yapmak zorunda kaldılar. Tabii ki bunun sonucunda da, işçiler günlük yaşantıdan uzak kaldılar; kültürel gereksinimlerini karşılayamadılar. Böylece sosyal kişilik erozyonu tehlikesiyle yüz yüze geldiler. Bunları aşmak için ne yeterli ekonomik olanakları ne de yeterli zamanı bulamadılar. Tüm toplumu arabesk bir kültür sardı. Egemen güçlerin uyguladığı depolitizasyon sonucu kültürel erozyon oluştu.

Sonuçta suskun, ama çok yönlü erozyona uğratılmaya karşı içi kin dolu bir kitle yaratıldı. Kitlelerin içindeki bu kin, bu potansiyel enerji, devrimci demokrat güçler tarafından sınıf mücadelesine kanalize edilemedi. Çünkü onlar da demir yumruktan nasibini almış, darmadağınık olmuşlardı. Ama egemen güçler, bu potansiyel enerjiyi, Evren-Özal ağzıyla çok iyi kullandılar. Ülkemizde oluşan tüm kötülüklerin, tüm karanlıkların suç ve günahını sendikalara yüklediler. Radyo, TV ve basında, her ağzını açtıklarında, sendikaları "anarşi yuvası", sendikaların malvarlıklarını örnek göstererek sendikacıları da "sendika ağası" gibi göstererek; insanların benliğinde yerleştirilen mülk tutkusunu harekete geçirip işçileri anti-sendikal konumlara çektiler. İşçileri sendika ile karşı karşıya getirip, sendikaya güvenmeyen, sendikal mücadeleyi küçümseyen insanlar haline getirdiler. Bu politikaların sonucunda işçiler sendikalara tepki duymaya başladılar. Bu tepki, birtakım yanlış sendikal eğilimlerin de körüklemesiyle giderek bir dalgaya dönüştü ve hala tam olarak aşılamadı.

İşte birtakım çevrelerin kimi sendika yöneticileri hakkında; "İnancına, mücadelesine ve kişiliğine diyeceğimiz yok ama ona tabandan tepki var" yaklaşımını geliştirmelerinin ardında da bu politikaların etkisi yatmaktadır. Bu çevreler, ister-istemez, bilir-bilmez, Evren-Özal ikilisini yarattığı tepkiden yararlanmak gibi bir gaflete (oportünizme) düşmektedirler. Aslında kendi sendikal anlayışlarına uygun davranan insanlara destek olmaları, yüreklice sahip çıkmaları, kitlelere doğrulan anlatmaları gerekirken, tepkiden korktukları için "taban böyle istiyor, biz de tabanın taleplerini örgütlemeliyiz "diyerek uyduruk muhalefetler örgütlüyorlar ve tabii ki bu ilkesiz tutum tabanda rağbet görmüyor. Bunlar, işçileri sınıfsal mücadeleye kanalize edebilmek için, onlara sınıf bilinci vermek, onları doğru perspektiflere çekebilmek gibi zor mücadele yolunu göze alamadıkları için; bilimsel doğrulan zorlama yorumlarla öznel bir biçimde çarpıtarak kolaycılığı seçiyorlar. Uvriyerizm, popülizm ve taban kuyrukçuluğu yapıyorlar. Eğer "Taban böyle istiyor. O halde ben de böyle davranmalıyım" görüşü doğru olsaydı; 1982 Anayasası oylamasında "tak tak tak" diyenlerin, sonuçta yüzde 92 "evet" çıkınca "taban böyle istiyor, o halde bu anayasayı savunalım" demeleri gerekirdi. Ya da bugün Polonya'da sağcılığın gelişimi karşısında, Polonya komünist ve sosyalistlerinin "taban böyle istiyor, o halde ben de böyle davranmalıyım" demeleri gerekirdi.

2."Yıprandı Edebiyatı": Sendikalara tepkinin doğurduğu bir başka yanlış eğilim de, "yıprandı edebiyatadır. Her şeyiyle, yüreğiyle, bilinciyle, sosyal kişiliğiyle sınıf mücadelesinin göbeğinde yer alan; kitlelerin gözünde sempati kazanmış, ama sınıf düşmanlarının şimşeklerini üzerine çekmiş insanlara "yıprandı" değil; olsa olsa "öne çıktı" denir ve o insanlar desteklenir. Yoksa oy hesaplarıyla gericileri ürkütmemek için popülizmin kuyruğuna takılıp bu öncü insanları "yıprandı" demagojisiyle "gerçekten yıpratmak" işçi sınıfı mücadelesine her zaman zarar verir.

3."Yetersiz" değerlendirmesi de sınıf mücadelesinde birliğin sağlanmasında önemli bir engel oluşturuyordu. Aslında bu "yetersiz" sözcüğü, bu değerlendirmeyi yapanın sübjektif bir yorumudur ve özünde kariyerizm taşınmasından kaynaklanmaktadır. Burada asıl itici güç; "o görevi ben alayım" düşüncesidir. Kimin kimden daha yeterli olduğunu laf değil, pratik gösterir, gösterecektir. Birilerinin hakkında "yetersizdir" diyenlerin bir de kendilerine bakılmalıdır: ne yapmışlar, ne yapıyorlar? Bu tür insanlara göre her türlü olumsuzlukta kabahat sendikada ve sendikacıların yetersizliğindedir.

4.Birtakım siyasi çevreler, sendikalarda belirli mevzileri ele geçirerek o noktayı politik bir manevra aracı olarak kullanmak istemektedirler. Politik prestij ya da politik kariyerizm denebilecek olan bu tutum da birlikte mücadeleye zarar veriyor.

5.Kazanmak ya da kaybetmek olgusunun yanlış ve dar biçimde kavranılması da, bu süreçte görülen önemli bir yanılgıdır. Kazanmayı sırf seçim kazanmak olarak gören bir yanlış anlayış, seçimi kaybedince yıkıntı ve çöküntüye uğrar. Bütün hesaplarını seçim kazanmaya yöneltmiş olduğundan, çeşitli zorlama yorumlarla, "özel koşullar" değerlendirmeleriyle, birlikte hareket etmesi gereken güçlerin birleşmelerine engel olur. Halbuki gerçek "kazanma", sınıfın öncü insanlarının kazanılmasıdır. Bu alanda yapılan ittifakların kalıcılığıdır.

6.En önemlisi de sendikaların gerçek işçi sendikaları olabilmeleri için, sendikal mücadelenin daha üst boyutlara sıçrayabilmesi için, Genel Merkezlerin demokratikleştirilmesi gereğinin görülememesidir. Sendikalarda asıl yetkili organ Genel Merkezi etkileyecek bir güç haline gelinemediği sürece, şubeler her gün değiştirilse yine de sağlıklı bir yere varılamaz.

Bütün bu yanlışlıkların sonucu, demokrat, ilerici insanlar, sendika yönetimlerindeki demokrat, ilerici insanların doğru etkinliklerine sahip çıkamadı, yanlışlıklara karşı koyamadılar. Bu durumda ortada bir boşluk doğdu. Bu boşluğu da, kitlelerin kendiliğindenci taleplerini kullanmasını çok iyi bilen ve SHP yönetimine sırtını dayayıp sendikayı salvo ateşine tutan dar grupçu, sol sekter anlayış doldurmaya çalıştı. "Alternatif Yönetim" adını alan bu muhalefet geçici bir basan sağladı.

Ülkemizde "demokratik sınıf ve kitle sendikacılığına inanmış ve bu uğurda mücadele veren insanlara burjuvaziden başka sol kesimden de saldırılar geliyor. "Alternatif Yönetim "in bu yaklaşımında dar grupçu, sekter anlayışın etkileri var. Öte yandan, düne kadar "demokratik sınıf ve kitle sendikacılığı" ilkelerini savunurken, şimdi "yeni düşünce" adına dünya görüşünü, sınıf savaşımı ve sendikacılık anlayışını da değiştiren bir siyasal akım, tüm işkollarında işçi sınıfımızın mücadeleci sendikal anlayışına büyük zararlar vermektedir. Politik arenada, gerçek kalıcı bir birliğin önüne geçebilmek için Türkiye solunu nasıl bir oldu-bittiye getirmek istedilerse, sendikal alanda da aynı yöntemi uygulamak istiyorlar. Bunlar sayesinde Belediye-İş'te İETT Şubesi sağcılar, İst. 1 No'lu Şube de "Alternatif Yönetime" sunulmuştur. "Demokratik, güçlü sendikacılık"ı savunan bu kesim, dergilerinde yazarken ya da konuşurken hep birlikten dem vurur, özveriden bahseder, "biz yönetimde yer almayabiliriz de, bizim için hiç önemli değil, yeter ki demokratik, güçlü sendikacılık ilkeleri uygulansın" der, ama uygulamada hiç de öyle olmaz. Nerede bir "demokratik sınıf ve kitle sendikacılığını savunan varsa, ona karşı bir muhalefet oluşturup önünü kesmeye çalışırlar, eğer kendi yandaşlarıyla kesemiyorlarsa, o zaman başkalarını destekleyip, dedikleri gibi sahiden de yönetime girmezler. Şimdi biraz da İst. 1 No'lu Şube kongresi öncesi yapılan tartışmalardan noktalar sergileyelim:

Yıllardan beri işçi olarak çalışan ve her zaman dağ gibi eleştiriler yapan SHP üyesi bir arkadaşa belediyede SHP işbaşına gelince bir telsiz verilir. Bunun üzerine, ortalıkta arkadaşın havasından geçilmez. Şu anda belediyeden ayrılmış eski bir arkadaşı onu elinde telsizle görünce şaşırır ve sorar: "Hayrola nedir bu?". Cevap: "Emeğin zaferi." Bir gün şube başkanı Nuh-kuyusu Temizlik İşyeri'nde işçilerle toplantı yapmaktadır. İşçiler, genellikle "Alternatif Yönetim "den yana. Sorulan sorulara şube başkanı yanıt verir. Sonunda bir işçi, dayanamayıp şöyle der: "Kardeşim, işverenlerimiz sizi istemiyor, biz de sizi değiştireceğiz.". Delege seçimleri bitmiştir. Seçimlerden "Alternatif Yönetim" daha başarılı çıkmıştır. Şube yönetimi, sendikal anlamda görüşleri benzeşen demokratik muhalefet yandaşlarına "gelin birlikte çalışalım, güçlerimizi birleştirdim, alternatif yönetimin hatalı sendikal anlayışına karşı mücadele edelim" önerisini getirir. Demokratik muhalefet yandaşlarından birinin cevabı ilginçtir: "Biz kitleye bir mesaj vermek istedik. Kitleye inandırıcı olamadık. Yenildik. Demek ki taban, böyle bir dönemi de yaşamak istiyor. Biz yenildik. Bu asker delege üzerinde de bir etkimiz olmaz. Artık adamları kutlamak gerek. Biz seyirciyiz. Bu sizinle onların arasında bir mücadele, biz yokuz."

Delege seçimlerinden sonra "Demokratik Muhalefet" yanlısı bir delegeyle konuşuyoruz. Düşüncelerimizi anlattıktan sonra söz alıp şöyle diyor: "Sizin sendikal anlayışınızı benimsiyorum. Çalışmalarınızı takdir ediyorum. Alternatif yönetimin zararlı olacağını da biliyorum. Bu durumda açıkça sizinle birlikte olmak gerekir. Ama size karşı tabandan bir tepki var. Ben gencim. Henüz sendikacılık yaşantım olmadı. Asıl bundan sonra sendikacılığa atılacağım ve bu tepki dalgası altında ezilmek istemiyorum."

Demokratik muhalefet ile şube yönetimi arasında güçleri birleştirme ve tek liste yapma konusundaki görüşmelerde demokratik muhalefet yandaşları "Biz son derece özveriliyiz. Hiç bir kariyerist düşüncemiz yok. Her türlü özveriye hazırız. Ama siz bizi kayıtsız koşulsuz destekleyin" derler. Gerekçe olarak da, "İttifakların her zaman doğru ve yararlı olacağını biliyoruz, ama bu özel koşullarda zarar verir. Çünkü biz başlangıçta iki delegeyle muhalefetiz diye yola çıkıp alternatif yönetimin delege tabanında çalışma yaptık. İkna ettiğimiz delegeler, ittifak yaparsak tekrar onlara gider" dediler. Sonuçta, gözü kara bir şekilde illa da ittifaka yanaşmamaları: üzerine şube yönetimi delege sayısı bakımından onların kabul ettiği rakamlarla bile iki katına güçlü olmalarına rağmen sınıfsal sorumluluk gereği özveride bulunarak çekildi ve demokratik muhalefeti destekledi. Ancak, demokratik muhalefet, şube yönetiminin alacağı oylardan bile çok gerilerde kaldı; çünkü verdikleri delege rakamları hayali idi.

Belediye-İş'in bu dönemdeki şube kongreleri büyük derslerle doludur. Yeter ki, bu dersleri çıkarmayı bilelim.


K. Yıldız



“Yerel Haber” gerçeği ve düşündürdükleri

Beyoğlu-Şişli bölgesinde yayımlanan Yerel Haber gazetesinde bu yılın hemen ortalarında ortaya çıkan iki farklı anlayışın sonuçları, o dönemde yazılan bir metinde şöyle belirtilmişti: "Kısmen nesnel, bazı yanlarıyla da alışkanlıklarla açıklanabilecek darlaştırıcı, sekter, indirgemeci tutum ve anlayışlar çalışmayı sonunda boğmuştur." Geçmişin olumsuz yanlarını bağrında taşıyan, çoğu kez keyfiliğe dayanan tutum ve anlayışlar diğer bir anlatımla, yenilenme adına ortaya çıkan "eski" çoğu kez farkına varılmaksızın biçimlenir ve kolektif çabaya dayanan bir çalışmayı eninde sonunda bozar, deforme eder. Şematik bir sistem, canlı, yaşayan bir çalışmayı geliştiremez; sadece dar, kalıpçı düşünmeye alışmış eyyamcı beyinlerin kavrayabilme yeteneksizliğinden olmalı, kavrayabileceği, anlayabileceği boyutlara dökmeye çalışır. ; Bir grup arkadaşın "Yerel Haber Yığın örgütlenmsinde yeni bir açılım ve zaafları" başlıklı yazısı şu saptamalarla sürüyordu: "Bu indirgemeci ve sekter anlayışın kısa zamanda başarısız olmasının beklenmemesi gerektiğini, Y. Haber çalışmasının boğulmasının kısmi bir başarı ya da ondan sonraki -kısa ya da uzun- bir dönemin içinde gelebileceğini; parasal ve kadrosal sonuçlara, ilişkilere dayanarak" belirtiyordu.

Yazı Y. Haber'deki gelişmelerin verimli, katılımcı, demokratik ve kollektif bir çalışmanın, rutin, şe-matize edilmiş bir biçime dönüştürüldüğünü belirtiyordu.

"Yerel Haber"e verilen önemin boyutları, Adımlar ve benzeri dergilerdeki Y. Habere yaklaşım biçimi ve genel olarak basın ve yayıncılık alanına yaklaşımın eksikliği, "Yerel Haber"deki boğulmanın, çürümenin "Yerel Haber"le sınırlı olmadığını, daha genel olduğunu, daha derinde bulunduğunu ve sonuçta da ayrıca genel bir yeteneksizliğin, beceriksizliğin de var olduğunu gösterdi. "Yerel Haber"deki durum çalışmaya el yordamıyla girmenin, artizanlığın ve ortak çalışma tarzının, kollektif bir dilin olmayışının sonuçlarıydı.

"Yerel Haberde neler oldu?

Yeni bir tarzda insanları biraraya getiren, yerel sorunların çözümü doğrultusunda çok sayıda insanı, yerel politikacıları, yerel halk önderlerini seferber eden, düzenli olarak 15 sayı çıkan, toplam tirajı onbinleri bulan "Yerel Haber"e ne oldu?

"Yerel Haber"e dinamizmlerini, canlılıklarını katan insan toplulukları neden bir dönem sonunda geri çekildiler? Neden 15 sayı sürekli arka arkaya çıkabilen, kendini finanse edip kendi olanaklarını yaratan bir yayın, yerel seçimler gibi önemli bir etkinliğin ardından yayınına ara vermek zorunda kaldı? Dahası "Yerel Haber"de 13-14 sayıdan sonra egemen olan indirgemeci, dar mantıkçı ve sekter eğilim "Yerel Haber"deki birikmiş değerleri de bozdu, ilişkileri dağıtmaya ve kendine motive etmeye çalışmakla, çok daha büyük zararlara da yol açtı. Sonuçta "Yerel Haber" yayın faaliyeti durmuş, ilişkileri dağılmış şekliyle, sıradan bir organizasyon bürosuna dönüştü. "Yerel Haber" deneyimi, politik olarak da, yıllardır kendilerini ve çevrelerini iş yapıyoruz diye inandıranların gerçekte içinde bulundukları atalet, durgunluk, karar alıp uygulayamama sorunlarını ortaya koydu. "Yerel Haber"de yönetici konumuyla görev alan bu anlayış, "Y. Haber"i vardırdığı yerde de becereksizliğini gösterdi. Bunu kapatmaya çalıştı ve olmaması gereken noktalara götürdü. "Kendi açılarından bileyeni politik kültür" kavramının lafta kaldığının, gerçekte var olanın ., "lümpen kültür" biçimlerinin var yanıtları olduğunun somut bir göstergesi oldu.

Devrimci ahlak normlarının yok sayılması; geçmişimize karşı bohem nihilizmini savunma; ideolo-jik-teorik yozlaşma ve çürümenin politik bir yansıması olarak kendisini "Yerel Haber"de de gösterdi.

Doğaldır ki bu çürüme, yok sayılan, inkar edilen ve suçlanan devrimci insan tipolojisinin varlığını ve gelişmesini engelleyemez, durduramaz; aksine sonuçta güçlendirir. Bu yanıyla "Y. Haber"deki devrimci anlayış çok sayıda insanı saflarında toplarken, karşıt anlayışın çözülmesi kaçınılmazdı. Zaten politik olarak da anlaşılır olan, "Y. Haber"in sürekliliğiyle ilgili tartışmaların, bir noktadan sonra, devrimci-reformcu anlayışların çatışmasına yol açmasının da kaçınılmazlığıydı.

"Yerel Haber" ve insan ilişkilerindeki çürüme

"Y. Haber"de ortaya çıkan olumsuz durum, sadece çalışmanın deforme olup bozulmasına değil, aynı zamanda insan ilişkilerindeki şiddetli çürüme ve bozulmaya da (sağlıksız ilişkiler, yaygın dedikodu-tezvirat kampanyası) yolaçtı. Bu yanıyla, soyut insan adına en hümanist politikaları geliştirdiklerini sananlar, gerçekte uyguladıkları oportünist politikaların insan adına, insana en büyük darbeyi vurduğunu en iyi "Y. Haber"de görebilirler. "Y. Haber"de tekil insan ilişkilerindeki psikolojik bozulma, geneliyle "Y. Haber"deki sosyo-psikolojik eğilim (mistik hayalci hava), insan ilişkilerindeki deformasyonun boyutları, sadece insancıl nedenlerden kaynaklanan somut yaklaşımları da sonuçsuz bıraktı ve bir yığın genç insanın "keşke bu dönemi yaşama-saydık" şeklinde yargılara varmasına yol açtı." Y. Haber"de amatör ruhlu çalışanların, okuyucuların, abonelerin, temsilci ve mahalle önderliklerinin geniş katılımını savunan anlayış, böylesi bir ortamda, soruna politik nedenlerden çok insancıl açıdan yaklaşmak zorunda kaldı ve bu anlamıyla net, tutarlı bir çalışmayı dayatma ve bu dayatmanın yaratacağı nesnel zorlayıcılık dürtüsünü yakalama amacını ikinci plana atmak zorunda kaldı. Tüm ilişkilerin aldığı biçimleri politik olgunlukla insancıl ve devrimci ahlak normlarıyla çözümlemeye çalıştı. Ama her zaman olumsuzlukları ve sorunları yaratanların bu-süreci belirlemedeki üstünlükleriyle açıklanabilecek avantajları nedeniyle, "Y. Haber" çalışmasının bozulmasını ve durmasını engelleyemedi.

Ama sonuç olarak bu olumsuzluk da en azından çıkartılması gereken dersler ve deneyim zenginliği açısından önümüze bugün ve gelecekte genel olarak basın alanına, özel olarak da yerel basın ve yerel ilişkilerin değerlendirilmesi alanına önemli bir pratik oldu. "Y. Haber", abartılmaması ve farklı çalışmalarla çakışmasının önüne geçilmesi kaydıyla, yerel ilişkilerin (İşçi-Fabrika, mahalli gençlik, gecekondu-insan sorunu) güçlendirilmesinde-değerlendirilmesinde bir araç olabileceğini gösterdi. Yeni perspektifler, yeni olanaklar, yeni ilişkilere ulaşmanın kanallarını ortaya çıkardı. Bu boyutuyla Yeşil ve çevre hareketiyle-ekoloji ve insan sorununu ele alış biçimiyle birleşilebilinen ve ayrılman noktalan da gösterdi.

Genel programatik yaklaşımların, politikaların yaşama geçirilmesinde, bu süreçte çıkan deneyimlerin ve sonuçların değerlendirilerek çalışmaya motive edilmesi, yığın bağlarının oluşumu ve yeni-den üretiminin verimli, zengin bir kanalı olabileceğini gösterdi. Dahası çok kısıtlı bir "Y. Haber" uygulaması bile, ar-alarında bu satırların yazarının da bulunduğu çok sayıda yeni insanın yeni başlayan genel politik devrimci sürece, zengin bir ilişkiler toplamı içinde katılmasını sağladı. Bu deneyimlerin, birikimlerin politik sürece devrimci bir yolla akmasına hizmet etti. Reformistlere net bir genel programatik anlayış olmadan, yığın çalışmasının başarıya ulaşamayacağını göstermiş olsa gerektir.

Yüksel Meriç




Ütopya ve gerçekler

Ülkemizde, bugüne değin, özellikle ve yoğun olarak 70'li senelerden günümüze, Marksizm - Leninizm adına sağdan ve soldan ortaya atılan birtakım kriterler, demagojik bir yaklaşım ve yutturmayla, halk deyişiyle şark kurnazlığıyla, "var olan koşulların gerekliliği" sonucu "yaşanması gereken ütopyalar" olarak kendini gösterdi, gösterecek. Kuşkusuz Marksist-Leninist ideolojik donanımın ve işçi sınıfının politik hattının yeterince örüleme-mesi ve olgunlaşamamasının (burada 12 Eylül faşizmi ve onun uzantısı günümüz devlet yapılanmasının işleyişi, baskı ve kıyımlarının etkisi büyüktür) sonucu ve dünyadaki örneklerinde görüldüğü gibi, baskı rejimlerinin, gerici-faşist diktatörlüklerin, şirin ve demokratik görünme eğilimleri başgösterdiğinde sağ oportünizm "Yenileriyle" birlikte bir can simidi gibi ortaya çıkar.

İkinci Dünya Savaşından'sonra ABD KP Genel Sekreteri Earl Brovvder dünyanın "yepyeni" açılımlarla karşı karşıya olduğu, kapitalist ülkelerin, faşist Nazi Almanyası'na karşı Sovyetler Birliği ile "bağlaşıklığının" komünist partilerine ulusal politikalarında yeni perspektifler kazandırdığı, kendilerinin "tekelci sermaye içinde, aklı selim sahibi olanlarla" birlikte ülkenin sorunlarına cevap arayacakları ve işçi sorunlarını iyileştireceklerini söylüyordu. Tarihe Browder oportünizmi ya da Browderizm olarak geçen bu uzlaşmacı, işçi sınıfı hareketine yabancı ve düşman anlayış, sonraları ABD KP Genel Sekreteri Gus Hail tarafından mahkum edildi. Gus Hall'in Ürün Yayınları tarafından çıkarılan "Oportünizme Karşı Savaş" adlı kitapta bu konudaki özgün yaklaşımları mutlaka ve özellikle bugün, tüm Marksist-Leninistler tarafından kucaklanmak ve irdelenmelidir.

Ülkemizde TBKP adı ile belirginleşen sağ oportünist çizgi burjuvazinin yıllardır yapamadığını bir çırpıda yapmaya soyunmuştur. TBKP'de hakim olan anlayışa göre "illegal partiler merkeziyetçilik yanı ağır basan tu kaka partilerdir." "İşçi sınıfı bilimsel-teknik devrimin sonucu öncü gücünü yitirmiş" ve nasıl ölçülüyorsa psikolojik bir hastalanmaya yakalanmıştır. Sosyalizm ve kapitalizm ikilemi aşılarak, hangi sınıfsal karaktere bağlı olduğu açıkça belli olan "nasıl bir kapitalizm" sorusu sorulmaktadır. Ve yine bu çizgi komünist parti adı altında, büyük bir pişkinlikle komünist partisinin işlevini ortadan kaldırmak, yok saymak, onu, toplumsal değişimi sağlayacak öncü güç olarak var saymamak konusunda, burjuvazinin katı ve iğrenç yaklaşımlarının da ötesinde bir rol üstlenmektedir.

Haklı olarak, insanlar "niye adınız komünist partisi" diye sormaktadır. İtalyan Komünist Partisine sordukları gibi. "Dünyanın karşılıklı bağımlı hale geldiği bir ortamda "Komünist Hareket" teriminin yersiz ve anlamsız olduğunu sanıyoruz" diyor İKP Yönetim Kurumu üyesi

Gianni Cervetti.

Oysa, komünist partilerinin Leninci, proletarya hegemonyası ilkelerinden en ufak şekilde ödün vermeleri ve demokratik harekette işçi sınıfı öncülüğünden vazgeçmeleri bile, emekçiler için tehlikeli sonuçlar doğurur. Ve bu durum komünistlerin halk üzerindeki etkilerinin azalmasına ve devrimci komlarımn zayıflamasına yol açar.

Niçin TBKP, neden sağ oportünizm?

Çünkü TBKP anlayışının tersine, komünist hareketin can alıcı niteliği, kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, yeni bir topluma geçme mücadelesinde örgütlü öncü gerekliliği ortadan kalkmamıştır. Dünyanın değişen ve gelişen yapısı kapitalist dünyadaki çirkeflikleri ortadan kaldırmamış, aksine toplumsal yıkım, ahlaksal çöküş derin yaralar açmaya devam etmektedir. Bu konuda Sayın Orhan İyilerin, 10 Eylül Dergisinin 1. sayısında çıkan yazısını tüm yurtseverlerin, anti-emperyalistlerin okumalarını salık veririm. Genel insani, global sorunlar için verilen mücadeleye katkıda bulunan güçler, komünist partilerinin nihai amaçla-rındaki özü ve bu öze uygun politik çerçeveyi değiştirmeyi, ortadan kaldırmayı düşünmemektedirler. Tersine bu güçler komünist partilerinin genel politik hatlarına ve öncülüğüne saygı duymaktadırlar.

Zira insanoğlu önüne koyduğu hedefleri aşmada sürekli bir öncü arayışında olmuş, yaratmış ve hedefi öncünün gösterdiği perspektifler doğrultusunda yakalamıştır.

TBKP'nin yeni kapitalizm ve reformizm anlayışı, sınıf savaşımına ve Marksizm-Leninizmin, temel önerilerine karşıdır. Komünistler ekonomik ve sosyal istekler ve gelişkin bir demokrasi içip mücadeleye karşı durmamaktadırlar. Bu mücadeleleri sosyalizm için savaşın bir parçası olarak görmektedirler. İşçi sınıfının savaşım deneyimi, komünistlerin, Marksist - Leninist ideolojik hatlarını belirginleştirmeleri, TBKP'nin reformist anlayışının krizini derinleştirecektir.

Komünistler, emek düşmanı gerici-faşist yasalara, faşist yapılanmaya karşı verilen demokrasi mücadelelerinde tüm demokratik parti ve örgütlerle işbirliği yaparlar. Fakat bu yolda ilerleyebilmek için sosyalizmden yana tüm politik örgütlerin burjuvaziyle sınıf dayanışması politikasından kesin bir kopuşunu ve sosyalizm için savaşta etkin bir mücadele vermelerini gerektirir. Uluslararası arenada, ülkemizde tekelci güçler, işçi sınıfı hareketine karşı, demokratik hak ve özgürlükleri çiğneyerek açıktan açığa saldırıya girişmektedirler. Son 1 Mayıs kutlamalarına yapılan saldırı ve emek düşmanı yasalar gözler önündedir. Emek düşmanı tekelci güçler, işçi sınıfı hareketini içinden yıkmak, işçi sınıfım tekelci sistemin "bütünleyicisi" durumuna dönüştürmek için, demagojiden, burjuva reformizminden, oportünist ideoloji ve politikadan yararlanmakta, yeni bozguncu yöntemler tasarlamaktadırlar.

Ülkemiz, ABD emperyalizminin, uluslararası finans kuruluşlarının dayattığı, bağımsızlığımızı tehdit eden ekonomik antlaşmalarla askeri-politik bağımlılıklarla gün be gün kişiliksizleşmekte, ABD emperyalizminin ülkemize biçtiği ileri karakol rolü belirginleşmektedir. Emperyalizm, kapital ihracı, e-şitsiz ticari ilişkiler, fiyat değişikliği oyunları, kambiyo manevraları, unulan çeşitli boyunduruk biçimleri, uluslararası finans örgütlerinin baskıları sonucu ülkemizi, emperyalist sistemin emireri durumuna sokmuştur.

Böylesi açık seçik, emperyalizmin emek ve ulusal bağımsızlık düşmanı tutumunun sergilendiği ülkemizde, TBKP oportünist anlayışı, emperyalizme "dış borç ödeme garantisi" verebilmektedir. "Yeniyi", globali, burjuvazi ve komünistler için ortak bir hümanist anlayışı kendine şiar edinen TBKP, emperyalizme, onun militarist, savaşçı yapısına bağımlı, tekelci oligarşinin iktidarının gerici faşist tutumunun, açıkça hissedildiği ülkemizde, devlet yapısında sınıfsal bir değişim söz konusu olmadan, "dünya barışının korunmasına ve global sorunların çözümüne burjuvazinin katkısından" bahsediyor. Bu ham hayallere cevabı ABD KP Genel Sekreteri Gus Hail ne de güzel veriyor: "Kapitalizmin, insanlığı nükleer tehdidin eşiğinden çevirmek gibi herkesi ilgilendiren bir çıkar için, sömürüden ve kârdan vazgeçtiği tek bir örnek yoktur. Tüm insanlığın ve işçi sınıfının çıkarlarıyla, tekelci şirketlerin arasındaki çelişki en temel çelişkidir." "Barış içinde bir dünya, nükleer yok oluş korkusundan arınmış bir dünya yaratmak zorundayız. Başlamamız gereken en zor görev böyle bir dünya için mücadeleyi ulusal kurtuluş mücadeleleri, emperyalizme, baskıya ve sömürüye karşı .mücadele ile sıkı sıkıya birleştirmektir."

Ulusal bağımsızlığın can düşmanı ABD emperyalizmi, ulusal kurtuluş hareketlerini engellemek için her yola baş vuruyor. Gerici güçleri ve halk düşmanı rejimleri örgütlüyor. Tekelci kapitalistlerin çıkarları doğrultusunda yürütülen saldırı ve savaş politikası kapitalist ülkelerde yığınların sömürülmesini şiddetlendirmiş, ırk ayrımını körüklemiş, kaba kuvvet tohumları ekmiş, demokratik özgürlükleri kısıtlamış, halkın hayati çıkarlarını tehlikeye sokmuştur. Büyük kârları oburca yutan, ekonominin askerileşmesi halkın yaşam standardını düşürmüş ve bütün yükü çalışan sınıfların omuzlarına yüklemiştir.

Emperyalizm, yüzmilyonlarca insan açlık ve yoksulluk içinde kıvranırken, bilim ve teknolojideki en büyük gelişmeleri, yığınsal kırım silahlan yapımında kullanmaktan sorumludur. Bundan dolayıdır ki barış için savaş, TBKP'nin sınıf uzlaşmacı bakış açısının tersine, halkların özgürlüğü için, ilerleme ve demokrasi için faşist diktatörlükten, gericilikten, sömürgecilik ve yeni sömürgecilikten, yabancı baskısından kurtulmak için verilen savaşlarla kaynaşmaktadır.

Emperyalizm varoldukça sürecek olan askeri çatışmalar korkusuna karşı, ayrı sosyal sistemlere sahip devletlerin barış içinde bir arada yaşayabilmesi, günümüzde gerçekleşebilir bir konu olmuştur. Fakat, barış içinde birarada yaşama, yığınların, emperyalizme ve onun militarist savaşçı yapısına karşı yılmadan direnmelerini gerektirir.

Hikmet Muti





Eğit-Der sendikal haklar kurultayı toplandı

22-23-24 Eylül günleri Altındağ Belediyesi Kültür Merkezinde toplanan Kurultaya, yurdun değişik yörelerinden gelen öğretmenlerin yanısıra yabancı delegasyon ve konuklar da katıdı. İlk gün Milli Eğitim Bakanı'nın yaptığı konuşma, ikinci gün siyasi parti temsilcilerinin katıldığı açıkoturum, son gün yapılan forum, savaşımın geldiği düzey ve daha sonra alacağı biçimler hakkında verdikleri ipuçları açısından önemliydi.

İktidar temsilcileri ve Bakan, öğretmenlerin sendikal haklarına karşı çıkmadan, son yaptıkları düzenlemelerle öğretmenlere sağlanan "maddi olanaklar" dan sözedip, hazırladıkları programların, yönetmeliklerin "demokratik"niteliklerini dile getirip, öğretmenlerin bu tür girişimlerinin gereksiz olduğunu "kibarca" hatırlattılar. Muhalefet temsilcileri ise herbiri "en geniş" hakların kendi partilerinin programlarında olduğunu savunup, iktidara geldiklerinde bu hakları öğretmenler dahil "tüm" çalışanlara tanıyacaklarını söyleyerek onlar da "kibarca" kendilerinin iktidara gelmelerini beklemelerini istediler. Son gün yapılan forumdan önce bir konuşma yapan Sadun Aren öğretmenler ile işçi sınıfı arasındaki yakınlaşmayı somut örnekler vererek anlattı. Demokrasiyi toplumsal haksızlıklara karşı çıkma, hakkım arama olarak tanımlayan Aren'in, bilimsel-teknolojik devrim ve onunla koşut olarak işçi sınıfının geçirdiği değf-şim ve bağlamda demokrasi ile serbest piyasa düzeni, demokrasi ile bir "bürodakilerin herşeye karar verdiği" merkezi planlama arasındaki karşıtlık ve bunlara almaşık olarak önerdiği "demokratik planlama" ilgi çekiciydi.

Kurultayın son etkinliği olan foruma, çalışan öğretmenler, Demiryolları Faal Memurlar Derneği, İlköğretim Müfettişleri Derneği, Sayıştay Denetçileri Derneği birer temsilci ile ve uzman olarak da Tevfik Çavdar katıldı. Foruma izleyicilerden katılmak isteyen oldu ise de buna izin verilmedi. Vurgulanan düşünceleri şöyle sıralayabiliriz.

Eğit-Der öğretmen savaşımında geçicidir. Temel amaç öğretmenlerin sendikalaşmasıdır.

Öğretmenler sendikalaşmayı, kendi emeklerinin karşılığını alabilmek, ekonomik durumlarım düzeltebilmek için, eğitim programlarında, yönetmeliklerde söz ve karar sahibi olabilmek için, baskılara, dayatmalara göğüs gerebilmek, politik hak ve özgürlükleri kazanabilmek için istemektedirler.

Öğretmenler grevli, toplu sözleşmeli sınıf ve kitle sendikacılığından yanadırlar.

Kimi konuşmacılar mücadele yöntemi olarak tabanın çoğunluğunu kazanmak ve hukuksal boşluklardan yararlanmak, diyalog önerirken, kimi konuşmacılar da bunların yeterli olamayacağını, bedel ödenmeden alınacak hakların kalıcı olamayacağını belirttiler.

Öğretmenler savaşımlarında işçi sınıfından destek almalı, savaşımlarını işçi sınıfının savaşımı ile birleştirmelidir. Öğretmenler diğer sendikasız çalışanlarla dayanışma içinde olup, geniş bir kamuoyu oluştu-rurlarsa başarılı olmaları mümkündür.

Somut öneriler: Belediye memurları, özel okullarda çalışan öğretmenler sendikalaşma girişimini başlatabilirler. Eğit-Der, toplayacağı ilk genel kurula kadar, sayıları dörtyüzbini bulan öğretmenler içinde etkinliğini artırabilirse, genel kurulda katılanların kuruculuğu ile Eğit-Sen hayata geçirilebilir.

Kurultay sendikal haklar savaşımında ileri bir adım olmuştur. Ancak atılan bu adıma daha başında içkin olması gereken şey, savaşımın ruhu ve perspektifidir. İleri kapitalist ülkelerde yaşanan deneyimlerden biliyoruz ki, bir zamanlar emekçilerin mücadelesinde bayrak-laşan kavramlar ve şiarlar, tekeller tarafından içleri boşaltılıp düzenin temeltaşları haline getirilebiliyor. Bugün Türkiye'de uğrunda savaşım verilen haklar ileri kapitalist ülkelerde vardır ve düzen-içi sınırlan aşmaya yönelmediği sürece de tekeller açısından bir sorun yaratmamaktadır. Oysa ki, hammaddesi insan olan eğitim emekçileri, ancak geleceğin insanına ulaşma perspektifi ile savaşım verdiklerinde, mücadelelerini insanı gerçekten özgür kılma amacına bağladıklarında, yani kapitalizmi aşmayı amaçladıklarında kendileri de özgürleşebilme olanağına kavuşacaklardır.

Antalya'dan bir eğitim emekçisi





İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11