Yenilenme mi kopma mı?

Erden Akbulut

Bir süredir Yeni Açılım dergisi yazarları arasına katılan TBKP Genel Sekreteri, H. Kutlu, gerek bu dergideki, gerekse Marksizm ve Gelecek dergisinin ilk sayısında başlayan yazarlığına yöntem ve yöntembilim sorunlarını ele alarak girişti. Yazıların okurlara ilk ağızda son derece karışık, daldan dala atlayan izlenimi vermesi yanıltıcıdır. H. Kutlu'nun "yeni düşünce" öncesi mantığını ve üslubunu tanıyanlar bakımından şaşırtıcı gelen bu son derece dolayımlı ve pratik sorunlara ilişkin (program, politika, parti anlayışı vb.) görüşleri hep daha ileriki bölümlere ya da tasarlanan yazılara erteleyen yaklaşımının ardında, H. Kutlu'nun bana son derece bilinçli gözüken bir tercihi yatıyor. Gerçekten de H. Kutlu yöntem sorunlarını tartışmak, burada belirli bir görüş, yaklaşım ve anlayış sağladıktan sonra, o herkes bakımından yakıcı, güncel sorunlara "bu yöntemle" yanıt getirmek istiyor. Gündelik yaşama ya da komünist ve işçi hareketinin tarihine ve bugününe ilişkin "şok yaratıcı" yargılan yazılarına serpiştirmesi ise, "çağdaş reklamcılığın 'meraklandırma' kaldınca"nı andırıyor. Bir yazısında "Marksizm bunalımda, Leninizm aşılmıştır ya da aşılmalıdır" diyor, bir ikincisi "sosyalizmin ORTAÇAĞI'ndan, köylü sosyalizm"-nden söz ediyor, bir üçüncüsünde birdenbire "Leninci parti anlayışının savunusu"na şu ya da bu ölçüde girişiyor. Acele yargıda bulunanlar, H. Kutlu'nun zigzaglar çizdiğini, rüzgâra göre yelken açıp dümen kırdığını, eleştirilerden ders çıkardığını yaygınlaştırıyor. Bunlar bence, belirleyici değildir. H. Kutlu yöntem sorununu ele almış, bu konudaki görüşlerini özellikle dile getirmek istiyor. H. Kutlu hangi yöntemi sorguluyor ve hangi yöntemi öneriyor? Sonucu belirleyici olan budur.

İlk sorulması gereken şu oluyor: Neden yöntem sorunları? Marksist-Leninistler'in bugüne dek kullana geldikleri yöntem, yani diyalektik ve tarihsel maddecilik artık günümüzü, çağımızı karşılamıyor mu, onun gereklerine yanıt vermiyor mu? H. Kutlu soruyu böyle doğrudan sormuyor, dolayımlı sorgulamaları tercih ediyor. "Tabular", "dogmalar" H. Kutlu'yu hâlâ bir ölçüde ürkütüyor olsa gerek. O yüzden de bu dolayım, dünya görüşü anlayışından başlayıp, aydınlanma söyleminden geçip,, çağ tanımı ve niteliği yoluyla çağımızın temel kategorisine vardırılıyor, ardından da kaçınılmaz olarak tarihsel , maddeciliğin devrimi zorunlu kılan yaşarlığından geçerek varolan yöntemin aşılmasının kaçınılmazlığına varıyor.

H. Kutlu'nun yazılan kolayca ulaşılabilir olduğundan zorunlu görmedikçe alıntı yapmayacağım. Ancak H. Kutlu'nun tartışmasız doğrulamış gibi dile getirdiği kimi temel konularda, biraz didaktik gibi gözükecek olsa da, uzunca duracağım.


Marksizm bir dünya görüşüdür

H. Kutlu yöntem sorgulamasına dünya görüşü çerçevesinde başlıyor. "Bildiğimizi sanıyorduk; burjuvazi de proletarya da bir dünya görüşünün var olduğunu sanıyordu. Her iki taraf da bazı illüzyonlan dünya görüşü yerine ikame ettiklerini fark ediyor bugün. Ne burjuva, proleter sınıf farklılığı, ne emek, sermaye çatışması ortadan kalktı, ama farklı sınıfların farklı ideolojilerinin bir dünya görüşü demek olmadığım görmeye başlıyoruz.Sınıfların bir dünya görüşünün olup olamayacağını sormamız gerekiyor." (Gelecek, sf. 101-102). Bu kolayca ifade ediliveren bakış, Marksizm'in felsefede devrim yaratan yaklaşımını bir çırpıda ortadan kaldırma yeltenişidir. Marks ve Engels'in felsefede gerçekleştirdikleri devrim nedir? Marks ve Engels, diyalektik maddeci dünya görüşünü ortaya koydukları, maddeciliği diyalektik maddeciliğe dönüştürdükleri, maddi süreçlerin içinde diyalektik gelişmeleri ve bunun bilgi edinme sürecindeki yansılarını açıkladıkları için felsefede bir devrim yapmışlardır. Bu felsefi devrimin en önemli yönlerinden biri de tarihsel maddeciliğin ortaya konması, yani maddeciliğin toplumsal yaşamın kavranmasını da kapsayacak biçimde genişletilmesidir. İşte felsefede bir devrime işaret eden diyalektik ve tarihsel maddecilik, çağdaş bilimin ve pratikte edinilen ileri deneyimlerin başarılarına dayanan, bunların kaydettiği ilerlemeyle birlikte sürekli gelişen ve kendini zenginleştiren bilimsel, felsefi bir dünya görüşüdür.

Ne proletaryanın, ne de burjuvazinin dünya görüşlerinin olmadığı illüzyonuna kapılan H. Kutlu, bu illüzyonunu genelleştiriyor ve sınıfların kendilerine ait dünya görüşleri olamayacağı yargısına varıyor. Sımfsallıktan kopartılan 'dünya görüşü' kavramı salt teknolojiye bağlanıyor; örneğin sanayi toplumunun dünya görüşünden söz ediliyor. Sanayi toplumu kavramıyla ne anlatılmak istendiği açık değil. Eğer sanayi toplumu sözüyle sanayiin gelişmiş olduğu toplumlar kastediliyorsa, sosyalist ülkeler ile kapitalist ülkeler aynı kaba konuyor demektir ki H. Kutlu'nun kendisi de bu toplumların aynı dün-ya görüşüne sahip olmadıklarını dile getiriyor. Sanayi toplumu sözüyle kapitalist toplum kastediliyorsa o zaman kapitalist toplumda tek bir dünya görüşünün olduğu ileri sürülüyor demektir.

Theodor Oizerman, Felsefe Tarihinin Sorunları adlı kitabında dünya görüşünü şöyle tanımlıyor: "Bu kavram, doğayla, kişiyle ve toplumsal yaşamla ilgili temel insani inançları; bilinçte, davranışta, yaratıcılıkta ve insanların bileşik pratik etkinliğinde bütünleştirici, yönlendirici bir rol oynayan inançları ele almaktadır." (sf. 197) Ve ekliyor: "Felsefenin bir dünya görüşü olduğunun reddedilmesi, son derece çelişkili bir kuramsal konum göstermektedir." (sf.: 196). "Feodal, burjuva, komünist dünya görüşlerinden söz etmek de tümüyle meşrudur. Bir bütün olarak Marksizm belli bir dünya görüşüdür." (sf.: 197, abç)

H. Kutlu'nun haklı olduğu bir yan var. Her insanın, kendisini kuşatan dünyaya ilişkin kendine özgü görüşleri vardır. Ancak bu görüşler, çoğunlukla herhangi bir teorik temeli olmayan, birbirine karşıt yanlar taşıyan, parça parça fikirlerden öte gitmez. Oysa felsefi bir dünya görüşü, yani sınıflı toplumda burjuvazinin ve işçi sınıfının ayrı ayrı sahip oldukları ve birbirine karşıt felsefelere dayalı dünya görüşü, çeşitli fikirlerden, görüşlerden ve anlayışlardan oluşan gelişigüzel bir yığın değil, tersine doğaya, topluma, insana ve insanın dünyadaki konumuna ilişkin fikirlerin, görüşlerin ve anlayışların oluşturduğu bir sistemdir. Engels'in de Anti-Dühring'de vurguladığı gibi eğer Marksizm felsefi bir dünya görüşüyse, kapitalist toplumda burjuvazinin bu dünya görüşünü benimsemesi ne denli beklenebilirse, işçi sınıfının da kendi bir dünya görüşünden vazgeçmesini beklemek o denli "akla ve sağduyuya" uygun olur. Dolayısıyla kapitalizmi ve onunla birlikte antagonist sınıflı toplumların sonuncusunu aşmadan toplumda ortak bir dünya görüşünün oluşabileceğini düşünmek gerçek bir illüzyondur. Sosyalist toplum ile kapitalist toplumun dünya görüşlerinin aynı olabileceğini sanmak da aynı illüzyonun bir diğer yüzüdür.

H. Kutlu, sınıfların dünya görüşünün bir illüzyon olduğu söylemiyle, ilk ağızda, bir bütün olarak belli bir dünya görüşü olan Marksizm'in bir illüzyon olduğunu ileri sürmüş oluyor. Dahası bütün bir insanlık tarihi boyunca felsefede temel sorun olagelmiş maddecilik-idealizm sorunsalının da bir illüzyondan ibaret olduğunu keşfetmiş oluyor.


Mutlak olan "karşılıklı bağımlılık" değil savaşımdır

Bir bütün olarak diyalektik ve tarihsel maddeciliğin bir illüzyon olduğu saptamasından sonra H. Kutlu, yine aynı dolayımlı yöntemiyle önce diyalektik maddeciliğin temel direklerinden birine yöneliyor. Elbette yine "popülist olmayan popüler bir dil"le. Nasıl mı? Sözü H. Kutlu'ya bırakalım: "Çağımızın temel düşüncesi bilim, insan (hümanizm) akıl ve sağduyu düşüncesidir. Bunlar hem çağın niteliği, hem de onun temel kavramlarıdır. Ama bu temel kavramlara önceki aydınlanma çağlarından farklı olarak çağımızın kendi özelliğini kazandıran en temel kavram, yani kategori "karşılıklı bağımlılık" kategorisidir. Çağımızda savaşların kaçınılmaz olduğu düşüncesinin yok olması ile birlikte, çağlar boyu günümüze dek süren "çatışma" kategorisi değişmiştir artık. Bu durum tarihsel, devrimsel yeni bir durumdur ve "karşılıklı bağımlılık" yeni bir dünya görüşünü hazırlayan temel bir konsepttir." (Yeni Açılım, s.: 15, sf.: 12).

H. Kutlu, bir devrimsel durumdan söz ederken, aslında bizzat devrimin, dahası hareketin kendi kendine hareket olarak varlığının koşulunu ortadan kaldırmaya yöneliyor. Kategoriler düzeyinde konuşuyorsak, "çatışma" bitti, aslolan "karşılıklı bağımlılık"tır demek, karşıtların savaşımı son buldu, aslolan karşıtların birliğidir anlamına gelir. Yoksa diyalektiğin kendisi dünya çapındaki karşılıklı bağımlılığın ve hareketin bilimidir; dolayısıyla diyalektik maddeciliğin tüm yasaları, bu karşılıklı bağımlılığın ve hareketin yasalarıdır. İşte bu dünya çapındaki karşılıklı bağımlılığın ve hareketin genel yasaları çerçevesinde H. Kutlu karşıtların birliği ve savaşımı yasasında mutlak yan ile göreceli yanın değişikliğe uğradığını söylemekle kalmıyor, yasanın kendisinin savaşımı, çatışmayı dışlayacak biçimde yeniden formüle edileceği bir dünya görüşünün biçimlendirilmesini öneriyor.

Bu sorunu ayrıntılı bir biçimde irdelemeden önce, H. Kutlu'nun yasa tanımında önemli bir "düzeltme"(!) yaparak, yasayı "eğilim"e indirgemeye özel bir özen gösterdiğine işaret edeyim. H. Kutlu şöyle diyor: "Doğa, düşünce ve toplumda gelişmeyi, esas olanı, içsel süreçlerle ilgili olanı anlatmak üzere yasadan söz edilir... Toplumsal yasaları ancak en genel ve en sık tekrarlanan "eğilimler" olarak anlamak gerekir." (Yeni Açılım, s.:15, sf.: 14). H. Kutlu olgular arasındaki bir bağlamlılığın yasa sayılabilmesi için asli, istikrarlı, yinelenebilen ve zorunlu karakter taşımaları gereğinden, zorunlu yanı atlıyor. Olgular arasındaki bağlamlılık da gelişmeye etki eder ama onu belirlemez. Oysa yasa bir zorunluluğun ifadesidir, yani belirli koşullardaki gelişmenin karakterini belirleyen bir bağlamlılıktır. İşte bu yüzden insan, doğa ve toplum yasalarının bilgisini edinerek, eylemlerine bilinçli bir biçimde girişebilir, kimi olayları öngörebilir, doğasal nesneleri ve onların özelliklerini kendi yararına dönüştürebilir ve toplumsal koşulları amaca-uygun bir biçimde dönüşüme uğratabilir. İşte bu nedenle "...Bağlamlılık bir kez kavrandığında, mevcut durumun sürekliliğinin zorunlu olduğuna ilişkin her teorik inanç, bu durum pratikte yıkılıp gitmeden önce yokolur gider."(Marks-Engels, Seçme Yapıtları, c: 2, sf. 419).

Doğanın, toplumun ve düşünmenin yasaları olarak diyalektiğin yasaları, hem varoluşun, hem de bilginin yasaları olarak bir bütünlük oluştururlar. Dolayısıyla diyalektik maddeciliğin yasaları "çağ"a, onun" temel kategori'sine göre değişikliğe uğramaz, tersine "çağ"ı ve onun" temel kategori'sini kavrayıp dönüşüme uğratmaya hizmet eder.

Ayrıca H. Kutlu, "karşılıklı bağımlılık" kategorisini esas alarak bütün kavramları gözden geçirip, yenilemek durumunda olduğumuzu ileri sürüyor. (Yeni Açılım, s. 13, sf.: 12). Oysa bilindiği gibi felsefede en genel, en temel kavramlar olan kategoriler, düşüncenin düzenleyici ilkeleri, nesnelerin ve olguların tüm zenginliğini sınıflandırmamızı sağlayan, özne ile nesne arasındaki bağıntının düğüm noktalan olarak sistemli bir bütün oluştururlar. Özel bir kategori, yalnızca kendi başına analiz edilerek, yani diğer kategorilerden yalıtılarak doğru bir biçimde kavranamaz. Nesnel gerçekte her şey karşılıklı bağıntı ve etkileşim halinde olduğundan bu dünyayı dile getiren kategoriler de belli bir tarzda karşılıklı bağıntı halindedir. Her kategori, nesnel dünyanın belli bir yanını ifade eder ve Lenin'in dediği gibi, kategorilerin hepsi birlikte "... ebedi hareket ve gelişme halindeki doğanın genel geçerli yasallıklara bağlı karakterini koşullu bir biçimde, yaklaşık olarak kapsarlar" (Tüm Eserleri, c: 38, sf. 182). Diyalektik ve tarihsel maddecilikte kategoriler, temel yasalarla, sıkı sıkıya bağlı olarak ve kendi içlerinde bir bütünsellik taşıyacak biçimde düzenlenmişlerdir. H. Kutlu özel olarak seçtiği tek bir kategoriden hareketle bütün bir kategoriler sistemini kurmaya kalkarsa, olsa olsa yadsımayı önüne koyduğu diyalektik ve tarihsel maddeciliğin karşısında yer alan metafizik kategoriler anlayışına varabilir.

Diyalektik maddeciliğin dünya çapındaki karşılıklı bağımlılığın ve gelişmenin bilimi olduğunu söyledim. Diyalektik maddecilik yalnızca her şeyin geliştiğini söylemekle kalmaz, bu gelişimin nasıl gerçekleştiğini de bilimsel olarak açıklar. Her "çağ"da ama özellikle "çağımızda" gelişmeye kimse karşı çıkmamaktadır. Ama gelişmenin ne olduğu ve nasıl gerçekleştiği hâlâ bir tartışma konusudur. Lenin döneminde de süre giden bu tartışmada gelişmeye diyalektik olan ve olmayan iki ana yaklaşımı Lenin şöyle dile getirmişti: "... Gelişmeye (evrimleşmeye) ilişkin iki temel anlayış şunlardır: Bir yanda azalma ve çoğalma, yinelenme olarak gelişme ve öte yanda karşıtların birliği olarak gelişim ("bir"in birbirlerini karşılıklı olarak dışlayan karşıtlar halinde "iki"leşmesi ve bu karşıtlar arasındaki karşılıklı ilişkiler). Harekete ilişkin birinci anlayışta, kendi kendine hareket, bu hareketin itici gücü, onun kaynağı, güdüsü gölgede kalır ya da bu kaynak dışa konur (Tanrı, özne vb.). İkinci anlayışta asıl dikkat dosdoğru kendi kendine hareketin kaynağına yönelir. Birinci anlayış ölü, renksiz ve kurudur. İkincisi canlıdır. Yalnızca bu anlayış... 'sıçramaların1, 'süreklilik içinde kesikliliğin', 'karşıtına dönüşmenin', eskinin yok oluşunun ve yeninin doğuşunun anahtarım verir" (Tüm Eserleri, c: 38, sf. 360).

Diyalektik gelişme anlayışının ayırt edici özelliği, onun gelişmeyi, var olanın basit, nicelikçe bir değişme (azalma ya da çoğalma) olarak değil de, eskinin yok olma, yıkılıp gitme ve yeninin doğma süreci olarak kavramasıdır. Bu süreç, nicelikçe değişimlerin nitelik değişikliklerine dönüşmesi ve ardından bu nitelik değişikliğinin nicelikçe değişimlere yol açması yasasında ifadesini bulur.

Nitelik ile nicelik arasındaki çelişki, tüm nesnelerin ve süreçlerin iç çelişkiler taşıdığını ve bu çelişkilerin nesnelerin ya da süreçlerin gelişimlerinin kaynağı ve itici gücü olduğunu söyleyen genel yasanın dışa vurma biçimlerinden yalnızca biridir, işte karşıtların birliği ve savaşımı yasası, bu çelişki, hareket ve gelişme anlayışında anahtar konumdadır.

Her nesne, her olgu, karşıtların bir birliğidir. Karşıtların birliği, her şeyden önce, her nesnenin içinde birbirine karşıt yanların ve eğilimlerin bulunduğu anlamına gelir. Ama nasıl bulunurlar? Karşıtların arasındaki, onların yapılan arasındaki karşılıklı bağımlılığın ve etkileşimin karakterinin belirlenmesi son derece önemlidir. Karşıtların birliğinden söz ettiğimizde, bu karşıtların yapısı öyledir ki, burada karşılıklı bağımlılık içindeki karşıtlardan herbirinin varlığı bütünüyle diğerinin varlığına bağlıdır ve bu ikisinin bir arada var olması yalnızca onların dış ilişkileriyle sınırlı değildir. Gelişmekte olan bütünün karşıt yanlan, özellikleri ve eğilimleri arasındaki karşılıklı bağımlılık, karşıtların birliğinin asli bir özelliğidir. Ancak karşıtların karşılıklı bağımlılığı, diyalektik çelişkinin özgül özelliklerinden yalnızca biridir. Diyalektik çelişkinin yaşamsal önem taşıyan diğer yanı karşılıklı olumsuzlamadır. Bütünün karşıt yanlan yalnızca karşılıklı bağımlılık halinde bulunmazlar, aynı zamanda birbirlerini karşılıklı olarak dışlarlar. Bu ayırt edici özellik ifadesini karşıtların birbiriyle savaşımında bulur. Karşıtların birbiriyle savaşımı kavramı, karşıtların karşılıklı olarak birbirlerini olumsuzlamasının ve dışlamasının her türünü kapsar. Önemli olan bu savaşımın somut biçimleri değil, diyalektik çelişkinin karşıtların karşılıklı olarak birbirlerini olumsuzlaması öğesini içermesidir. Çünkü karşıtların savaşımı gelişmenin kaynağı, itici gücüdür. Bu nedenle Lenin diyalektik gelişme için şu tanımı yapar: "Gelişme, karşıtların birbiriyle savaşımıdır." (Tüm Eserleri, c: 38, sf.: 360). Dahası "karşıtların birliği (birliktelik, özdeşlik, eş-değerlilik) koşullu, süreli, geçici, görecelidir. Karşılıklı olarak birbirini dışlayan karşıtların birbiriyle savaşımı ise mutlaktır, tıpkı gelişimin, hareketin a mutlak olması gibi." (Aynı yerde.)

İşte. H. Kutlu tüm kategori sistemini "karşılıklı bağımlılık" temel kavramına, kategorisine, konseptine dayandırıp "çatışma"yı dışlayalım derken, aslında diyalektik maddeci hareket ve gelişme anlayışını terk edelim demiş oluyor ve bu tutumuyla ister istemez idealizm konumlarına savruluyor.


Toplumların gelişimini açıklayan yasa

H. Kutlu yöntemle ilgili sorgulamasını burada bitirmiyor elbette. Diyalektik maddeciliği yadsıdığı gibi bunun toplumsal olaylara, süreçlere uygulanmasını da bertaraf etmek durumunda olduğunu düşünüyor. Bunu da bu kez Stalin dolayımıyla yapmayı yeğliyor. H. Kutlu şöyle diyor: "Bu dogmatik yanılgılar yöntemsel temelini şu Stalinist formülasyonda bulur: Üretim ilişkileri ile üretim güçlerinin niteliği arasındaki zorunlu uyuma ilişkin...yasa" (Yeni Açılım, s.: 15, sf.: 15). H. Kutlu'nun burada 'Stalinist formülasyon' adını verdiği şey, tarihsel maddeciliğin en genel yasallığıdır. Bize, insan topluluklarının gelişmelerini kendi hareketleri içinde bilimsel olarak kavrayabilmenin olanağını bu yasa verir. Sözü uzatmamak için doğrudan K. Marks'tan aktarıyorum. K. Marks, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı yapıtının önsüzünde maddeci tarih anlayışının temeli olan bu yasayı şöyle dile getirir: "... Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan, genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuksal ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belirli bir aşamasında, toplumun, maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bin şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimlen olan bu ilişkiler, onların engellen haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar... böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak bir yargıya varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi yaşamın çelişkileriyle toplumsal üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir." (K. Marks-F. Engels, Felsefe İncelemeleri, Sol Yayınları, sf.: 118-119 abç).

Demek ki H. Kutlu yeni yöntem arayışında önce bir dünya görüşü olarak diyalektik ve tarihsel maddeciliğin bütününe, ardından diyalektik maddeciliğin özü olan karşıtların birliği ve savaşımı yasasındaki karşıtların savaşımının mutlaklığı anlayışına ve nihayet tarihsel maddeciliğin özü olan üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki birlik ve savaşım yasasının ifadesi olan zorunlu uyum yasasına karşı çıkarak kendi yöntemini oluşturmayı öne koyuyor. Bu çerçevede H. Kutlu'nun sorguladığı kimi şeyler ve politik tutumu anlaşılır hale geliyor.


Revizyonizm ateşi üzerinde değil Marksizm yolunda yürümek

Nitekim, H. Kutlu, Gelecek dergisinde yayımlanan "Yöntem Sorunları Üzerine" başlıklı yazısına şöyle başlıyor: "Günümüzde Marksizmin tüm temel konulan, görüş, tez, ilke ve öngörüleri, kavram ve kategorileri yoğun bir tartışmanın konusu oluya*." (s.:l, sf.: 101). Aynı yazının ileriki bölümlerinde de şöyle diyor: ""Marksizmin bugünkü sorunları (Türkiye ve dünyada) başarının, gelişmenin sorunları mıdır, yoksa gelişmemenin, başarısızlığın mı? Herhalde başarının denemez. Bu yanıttan sonra yanıtlar kabaca ikiye ayrılacaktır (ayrılıyor): a) Başarısızlık bir uygulama sorunudur. Yani Marksizm-Leninizm’i kendi koşullarımıza yaratıcılıkla uygulayamadık, b) Başarısızlık uygulama sorunlarını aşıyor. Bize göre doğru yanıt ikincisidir. Zira nasıl olur da tüm dünyada Marksistler aynı beceriksizliği hep birlikte aynı süreçte gösterebilirler... Öyle ise başarısızlığın nedenlerini bizzat Marksist teorinin içinde aramak gerekir, (agy.st: 118). Yeni Açılımın. 15. sayısında yer alan "Süreklilik içinde Yemlenme II" başlıklı yazıda, birlik sorununu ele alırken de "Marksizm, sosyalizm dediğimizde ne anladığımız bile bugün soru iken, birlik için bu zorunlu ön çalışmadan geçmeden birliğe ne ölçüde hizmet edebiliriz." (sf. 8).

Aslında birbirini tamamlayan ve pekiştiren bu üç anlatım "yeni politik düşünce"yi ve bununla bağlı olarak TBKP girişimini, hem teori, hem de eylem alanında oldukça özlü bir biçimde ifade ediyor.

Önce bir noktada hemfikir olmak gerekiyor. İster teori, ister doktrin olarak kavransın Marksist olmak ne demek? Tanım gereği, Marksist olmak, Marksizm'in temel konumlarını, ilkelerini, kavram ve kategorilerini doğru bulup benimsemek demektir. Bu konumlan, ilkeleri, kavram ve kategorileri doğru bulmayıp sorgulayan birisi Marksist olarak nitelendirilemez. Zaten Marksizm dendiğinde ne anlaşılması gerektiği bizim için soru haline gelmişse, bu durumda Marksist kavramının kendisi içeriksiz bir hale gelir ve kendimizi Marksist olarak nitelendirmemiz de bir anlam taşımaz.

Kendimize Marksist diyebilmemiz için, öncelikle Marksizm'in ne olduğu bizim için soru olmaktan çıkmalı, onun temel noktalan açıklıkla ortaya konulmalıdır. Bu da yetmez, bu temel noktalan benimsememiz de gerekir.

Kuşkusuz Marksizm'in tüm temel konu, görüş, ilke, tez, öngörü, kavram ve kategorileri Marksizm'in doğuşundan bugüne yoğun tartışmalara konu olmuştur, olmayı da sürdürecektir. Ancak bu tartışma Marksistler ile Marksist-olmayanlar arasındadır. Öncelikle bu tartışmada taraf olmak gerekiyor.

Hareket noktasının bu olması, çok temel önemde teorik ve pratik sonuçlar veriyor. Teorik sonuçlan yazımın yukarıdaki bölümlerinde irdelemeye çalıştım, pratik sonuçların en önemlisi ise, TBKP'nin sosyalizm için savaşım veren bir örgüt olmaktan çıkmasıdır. Tanrının var olup olmadığını kendi kafasında tartışmayı sürdüren insan ateizm propagandası yapamaz. Aynı şekilde sosyalizmin ne olduğuna karar verememiş bir siyasal parti de sosyalizm için savaşamaz.

Marksist dünya görüşünü terk eden H. Kutlu, ister istemez yeni bir dünya görüşü, düşünce tarzı keşfetmek zorunda kalıyor: "Yeni düşünce tarzı, Marksist olsun, olmasın, çağımızın insanının düşünce tarzıdır." (Yeni Açılım, sf.:13, sf.:10). Görüldüğü gibi, yeni düşünce tarzıyla birlikte, gerek sosyo-ekonomik formasyonlar arasındaki temelli farklılıklar, gerekse sınıflı toplumlardaki uzlaşmaz karşıtlıklar bir çırpıda yok ediliyor.

Hem kapitalist, hem de sosyalist ülkelerde yükselen (!), hem burjuvazinin hem de proletaryanın elinde bayraklaşan (!) 'yeni düşünce', çağımızın niteliğini; bilim, hümanizm, akıl ve sağduyu olarak belirtiyor. Oysa çağımızın niteliğinin böylece sınıfsal olmayan kavramlarla nitelendirilmesine, ancak yaşamın nesnelliğinde sınıfsallığın aşılabilmiş olmasıyla mümkün olabilecektir. O güne dek çağımızın niteliğini, sınıflı toplumu aşma eyleminin kendisi, yani kapitalizmden sosyalizme geçiş süreci belirlemeye devam edecektir. Çağın merkezinde yer alan düşünce ise, çağın merkezinde yer alan sınıfın, yani işçi sınıfının devrimci düşüncesi, onun dünya görüşü olacaktır.

Yeni yöntemsel yaklaşımlarıyla H. Kutlu şöyle diyor: "Bu nedenle yasalar koşullara bağlı olarak değişebilir, farklı işleyişlere bürünebilirler... Eğer bugün uluslararası koşullar değişmiştir diyorsak, kapitalizmin yasallıklarının işleyişlerini yeniden incelemek zorundayız. Örneğin savaş ekonomisinin egemen olduğu koşullarda, kapitalizmin anarşik karakterine bağlı olarak ortaya çıkan bunalımlar, savaş ekonomisinin olmadığı durumda az çok kontrol edilebilir bir karakter kazanamazlar mı?" (Yeni Açılım, sf.: 15, sf.: 14)

Bir sosyo-ekonomik formasyonun hem genel, hem de özel yasaları vardır. Genel yasalar, söz konusu sosyo-ekonomik formasyonun özüyle bağlı yasalardır ve bu öz değişmedikçe ya da ortadan kalkmadıkça bu genel yasalar işlevlerini sürdürürler. Bir sosyo-ekonomik formasyonun özünün değişmesi ya da ortadan kalkması ise, artık o sosyoekonomik formasyonun yok olması demektir. Kapitalizm var olduğu sürece onun özüyle bağlı bulunan kapitalizmin genel yaşarlıkları da işlevlerini sürdüreceklerdir.

Kapitalist ekonominin anarşik ve bunalımlı yapısı kapitalizmin genel yasallıklanndan kaynaklanıyor. Dolayısıyla bunalımlar kapitalizm var oldukça kaçınılmazdır. Ekonominin anarşik yapısı ve bunalımlar yalnızca savaş ekonomisinin olduğu koşullarda geçerli değildir; savaş ekonomisinin olmadığı koşullarda da, kapitalist sistem anarşik ve bunalımlı bir işleyişe sahiptir. Öte yandan çağımızda kapitalist sistemde savaş ekonomisinin olmadığını öne sürmek de ayrı bir yanılgıdır. H. Kutlu "Bu sorunun yanıtını tartışmaksızın kapitalizmin demokratik varyantını tartışmak anlamsızdır" (aynı yerde) diyor. Gerçekten de böylesi bir tartışma öyle ya da böyle "abesle iştigal" olur.

Eğer kapitalist ekonomi savaş ekonomisini sözüm ona aştığı için anarşik ve bunalımlı yapısından kurtulabiliyorsa, üstelik de sürekli gelişen üretici güçler, gelişmelerinin belirli bir anında kaçınılmaz olarak üretim ilişkilerini kendilerine uygun duruma getirmeyeceklerse, ebedi bir kapitalizm beklenebilir. Bu durumda sosyalist bir geleceğe duyulan inanç da kimi Yeni Açılım yazarlarının ifade ettiği gibi "hamhayal" olabilir. Sosyalizm mücadelesi gerçekçi olmayacağından "demokrasi mücadelesi" biricik amaç haline gelebilir. Nitekim bu bağlamda H. Kutlu'nun demokrasi kavramını "yeni" bir biçimde nasıl kavradığı önem kazanıyor: "İşçi sınıfı kapitalist bir toplumda, yalnız kapitalist sömürüye karşı mücadele ile ulusal sınıf olamazdı, ancak ve ancak tüm sınıf ve tabakaların çıkarını ve aynı zamanda toplumdaki en 'ileri' düşünceleri kapsayan DEMOKRASİ bayrağına sahip çıkarak bu konuma gelebilirdi." (Gelecek, age, sf.: 106-107, abç). "Demokrasi, bir yönetim biçimi yani formdur. Sınıflı toplumlarda farklı, sınıfsız toplumlarda farklı bir muhteva taşır. Bir form olarak evrenseldir. Sınıflı toplumlardan önce de vardı sonra da var olacağından her zaman geçerli bazı ilkelerinin olduğunu görmek ve kabul etmek gerekiyor." (Gelecek, age, sf.: 121, abç)

Söylenenlerin oldukça açık olduğunu düşünüyorum. Kapitalist bir toplumda demokrasinin (her ne anlama geliyorsa, hangi evrenselliği taşıyorsa) tüm sınıf ve tabakaların çıkarlarını kapsayabilmesi için çıkartan birbirine karşıt sınıfların olmaması gerekiyor. İşçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki antagonizmanın son bulmuş olması gerekiyor. Yani kapitalizmin kapitalizm olmaması gerekiyor. Diyelim ki çağımızda kapitalizm o bizim bildiğimiz kapitalizm olmaktan çıktı (!), diyelim iki burjuvazi ile işçi sınıfının çıkarları artık antagonist bir karakter taşımıyor (!), diyelim ki "DEMOKRASİ" (büyük harfle yazınca yeni bir anlam kazanıyor) ve her iki sınıfın da çıkarınadır (!); peki o zaman 'demokrasi savaşımı' ne anlama geliyor? Herkesin çıkarına olan bir şey için kim, neden, kime karşı, nasıl savaşım verebilir? Karşıtı olmayan savaşım olur mu?

İkinci alıntının başında H. Kutlu'nun yaptığı tanım aslında doğrudur: Demokrasi yönetim biçimidir, formdur. Söz konusu olan tüm toplumun yönetimi olduğundan, demokrasi devletle birebir bağlı bir kavram oluyor. Daha tam ve doğru tanımlamak istersek, demokrasi bir devlet biçimidir, devleti yönetme formudur. Devletten kopuk olarak demokrasiden, bir yönetim biçimi olarak tüm toplumu kucaklayacak biçimde söz etmek anlamsızdır. Devlet, sınıflı toplumlarda tarihsel-somut bir kavramdır, sınıfsız toplumlarda devlet yoktu, komünist toplumda da olmayacaktır. Dolayısıyla demokrasi de, sınıflı toplumlarla, sınırlı tarihsel bir kavramdır. Her zaman var olmamış ve olmayacak bir formun her zaman geçerli ilkelerinin olamayacağı da açıktır. Demokrasinin bir yönetim biçimi olarak devletle bağlı olduğunun kabulü, kaçınılmaz olarak demokrasinin sınıfsal olmasını kabul etmeye götürür. Bu durumda, 'klasik demokrasi, 'eksiksiz demokrasi' gibi kavramlar birer aldatmaca olmaktan öteye geçemez.

H. Kutlu'nun Leninizm'in aşılmışlığı ile ilgili savına da kısaca değinmek istiyorum. H. Kutlu şöyle diyor: "Şimdi yeni bir canlanmanın içinde olmakla birlikte, Marksizm'in bir bunalıma düşmüş olduğunu da kabul etmek gerekir. Bunun ikinci nedeni ise, Leninizm'in günümüzde artık aşılmış olduğunu göremeyişimizdir." (Yeni Açılım, s.13, sf.13) Gelecek'teki yazısında da yineliyor :"Çağımız değişmişse Leninizm'in de aşılması gerekirdi. Aşamayışımız bunalımın nedenlerinden biridir. Aşmak gerekir." (Gelecek, s.:l, sf.:120 ). Bir yerde aşılmış olduğunu söylediği Leninizm'i bir başka yerde aşmak gerektiğini öne sürerken H. Kutlu, herhalde Leninizm'in tarihsel olarak artık eskimiş olduğunu, buna karşın bizim öznel olarak onu henüz aşamadığımızı ve aşmamız gerektiğini ileri sürüyor. Leninciliğin aşılmış olduğunu söylemek için iki şeyden birini kabul etmek gerekiyor: Ya Leninizm Marksizm'den ayrı bir şeydir ve biz Marksist kalırken Leninizm'i aşabiliriz, ya da Leninizm'le birlikte Marksizm de aşılmıştır. Tüm dünyadaki revizyonistler, yıllardan beri Leninizm'in Marksizm'den ayrı bir şey olduğunu kanıtlamak için çabalıyorlar.

Leninizm'in aşılması gereği, H. Kutlu'ya göre, çağımızın değişmesinden kaynaklanıyor. Gerçekten de dünya Lenin dönemindeki dünya değil, ama Marks dönemindeki dünya hiç değil. Öyleyse Leninizm'i aşmaktan söz edenlerin öncelikle zaten Leninizm'le aşılmış olduğunu ileri sürdükleri Marksizm'i de aşmayı önlerine koymaları çok daha mantıklı olmaz mı?

Eğer aşma kavramı doğru kullanılıyorsa, insan aşılması gerektiğini söylediği bir şeyden yana olamaz. Yeni içeriğin yeni form içinde kendini belli etmesi uğrunda davranır. Hem Marksist olduğunu öne sürmek ve hem de Leninizm'i (dolayısıyla Marksizm'i) aşmak gerektiğini öne sürmek kavram kargaşası yaratmaktan başka işe yaramaz.


***

Bu yazımda H. Kutlu'nun yazılarındaki felsefe anlayışını irdelemeye çalıştım. Çünkü teori-pratik birliği, felsefe ile politika arasındaki birlikte gündelik ifadesini bulur. Bu nedenle tüm diğer siyasal akımlardan farklı olarak komünistler bakımından felsefe öznel bir önem taşımış; yaşamın kavranışı, onu dönüşüme uğratmanın ve bu faaliyet boyunca zenginleşerek gelişmenin ana kaldıracı olarak her zaman önde gelen bir yer tutmuştur. Bu nedenle komünistler, bilimsel bir dünya görüşüyle donanmış olmanın toplumsal yaşamı dönüşüme uğratma çabalarının başarıya ulaşmasının ana anahtarı olduğunu vurgulamışlardır. Felsefenin, insan düşüncesinin ayrıcalıklı kimi insanlarca geliştirilen özel bir alanı olmaktan gündelik yaşama ve toplumsal mücadeleye taşınması, komünistlerin teori-pratik birliği anlayışlarının doğal bir sonucu olmuştur. Devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz ya da Marksizm-Leninizm'in bir eylem kılavuzu olması, hep bu bağlamda, felsefe ile politika arasındaki dolaysız bağın bir ifadelendirilişi olarak kendini belli etmiştir.

Doğaldır ki Marksizm-Leninizm'in bu yaklaşımı, H. Kutlu'nun yeni arayışında da tersine çevrilmemiş olamazdı. Olmadı da. Nitekim H. Kutlu şöyle diyor: "Eğer politik mücadele -biraz bilerek köşelendirelim- yok ise teori de olamaz" (Yeni Açılım, s.: 15, sf.: 18). "Yaptıklarımızı tanımlamak, tarif etmek, bundan geçmiş ve gelecekle ilgili sonuçlar çıkarmak, buradan kalkarak pratik politikamızı zenginleştirmek, politikamızın yanıtlamakta zorluk çektiği konular için teoriye başvurmak ve böylece politikamızın teorik temellerini hazırlamak..." (Yeni Açılım, sf.:13, sf.: 10 abç). İşte pragmatizmin teorik düzeyde ifadelendirilişi ve teori-pratik birliğini koparmanın özlü bir dile getirilişi. H. Kutlu, politikasının yanıtlamakta zorluk çektiği konularda teoriye başvurduğu zaman da, bu politikanın artık teoriye sığmadığını gördüğünde kaçınılmaz olarak teoriyi "aşılmış" buluyor, yeni teori arayışlarına gidiyor. H. Kutlu'nun politika arayışlarına Marksizm-Leninizm'in tüm temel kavram ve kategorileri, yasallık ve öğretileri yetmez oluyor.

H. Kutlu'nun bugünkü politikasının özünü "kapitalizm içinde demokratik arayış", bunun için de "ulusal mutabakat" arayışı oluşturuyor. İşte karşıtların birliği ve savaşımı yasasının "karşılıklı bağımlılık" kategorisi temelinde yeniden biçimlendirilmesi isteği, bu politikayı teoriye uydurma çabasından kaynaklanıyor. H. Kutlu, burjuva toplumu içinde kategorilerle oynayarak yeni bir denge, bir sentez bulmaya çalışıyor. İşte bir kez işçi sınıfının tarihsel misyonu, yani kapitalizmin devrimci yoldan aşılarak sosyalizmin kurulması perspektifi terk edilip kapitalizm koşullarında daha kabul edilebilir çözümler aranmaya başlandığında, söz konusu olan, tam da böyle yeni denge arayışları oluyor. Oysa göz ardı edilen gerçek şu: kapitalist toplumda kurulmuş olan denge, olanaklı olan biricik dengedir. K. Marks, Paul Annenkov'a 28 Aralık 1846 tarihli mektubunda, bu çerçevede şöyle diyor: "Aslında o [Proudhon] da bütün iyi burjuvaların yaptıklarını yapıyor. Bunların hepsi, rekabetin, tekelin vb. ilke olarak, yani soyut düşünceler olarak alındıklarında, yaşamın biricik temelini oluşturduklarını, ama pratikte kişiye bundan çok daha fazlasını arzuladıklarını söylerler. Bunların hepsi, rekabeti öldürücü etkileri olmaksızın isterler. Bunların hepsi de olanaksızın, yani burjuva varlığının koşullarım, bu koşulların zorunlu sonuçlan olmaksızın isterler. Bunlardan hiçbiri, burjuva üretim biçiminin, tıpkı feodal üretim biçimi gibi, tarihsel ve geçici olduğunu anlamaz. Bu yanılgıyı doğuran şey, burjuva insanı, her toplumun mümkün biricik temeli olarak görmeleridir: Bunlar, insanların artık burjuva olmayacakları bir toplum düşünemezler." (K. Marks-F. Engels, Felsefe İncelemeleri, Sol Yayınları, sf.:179-180 abç).

H. Kutlu, politika alanında, kapitalist toplumun bağrında üretici güçler ile arlık bunlara tekabül etmeyen üretim ilişkileri arasındaki çelişkiden doğan tarihsel hareketin yerine; bu çelişkiyi çözebilecek biricik şey olan işçi sınıfı önderliğinde geniş emekçi yığınların pratik ve zorlu eylemi yerine, kendi ulusal mutabakat şemasını, kendi aklında oluşturduğu bu yeni dengeyi koyuyor. Bu çerçevede H. Kutlu, çelişkileri uzlaştırma çabasıyla, sınıf karşıtından partner yaratma kaygısıyla, var olan çelişkilerin dayandığı temellerin yıkılması gereğini, kapitalist toplumun devrimci yoldan aşılması perspektifini bir kenara bırakıyor. K. Marks, aynı mektubunda şöyle devam ediyor: "O [Proudhon] tıpı tıpına kralın, avam kamarasının ve lordlar kamarasının toplumsal yaşamın kopmaz parçalan, ölümsüz kategorileri olmalarını arzulayan siyasal doktrinere benzemektedir. Onun bütün aradığı, bu güçler arasında denge kurabilecek yeni bir formüldür, ki bu denge, şu anda fatih olan gücü az sonra köle haline getiren fiili hareketin ta kendisidir. Böyle, bir takım orta zekalı kimseler, 181. yüzyılda, toplumsal sınıfları, asilleri, kralı, parlamentoyu vb., dengeye getirecek doğru formülü aramakla uğraşırlarken, bir sabah uyanıp bir de baktılar ki, gerçek-'te ortada ne bir kral, ne parlamento ve ne de asiller var. Bu uzlaşmaz karşıtlık içindeki doğru denge, bu feodal varlıklar ve bu feodal varlıkların uzlaşmaz karşıtlıklarına temel olan tüm toplumsal ilişkileri yıkmaktı." (K. Marks-F. Engels, age, sf.:18, abç)

Bugün de H. Kutlu, politika adına, önsüz-sonsuz, ölümsüz, sınıflar üstü "demokrasi" kategorisini yaşama geçirebilmek için "ulusal mutabakat" adını verdiği "denge"ye dayalı yeni formüller peşinde koşuyor. Ne ki bu "denge" arayışları sonucu çizilen politikalar, yaşamın gerçekleri karşısında birer ham hayal olmakla kalmıyor, aynı zamanda işçi sınıfının ve emekçi halkın mücadelesini yolundan saptırmak suretiyle, bu mücadeleye zarar da veriyor. Kapitalist toplumda burjuvazinin egemen sınıf olarak örgütlenmesinin biçimi olarak değişik devlet biçimlerinden birinin belirlenmesinde dengeyi asıl olarak oluşturacak olan, egemen sınıf olarak örgütlenmiş olan burjuvazinin ta kendisidir; elbette bu dengenin oluşumunda değişik sınıf ve katmanların sınıf mücadelesinin boyutlarıyla bağlı olarak etkide bulunması ama yalnızca etkide bulunması yadsınamaz. Tarihte birincide trajik olan ikincide gerçekten de traji-komik oluyor.





İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11