Çağdaş Amerikan kapitalizmi ve işçi sınıfı

Victor Perlo Çev: Cumhur Pekyiğit

Dünya, Marx ve Engels'in hatta Lenin'in çağından bu yana birçok bakımdan değişti. Onların eserleri, geçen son yarım yüzyılda başarılı sosyalist devrimler gerçekleştiren işçiler ve onların yandaşları için en temel kılavuzlar oldular. Onlar bugünkü kapitalist ülkelerdeki toplumsal yaşamı dönüştürme yollarını arayan insanlara da ilham vermeye devam etmektedir. Ancak özgül hedefler, onları başarıya götüren yollar ve gelecekteki sosyalist toplumun özgün nitelikleri, her bir ülkenin halkı tarafından kendi geleneği, tarihi, ekonomik ve politik koşullarına dayalı olarak ortaya konmalıdır.

ABD kapitalizminin tahlilinde emperyalist çağın başlarında yaşayan İda Tarbel ve John Moody gibi araştırmacılarla Marx ve Lenin'den etkilenen daha yakın dönemdeki eleştiricilerin büyük katkısı olmuştur. Bunların en önemlileri Robert W.Dunn, Anna Rochester, James S.Allen, W.E.B. Du Bois, Hyman Lumer, William Domhoff, Shirley Ceresoto ve Gabriel Kolko'nun yanı sıra Eugene Victor Debs, William Z.Foster, Henry Winston ve Gus Hall gibi komünist ve sosyalist siyasi liderlerdi. Kuşkusuz çağdaş Sovyet ekonomistlerinin, emperyalizmin İngiliz eleştiricilerinin ve diğerlerinin de bu konuda önemli katkıları olmuştur.

Ekonomik, sosyal ve politik yaşam, 20. yüzyılda geçen beş yüzyılın toplamına oranla daha fazla değiştiği gibi, bu değişim hızı yükselmeye de devam etmektedir. Ancak tüm dinamik değişimlere karşın, emek halâ değerin kaynağı olarak kalmakla ve her geçen gün artan emek sömürüsü de halâ kapitalizmin amacı, çok büyük kârlarının kaynağı, artan zalimliğinin, saldırılarının ve askeri hazırlıklarının dürtüsü olmaya devam etmektedir.


Nüfusun sınıfsal dağılımı

Çalışma Dairesi'nce 1986 yılında 8 milyon işsizle birlikte işgücünde 119.5 milyon insanın bulunduğu kaydedilmiştir. 119.5 milyonun kabaca dağılımı şöyledir:

- 108 milyon kişi işçi sınıfının üyesiydi.

-10 milyon kişi orta durumda bulunanlardan oluşuyordu; bunlar küçük kapitalistler, küçük memur, yönetici ve bürokratlar ile küçük mülk sahipleri ve çiftçiler ile kendi işyerlerinde çalışan esnaflardı.

- 1.5 milyon kişi kapitalistti

(tam anlamıyla kapitalist sınıf özelliği taşıyordu.) (1)

Yani nüfusun %90'ı işçi sınıfı, %9'u orta sınıflar ve %1'in biraz üstü kapitalist sınıf olarak sayılmıştır. Ama bu %1 ülke ekonomisini kontrol etmektedir.

Yıllar geçtikçe, işçi sınıfının hacmi-toplam nüfus içerisindeki payı-düzenli olarak genişlemiştir. Orta sınıfın görece payı ise azalmıştır. Kapitalistlerin sayısı artmıştır, ancak zenginlik ve güç birikiminin çoğu sadece birkaçının elindedir.


Sanayi İşçileri

Meta üreten işçiler, özellikle sanayi işçileri, işçi sınıfının çekirdeğini oluştururlar. 1985'te işçi sınıfının üçtebirini sanayi işçileri oluşturuyordu. Hizmet işçilerinin oranı yükselirken sanayi işçilerinin oranı düşmüştür. Bununla birlikte, sömürüye karşı verilen savaşımlarda olduğu kadar, sendikal örgütlenme ve antikapitalist politik partilerin kurulmasında da her zaman öncülük edenler sanayi işçileri olmuştur.

Teknolojinin ilerlemesi ve ekonomik işletmelerin dev büyüklükteki birimlerde yoğunlaşması nedeniyle metaüreten işçilerle hizmet-üreten işçiler arasındaki ayrımlar azalmaktadır. Hizmet işçileri işçi hareketlerine daha çok katılır olmuş ve sanayi işçileri ile olan ittifakları büyük önem kazanmıştır.

Üretici işçi kategorisi meta-üreten işçi kategorisinden önemli ölçüde daha kapsamlıdır ve artı-değer üretenlerle üretmeyenler arasındaki bu ayrım, kapitalist ekonominin işleyişini tümüyle anlamak için gereklidir.


Üretici ve üretici olmayan emek

Satış amacıyla meta üreten işçiler artı değer yaratırlar.İşçi sınıfının hemen hemen yarısı bu tanıma uymasa da, artı değer yaratmayan bu işçiler de, meta-üreten sektörde yaratılan artı değerden pay alan işverenleri tarafından sömürülürler.

Örneğin, bir oto işçisi araba başına 5000 dolarlık artı değer yaratıyorsa, bu değerin 2500 doları oto imalatçısı (sanayi sahibi) tarafından alıkonur, diğer 2500 dolar ise malın perakendeci payıdır ki, bu da bayi ile onun buyruğunda çalışan maaşlılar arasında bölüşülür. Artı değer tümüyle fabrika bünyesinde yaratılıyorsa da bayi ile bayiin maaşlıları arasındaki sınıf savaşımı da en az fabrika işçisiyle işvereni arasındaki savaşım kadar gerçektir.

Artı değer üretmeyen birçok işçi kategorisi vardır. Kamu Hizmetlileri çok yararlı hizmetlerde bulu-nabilirler-yol yapımı, halk kütüphaneleri idaresi, posta servisini işletmek gibi-ancak birkaç istisna hariç ticari mal üretmedikleri için, değişim değeri yaratmazlar.

Evlerde çalışan hizmetçiler işverenlerine yararlı değerler sunarlar ama değişim değeri yaratmazlar. Buna karşılık borsa firmalarında çalışan memurlar değişim değeri yaratırlar-işverenleri aracılığıyla alınan komisyonlar biçiminde-ancak kullanım değeri üretmezler. Çünkü bir mal sahibinden diğerine yapılan hisse senedi satışının ülke sermayesine ya da tüketim eşyası stokuna hiçbir katıkısı olmaz. Aynı durum banka memurları için de geçerlidir. Onların en temel hizmeti faizin, yani üretim sanayindeki işçilerin yarattığı artı değerin toplanmasını kolaylaştırmaktır. Marksist ölçütlere göre, şirketlerde çalışan geniş memur kategorileri-yapılan işi kaydeden ve faturaları yollayan görevliler ve özellikle de parazit başkan yardımcıları ile diğer yetkililerden oluşan gereksiz fazlalık-üretici değildirler. Ama Marx, satıcı olarak, çalışanlardan ziyade, malların depolanması,taşınması ya da teslim edilmesi gibi işlerde çalışan ticaret işçilerini üretici sayar. Ayrıca mühendisler, aylıklı teknisyenler ve üretimi fiilen organize eden yöneticiler de değer üreticisidirler.

Sınırı belirgin olmayan birçok özgül kategori konusunda elbette farklı görüşler öne sürülebilir. Örneğin; yeni ve gelişmiş ürünler keşfetmek amacıyla kurulmuş araştırma kurumlarında çalışan bilim ve teknik bölüm görevlilerini ele alalım. Bu kişiler daha kullanışlı eşyaların daha da verimli biçimde üretilmesini sağlayacak makinaları üretenler gibi sermaye üreticileri olarak mı değerlendirilecekler?

Bir de askeri araç-gereç üreticilerine bakalım. Bu üreticilerin imal ettikleri ürünlerin kuşkusuz değişim değeri vardır. Ama bunların amacı -öldürmek- kelimenin gerçek anlamıyla yararlı mıdır? Çünkü yararlılık kavramı hem insan gereksinimlerinin doğrudan doğruya giderilmesini, hem de insan gereksinimlerini karşılayacak eşyaların imalatına katkıda bulunan malzeme, yapı ve donanımın üretilmesini kapsar. Biz onları üretken olmayan işçi kategorisinde görüyoruz.

Bir de modern süpermarketlerde çalışan çoğu kadın kasa elemanlarının durumunu ele alalım. Bilgisayarlı araçlarla hızlı, verimli ve büyük ölçüde hatasız çalışan bu kişiler, gülünç bir ücret karşılığında, iki işi birden yaparak hem müşterinin ödeyeceği parayı hesaplarlar, hem de aldığı mallan paketlerler. Titiz bir ayrım yapacak olursak, bu işlerin birincisi üretici değildir, ikincisi ise üretici olarak sınıflandırılır. Montaj hattı tarzındaki bu süpermarketlerle, dükkan sahibinin müşterilere hizmet ettiği geleneksel küçük esnaf teşebbüsü arasında çok az benzerlik vardır.

Finans kapital tarafından el koyulan artı değer payı ile banka, sigorta ve borsa firmalarında çalışan memur sayısındaki hızlı artışla görülen müthiş genişleme, tekelci kapitalizmin çağdaş döneminde özellikle belirginlik kazanmıştır. Marx, geniş ölçekli çağdaş finansman kuruluşları henüz mevcut olmadığı için banka memurları sorununa doğrudan doğruya değinmemesine karşın, bu etkinliğin üretici sayılamayacağını açıkça vurgulamıştır.

Üretici ve üretici olmayan işçiler arasındaki ayrım, ne kol işçisi ile kafa işçisi arasındaki ayrımla, ne de hizmet üreticileri ile eşya üreticileri arasındaki ayrım ile özdeştir.

Kol işçilerinin çoğu üreticidir. Artı değerin gerçekleştirilmesi, kaybedilmesi ya da kimi durumlarda toplanmasının kolaylaştırılması gibi işlerde çalışan kafa işçilerinin büyük bir kesimi üretici değildir. Ancak değerli eşya ve hizmet üretimine doğrudan doğruya katkıda bulunan kafa işçileri üreticidirler.

Mal üreten işçilerin çoğu üreticidir. Hizmetleri, pazara da satılmadığı (devlet hizmetleri gibi) ya da malın yararlığına bir ilave yapmaksızın (reklam gibi) değerlerin paraya dönüştürülmesi amacıyla kullanıldığı sürece hizmet sunan işçilerin çoğu üretici değildir. Ancak, piyasa için yararlı hizmetler ortaya koymakla görevli işçiler belirgin biçimde üreticidirler (örneğin, gezi ücretini ödeyen bir yolcuyu taşıyan otobüs şoförü).

Meslek sahibi işçilerin çoğu (öğretmenler, doktorlar, hemşireler, sanatçılar, oyuncular) kullanım değeri yaratırlar; ancak sadece hizmetleri pazarda satılmak üzere özel olarak çalıştırılanlar artı değer üretirler.

Marx'ın yapıtlarını çarpıtan ve küçümseyen birçok eleştiricinin tersine, Kanadalı ekonomist David Leadbctter'ın "The Consistency of Marx's Categories of Productive and Unproductive Labor-Marx'da Üretici ve Üretici Olmayan Emek Kategorilerinin Tutarlılığı" adlı yapıtında gösterildiği gibi Marx bu yaklaşımı benimsemiştir.

20. yüzyılda emperyalizm çağında kapitalizmde üretici olmayan işçilerin oranı geniş ölçüde yükselmiş ve çok önemli sosyal ve ekonomik sonuçlara yol açmıştır. Leadbetter, Kanada gerçeklerine dayanarak yaptığı incelemede 1920 lerin başında üçte-bir olan üretici olmayan işçi oranının 1950'lerde %40'ı aştığını, 1968'de %50'yi geçip, 1982'de %55'e ulaştığını saptadı. 1980'de Birleşik Devletler için %51.1 olarak hesaplanan üretici olmayan işçi yüzdesini Lead-better'de %53.8 olarak hesaplamıştı.

Amerikalı sosyolog David Eisenhower da, Amerikalı işçileri üretici ve üretici olmayan kesimlere ayırırken benzer ölçütler kullanmıştır, ancak buna ücretli ve maaşlı işçiler kadar kendi işyerlerinde çalışanları da dahil etmiştir.

Marksist ölçütlere göre, 1980'de Birleşik Devletler'de 90 milyon ücretli ve maaşlı işçinin 44 milyonu üretici, 46 milyonu üretici değildir. Hesaplardaki geniş yanılma payı dikkate alınırsa bunun önemsiz bir fark olduğu görülür. Ancak üretici olmayan işçi oranı yükseldiği için 1980'lerin sonuna gelindiğinde, üretici olmayan işçilerin oranı %50'yi önemli ölçüde aşmıştır. Yani, bu durumda, bütün çalışanların yarısından azı hem bütün kapitalist kâr biçimleriyle devlete ödenen vergileri, hem de kendileri için artı değer üretmeyen emekçi çoğunluğunun ücret ve maaşlarını karşılayacak geliri sağlıyorlar.


Sermayeye karşı üretici ve üretici olmayan emek

"Üretici" ve "üretici olmayan" iş terimleri yararlılık ya da yararsızlık anlamı taşımazlar, sadece çeşitli iş türlerinin farklı ekonomik nesnel etkisine gönderme yaparlar. Üretici ve üretici olmayan emek arasındaki ayrımın, her şeyden önce, kapitalist ekonomik ilişkilerle onun iç işleyişinin titiz bir analizini elde edebilmek için gerekli olduğunu kavramak çok önemlidir. Üretici ve üretici olmayan işçiler arasında önemli bir sınıf farkı yoktur.

Genellikle üretici olmayan işçiler de üretici işçiler gibi işverenler tarafından sömürülürler ve üretici işçiler kadar onlar da çoğu kez daha iyi koşullar için savaşım verirler.

Marx'da üretici ve üretici olmayan emek

Marx, bu konuda çok açıktır: "Sanayi kapitalinin, karşılığında eşdeğer herhangi bir şey ödemediği halde cisimleştirilip metaya dönüştürülen emeğin satışından kâr sağlaması gibi; tüccar kapitali de met-alardaki ödenmemiş emeğin tümü için üretici kapitaline, değerin tamamını ödemeyerek... ve satış esnasında metalardaki halâ ödenmemiş emek payı için de ödeme talep ederek kâr sağlar."(2)

Eşdeyişle, oto işçisi ya da ilaç fabrikalarındaki işçiler tarafından üretilen araba üzerine konulan %20 lik, ilaç üzerine konulan %50'lik tüccar payı, ürünlerin pazarlanması amacıyla tüccarın yatırımları için gerekli bir ödeme olarak kapitalist sanayici tarafından tüccara bırakılan artı değer payını gösterir. Ancak, tüccar bu artı değer payını, sadece arabaların ve ilaçların işlemlerini ve satışını fiilen yapan kendi işçilerine ödemek zorunda kalmadığı sürece elinde tutar. Marx bunu şöyle açıklar: "Tüccar kapitali, yeniden üretim sürecinde yalnızca değerleri gerçekleştirme fonksiyonuyla kapital vazifesini görür dolayısıyla da toplam kapital tarafından üretilen artı değerden pay alır. Tüccarın bireysel kâr kütlesi bu sürece katabildiği kapital kütlesine bağlıdır; yanında çalışan elemanların ödenmemiş emeği arttıkça alım satım sürecine daha fazla kapital katabilir. Tüccar par asını kapitale dönüştüren bu fonksiyon büyük ölçüde tüccarın emek çileri aracılığıyla gerçekleştirilir. Bu emekçilerin ödenmemiş emeği, artı değer yaratmadığı halde, tüccarın eline artı değer geçmesini sağlar ki bu aslında tüccarın kapitali açısından aynı anlama gelir."(3)

Böylelikle, en az fabrika sahibi kadar süpermarket sahibi de işçinin sırtından mümkün olduğunca az ücret karşılığında çok şey elde etmeye, işçilerin haklarını yemeye ve onların sendika kurma girişimlerine karşı savaşmaya, kısacası, işçileri aynı yollarla ve acımasızca sömürmeye ve bu yolda giderek hızını arttırmaya çalışır. Tüccar kapital girişimlerinin ölçeği genişledikçe, ticaretteki ve mali sektördeki üretici olmayan işçiler de ekonominin üretici kesimindede bulunan işçilerinkiyle özdeş olan sınıf çıkarlarını korumak amacıyla giderek örgütlenmeye zorlanırlar.

Kapitalizm yanlısı ekonomistler üretici ve üretici olmayan emek arasında herhangi bir ayrım yapmazlar. Onlar emek değer teorisine karşı çıkarak işçinin ürettiği "değer"i meslek ya da sanayi olgusunu dikkate almadan ona ödenen aylık ya da ücretine eşit sayarlar.

Resmi istatistiklere göre gayrı safi milli hasıla (GSMH) aslında, ekonomide ödenmiş gelirler toplamına eşittir. İşçinin kendi ücretine eşit bir miktar "ürettiği" varsayıldığı gibi kapitalistin de kendi kârına (hangi yolla dağıtılmışsa) e-şit bir miktar "ürettiği" iddia edilir. Teorik yanlışlığı yanında, müteşebbisin beyan edilmeyen kârlan, kârdan yapılan uydurma kesintiler, beyan edilmeyen kiralar ve faizler vb, ve "gider hesaplan" adı altında kapitalistler tarafından el konulan çok büyük gelirlerin resmi istatistiklerde hesaba katılmamasından doğan müthiş çarpıtma da bu yaklaşımı geçersiz kılar.

Sosyalist toplumlarda da değer üreten işçilerin emeği ekonomik bir artık yaratmak zorundadır. Bu artığın bir kısmı değer üretmeyenlerin emeğinin karşılığını ödemek amacıyla kullanılır. Bununla birlikte ekonomik artığın hiçbir bölümü sömürülen sınıflara büyük gelirler sağlamak amacıyla kullanılmaz.

Üretici ve üretici olmayan emek ayrımı, yalnız emek sömürüsü ya da artı değer oranının hesaplanması açısından değil aynı zamanda emek üretkenliğindeki eğilimlerin saptanması bakımından da önem taşır. Emek üretkenliğindeki eğilimler üzerine yapılan resmi analizler, yalnızca üretimde rol oynayan insan-saat sayısını hesaplarken değil, aynı zamanda ve daha da önemlisi, "gerçek" üretim değerinin saptanmasında da bu ayrımı gözardı ederek kaba biçimde çarpıtılırlar.


"Orta Sınıf" işçiler

Kapitalistlerin elindeki önemli bir silah da, işçi sınıfını bölmek amacıyla "işçi sınıfı" tanımını adeta yok etme girişimidir. Kurulu düzenin belgelerinde işçiler "alt sınıf ve "orta sınıf olarak iki kategoriye ayrılırlar. Bunlardan birincisi, yoksulluk seviyesinde bir ücrete ya da daha azına çalışan on milyonlarca insanı ve aralarında hiç mesleği olmamış gençlerin de bulunduğu uzun süreli işsizleri kapsar. Ancak bu kişilerin, biraz daha iyi ücret alanlarla birlikte, işçi sınıfının önemli ve büyük bir kesimi oldukları tartışılmaz bir gerçektir.

"Orta sınıf işçilere gelelim. Bu işçilerin ücretli işçiler olarak tarihsel statülerinin çok düzeldiği ve böylece asıl işçi sınıfı saflarından çıkıp "orta sınıf" saflarına katıldıkları iddia edilir. Bu tanım genel o-larak sanayi işçilerine, inşaat, taşımacılık ve enerji, su gibi dallarda çalışan işçilere uygulanır. Bu işçilerin kapitalizmin varlığından doğrudan doğruya çıkar sağladıkları öne sürülür, kâr payı planlarına katılım veya hisse senedi sahipliği bu durumun kanıtı olarak sunulur.

İşverenler de bu eğilimi, işçilerine iskontolu hisse senedi satarak, sendikalara da işçi ücretlerini arttırmak yerine kâr-paylaşım düzenini benimsemeleri konusunda baskı yaparak teşvik ederler. Emek-idare "ortaklığı" sloganları göklere çıkarılır. Nitekim bu sloganlar, Birleşik Devletler'de yatırım yapan Japon şirketleri tarafından sanat düzeyine yükseltilmiştir.

Orta sınıf gelirleriyle kıyaslanabilecek ücretler alabilen görece sayıda bir avuç işçinin birçoğu 1980'lerin emek düşmanı saldırısında en ağır darbeye uğrayan kesim olmuştur. Maaşları 75.000 dolardan 25.000 dolara düşürülen uçak pilotları, bir gecede "orta sınıf yaşam standartlarını yitirdikleri gibi grevlerinden anlaşıldığı kadarıyla orta sınıf hayallerini de bir yana bıraktılar.

İmalat, maden, taşımacılık ve enerji, su, gaz sektörlerinde çalışanlar ise-düşük ücretli ticaret ve hizmet işçilerini hiç saymıyoruz-gelirlerinin orta sınıf ölçüsünden uzak olması ve sosyal statüleri bakı-mından kesinlikle işçi sınıfı üyesidirler. Yaşam standartları ve yaşam biçimleri bakımından işçilerin elle tutulur hiçbir kesimi hiçbir ölçüte göre "orta sınıf" olarak sınıflandırılamaz.


"işçi Aristokrasisi" kavramı geçersizdir:

I. Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere'de ve geniş sömürge imparatorlukları olan bazı ülkelerde, sömürgelerin yağmalanmasıyla ele geçen büyük kârların bir kısmı İngiliz, Fransız vb. işçi sınıflarının kayırdan kesimlerine fena sayılmayacak koşullar sağlamak amacıyla kullanıldı. Lenin, bu "işçi aristokrasisinin işçi sınıfının birliğini kırarak ve onu politik olarak zayıflatarak emperyalist politikayı nasıl desteklediğini göstermiştir.

Bugün Birleşik Devletler'deki bazı aşırı sol gruplar, Amerikalı beyaz işçilerin çoğunluğunu, böylesi bir "işçi aristokrasisi" oluşturmakla suçlamaktadırlar. Bu görüş, öğrenci ve meslek sahibi çevreler arasında bir ölçüde taraftar bulmuştur. Ancak, bu, çağdaş Amerikan koşullarına uygulandığında tümüyle yanlıştır. Bu teori, Amerikan işçilerinin gelişmekte olan ülkelerdeki işçilerle birliğini engellediği gibi, ırkçılığa karşı (diğer alanlarda olduğu gibi) verilen savaşımda siyah işçilerle birleşme gereğinin beyaz işçiler tarafından anlaşılmasını da zayıflatır.

Yabancı yatırımlardan sağlanan kârlardan rüşvet almak şöyle dursun, Amerikan işçileri kârların toplam tutarından daha fazlasını vergi olarak ödemektedir. Bu vergi, uluslar ötesi şirketlerin yurtdışındaki yatırımlarını "koruyan" ABD ordusuna gitmektedir. Üstelik sermaye emeğe karşı genel saldırısında en yüksek ücretli mesleklerde çalışanların gerçek ücretlerini en yüksek oranda kıstığı gibi, bu alanlarda çalışanların sayısını da azaltmıştır.

"Orta sınıf ile "alt sınıf işçiler ayırımını kimi sendikacıların da yaptığı doğru ise de, bu tür ifadeler sendikaların gerçek politikalarını ya da bir bütün olarak işçi sınıfının bakış açısını yansıtmazlar.

1980'lerdeki gelişmeler Amerikan sendikal hareketine şu gerçeği göstermiştir: Gelişmekte olan ülke işçilerinin aleyhindeki ücret farkları ABD kökenli uluslarötesi şirketler tarafından Amerikan işçilerine karşı düşük gerçek ücretleri, yüksek orandaki işsizliği ve sendikal haklarının kaybını onların kabul ettirmek amacıyla güçlü bir silah olarak kullanılmaktadır. Aynı biçimde, ABD içerisinde Siyahlar, Hispanikler (İspanyol kökenliler) aleyhindeki ücret farkları beyaz işçiler de dahil tüm Amerikan işçilerine karşı gerçek ücretleri düşürmek, yedek işsizler ordusunu genişletmek amacıyla kullanılmaktadır. Önceleri, Güney'deki pamuk tarlalarından getirilen siyah işçiler Kuzeyli beyaz işçilerin yerini aldılar; hatta grev kırıcı olarak kullanıldılar; ve bu uygulamayla beyaz işçiler arasında ırkçılık körüklendi. Ancak bu uygulama çok gerilerde kaldı. Bugün siyah işçiler ve arlan oranda da Hispanik işçiler, bütün yurt çapında işçi sınıfının ayrılmaz bir parçası durumundadırlar. Aşırı biçimde sömürüldükleri için en militan kesimler arasında bulunan bu işçiler bütün işçilerin durumunu güçlendiriyorlar. Siyahların, Hispaniklerin ve diğer beyaz olmayan işçilerin sayısı arttıkça azınlıklar aleyhindeki ücret farkları beyaz işçilerin ücretlerini ve durumlarını yıpratmak amacıyla bir silah olarak kullanılır.

Ciddi istisnalara rağmen birçok sendika bu gerçeği kavrıyor ve ücret farklarını giderecek olumlu eylemleri sözlü olarak destekliyor; ancak alınan yetersiz sonuçlar bu noktadaki vurgunun yetersiz kaldığı izlenimini uyandırıyor. Afrika asıllı Amerikalılara karşı uygulanan ayrımın, beyaz işçiler üzerindeki baskı ve sömürüyü hiçbir bakımından azaltmadığını kavramak gerekir. Yoksulluk çeken insanların çoğunluğu beyazdır. İşsizlerin, sendikal örgütlenme haklan kısıtlanan işçilerin çoğunluğu da beyazdır.


Sınıf savaşımı

Emek ile sermaye arasındaki sınıf savaşımının kökeninde emek sömürüsü vardır. İşçiler yaptıkları iş karşılığında adil bir ücret alamadıklarının bilincindedirler. Onlar tehlikeli ve kötü çalışma koşullarında, işverenlerin keyfi uygulamalarına ve uzun çalışma saatlerine karşı çıkarlar. İşverenler de kârlarının işçileri elden geldiğince sıkmaya bağlı olduğunun bilincindedirler. Kalıcı bir sınıfsal uyum yaratma girişimlerinin hepsi başarısızlığa uğramıştır ve kapitalist sömürü süregittikçe de başarısızlığa uğramak zorunda kalacaktır; çünkü kapitalizm emek sömürüsü olmadan varlığını sürdüremez.

Sınıf savaşımının temel bir ifadesi grev, yani işçilerin istekleri karşılanana kadar işveren için çalışmayı reddettikleri toplu eylemdir. 1930'lardan beri ABD'de hemen her yıl milyonlarca işçiyi kapsayan binlerce grev yapılmıştır. Uzun sü rede yükselen bir eğri çizen bu eğilim, 1970'lere gelindiğinde 10 yılda 23 milyon işçinin gerçekleştirdiği 52.000'den fazla grev ile en yüksek noktasına ulaşmıştı.(4)

Ancak, çalışma koşullarının daha da kötüleşmesine karşın, grev eylemleri 1970'lerin sonunda ve özellikle 1980'lerde keskin bir azalış gösterdi. Yapısal bunalımdan kaynaklanan yoğun işsizlik; tekellerin fabrikaları kapatıp düşük ücretli ülkelere taşınma olanağına sahip olması; Washington yönetimlerinin emek düşmanı saldırıları ve işçi sendikalarının zayıflaması gibi etmenlerin hepsi birçok grevin yenilgiyle sonuçlanmasına yol açmıştır.

Militan savaşım tarihinde Amerikan işçi sınıfının seçkin bir yeri vardır. Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Fransa, İtalya ve İngiltere gibi diğer ülkelerde de çoğunlukla 1970'lerde zirveye ulaşan etkin grev eylemleri yapılmıştır. Emek ile sermaye arasında gittikçe artan çelişkiler grev eylemlerinin bu dönemde tekrar yenilenmesi olasılığını yükseltiyor. Ancak, sermayenin uluslararasılaş-ması ve ekonomide devlet müdahalesinin artması, emeğin sermayeye karşı ulusal ve mümkün olduğu oranda uluslararası düzeyde politik eyleme girişmesi gereğini ortaya koymuştur.

Gelişmekte olan bazı ülkelerde sanayi ilerledikçe, örgütlü emek de hızla büyümüş, 1980'lerde Güney Kore, Güney Afrika ve Brezilya gibi ülkelerde grevler ve diğer savaşım biçimleri gerçekleştirilmiştir. Irkçılık sistemine ve işverenlere karşı temel insan hakları savaşımı veren Güney Afrika işçilerine ABD ve diğer ülkelerin sendikaları tarafından verilen destek, uluslararası işçi dayanışması bağlamında çok çarpıcı bir önektir. Sınıf savaşımının en yüksek biçimi, kapitalist iktidarın yerine işçi sınıfının iktidarını geçirerek sonunda kapitalizmin yerine sosyalizmi kurmayı hedefleyen devrimci eylemdir.

Dipnotlar
(1) Bu hesaplar, Current Population Survey of the U.S. Department of Labor'un Employınent and Earnings başlıklı bölümündeki verilere göre yapılmıştır. (Ocak 1987) Orta tabakalar, kendi işyerlerinde çalışanlar ile ister serbest ister maaşlı olarak yönetim, idare ve işletme kadrolarında çalışan işçilerden oluşur. Ancak bu kategoridekilerin ortalama kazançları 25.000 Doların çok az üstündedir, yani bunların çoğunluğunu tam kapitalist olarak nitelendirmek çok güçtür. Aralarında kendilerini işçi olarak değerlendirenler de vardır. Bunların 900.000'dcn fazlası sendika üyesidir ve şüphesiz daha fazlası da üye olmak yanlısıdır. Çoğunluk nesnel olarak işçi ile kapitalist olma arasında orta pozisyondadır. Ama politik bakımdan kapitalist sınıfla özdeşleşme eğilimleri çok güçlüdür. Ancak kapitalizmde bunalımlar derinleştikçe bu kesimler gün geçtikçe belirli konularda işçilerle birleşeceklerdir. İş gücünün bu kesimler dışındaki bölümü işçidir. (2) Karl Marx, Kapital, Cilt III Sayfa: 294-295 (3) Karl Marx, Kapital, Cilt III Sayfa: 294-295 (4) BLS, Handbook of Labor Statistics, Washington 1983, Sayfa: 444-447 Tablo: 147



İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11