Çözüm özelleştirme değil, kendi teknolojimizi üretme

Mehmet Uğur

Mehmet Uğur, Özal hükümetleriyle uygula­maya konan Kamu İktisadi Teşebbüsleri'nin (KİT) özelleştirilmesi sorununu KİT'lerin ülkemizde oluşumu ve gelişimi süreci içinde ele alarak bugün varılan noktada "özelleştirme" girişiminin nasıl bir sınıfsal tercihe dayandığını ortaya koyuyor. Özelleştirme politikasıyla çokuluslu tekellerde işbirlikçi tekelci burjuvazinin ekonomik entegrasyonunda yeni bir boyuta sıçranacağını vurguluyor. Alternatifin ne olması gerektiği konusuna da değinen M. Uğur, sanay­ileşme sorununun günümüz Türkiyesi'nde artık kendi teknolojisini üretir sanayileşme biçimini aldığı yargısını getiriyor.

Devletin ekonomi­den, politikanın da toplumdan uzaklaştırılması gerek."

"İşgüçlerinin istendiğin­de işe alınıp, istendiğinde işten çıkarılmalarını sağla­yacak mekanizmalar yaratılmalıdır.". Bu görüşler, ser­best piyasa ekonomisi dü­şüncesinin çağdaş savunu­cularının en ünlülerinden biri olan Friedman'a ait. IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist finans odakla­rının tüm azgelişmiş ülke­lere önerdiği reçetelerin ana ilkeleri de, 24 Ocak kararlarında da olduğu gibi bu görüşlere daya­nıyor.

9 Kasım 1989'da ülkemizdeki işbirlikçi tekelci sermayenin has örgütü TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu'nda, TÜSİAD Başkanı Cem Boyner bunu açıkça ifade ediyordu : "Son 10 yılda dünyayı kasıp kavu­ran serbest piya­sa ekonomisi fırtınasından (...) ne mutlu ki Tür­kiye de nasibini aldı, almak zo­rundaydı. Ancak bu, bir kişi ya da kuruluşun Tür­kiye'ye getirdiği muazzam bir değişklik değildir (...) Serbest piy­asa ekonomisi kuralları, hele IMF ve Dünya Bankası'nın ne­fesi ensemiz devken Türkiye'de de uygulanmak zo­rundaydı."

Bu konuşma, 24 Ocak kararlarının ve dokuz yıldır işçi sınıfı ve emekçi kitlelerinin yakından bildiği uygulamasının sınıfsal niteliğini açıkça gözler önüne sermek­tedir. 24 Ocak kararlarının dolaysız sonuçlarından biri olan özelleştir­me konusuna ve son günlerde yo­ğun olarak tartışılan ve kamuoyu­nun haklı tepkileriyle karşılaşan PETKÎM ve ERDEMİR'in özelleş­tirilmesi olayına geçmeden önce Cumhuriyet döneminde kısaca KİT adı verilen Kamu İktisadi Teşebbüsleri'nin doğuşuna ve gelişimine kısaca bir göz atmakta yarar var.

Bilindiği gibi Cumhuriyet'in kuruluş döneminde izleyeceği eko­nomi politikası 1923 İzmir Kongresi'nde çizildi. Kongre'de benim­senen yaklaşıma göre devlete düşen görev, özel teşebbüsü desteklemek, korumak ve yol göstermekti. Tüc­car kesiminin ağırlığıyla alınan ka­rarlarda liberal ve yabancı sermayeye açık bir ekonomi poli­tikası benimsendi. Devletin ekonomiye katılımı, özel teşebbüsün başaramayacağı işleri üstlenmekle sınırladı. Nitekim 1924'te kabul edi­len ve 1927'de genişletilen Teşviki Sanayi yasası özel tüşebbüsü desteklemek için çıkarılmıştı. Ancak özel teşebbüsü sağlanan tüm ayrıcalıklara rağmen sanay­ileşme yolunda adım atıla­madı. İşte böylesi bir or­tamda dünya kapitalist eko­nomisi 1929 Büyük Bunalımı'na düştü. 1929 Bunalımı'yla birlikte serbest piyasa mekanizmasının düzenleyiciliğine duyulan güven dünya öl­çüsünde sarsılırken, devletin ekon­omiye müdahale gerekliliği çok-yönlü olarak kendini hissettirdi. Sanayileşmiş kapitalist ülkelerin bunalımından yararlanarak hızlı bir kalkınmanın gerçekleştirilebilece­ği inancı da, devletin öncülüğü düşüncesini pekiştirdi. Ayrıca aynı süreçte Sovyetler Birliği'nde uygu­lanan planlı ekonomi sonucu bu ülkenin hızla sanayileşmesi ve dünya kapitalist ekonomisinin bu­nalımından etkilenmemesi de dev­letçilik yoluyla ulusal sanayi kuru­luşuna yönelmeyi özendirdi. Bu koşullarda siyasal bağımsızlığın te­melinin ekonomik bağımsızlık olduğu düşüncesi daha bir ağırlık kazandı. Böylesi bir düşünsel or­tamda, ülke üretimindeki ve gelir­lerindeki düşüş, işsizlikte ise artış yeni bir yola girilmesinin maddi temelini oluşturdu. Spekülasyon yoluyla büyük gelir sağlayan özel teşebbüsün sanayileşmeye yönelmeyeceği anlaşıldı. İşte bu koşul­larda sanayiin devlet eliyle kurul­masına girişildi. I. Beşyıllık Sa­nayi Planı hazırlandı ve Sovyetler Birliği'nin maddi katkılarıyla uygu­lamaya kondu. İşte KiT'ler de ilk kez ulusal sanayiye dayalı olarak bu dönemde oluşturulmaya başlan­dı. Demokrat Parti'nin iktidara gel­diği 1950 yılına dek Sümerbank ve Etibank'a bağlı işletmeler yanında, şeker fabrikaları, yağ ve sabun fabrikaları, devlet çiftlikleri, şarap fabrikaları, tarım araçları fabrikaları, orman işletmeleri, demir-çelik fa­brikası, askeri araç ve gereç ve uçak montaj fabrikaları, tütün ve sigara fabrikaları, tuz, kibrit ve bira fa­brikaları kuruldu. Toprak Mahsul­leri Ofisi, Devlet Demiryolları İşletmesi, Petrol Ofisi, Türkiye Şeker İşletmeleri, 1950'ye dek kurulan KiT'lerdi.

1950'de iktidara gelen Demok­rat Parti, devlet sektörünü olabil­diğince daraltmayı ve özel sektörün alanını genişletmeyi programına koymuş olmasına karşın özel ser­mayedarların spekülasyon ve kara­borsa alanından sanayiye geçmekte fazla istekli olmaması sonucu, es­kilerini yeniden örgütleyerek ve ye­nilerini kurarak KiT'lerin sayısını artırmaktan geri durmadı. Etibank ve Sümerbank bünyesinde Türkiye Demir-Çelik İşletmeleri, Türkiye Çimento Sanayii A.Ş. ve Türkiye Kömür İşletmeleri kuruldu. Türki­ye Azot Sanayii, Et-Balık Kurumu ve Devlet Malzeme Ofisi bağımsız kurumlar olarak oluşturuldu. Dev­let Demiryolları, Devlet Denizyol­ları ve Limanları, Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğü gibi kuruluşlar KİT haline dönüştürüldü. Böylece 1960 yılına gelindiğinde KİT'lerin sayısı 150'ye ulaştı ve bunların, bağlı kuruluşlarıyla birlikte istih­dam ettikleri insan sayısı 101 bini memur, 193 bini işçi olmak üzere 294 bini buldu. Böylece KiT'lerin ulusal gelir, istihdam, üretim ve yatırım bakımından önemleri arttı. 1963'te yeniden planlı dönemin başlamasıyla birlikte KiT'lerin ulusal ekonomi içindeki yerleri de kendini açıkça ortaya koydu. 1967-1977 arasında KiT'lerin Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla'ya katkıları 1968 fiyatlarıyla ve % olarak tabloda gö­rülmektedir.

Gerçekte bu paylar daha büyük­tür; çünkü özel teşebbüse kaynak aktarımı yapma anlayışı uyarınca KİT'lerin önemli bir bölümünün ürünlerinin fiyatı düşük tutulmuş ve kâr payı eklenmemiştir. İşte ka­mu kesiminden özel kesime, özel sermayedarlara kaynak aktarımına dayalı bu anlayış izleyen süreçte KİT problemi gibi bir problemin doğuşuna da kaynaklık etmiştir. Gerçekten de KİT'ler esas olarak hammadde ve ara malları gibi tem­el sanayi malları alanınında büyük bir ağırlığa sahiptirler. 1960 son­rası girilen planlı dönemin başlangıcında, 1971 yılına dek yine de KİT'ler çoğu kez kâr etmişlerdir. Bu dönemde sigortalı işçilerin %20 ye yakınını istihdam eden KiT'ler 1971 sonrasında zarar etmeye ve bu zarar giderek büyük boyutlar alma­ya başladı. Yanısıra KİT'lerin fi­nansman sorunları da giderek büyü­düğü için, olağan kamu gelirleriyle karşılanamaz duruma geldi. İşte Merkez Bankası ve Hazine kaynak­larına başvurulması ve KİT'lerin enflasyonun kaynağı olarak göste­rilmesi de böylece başladı.

KİT'lerin Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla'ya katkıları (1968 fiyatlarıyla, % olarak)
Kesimler 1967 1971 1975 1977
Sanayi 26 25 24 31
Madencilik 98 86 71 92
Enerji 28 44 36 49
Ulaştırma Ve Haberleşme 33 39 22 24
Mali Kurumlar 40 34 27 46


Yavuz hırsız misali, hem KİT ürünlerini değerlerinin altında ala­rak kârlarına kâr katan tekelci burjuvazi, kendi ekonomik bunalımının kaynağını bu kez KiT'lere fatura etmeye yöneldi. 1970'lerin ortasında dünya kapitalist ekono­misinin içine düştüğü bunalımla eklemlenen Türkiye kapitalizmin bunalımı koşullarında emperyalist finans odakları, IMF, Dünya Ban­kası vb. kuruluşlar ülkemize day­attıkları ekonomik reçetelerin tü­münde birinci sırayı KiT'lerin fi­nansman açıklarına, bunun için yapılması gerekli yüksek oranlı zamlara ve istihdamın kısılarak işçi atılmasına verdiler. 24 Ocak karar­ları gibi IMF reçetelerini kabul et­melerine karşın hiçbir sivil yönetim, bu kararları eksiksiz uygula­mayı toplumsal muhalefet nede­niyle başaramadı. 12 Eylül 1980 darbesini yapanlar ise, daha ilk günden bu kararların eksiksiz uygulanacağını açıkladılar ve serbest piyasa ekonomisine geçiş söyle­miyle KİT'lere yönelik çok yönlü taarruz başlatıldı. Öncelikle KİT ürünlerine büyük boyutlarda zam yapma yoluna gidildi. Böylece hal­kın temel ihtiyaçlarını gidermeye dönük ürünlerin fiyatları da muaz­zam ölçülerde arttı. Tekelci burju­vazi ise, KİT ürünlerine yapılan zamları bahane ederek, bu zamları da aşan oranlarda ve dilediklerince zam yapma yoluna giderek KİT lerden aktarmaya alışkın oldukları kaynakları korumayı başardı. Böylece kârlı duruma getirilen KİT'lere yönelik ikinci saldırı ise, Özal Hükümetleri döneminde özelleş­tirme biçiminde başlatıldı. Yeni-tutucu politikanın dünya ölçüsünde başlattığı ve bayraktarlığını İngiliz Başbakanı Thateher'ın yaptığı özel­leştirme kampanyası, ülkemizde de başlatılarak ulusal sanayiin temel direkleri, yerli ve yabancı tekellere son derece elverişli koşullarda peş­keş çekilmeye girişildi. Böylece te­kelci burjuvazinin uluslarötesi te­kellerle yeni bir entegrasyonunda güçlü bir kaldıraç saplanmaya yönelindi. Bir zamanlar tekelci burju­vaziyi palazlandırmak için ucuz hammadde sağlayan KiT'ler, bu kez tekelci sermayeye daha üst düzeyde hizmet sunma işleviyle donatıldılar Ancak KiT'ler içinde en kârlı kuruluşlar arasında yeralan PET-KİM ve ERDEMİR'in özelleştiril­mesinin gündeme getirilmesiyle birlikte işçi sendikalarından, mes­lek kuruluşlarına, bilimadamlarından sokaktaki vatandaşa dek ciddi bir tepki yükseldi. Artık açıkça or­taya çıkmıştır ki, KİT'lerin özel­leştirilmesi konusunda söylenen­lerin tümü ger­çek dışıdır ve esas amaç, ül­kenin ulusal sa­nayiden yoksun bırakılması ve geniş kesimlerin işsizliğe sürük­lenmesi pahası­na tekelci serma­yenin sınıfsal çı­karlarının korun­masıdır. Özelleş­tirmenin gerek­çesi olarak öne sürülen, örneğin PETKİM'in rantabl çalışmadığı ve teknolojisi­nin geri olduğu, tümüyle birer aldatmacadır PET-KİM, şu andaki bilgi ve teknolo­ji birikimiyle yeni PETKİM'ler kurabilecek teknik işgücüne sahiptir.

Prof. Dr. Gülten Kazgan, 10 Eylül 1989 tarihli Cumhuriyet ga­zetesinde şunları yazmaktadır : "…Bir kere Petkim'in dahil olduğu sanayi dalına çok bilinçli bir biçimde grev yasağı getirilmiştir. Böylece işçilerin grev baskısıyla ücretlerini artırma olanakları orta­dan kaldırılmıştır. (...) ikincisi çokuluslu tekellerin 'transfer fiyatlandırması' yoluyla kârlarını en uy­gun gördükleri ülkede topladığı bi­linmektedir.... ve bu yolla ithal girdi fiyatlarını yüksek, ihraç fiyat­larını düşük göstererek Türkiye'de kârlı gözükmemeyi tercih edecektir." Bu tümüyle bilimsel ve haklı bir saptamadır. Öte yandan emperyalist-kapitalist ülkelerin günü­müzdeki politikasının temel bile­şenlerinden biri, emek-yoğun sana­yilerin yanı sıra enerji-yoğun, fazla yer kaplayan ve çevre kirlenmesine yolaçan kimi sanayilerin de azge­lişmiş ülkelere kaydınlmasıdır. Ni­tekim şu anda PETKİM'e talip olan uluslar ötesi UNION CAR-BlDE firması, bu politikanın önde gelen uygulayıcılarından biridir ve adı daha geçtiğimiz yıllarda Hindis­tan'da 2500 kişinin ölümüne yol açan geri teknolojili kimya fabrika­sıyla herkesin belleklerinde yer et­miştir. Nitekim KiT'lerin geri tek­noloji nedeniyle satıldığı gerekçesi de tümüyle gerçekdışıdır, çünkü bu kuruluşları satınalan uluslarötesi tekeller ya da yerli tekeller ileri teknolojinin taşıyıcısı ve ülkemize getiricisi değillerdir. Zaten bu politikayı ülkemize taşıyan T. Özalda bunun bilincindendir ve 1985'te 10. Uluslararası Tekstil Konferansı'nda yaptığı konuşmada bunu şöyle dile getirmiştir: "... kendi ülkenizde demode olmuş, artık eko­nomik olmayan fabrikalarınızı Tür­kiye'ye kaydırın, burada işçilik ucuz; eğer o fabrikalar Türkiye'de de rasyonel olmaktan çıkarsa daha az gelişmiş ülkelere kaydırırsınız.". Böylece Özal da yabancı sermaye­nin, uluslarötesi tekellerin ileri teknoloji getirmeyeceğini itiraf etmektedir.

Her ekonomik program son çözümlemede belirli bir politik terci­hin sonucudur. Her politik tercih de belirli toplumsal sınıf ve katmanların çıkarlarına dayanmak ve bunları yansıtmak zorundadır. T. Özal ve onun alternatifsiz olarak sunduğu yeni-tutucu politikanın sonuçları, işçi sınıfının, tüm çalı­şanların açlığa mahkum edilmesi, tüm ekonominin ve kaynakların iş­birlikçi tekelci burjuvazinin çıkar­ları doğrultusunda kullanılmasıdır. Bu nokta, yapılması gerekeni de ortaya çıkarmaktadır. İşçi sınıfı ve tüm çalışanların hak ve çıkarlarını politik düzlemde savunmak ve temsil etmekte yükümlü Marksist-Leninistler, halkımızın mutlak ola­rak yoksulluğa mahkum edilmesini ve ülkemizin geleceğinin ortadan kaldırılmasına yönelik bu politika­lara karşı çıkmak, bunların sınıfsal özünü açığa çıkartmak ve kendi al­ternatiflerini ortaya koymak görev ve sorumluluğuyla yüzyüzedirler.

Bu alternatifin odağında en te­mel üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve planlı bir biçimde yönlendirilmesiyle ülkenin sanay­ileşmesinin sağlanması yatmak­tadır. Ancak böyle bir sanayileşme ile işçilerin ve tüm çalışanların en temel, giderek en çeşitli gereksi­nimleri karşılanabilir. Sanayileş­mek için de ülke gerçeğine ve bilimsel-teknolojik devrimin ulaştığı düzeye uygun teknoloji üretir ol­mak başta gelen yeri tutmaktadır. Bir diğer deyişle, Türkiye'nin gün­demindeki sanayileşme sorunu, kullandığı teknolojiyi kendisinin üretmesi sorunudur. Emperyalizm ve işbirlikçi tekelci sermaye kendi tercihini ortaya koymuş ve bunu uygulamaktadır. Sorun bir yandan buna karşı çıkarken, öte yandan işçi sınıfının ve geniş emekçi ke­simlerin tercihlerini ortaya koy ma ve bunları gerçekleştirme savaşımı­na yoğunluk kazandır ma sorunu­dur. Özelleştirme konusu da bu ter­cihte ağırlıklı bir yer tuttuğu için sürekli dikkat odağında tutulma­lıdır.





İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11