OKTOBR 1917: "DE TE FABULA NARRATUR"

Osman Yücel

Başlıktaki Latince deyim, Karl Marks tarafından "Kapital"in 1. cildinde kullanılmıştır ve çok önemli bir düşünceyi dile getirmektedir. Deyimin sözcük anlamı; "Anlatılan senin hikâyendir" şeklinde çevrilebilir. Şimdi Marks'ın ne anlatmak istediğine bakalım: "Bu yapıtta kapitalist üretim biçimini ve bu üretim biçimine uygun düşen üretim ve değişim ilişkilerini incelemekteyim. İngiltere bu ü-retim biçiminin klasik örneğidir. Bu nedenle, teorinin gelişimini gözler önüne sermeye hizmet eden belli başlı olguları ve özellikleri bu ülkeden alacağım. Ne var ki Alman okuru, İngiliz sanayii ve tarım işçilerinin durumları karşısında sahte bir umursamazlıkla omuz silkecek, ya da Almanya'da işler o denli kötü gitmiyor diye kendisini iyimser bir havaya bırakacaksa, ona daha baştan şöyle haykırmak zorundayım: De te fabula narratur! "Burada söz konusu olan, kapitalist üretimin doğal yasalarının doğurduğu toplumsal uzlaşmazlıkların az ya da çok tam gelişmesi değil, mutlak bir zorunlulukla kendini belli eden bizzat bu yasalar, eğilimlerdir. Sanayi açısından en gelişmiş ülke, sanayi ölçeğinde onu izleyen ülkelere kendi geleceklerinin suretini gösterir." (K. Marks, Kapital, c: 1, sf: 10).

Bu yıl 7 Kasım'da insanlık Rusya'daki Oktobr Sosyalist Devrimi'nin 72. yıldönümünü kutluyor. Bu büyük günü karşılarken kuşkusuz Oktobr Devrimi'nin hazırlanışını, hangi koşullarda nasıl başarıya ulaştığını hatırlayabiliriz ve hatırlamalıyız da; kuşkusuz devrimi gerçekleştiren Rusya işçi sınıfının, emekçilerinin, onların önderi Komünist Partisi'nin ve Lenin'in büyük özverilerini, yiğitliklerini, ileri görüşlülüklerini hatırlayabiliriz ve hatırlamalıyız da; kuşkusuz Oktobr Devrimi'nin tüm uluslararası komünist ve işçi hareketi içindeki devrimcileştirici, esinlendirici rolünü, bu devrimin çağ açan büyüklüğünü hatırlayabiliriz ve hatırlamalıyız da. Ama daha da önemlisi, hele bugün ülkemiz komünist ve işçi hareketi açısından çok daha önemli olan şey, Oktobr Devrimi'nin geniş anlamdaki uluslararası önemidir. İlk başta bunu hatırlamalıyız. Bu noktayı en özlü biçimde Lenin'in kendisi dile getiriyor: "Rusya'da proletaryanın politik erki fethini (25 Ekim-7 Kasım 1917) izleyen ilk aylar boyunca, öyle görünebilir ki, bu geri ülke ile Batı Avrupa'nın ileri ülkeleri arasındaki son derece belirgin farklılıklar, bu ülkelerde proletarya devrimini bizimkinden son derece farklı kılacaklardır. Bugün arkamızda alabildiğine değerlendirilebilir öyle bir uluslararası deneyime sahibiz ki, bu deneyim devrimimizin kimi asli çizgilerinin ne yerel, ne özellikle ulusal, ne de yalnızca Rusya'ya özgü bir önem taşıyıp, tersine uluslararası bir önem taşıdığına tüm açıklığıyla tanıklık etmektedir. Ve ben burada uluslararası önemden sözcüğün geniş anlamından söz etmiyorum: Söz konusu olan kimi çizgiler değildir, lakin devrimimizin asli çizgilerinin tümü ve aynı zamanda ikincil çizgilerinin birçoğu uluslararası bir öneme sahiptir, şu anlamda ki devrimimiz tüm ülkeler üzerinde bir etki yapmaktadır. Hayır, sözcüğün en dar anlamında, yani uluslararası önemden bizde olup bitenlerin uluslararası değerini ya da uluslararası ölçekte kaçınılmaz tarihsel tekrarını kastederek, devrimimizin kimi asli çizgileri bu öneme sahiptirler." (V.İ. Lenin, Tüm Yapıtları, c: 31, sf.: 15).

Nasıl ki K. Marks açısından İngiltere örneği kapitalist üretim biçiminin tüm genel yaşarlıklarım, onun özünü temsil ediyorsa, aynı üretim biçimine kendinden daha sonra geçen, daha geriden gelen ülkelere kendi geleceklerini gösteren bir model oluyorsa, aynı biçimde V. İ. Lenin için Oklobr Devrimi ve bu devrimle kurulan yeni devlet hem sosyalist devrimin, hem de sosyalizm kuruculuğunun genel yasallıklarını temsil ediyor, daha sonra sosyalizme geçmiş ya da geçecek ülkelere kendi geleceklerini gösteren bir model buluyor.

İşte bu nedenle tüm ülkelerin işçileri, emekçileri, tüm ilerici insanlık Oktobr Devrimi'nin mirasını, deneyimini gün günden artan bir dikkatle inceliyor. İlk sosyalist ülkenin deneyimlerinden gözünü ayıramıyor. Lenin'in deyişiyle, "bu büyük gün bizden uzaklaştıkça, Rusya'da proletarya devriminin önemi o kadar daha açık beliriyor, bir bütün olarak ele alınan çalışmamızın pratik deneyimi üzerine düşüncelerimiz de daha derinleşiyor." (V.İ. Lenin, Büyük Oktobr Sosyalist Devrimi, sf. 10).

Tarihsel materyalizm toplumların gelişmesini inceler ve bu gelişimin en genel yasalarını, gelişme doğrultusunu belirler. Tarihsel materyalizm toplumsal ilerlemeyi, öz olarak, sosyo-ekonomik formasyonların birbirini izlemesi olarak görür. Değişik toplumların aynı sosyo-ekonomik formasyonun içinde toplayabilmemizi sağlayan şey, bu toplumların hepsinde" ortak öz olarak bulunan genel niteliklerdir. Yasalar da bu özden ve genelden çıkar, bu özü ve geneli açıklar. Hem sosyo-ekonomik formasyonun kendi iç gelişmesiyle ilgili genel yasalar vardır, hem de bir sosyo-ekonomik fomasyondan bir diğerine geçişin genel yasaları vardır. Tarihsel materyalizm yadsınmadan da bu yasaların olmadığı ya da işlemediği ileri sürülemez.

Oktobr Sosyalist Devrimi, Marksizm-Leninizm'-in sosyalizm ve sosyalist devrimle ilgili genel yasalarını ilk kez somut bir biçimde ortaya koymuş ve daha sonraki sosyalist devrimler de bu genel yasaların geçerliliğini somut bir biçimde kanıtlamıştır.

V. İ. Lenin, emperyalizmin eşitsiz gelişim yasası nedeniyle emperyalist zincirin öncelikle bir ya da birkaç ülkede kopabileceğini, bu ülkelerin de en gelişmiş kapitalist ülkeler olmayabileceğini açıklıkla ortaya koymuş ve Oktobr Devrimi de bunu parlak bir biçimde kanıtlamıştır. Emperyalist zincirin kınlabileceği ülkeler "zincirin en zayıf halkalan" olarak adlandırılmış, bu ülkeler sosyalist devrime yolaçacak eskin olduğu ülkeler olarak belirlenmiştir. Bu ülkelerde de devrimin ancak devrimci bir durumun varlığı koşullarında gerçekleşebileceği vurgulanmıştır. Devrimci durum, esas olarak, bir sınıfın ya da partinin iradesinden bağımsız, nesnel bir olgudur. Yukarıdakilerin eskisi gibi yönetememeleri, aşağıdakilerin eskisi gibi yönetilmek istememeleri, yığınların aktifliğinde olağanüstü bir yükselme, bunlar devrimci durumu niteleyen olgulardır. Bu nesnel gelişmeler, devrimci durumun varlığı, tek başına devrim için yetmez, her devrimci durum devrime dönüşmez. Bunun için öznel etmenin de belirli bir olgunluk düzeyi gerekir. Bu da, esas olarak, komünist partisinin doğru politikasında, yığınların örgütlülüğünde ı ve kararlı-hğında somutlanır. Komünist partileri, kapitalist düzeni devrimci yoldan aşmak ve yeni toplumu inşa etmek gibi tarihsel bir görevle yükümlüdürler ve buna göre örgütlenirler. O nedenle diğer tüm partilerden farklı bir yapılanmaya sahiptirler. Kapitalist ülkelerde bu partiler öncelikle devrimin partileridir. Komünist partileri açısından sosyalist devrim teorisi birinci önemdedir. Bu yasallıkları kavramamak, bu alanda yanlış konumlanmak partinin tarihsel görevini yerine getirmesine engel olur.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım devrim anlayışı Oktobr Devrimi'nden sonraki tüm devrimlerde de kanıtlanmış, bir yasallık olarak kendini ortaya koymuştur. Şimdiye dek devrimci durumun olmadığı bir yerde, devrimciler ne kadar isterse istesin, ne kadar zorlarsa zorlasın devrim olmamıştır. Öte yandan, devrimci durumun olgunlaştığı birçok ülkede de öznel etmenin güçsüzlüğü ya da partinin yanlış politikaları sonucu devrim gerçekleşememiştir.

Kapitalizmin göreli bir istikrar yaşadığı ve emekçilerin yığınsal hareketliliğinde belirgin bir yavaşlamanın görüldüğü koşullarda kimi teorisyenler, Leninizm'in sosyalist devrim öğretisini tartışma gündemine getirirler. Bunlar, artık devrimler çağının geçtiğini, toplumsal patlamalara yer olmadığını, toplumsal dönüşümlerin bir dizi reformlarla, düzenin yavaş yavaş değişmesiyle gerçekleşeceğini öne sürerler. Bunun bir sonucu olarak komünist partilerinin devrim partileri olmaktan çıkıp düzeni iyileştirmeci partiler haline gelmeleri gerektiğini söylerler. Kuşkusuz bu anlayışlarını belirli bir temele oturtabilmek için de _ işçi sınıfının tarihsel misyonunu yeniden tarif etmeye girişirler.

Bilindiği gibi, toplumsal üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasının yolunu açacak olan sosyalist devrim, kendinden önceki tüm devrimlerden çok daha köklü ve derin bir dönüşümdür. Öte yandan diğer devrimlerden farklı olarak, sosyalist üretim ilişkileri kapitalist sistem içinde kendiliğinden gelişemediği için, sosyalizmin temeli olan mülkiyetin toplumsallaştırılmasına girişilcbil-mesi ve sosyalist üretim ilişkilerinin temelinin atılabilmesi için iktidarın işçi sınıfı ve emekçiler tarafından fethi, sosyalist devrimin ilk adımını, nitelik değişikliği anını oluşturmaktadır.

Politik devrim olmadan, yani iktidarın sınıfsal el değişikliği gerçekleşmeden mülkiyet ilişkileri, dolayısıyla kapitalist sömürü düzeninin temeli değiştirilemez. Artık çağımızda devrimci durumların oluşamayacağını, dolayısıyla devrim hedeflememek gerektiğini söylemek, ya kapitalist üretim ilişkilerinin ebedi olacağını kabul etmek anlamına gelir ki gerçekten bu durumda düzen sınırları içinde kimi reformlar için mücadele etmek yeterlidir, ya da burjuvazinin akıl ve sağduyu yoluyla üretim ilişkilerini kendiliğinden değiştireceğini, mülkiyeti toplumsallaştıracağını düşünmek demektir ki, bu da gerçekçilik adına ütopizmin en derinine yuvarlanmak olur. Bir diğer olasılık da toplumsal mülkiyet tabanına dayanmayan bir sosyalizm anlayışı 'keşfedebilmektir', bu yoldaki kimi çabaları 'ilgiyle' izliyorum.

Komünistleri, hem volontaristlerin devrimin nesnel koşullarının olgunluğunu önemsemeyen goşizmlerinden, hem de evrimcilerin öznel etmenin rolünü yadsıyan kendiliğindenciliklerinden ayırt eden Leninci sosyalist devrim öğretileridir. Oktobr Devrimi, bu öğretinin evrenselleşmesidir.

Her gerçek devrim halk yığınlarının eseridir. Bir devrim ne denli büyük, derin ve yaygın ise, o devrime katılan yığın o denli kalabalık, yığınların girişkenlikleri ve yaratıcılıkları da o denli güçlü olur. Bu genel kural, sosyalist devrimde daha da çarpıcı bir biçimde kendini belli eder. Çünkü sosyalist devrim tarihin şimdiye dek gördüğü en derin, en yaygın, en büyük devrimdir. Bu nedenle sosyalist devrim ancak geniş emekçi yığınlarının eseri olabilir. Lenin'in söylediği gibi, devrimi başarıya ulaştırabilmek için yalnızca işçi sınıfının değil, tüm emekçilerin çoğunluğunu kazanmak gerekir. Bu, sosyalist devrimde yığınsal savaşımın, proletaryanın ittifakları sorununun başa konması demektir. Burada, bağlaşıklık konusundaki Leninci ilkeleri günümüz kapitalizminin kimi yeni görünümleriyle bağlı olarak ele almak istiyorum. Kapitalist ülkelerinde sınıfların karşılıklı yer alımı değişiyor. Bir yandan çok geniş kesimler işçi sınıfına katılıyor, sınıfın niceliği artarken niteliği de değişime uğruyor; kol emeği azalırken eğitim, bilim, kültür, hizmetler, iletişim gibi alanlarda çalışanların sayısı hızla artıyor. İşçi sınıfının hem giderek sayıca çok artması, hem de günden güne daha çok kafa emeğiyle bağlı hale gelmesi onun gücünü arttırıyor, öncülük yeteneğini geliştiriyor. Üstelik bunun diğer katmanlar tarafından kabul edilmesini de kolaylaştırıyor. İşçi sınıfına çok çeşitli katmanlardan giderek daha çok sayıda insanın katılması, öte yandan da, sınıfın bilincinde bulanıklığa yol açıyor, sağ ve sol sapmalara düşme tehlikesini artırıyor. Bu da ideolojik savaşımı daha da önemli kılıyor.

Tarım alanında çalışan nüfus genel olarak azaldığından, özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi-köylü ittifakı temel ittifak olma özelliğini yitiriyor. Kapitalist sınıf içindeki ayrışmalar daha da belirginleşiyor. Bir bölüm tekeller uluslararası boyut alırken devlet-tekel bağlan da güçleniyor. Bu durum, iktidarın çok az sayıda grubun elinde yoğunlaşmasıyla birlikte işçi sınıfının potansiyel bağlaşıklarının sınırlarını çok genişletiyor; artık bir avuç dev holdinge karşı nüfusun ezici çoğunluğunun bağlaşıklığı söz konusudur. Böylelikle olanaklar artarken, bağlaşıkların çeşitlenmesi nedeniyle, ortak politik platformun oluşturulmasında yeni güçlükler beliriyor, bu konuda çabaların yoğunlaştırılması gerekli oluyor.

Bir diğer değişiklik kapitalist ülkelerde yığın partilerinin oluşmasıdır. Bu partilerin çıkarlarını temsil ettikleri sınıflarla destek buldukları sınıflan ayırt etmek önem kazanıyor. Bu durum politik bağlaşıklık anlayışında kimi zorluklara yol açıyor. Politik partilerin hangi sınıfları temsil ettiklerini kavrayabilmek için onların tabanlarına, demagojik vaatlerine değil, programlarına, kadrolarına, icraatlarına bakılmalı.

Çağımızın yeni bir özelliği de başta barış ve çevre hareketi olmak üzere yığınsal demokratik hareketlerin güçlenmesidir. Barış savaşımı sınıfsal temelinden kopartılmadığı, yani barış için savaşım askersel-sanayi kompleksinin ve işbirlikçilerinin iktidarına karşı savaşım olarak sürdürüldüğü sürece, bu durum, Marksçı-Leninci bağlaşıklık anlayışı bakımından sorunu karmaşıklaştırmıyor. Şimdi söz konusu olan şey, askersel-sanayi kompleksini iktidardan indirmek için tüm barış güçlerinin işçi sınıfı öncülüğünde bağlaşıklıklarını ve savaşımlarını örmektir. Bu, bir anlamda anti-faşist bağlaşıklık gibi düşünülebilir. Ancak, barış savaşımı sınıfsal temelden kopartıldığında, sınıfsal bir karşıta yöneltilmediğinden ve iktidarla bağlı olarak konulmadığından, artık bağlaşıklıktan söz edilemez. Böylesi bir yaklaşım da bizzat barış savaşımının kendisini zaafa uğratır.

Marksçı-Leninci bağlaşıklık anlayışının temel noktaları bugün de geçerliliklerini sürdürmektedirler. Tarihin sınavından yüz akıyla çıkmış olan bu temeller, tüm devrimlerin deneyimiyle doğrulanarak yasallık düzeyine yükselmiştir. Oktobr devrimi, bu - yasallığın evrenselleşmesidir.

Sosyalist devrim savaşımına kapitalist düzenden zarar gören, sosyalizmin kurulmasında çıkarı olan , tüm sınıf ve katmanlar katılır. Ancak tüm bu sınıf ve katmanlar savaşıma aynı bilinç, aynı kararlılık, aynı cesaretle katılmazlar. Lenin bu konuda şöyle diyor: "Tüm emekçilerin bu savaşıma aynı derecede yetenekli olduğunu varsaymak ya boş bir söz, ya da Marks'tan önceki, nuh-nebiden kalma bir sosyalistin yanılsaması olur." (V.İ.Lenin, Tüm Yapıtları, c: 29, sf.: 416). Bu durumda emekçilere öncülük edecek bir güç, onları yönlendirecek bir sınıf olmalıdır. Bu sınıf, öyle olmasını istediğimiz için değil, kapitalist üretim biçiminde oynadığı rolden dolayı işçi sınıfıdır.

Kapitalizmin günümüzdeki gelişimi içinde, işçi sınıfının yapısında ve bileşiminde ortaya çıkan değişiklikler, kimileri tarafından, işçi sınıfının öncülüğü konusunu gözden geçirme arzularına temel yapılmak istenmektedir. İşçi sınıfının öncülüğünü reddeden bu sağ anlayışlar, bilimsel-teknik devrimin etkileriyle aydınların özel bir konuma kavuştuklarını ve toplumsal ilerlemenin öncüsü durumuna yükseldiklerini ileri sürüyorlar.

Birinci olarak, bilimsel-teknik devrim, aynı zamanda, işçi sınıfıma da aydın olma özelliğini geliştirmektedir. En yeni ve gelişen teknolojiyle bağlı işçiler, gene işçi sınıfının çekirdeğini oluşturmaktadır. Burada yapılan önemli bir hata, proletarya kavramını darlaştırarak onu salt kol gücüne indirgemektir. Oysa proletaryanın tarihsel misyonunu belirleyen şey onun kol ya da kafa emeği kullanması değil, kapitalist üretimin örgütlenmesinde tuttuğu yerdir.

İkinci olarak aydınlar -işçi sınıfının aydın kesimleri değil küçük burjuva zihniyetini aşabildikleri ölçüde toplumsal gelişme içinde aktif yer almaktadırlar; o zaman da zaten kendi sınıfsal konumlarını terk ederek işçi sınıfının konumlarını benimsemektedirler. Çünkü işçi sınıfının konumu bilimle, gelişmeyle, özgürlükle çakışmaktadır. Küçük burjuva-zihniyetini aşamamış aydınlar ise, bireycilik, disiplinsizlik, mücadelede sebatlı olamama, özveri eksikliği ve dayanışma duygusunun gelişmemişliği gibi nedenlerle toplumsal ilerlemede, sosyalizm savaşımında öncü olamazlar. Çağımızda da sosyalist devrimde, toplumsal devrimde öncü işçi sınıfı olarak kalmaktadır. Bu, işçi sınıfının tarihsel misyonudur. Oktobr Devrimi, bu misyonun evrenselleşmesidir.

İşçi sınıfı, öncülük rolünü yerine getirebilmek için bir politik parti biçiminde örgütlenmelidir. İşçi sınıfının bu politik partisi komünist partisidir. Parti, işçi sınıfının en bilinçli, en örgütlü, en savaşkan kesimini bir araya getirir, işçi sınıfının öncü müfrezesidir. Komünist partisi her koşul altında sürekliliğini koruyan, işçi sınıfına bilinç götürüp onu devrem savaşımında yönlendiren en deneyimli kadroların örgütüdür. Oktobr Devrimi, bu "yeni tip" parti anlayışının evrenselleşmesidir.

Sosyalist devrim daha önceki devrimlerden nitelik olarak farklıdır. Tüm diğer toplumsal devrimlerde yeni üretim ilişkileri, temelleri eski üretim biçimi içinde boy vererek ekonomi alanında egemen hale gelmiş, politik devrimin de gerçekleşmesiyle toplumsal devrim esas olarak tamamlanmıştır. Oysa sosyalist devrimde durum farklıdır. Sosyalist üretim ilişkileri kapitalist üretim biçimi içinde boy verip gelişemez. Bu nedenle politik devrim, yani iktidarın işçi sınıfı ve bağlaşıklarınca ele geçirilmesi, sosyalist toplumsal devrimin sonuçlanması değil, başlaması demektir. Bu yasallık, kapitalist sosyo-ekonomik formasyondan sosyalist sosyo-ekonomik formasyona geçişte uzun, zorlu bir geçiş döneminin var olması gereğini koşullandırır. Geçiş döneminin zorunluluğu hem Marks ve Engels, hem de Lenin tarafından birçok yerde çok açık bir biçimde belirtilmiştir. Bu geçiş dönemi, hem işçi sınıfı ve emekçilerin erkinin iç ve dış düşmanlara karşı korunulması dönemidir, hem de sosyalist üretim ilişkilerinin temellerinin atıldığı devasa bir kuruculuk dönemidir. Bu geçiş dönemi özel bir devletle ayırt edilir. Marksizmin kurucuları ve Lenin, bu devletin bilimsel adlandırılmasını yapmışlar, geçiş dönemi devletine proletarya diktatörlüğü demişlerdir. Bu devlet, tarihte şimdiye dek görülmüş en geniş demokrasidir. İlk kez olarak bu devlet, ulusun ezici çoğunluğunun "özgür iradesi"nin ortaya çıkmasını sağlar. Ulusal sorunun çözüme kavuşturulması, çifte sömürü altındaki kadınların kurtuluşu yoluna girilmesi hep bu devletin kazanımları arasında yer alır. Oktobr Devrimi, bu devletin evrenselleşmesidir.

Proletaryanın sınıf savaşımındaki düşmanı, dünya çapında birleşmiş bir sınıftır. Burjuvazinin vatansızlığı günümüz koşullarında emperyalizmin uluslararasılaşma eğilimlerinin artışıyla daha da belirginleşmekte, K. Marks'ın ünlü "Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin!" belgisinin doğruluğu ve güncelliği açıkça görülmektedir. İşçi sınıfının dünya çapında sürdürdüğü savaşımın utkusunu belirleyen temel ilkelerden biri proletarya enternasyonalizmidir. Oktobr Devrimi, proletarya enternasyonalizmi ilkesinin evrenselleşmesidir.

Oktobr Devrimi, Batı'daki işçi hareketine ve Doğu'daki köleleştirilmiş halkların kurtuluş savaşımına sağlam bir kale ve güçlü bir destek sağladı. Lenin, dahiyane bir biçimde, Oktobr Devrimi'yle açılan çağımızı, dünya ölçüsünde kapitalizmin yıkılış, sosyalizmin utku çağı olarak tanımladı. Gerçekten de Oktobr Devrimi'nin utkusu, kapitalist ülkelerdeki komünist ve işçi hareketine yeni bir hız ve atılım kazandırdı, örneğiyle esinlendirdi, bütün oportünist görüşlerin yenilgiye uğramasında baş rolü oynadı. Oktobr Devrimi'yle birlikte Doğu halklarının ulusal kurtuluş harekeli de yeni bir düzeye yükseldi. Lenin'in daha o zamanlardan gördüğü ulusal kurtuluş hareketinin emperyalizme karşı savaşımın önemli bir bileşeni olduğu gerçeği günümüzde yaşama geçti. Sömürge ve yan-sömürge ülkelerin kurtuluş hareketi Oktobr Devrimi'ndcn sonra somut başarı olanaklarına kavuştu. Oktobr Devrimi, dünya devrimci sürecinin Marksizm-Leninizm konumlarında evrenselleşmesinin yolunu açtı.

Oktobr Devrimi, gerek ülkemizin ulusal bağımsızlık savaşımından utkuyla çıkmasında, gerekse işçi hareketimizin komünist partisinin doğmasında dolaysız belirleyici rol oynamıştır. Türkiye Komünist Partisi, Oktobr Devrimi'nin ilke ve ülküleri doğrultusunda biçimlenmiştir. Ülkemizin 70 yıllık komünist ve işçi hareketi içinde Oktobr Devrimi'nin bu ilke ve ülküleri her zaman esinlendirici gücünü korumuştur ve korumaktadır. Dün olduğu gibi bugün de komünist ve işçi hareketi Oktobr'un utkan yolunda yürüyen evlatlarının çaba ve özverisiyle işçi sınıfımızı ve emekçi halkımızı aydınlık yarınlara ulştırma savaşımım sürdürmektedir.

Oktobr Devrimi ne bir avuç "yiğit"in eseridir, ne de- tarihsel süreçten bir kopma, rastlantısal bir sapmadır. Bu devrim, Marks ve Engels'in yıllar önce formüle ettikleri tarihsel zorunluluğun yerine getirilmesidir. Bugün de Oktobr'un açtığı yol, toplumsal ilerlemenin ana gelişim yönünü oluşturmaktadır.

Oktobr Devrimi'nden 72 yıl sonra, bugün komünistlere, artık çağın değiştiğini, Lenin'in emperyalizm, parti, devrim, devlet, sosyalizm öğretilerinin eskidiğini söyleyerek "yeni" arayışlara girişenlere Oktobr Devrimi deneyimi 72 yaşında bir delikanlının capcanlı sesiyle haykırıyor: "DE TE FABULA NARRA-TUR".





İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11