Gözlemler, değinmeler, deneyimler

Belediye-İş sendikası genel merkez kongresi yapıldı

Sendikaların çoğunda olduğu gibi Belediye-İş'te şube kongreleri, ardından Genel Merkez Kongresi, 3-5 Kasım tarihinde İstanbul Beşiktaş'ta yapıldı.

Tabanda demokrasi ve sınıf mü­cadelesinden yana varolan kararlı eğilimin şube kongrelerinden üst organlara taşınabilmesi için şube yöneticileri, üstkurul delegeleri ve soruna sınıfsal sorumlulukla bakan ilerici devrimci işçiler, birtakım görüşme ve toplantılarla olayın ta­banda geniş bir biçimde tartışıl­masını sağladılar. Bu sırada çok sayıda broşür, bildiri ve bültenlerle nasıl daha ileri bir sendikal birlik sağlanacağı tartışıldı.

Bu arada Eylül ayında yapılan Başkanlar Kurulu toplantısında, 25 kadar şube başkanının yaptığı or-laklaşa toplantıda "Demokratik Muhalefet"in çalışmalarını yürüt­mek üzere 7 kişilik bir komite se­çildi. Başlangıçta İstanbul şubele­rinden kaynaklanan bazı ufak so­runlar çıktıysa bile, komitenin bu konudaki kararlı ve ısrarlı çalışma­ları sonucunda tüm muhalefetin birliği sağlandı. Kongreye kendi iç çelişkilerini aşmış olarak giren mu­halefetin amacı, olayı kişisel dav­ranışlardan ve kişilere muhalefet anlayışından çıkarıp, sınıfsal konu­ma ulaştırmak, kısır çekişmelerden kurtarmaktı.

Yıllardan beri sendikal hareke­timizin başına çöreklenmiş, uzlaş­macı, sarı sendikacılık anlayışına karşı "demokratik sınıf ve kitle sendikacılığı" ilkelerini savunmak bazında birleşen muhalefet, kimi eksikliklerine, yetersizliklerine rağmen, kürsüyü iyi değerlen­direrek, kongreyi bir "demokratik platform'a döndürmeyi başardı. Tabandan duyarlı işçilerden ve konuk­lardan da yoğun bir dinleyici kitlesi kongreyi izledi.

Eleştiriler bölümünde söz alan çok sayıda ilerici, demokrat delege, Türkiye işçi sınıfının gündemini oluşturan konulara değindi. Belediye-İş yönetiminin bu konulara kayıtsızlığını, tutarsız yaklaşımını sergiledi. İstanbul delegelerinden birinin " 1 Mayıs'ı benimsemeyen sendikacı, sendikacı olamaz, 1 Mayıs'ı benimsemeyen sendikaya işçi sendikası denemez, çünkü 1 Mayıs, işçi sınıfının mücadele, bir­lik ve dayanışma günüdür, eğer sendika işçi sendikası ise 1 Mayıs'a sahip çıkmak zorundadır" an-lamındaki konuşması, yine bir başkasının "demokratik sınıf ve ki­tle sendikacılığı" ile "işyeri komit­eleri" konusundaki konuşması, bir diğerinin ise eski yöneticilerin tüm tutarsızlıklarını amansızca sergile­mesi ve İzmir delegasyonundan Ka­sım Yorulmazbaş'ın "Ben genel merkezin adayı olmak istemiyor­um, ben tabanın, sizlerin adayınız olmak istiyorum dedikten sonra gözlerini: «Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür; Ve bir orman gibi kardeşçesine; bu hasret bizim.» di­zeleriyle bitirmesi en çok alkışla­nan konuşmalar oldu.

Konuşmaların niteliği ve dav­ranışta birliğin sağlanması bakı­mından oldukça düzeyli geçen kon­grenin sonucunda, seçimlerde de başarılı olundu. Türk-iş kongresine katılacak 29 üstkurul delegesinden 26'sı muhalefetin listesinden se­çildi. Genel başkanvekili genel sekreter ve genel mali sekreter üstkurul delegesi olamadılar. Disi­plin kurulunun 5 Asil üyesinden 4'ü, Denetim Kurulu'nun 3 asil üyesinden 2'si ve tüm yedeklerde çoğunluğu muhalefet listesi aday­ları kazandılar. Ancak bu başarı daha önce 7 olan ve 9'a çıkarılan Yönetim Kurulu asil üyeliklerinde pek sağlanamadı. Eski yönetimin genel başkan adayı açık farkla ka­zandı. Genel başkanvekili, genel sekreter ve genel mali sekreterlik­lerde ise muhalefetin adayları az farkla kaybettiler. Genel merkezin eski yöneticilerinin, yönetimde bu­lunma avantajı ile muhalefetin gösterdiği adaylara tek tek kimi de-legelerin antipatisi etken oldu. Genel yönetim kurulunun diğer üyeliklerini yine muhalefet adayları kazandı. Yani Genel Yönetm Kurulu'na, eski yöneticilerden aday olan 5 kişiden hiçbiri ekarte edilemedi.

Burada burjuva seçim oyun­larında olduğu gibi "şu şunu kesti, bu bunu kesti" teranelerini bir yana bırakıp, kongrede blok davranabilen mevcut muhalefet hareketinin devamınının sağlanabilmesine bak­mak gerekir. Bu birliktelik "Öküz öldü, ortaklık bitti"ye getirilme­melidir. Yarın önümüde daha zorlu mücadelelerimiz olacaktır. Kongre salonlarında, tartışmalarla sağlanan bu birliğin eylem alanlarına da yansıtılması kaçınılmazdır. Kısaca­sı; Belediye-İş'te bundan sonra ka­palı kapılar ardında işçiler satıla­maz, Belediye-İş'te artık geri gidiş yok. Yasak savmacılık ve evet efendimcilik bitti. Daha bilinçli, daha ileri bir Belediye-İş'in güven­cesi işte bu "demokratik muhalefet"tir. Yeter ki kişisel ve grupsal çıkarlarımızı öne almayalım.


Kazım YILDIR




TBKP komünist adına layık bir parti olamaz

Bu yazımda tartışmak istediğim konu, TBKP komünist ve öncü olma görevini yerine getirebiliyor mu?

Marksizm-Leninizm'in temel özelliklerinden biri, onun devrimci bir hareket oluşudur. Devrimcilik, Marksizmin bilimsel analizinden kaynaklanır. Her kim ki devrimci­liği ortadan kaldırmaya çalışır ve devrimi gerçekleştirmenin bir aracı olan devrimciler örgütünü bir düzen partisi haline getirmeye çalışır, onun Marksizm'le ilişkisi zayıfla­mış demektir. Marksizmi yalnızca dünyayı yorumlamak için kulla­nılan bir araç görüp proletaryanın sömürü altında olduğunu söyleye­rek yeni bir toplum istemekle, bu sorunu çözecek bir alternatif oluş-turulamaz. Alternatif oluşturabil­mek için, bu sömürü denilen ola­yın yerine geçirilecek olanın kendi­sini açıkça tanımlamak, sosyalizmi ve ona ulaşmada devrimi doğru ola­rak ortaya koymak gerekir.

Partinin proletaryanın mücade­lesinde önünü aydınlatacak bir ey­lem kılavuzu olması gereken pro­gramının yerine proletaryanın mü­cadelesini sonu gelmez bir reformizme sürükleyen bir programla sömürü toplumunun değiştirilmesi mümkün olabilir mi?

Varolan sınıflı toplumlarda te­keller, holdingler, tefeci bezirgan ve mafya takımı için utanç duyulası artı-değer meşrudur ve ahlaki­dir. Proletarya için de bu saydık­larımızın haksız kazançlarını yok edip bu değerleri toplumsal mülki­yet temelinde kollektif tüketime yöneltmek de meşrudur ve ahlaki­dir. Herkesin bildiği bu gerçeklere dogmatik deyip bir kenara mı ata­cağız yoksa sahip çıkıp kadroların ve yığınların böyle bir kültürle gelişmesine öncülük mü edeceğiz?

Yeni Açılım'ın 15. sayısında Haydar Kutlu tarih bizi yaptığımız programda haklı çıkarmıştır çünkü sosyalist devletlerdeki krizler bize karşılıklı bağımlılık çerçevesinde barışçı geçişin zorunluluğunu gös­termiştir diyor. Leninist parti an­layışını inkarla partinin öncü güç, müfreze gibi ilkeleriyle dalga geçi­yor. Yeni kavram olan sivilleş­meyi telkin ediyor. Daha da ileri giderek, eski tip cephe anlayış­larının artık eskimiş olduğunu id­dia ediyor.

Bir atasözünü hatırlatmadan ed­emeyeceğim. Yaprağa sormuşlar yurdun neresi, demiş rüzgar bilir. Şimdi TBKP yöneticileri de yaprak misali rüzgara kapılmış, uçurumun kenarına gelmişlerdir. 1917 devri­mini erken bulup günah keçisi yapıyorlar. Eline kalemi alan önce Stalin'den başlıyor, sonra da Lenin'i aşmalıyız diyor. Bu gidiş kendini önce işçi sınıfının iktidarı konusunda açığa vurdu. Bu gün sosyalist ülkelerde yaşanan krizde de bu konuda yapılan hatalar önemli rol oynadı. Ekonomik kal­kınma herşeydir deyip sosyalist de­mokrasi gözardı edildi. Bu nedenle sınıfların farklı ahlak anlayışları ortaya konup kültürel olarak sos­yalist toplum öluşturulamadı. Do­ğal ki bürokratik işleyiş keyfiliği ve mülkiyet hırsını da beraberinde getirecekti. Bu böyle kavranıp geç­mişin eleştirisi, geleceğin önünü Çağımız, kapitalizmden sosya­lizme geçiş çağıdır. Savaşsız, sö­mürüsüz bir dünyanın kurulması­nın üç temel bileşeni; sosyalist sistem, ulusal kurtuluş hareketleri, kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfının hareketi, çok renklilik ve çeşitlilik aydınlatma çabası olarak yürü­tülmesi gerekirken yenilenme adına işçi sınıfının iktidara devrimci yol­dan gelişi tartışmaya sokuldu ve barış içinde geçiş ve parlamento mutlaklaştırıldı. Legalite başlı ba­şına bir amaç haline getirildi. Yeni Açılım dergisinde Leninci parti anlayışıyla sinsi ya da açık biçim­lerde alay ediliyor.

Eskiyi kabaca inkarla yeni oluşturulamaz. Öte yandan siyaset boşluk tanımaz. Marksizm-Leninizmi aşmalıyız sözleriyle Marksizm-Leninzm'in adım adım terkedildiği gözlerden kaçmıyor.

Yeni parti anlayışı olarak parti­miz çok sesli, özgür ve çağdaş bir parti olacak, programını kabul eden herkes üye olabilecek deniyor. Bu, yeni adına 1900'lerin başlarında Martov tarafından sunulan menşevik parti anlayışıdır. Lenin bu an­layışı teoride çürütmüş, tüm dev­rimler de pratikleriyle Lenin'in haklılığını ortaya çıkarmıştır. Bu konuda Lenin'in şu dediğini hatır­latmak isterim: Devrimci teoriyle donatılmamış bir parti nihai hedefi olan sınıfsız topluma insanlığı ulaştıramaz. Öte yandan savun­duğunuz parti anlayışıyla popü­lizmden başka ne yapıyorsunuz? Başı bozuklar alayının Leninist an­lamda bir proletarya partisiyle ala­kası olabilir mi? Böyle özsüz, teor­iden yoksun bir parti elbette ki günü birlik bir politikayı aşa­mayacaktır. Bu haliyle TBKP komünist adına layık, öncü bir par­ti olamaz.

Ali Kemal

Avusturya






Reformizmi reddetmek

Çağımız, kapitalizmden sosyalizme geçiş çağıdır. Savaşsız, sömürüsüz bir dünyanın kurulmasının üç temel bileşeni; sosyalist sistem, ulusal kurtuluş hareketleri, kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfının hareketi, çok renklilik ve çeşitlilik içinde bir birliktelikle damgasını vuruyor, ekmek, gül ve özgürlük dolusu günlerin tüm dünyada ku­rulmasına.

Bu kuruluş, kuşkusuz, kendili­ğinden gerçekleşmiyor. Birdenbire de olmuyor. Düşmanlarımız tarafından da bir lütuf olarak sunul­muyor bize. İlk işçi devleti "Paris Komünü"nün 1871'de kurulup 2.5 ay gibi kısa bir süre sonra burjuva­zi tarafından yıkılması, kurucu emekçilerin kana boğulması, zinda­na atılmaları; 1917 Sovyet Ekim Devrimi'nin bütün gerici ve kapitalistlerce kuşatılması, iç savaşla boğulmaya çalışılması, 2.Dünya Savaşı'nın baş sorumlusu Hitler faşizminin dehşet ve barbarlığıyla demokrat, sosyalist, komünist ül­ke, kuruluş ve kişilere yaptıkları, dahası Türkiye burjuvazisinin baş­langıcından günümüze kadar, en so­mutu olarak 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 dönemlerinde işçi sını­fına, demokrasi güçlerine, Kürtlere nasıl ve ne için saldırdığı apaçık ortadır. Burjuvazi, her şeyi sınıfsal çıkarlarım gözeterek yapıyor. Kısıt­lı ve göreceli demokratik dönemler­de varolan hak ve özgürlükleri nasıl geri aldığını herhalde sınıf bilinçli insanlarımız görmezlikten gelme­mektedir. Burada herşey egemen sınıf olarak örgütlenmiş burjuvazi­nin sınıfsal çıkarları temelinde dü­zenlenmiştir. Lenin'in dediği gibi, "Burjuva demokrasilerinin her çeşi­di, özünde burjuva diktatörlüğü­dür." Bu diktatörlüğe ancak işçi sı­nıfının öncü politik örgütünün ön­cülüğünde emekçilerin, işçilerin ve köylülerin çoğunluğunun kazanıl­masıyla, çağımız ve işçi sınıfının bilimi Marksizm-Leninizm'le donatılmasıyla son verilebilir. Ser­maye düzeni yerine emekten yana bir düzen kurulabilir. Kimsenin kimseyi sömürmediği, eşitlik içinde sosyal refahın gerçekleşti­rilmesi için ilk tohumların atıldığı günden bugüne kadar geçen 100 yıllık süreç, düşünce ve inançları­mızı doğrulamaktadır.

100 yıllık zaman sürecinde ya­şananları ve binbir çeşitlilikte gü­nümüzde olup biten emperyalist-kapitalist manevraları görmezlikten gelerek, geçici ve yasal yapay ko­numlar için burjuvaziden lütuflar beklemek, işçi sınıfı ve demokrasi güçleri adına ahkam kesip "devrim" ve "iktidar" sorunlarını "Kaf" dağı­nın ardına atmak, çalışma yöntem ve düzeylerini burjuvazinin isteği­ne uyarlamak, işçi sınıfının öncü politik örgütlülüğünü likide et­mek, gelenek ve kazanımlarını tas­fiye etmek hiç de iç açıcı bir olay değildir. Şimdi "dogmatizm" diye avaz avaz çığlıklar atanlar, kapita­lizme övgüler düzerek, onun yeni yeni nimetlerini keşfediyorlar. Re-formizm son bir-iki yıl içinde ülkemiz Marksizm-Leninizm gele­neğinde etkinliğini iyice açığa vur­du. Basın yayın alanında ve kurum ve birimlerde etkinlik kazandı. İç sorunların taban önünde tartışılma­ması, 1980 darbesinin getirdiği ko­şullar nedeniyle korkunç büyük­lükte olumsuzluklarla karşı karşıyayız. 70 yıllık onurlu tarihimizi, birlikteliklerimizi, övünç kaynak­larımızı bir tarafa atmak, bunları savunanları, en verimli yıllarını işkencelerle, zindanlarla, acılarla geçiren dostlarımızı dogmatizmle suçlamaktalar. Kapitalizmin sınır­ları çerçevesinde kendilerine yol se­çenler, kapitalizmin devrimle değil de, evrimle "insancıllaşacağınnı" söyleyenler, "Leninizmin aşıldı­ğını" iddia edenler (bunlar Marksizmi de reddediyorlar kanımca) açıkça reformizmi, revizyonizmi ve opor­tünizmi bize dayatmaktadırlar.

Bu sürecin ilk gelişim evresin­de bu olumsuzlukları çoğumuz gö­remedik. Kuşkusuz, söylenen ve yapılanlar ilginçti. Bir araştırma-gözlemleme dönemi yaşadık. Doğ­ru da, yanlış da diyemedik. Hava kısmen de olsa dumanlıydı. Acele etmemeye çaba sarfettik. Otoritesizliği, kararsızlığı, örgütsüzlüğü günden güne daha fazla görmeye başlayınca, yolumuz daha da aydınlandı.Reformizm, uluslararası alan­da ençok Avrupa ülkelerinde görül­dü. Bugün Macaristan'da olup-bitenler, Marksizm-Leninizm'in red­dinin bedelinin nasıl ödendiğini iyice somutlamaktadır. Açıktan açığa işçi sınıfının diğer emekçilerle birlikte iktidarından, Komünist Partisi'nin öncülüğünden,"Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşiniz" belgi­sinden, demokratik merkeziyetçilik ilkesinden vazgeçildi. Bizde de olup bitenler bunlardan farklı değildir ya da ellerinden gelse geri kalmaya­caklar, bizim "yeni düşünceciler"!

İşçi sınıfının öncülüğüne, bili­mine, davasına inananlarımızın ce­saretle davranmalarının zamanı gel­miştir diye düşünüyorum. Hareke­timize, geleneklerimize ve ilkeleri­mize sahip çıkmak istiyorsak, il­kin 'parti programı' sorununu çözümlemeliyiz. Bireyler ve kadrolar arasında koordinasyon ve iletişimi sağlamak yaşamsaldır. Politik ya­yın organlarına büyük ihtiyaç vardır. Elbirliğiyle çözümlenmeli­dir. Koordinasyonsuzluk, örgütsüzlük, açık tartışma yapmama, yaşa­nan olumsuzlukların çözümlenme­mesi sonucu bir kenarda duran in­sanlarımız aktif kılınabilir, aktif kılınmalıdır. Yeter ki birbirimize kulak verelim. Devrimci özveri, kararlılık ve girişkenliği elden bı­rakmayalım. Devrimciler, yurtları, halkları ve gelecekleri için her feda­karlığa hazır olmuşlardır. Bugün de hazırdırlar. İnançları uğruna yaşam­larını esirgemeyenleri, hapislerde yatanları, işkencelerden geçenleri ayakta tutan, özveride bulunmayı gerekli kılan her zaman inançları ve örgütlülükleri olmuştur.

İnsanın, özellikle devrimci in­sanların inanmadıkları düşünce ve talepler uğruna savaşması, aktif davranması olanaklı değildir. Ülke­miz devrimcilerini "başına buyruk" bırakan neden, en başta ortada Marksizm-Leninizm ilkelerine sa­hip çıkan, güncel taleplere cevap veren gerçekçi bir programın ve örgütlenmenin olmayışıdır. Yine de karamsar olmamak gerekiyor. Marksizm-Leninizm yolumuzu bu­gün de aydınlatıyor! Gelip dayandı­ğımız karmaşık yolun orta yerinde, reformizmi reddederek, ilkelere sım­sıkı sarılıp, inançlarımızı güçlendi­rerek yürüyeceğiz; 10 Eylül mirası­nın temelleri üzerinde, düşmana ve işbirlikçilerine inat, dostlarımızla.


Armağan Barışgül





İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11