1990'lara girerken ülkemiz kadın hareketi ve görevler (2)

Emel Aslan-Hülya Gülbahar

Türkiye'de kadın olmak, toplumsal konumlara, yaş, meslek ve ulusal özelliklere göre çeşitli bi­çim ve yoğunluk farklılık­ları gösterse de, yaşamın tüm alanlarına yansıyan bir ayrımcılıkla karşı karşıya olmak demek. Yüzlerce yıl­dır süregelen çağdışı feodal gelenek ve göreneklerin, dinsel bağnazlığın ve erkek egemen değer yargılarının yaşamı çekilmez kılan bas­kılarıyla boğuşmak demek. Sistemin her gün yeniden ve yeniden ürettiği; ülkede yaşanan ekonomik, toplumsal ve politik bunalımın daha da katmerlendirdiği bir ayrımcılıkla yüzyüze olmak de­mek. Kısacası Türkiye'de kadın ol­mak demek, ezilmek, sömürülmek, baskı altında tutulmak, aşağılan­mak demek. Hem de her alanda; işte-evde, sokakta-yatakta. Ve çoğu kez, hem emekgücüyle, hem cinsel kimliğiyle, hem de kişiliğiyle bir­likte katmerli bir biçimde...

Bütün bu sorunlar kadınları ve erkekleri ile tüm toplumu ilgilen­dirmekle birlikte; sorunun çözümü, öncelikle, bu sorunları bizzat yaşa­yanların, yani kadınların ortak mü­cadelesini gerekli kılıyor. Sorunu ne yalnızca biyolojik, ne yâlnızca ekonomik sınırlara hapseden bir mücadeleyi... Ne yalnızca bireysel, ne de yalnızca toplumsal bir müca­deleyi... Sorunun tüm bu boyutla­rının içice olduğunu kavrayan; hiç birini ihmal etmeyen; ekonomik, toplumsal,siyasal,hukuksal,kültü-rel, ideolojik bağlamlarını gözden kaçırmayan bir mücadeleyi... Kök­lerinin uzandığı uzun geçmiş; bu­gün toplumsal ve kişisel yaşamda tuttuğu yer ve mücadelenin bu çok yönlü ve çok zorlu yapısına uygun olarak kalıcı ve uzun erimli bir mücadeleyi öne koymak gerekiyor, İşte bu nedenle, önde duran ilk görev, en geniş kadın yığınlarının kendi istemleri için hareketlendiril-mesini ve bu gidişe müdahale eden dönüştürücü bir güç olabilmesini sağlayacak bir örgütlülüğün oluş­turulması. 10 Eylül Dergisi'nin 3. sayısında yayınlanan "1990'lara gi­rerken ülkemiz kadın hareketi ve görevler" konulu ilk yazı; böylesi bir hareketliliğin yöneleceği örgüt biçimi olarak Demokratik Kadın Örgütü'nü öneriyor. Kadınların kadın olmaktan kaynaklanan ortak ve özgül sorunlarına karşı mücadele edecek, tüm ka­dınları kucaklayabilecek bir örgütün program ve örgüt ilkelerini özetliyor. De­mokratik kadın örgütü için aşağıdan yukarıya yükselen bir hareketlilik içinden do­ğacak bir "örgüt ve prog­ram demokrasisi"ni temel alıyor. Demokratik bir kitle örgütünün "demokratikliği" ve "kitleselliği" için tek güvenceyi, bu demokratik kuruluş ve işleyiş sürecinde görüyor.


Kitle örgütlerinde demokratiklik nereden başlar?

Ülkemizde kitle hareketleri ala­nında, teorik ve pratik mirasıyla, olumlu ve olumsuz yanlarıyla ö-nemli dersler taşıyan geçmiş de­mokratik kitle örgütlerinin (bundan sonra DKÖ olarak alınacaktır) de­neyimleri hala belirleyici bir etkiye sahip görünüyor. İster, geçmiş pra­tiklerde taşıdığı eksiklik ve zaaflar nedeniyle toptan bir red düzeyinde ele alınsın; isterse de kimi ufak tefek tadilatlar dışında aynen savunulsun değişik kitle hare­ketleri anlayışları kendilerini DKÖ lere göre tanımla­mayı sürdürüyor.

DKÖ'ler konu­sunda bugüne dek yürütülen tartışmaların, DKÖ'lerin kendi özel alanlarına, amaçlarına ilişkin çalışmalara daha fazla eğilmesi, üye tabanını ve taleplerini bu doğrultuda genişletmesi ve bir iç işleyiş normu olarak demokratik merkeziyetçiliği değil, demokratik bir iç işleyişi esas alması gerekliliği üzerinde yoğunlaştığı görülüyor. Oysa sorun çok daha derinlerde ve özellikle, ülke çapında kendi istemleri doğrultusunda hareketlenmiş yığınların bizzat kendi girişimleriyle aşağıdan yukarıya oluşmayan kitle örgütlerinin, ne kitleyi, ne de hareketi temsil etmemesi noktasında düğümlenmektedir.

Kitle örgütlerinin en temel özelliği, kendine özgü sorunları ve hedefleri, bu hedefler etrafında birleşecek farklı toplumsal statülerden oluşan geniş bir üye bileşimi ile başlı başına bir amaç olmasıdır. Oysa geçmiş deneyimlerin de gösterdiği gibi, yığınsal bir kitle hareketinden doğmayan DKÖ'ler, daha oluşum sürecinde, ortak çıkarlar temelinde biraraya gelen farklı görüş ve düşünceleri kapsayan geniş bir siyasal-toplumsal çerçeveye yayılmış bir kitleselliği kucaklayamamıştır. Özellikle sol siyasi yapıların, kitle hareketleri ve DKÖ'ler konusundaki hatalı tutumları ile daha da pekiştirilen bu eksiklik, kitle örgütlerini, hem alanın değişik yapılardaki üye kitlesine, hem de alanın özgül sorunlarına kapatmıştır. Kendi dışındaki görüş ve düşüncelere en küçük bir yaşam hakkı tanımamaya varan anlayışlar sonucunda kitle örgütlerine tek bir siyasi çizgi egemen olmuştur. Farklı görüşlerin kitle örgütündeki çalışmaları ve çatışmaları alanın özgün sorunlarına ilişkin farklı görüş ve önerilerin tartışılmasında değil; örgüt yönetimlerinde kendi "siyasi" görüşleri ve kadrolarının temsil edilmesi amacında odaklanmıştır. Siyasi nitelikli tasfiyeler ve bölünmelerin sonucunda herbir siyasi görüşün çeşitli alanlarda kendine ait birer "kitle" örgütü yaratılmış; bu örgütlerin "farklı" görüşlerde olanlara "kaptırılmaması" için de, demokratik kitle örgütlerinin doğasına ters düşen antidemokratik işleyiş mekanizmaları icad edilmiştir. Böylece DKÖ'ler, yalnızca devrimi çabuklaştıracak, ona devrimcileştirilmiş yedek güçler sağlayacak bir araç haline getirilmiştir. Sonuç olarak kitle örgütleri, ne alanın sorunlarını bizzat yaşayanlarca sahiplenilmiş; ne aynı alandaki diğer örgütlerin, ne de alanın dışındaki değişik toplumsal örgütlerin aktif dayanışması sağlanabilmiştir. Bu nedenle, mücadelenin kendisinden de yeterli sonuçlar alınamamıştır. Bütün bunlara, "sosyalist sol" dışında ciddi bir toplumsal muhalefetin olmaması da eklenince, kitle hareketleri alanında DKÖ'ler dışında değişik yapı ve anlayışlarda, yeni eylem ve örgütlenme biçimleri de ortaya çıkmamıştır. Yinelemek pahasına da olsa vurgulamak gerekir ki, bu olumsuz süreçteki temel etkenlerden biri, DKÖ'lerin özgül sorunları ve ortak çıkarları temelinde hareketlenen siyasi görüş ve toplumsal konum bakımından heterojen bir yığın girişimi içinden doğmaması ve örgüt yönetimlerinin bu zaafı giderme yerine, sürdürme ve hatta daha da pekiştirme yönündeki politikalarıdır. Bu nedenle dar bir kesimle sınırlı kalınması, taleplerin darlaştırılması ve antidemokratik iç işleyişlerin ortaya çıkması sadece birer sonuçtur.


Ya kadın hareketi?...

Aynı sorunlar, şu da da bu düzeyde 1980 öncesi kadın hareketinde de yaşanmıştır. 1980 öncesi kadın hareketi, her biri kendi kanallarında akan çokparçalı bir görünümdeydi. Bu çokparçalılık, iki ana öbek olarak ele alınırsa, bir yanda, çeşitli yardımseverler dernekleri içinde etkinlik gösteren kadınlar, Türk Kadınlar Birliği, Üniversiteli Kadınlar Derneği vb. kadın dernekleri ve CHP, AP gibi siyasal partilerin kadın kolları vardı. Azçok değişik siyasi tonlar taşımak ve değişik bakış açıları sergilemekle birlikte bu çevrelerin hemen hemen tümünde görülen or-tak anlayış; ekonomik ve toplumsal sisteme ilişmeksizin, erkek egemen anlayışı hedef almaksızın eğilim ve sağlık hizmetleri vb. yoluyla kadınların durumunun iyileştirilmesi, sorunların hafifletilmesiydi. En ilericisinin bile gösterdiği tek hedef, kadınlar üzerindeki baskı, sömürü ve aşağılanmanın süregideceği gelişkin bir kapitalist toplum modeliydi.

Diğer grupta ise, değişik sosyalist kadın örgütlenmeleri vardı. Herbiri DKÖ adını taşımak ve kitle örgütleri olarak tüm kadınlara seslenmekle birlikte, ağırlıklı olarak sosyalist kadın örgütü niteliği taşıyor ve sadece sosyalist ya da sosyalizme yakın kadınlar arasında örgütleniyorlardı. Herbiri değişik parti ve grupların siyasi çizgisini izlediğinden sosyalist kadın potansiyeli bile bölünmüş bir biçimde örgütleniyor ve mücadele yürütüyordu. İlk gruptaki kadın örgütlenmelerinin siyasi görüşleri ne olursa olsun, istemleri için hareketlenmiş, biraraya gelmiş aktif bir kadın yığınsallığı yaratmak kaygısı zaten yoktu. Sosyalist çizgiler taşıyan kinlin örgütleri ise, özellikle 1980'e yakın süreçte yükseltilen "birleşik, yığınsal" bir kadın hareketi belgisine karşın var olan bölünmüşlüklerini aşamamışlardı. Aşmaya yetmemişti. Çünkü bölünmüşlük ve dağınıklık, daha DKÖ'ler olarak yola çıkarken, yukarıdan aşağıya kuruluş aşamasında başlamış; örgütler bu hatalı kavrayışla biçimlenmiş, kadrolar ve çalışma biçimlerine bu anlayış damgasını vurmuştu. Böylece, değil farklı siyasi görüşlere sahip kadın toplum-sallıklarıyla birlikte örgütlenmek ya da en azından mücadele içinde birlikte hareket etmeyi sağlamak; sosyalist kadın gruplarının bile bu yolda kimi girişimler olmakla birlikte kalıcı adımlar atabilmesi başarılamadı.

Sonuçta, siyasi hareketlere bağımlı yapılar olarak, aynı siyasi programı savunan kadınlara dayalı olarak kurulan kadın örgütleri, siyasi hareketlerde kadın sorununun yeterince kavranamamış olması zaafını kadın örgütüne de taşıdılar. Kadınların mücadele alanının özgüllüğü, sorunun değişik yoğunluk ve biçimlerde de olsa tüm toplumsal sınıf ve katmanlardaki kadınları etkilemesi gerçeği gözden kaçırıldı. Mücadele alanı, talepler ve üye bileşimi daraltıldı. Bu darlığa denk düşen iç işleyiş mekanizmaları ve çalışma anlayışları yerleşti. Örneğin, kadınların kurtuluşunun sadece ekonomik sistemle bağlı yanları öne çıkartılarak konunun üstyapı kurumlarıyla olan ilişkisi, erkek egemen anlayışın kişisel ve toplumsal yaşamın tüm alanlarına uzanan kökleri yeterli düzeyde ele alınamadı. Buna bağlı olarak da, sorunun çözümünü sınıfsal çelişkilerin aşılmasına erteleyen bir yaklaşım öne çıktı. Bu çerçevede dikkatler, işçi ve emekçi kadınların çalışma yaşamıyla ilgili istemleri konusunda yoğunlaştırılırken, aynı kadınların başta aile içi bağımlılıkları olmak üzere, diğer alanlarda yaşadığı sorunlar gözden kaçırıldı. Aynı şekilde, kadın olmanın sorunlarını değişik düzeylerde yaşayan çeşitli toplumsal kesimlerden kadınlar ve istemleri ihmal edilerek; kadınların -mutlaka önemli ama dar- bir kesimiyle sınırlı kalındı.

Ancak tüm bu olumsuzluklara karşın, bu kadın örgütlerinin etkinlikleri sonucu, ülkemizde ilk kez çok sayıda kadın, örgütlü mücadeleye katıldı. Bilinçli ve kalıcı bir mücadele geleneği yaratıldı. Özellikle "eşit işe eşit ücret", "analık toplumsal bir işlevdir", "her işyerine, her mahalleye kreş" gibi konularda açılan kampanyalarla etkili bir kamuoyu oluşturuldu. Bugüne ışık tutması açısından önemli bir örgütsel deneyim ve hakları uğruna mücadele edecek aktif bir kadın potansiyeli oluşturuldu. Bugün farklı görüş ve düşüncelerle de olsa, kadın sorunu etrafında mücadele eden çeşitli çevreler, bu sosyalist ve komünist kadınların yıllar boyu tek başlarına sürdürdükleri gece-gündüz, dere-tepe tanımaz özverili mücadelenin bir ürünü olarak doğdu. Kadının kurtuluşu için gerekli ilke ve önerileri bugüne dek tek başlarına üreten ve öneren komü­nistlerin ve sosyalistlerin ardıcıl ça­baları sayesinde, sınırlı da olsa; ge­nel taleplerle özgül taleplerin içiçe geçtiği bilinci, özgül talepler uğru­na bağımsız bir mücadelenin* gerekliliği bilinci, eşitlik özgürlük ve kurtuluş bilinci, değişik kesimlerin "ortak bilinci" haline geldi. Tek ba­şına bu bile, hiç de anımsanmaya­cak, reddedilemeyecek bir kazanım.


Önümüzde duran görev

Bugün ülkemizde, 1980 sonrası koşullarında yeni yeni biçimlen­meye başlamış bir kadın hareketi var. 1980 öncesi örgütlü kadın mücadelesinin ilk dolaysız ürünle­rinden biri; henüz önemli bir kitle-selliğe, yeterli bir aktiviteye kavu­şamamış olsa da, değişik programatik zeminlerde biraraya gelen çeşitli kadın çevrelerinin doğması. Ancak ister demokratik kadın derneği adını alsın, ister kadın kültürevleri, dergi çevreleri olarak biraraya gelsin, var­olan kadın çevrelerinin hemen he­men tümü, farklı siyasi programlar ya da bakış açılan çerçevesinde ayn ayrı örgütlenmiş bulunuyor. 1980 öncesi kadın örgütlenmelerinin bu zaafı, feminist ya da sosyalist, var­olan kadın çevrelerinde bir kez daha yineleniyor. Ortak kabul gören an­layış, örgütlenme konusunda bu­gün yaratılmış olan bölünmüşlüğü nesnellik olarak algılamak, bu nes­nellik içinde kendi çevrelerinin etkisi­ni artırmaya çaba­lamak ve değişik çevreler olarak da olsa, birlikte iş yapmayı kendi­liğinden gelişecek süreçlere bırakmak Kuşkusuz ka­dın hareketi içinde birbirinden çeşitli konularda ayrışan ve bu ayrışma ne­deniyle ayrı bir çevre, grup, örgüt, vs, olarak var olmayı seçecek yapı­lar olacaktır. Önemli olan, bu ay­rışmanın alanın nesnelliğinden, ka­dınların "doğasından" değil, öznel yaklaşım ve kaygılardan kaynak­landığının görülmesidir. (Kaldı ki, bu öznel tutumlar da saygıyla kar­şılanmalıdır. Asıl sorun, varolan çevreler arasındaki teorik ve pratik farklılıklann bu yaklaşımla tartışıl­ması; birlikte iş üretmeyi engelle­meyecek bir üslup yaratılmasıdır. Kadının kurtuluşu yolunda ortak bir kavrayış birliği, ortak bir mü­cadele zemini ancak bu yolla ya­ratılabilir. Tersi durumda, 8 Mart eyleminde, Kadın Kurultayı'nda so­mut olarak yaşandığı gibi, her yeni uğrakta yeni bir kadın toplum­sallığı ile yollar ayrılır. Kadın ha­reketini oluşturan farklı yapılar da, değil hepbirlikte ortak kampanyalar üretmek, her uğrakta "birbirine değmemek" üzere baştan koşullan­mış yeni yeni çevrelere bölünerek çoğalır.) 1980 öncesinde bu süreç yaşan­mıştır. Aynı sorunları bir kez daha yaşamak istemeyen çevrelerin önünde duran görev bellidir: Ayrılık noktalannı değil, birliği öne çıkar­mak. Siyasi, felsefi, dini görüşleri, toplumsal konumları, işleri, yaşları ne olursa olsun, kadın oldukla­rı için, "ayrımcılığa uğrayan cins" oldukları için ortak sorunları, ortak çıkarlan olan tüm kadınları kucak­layacak bir örgüt yaratmak.

Kadın haretinde bu nesnel çıkar birliği vardır. Katmanlara ve bunla­ra özgü fikirlere ilişkin özgül çı­karların varlığı bu birliğin içinde bir çeşitlilik olarak değerendirilmelidir. Kitle örgütlerine ilişkin yenilenmesi gereken bakış açısı; var olan kitle içindeki katmanların ve fikirlerin elenmesi ile örgütün tabanının daraltılması değil; aynı örgütün içinde, ortak çıkarların dayattığı birliğin sürdürülmesi iste­ği ve kaygısıyla gerçek bir kitle ör­gütü anlayışının bilince çıkarıl­masıdır.

Çeşitli yönleriyle farklı, ama kadınlık çıkarları aynı olan herkese seslenecek bir örgüt de ancak de­mokratik bir kuruluş süreci ve bu süreci biçimlendirecek alabildiğine demokratik bir iç işleyiş projesiyle gerçekleşebilir. Geçmiş DKÖ de­neyimlerinin de gösterdiği gibi, alanın gerçek kitleselliğini temsil edecek bir demokratikliğin yara­tılması; örgütlerin aşağıdan yuk­arıya, yerel aktiviteler üzerinden yükselmesi ve bu süreçlere ivme kazandıracak olan yukarıdan etkinin gerçek bir "program ve örgüt demokrasisi"ni ilke edinmesi ile olanaklıdır. Bu iki yandan birindeki, yani aşağıdan yukarıya kuruluş ve yukarıdan etkinin bu kuruluş sürecindeki rolünden herhangi birindeki eksik ya da hatalı kavrayış, örgütün oluşumunda ciddi zaaflar barındırılması sonucunu verecektir.

Aşağıdan yukarıya kuruluş süreci, örgüte en geniş demokratik niteliği sağlayacak olan; amaçların, bu amaçları olanaklı kılacak örgütlenme biçimleri ve çalışma yöntemlerinin, bu etkinliğe katılacak tüm kadınlarla birlikte tartışılıp, birlikte belirlenmesidir. Programın ve örgütün demokratikliğini niteleyecek olan bu süreç, ancak belirli bir aktivitenin ve kitleselliğin üzerinde yükselebilir. Günümüz koşullarında bu, pratik olarak yerel aktivitelerden geçmektedir. Yerel düzeylerde asgari ölçüde de olsa belirli bir aktivite gösterebilecek yapılar oluşturmak, merkezi örgütlenmelerin sağlıklı temeller üzerinde yükselebilmesi için zorunludur. Sözkonusu yerel aktiviteler, mahalleler, semtler, işyerleri, okullar vb. düzeyinde biraraya gelecek kadınların oluşturacağı geçici yerel platformlar, bu çerçevede örgütlenecek çeşitli yerel etkinlikler, kampanyalar gibi somut etkinliklerle sağlanabilir. Yerel düzeylerde somut, gerçekçi, net hedefler doğrultusunda sürdürülen aktif bir mücadelenin sonucu olarak bütün bu etkinlikler kendi kitlesini yaracaktır. Bu kitleselliğin en önemli niteliği, etkinliklere katılan kadınların sayısal çokluğu değil, harekette yaracakları nitel yükseliştir. Demokratik bir kadın örgütünün en önemli gücü ve güvencesi, pratik hareketlilik içinden doğacak bu aktif kitleyi oluşturan kadınların bilinci ve eylemliliğe dönüşmüş mücadele kapasiteleri olacaktır.

Böylesi bir yerel hareketlilik içinden başlayacak bir örgütlenme süreci, daha en başta örgütün birçok somut özelliğine damgasını vuracaktır:

* Yerel aktivitelerin alanlarına bağlı olarak, işçiler, evkadınları, sanatçılar, öğrenciler vb. arasında başlatılan bir hareketlilik, örgütün kitle tabanının geniş bir toplumsal yelpazeye oturmasını sağlayacaktır. Kadın kitlesinin, sınıf, ulus, yaş, din, farklı düşünce ve deneyim düzeyleri, değişik yaşam biçimleri temelinde sahip olduğu çok renkliliği, daha kuruluş aşamasında örgüte yansıyacaktır.

* Ortak istemler için bir araya gelen bu çok renkli kadın toplumsallığının başlatacağı yerel çalışmalar ve yanısıra ortak program ve örgütlenme tartışmaları; amaçları aynı, bileşimleri farklı kadınların ortak mücadelesini güvenceye alacak olan demokratik bir çalışma ortamının yaratılmasına katkıda bulunacaktır. Yerel düzeyde yaratılacak olan bu demokratik çalışma üslubu, örgütün merkezinin de demokratik olmasının önkoşulu ve somut yaşam içindeki karşılığı olacaktır. Demokrasinin tüzüksel bir işleyiş normu olarak kalmayıp örgüt yaşamına damgasını vurması, demokratik çalışma geleneklerinin oluşması böylece daha ilk adımda sağlanacaktır. Örgütte tek bir görüşü egemen kılma, muhaliflerini tasfiye etme girişimlerinin önündeki doğal set, aşağıdan yukarıya yerleşecek olan bu demokratiklik olacaktır.

* Bu aşağıdan yukarı yapılanma ve demokratik işleyiş süreci içinde örgütün programı ve çalışma ilkelerini hep birlikte belirleyip yaşama geçiren kadınlar, kendileri ile ilgili politikaların oluşumuna bizzat katılacaklardır. Dolayısıyla örgütün tabanını, kendi kendine harekete geçme yeteneğini kazanmış, kadın talepleri alanında eylem içinde olan, kendi çalışma biçimlerini geliştirmeye, kendi deneyimlerini biriktirmeye başlamış insiyatifli kadınlar oluşturacaktır. Böylece her gün daha çok sayıda kadının, örgütün kuruluşu ve işleyişi boyunca karar alma ve uygulama süreçlerine katılımı hız kazanacaktır.

* Daha kuruluş aşamasından başlayarak, kadın kitlesinin kendi doğal önderlerini yaratması olanaklı olacak; gerçek aktivitesi politik ya da sendikal mücadele vb. gibi alanlarda değil, öncelikle kadın alanında yoğunlaşmış bir kadın kitlesi bu süreçte yaratılacaktır. Aynı şekilde, örgütün, seçkin, bilgili, yetenekli bir avuç üye ve yöneticiden oluşan bir kapalı devreye dönüşmemesini de sağlayacak olan, kadınları bulundukları yer ve konumda kavrayıp, kurtuluşları için kendi örgütünü oluşturma bilincini yükseltecek bir aşağıdan yukarıya kuruluş sürecidir. Açıktır ki, ülkemizde kitlelerin kendiliğinden örgütlenme gelenekleri yoktur. Bu gelenek eksikliği, 1980 sonrası koşullarda uygulanan depolitizasyon ve örgütsüzleştirme politikalarıyla da birleştiğinde ülkeye genel bir durgunluk ve örgütsüzlük egemen olmuştur. Henüz kitlelerin kendilerini çeşitli yapılar içerisinde ifade etmelerini teşvik edecek toplumsal bir hareketlilik de yoktur. Demokratik hak ve özgürlüklerin alabildiğine kısıtlı, sınıf savaşımının potansiyellerinin çok gerisinde seyrettiği, örgütlenme bilincinin son derece geriletilmiş olduğu bir toplumsal çerçeve içinde, hemen bugün, ülkeyi sarsacak bir kadın toplumsal muhalefeti, kitlesel bir kadın hareketi yaratılabileceğini beklemek hayalciliktir. Üstelik kadın hareketi açısından bugün ülkemizde, dünya deneylerinde olduğu gibi, 1900'lardeki "oy hakkı", 1970'lerden beri gündem de olan "kürtaj hakkı" gibi geniş kadın yığınlarını toparlayıp seferber edebilecek somut istemler de henüz olgunlaştırılamamıştır. Ülkemizde bugün koşulları yeterince olgunlaşamamış olan böylesi büyük çaplı, yığınsal aktiviteler de, ancak bizlerin yaratacağı durumlardan, belki de aylar, yıllar sürecek gündelik çalışmalardan doğacaktır. İstemleri için hareketlenmiş bir kadın kitleselliğini kucaklayacak bir kadın örgütü yaratma hedefini öne koyarken bütün bu koşullar hesaba katılmak zorundadır. Kaldı ki, "kitle" kavramı da nesnel koşullar tarafından belirlenir. Bir tarihsel toplumsal uğrakta kitle, ortak hedeflere yürüyen yüzbinlerle ifade edilir; bir başka uğrakta ise birkaç bir kişiyle. Bugün toplam kadın kitlesinin, kendi kişisel ve toplumsal yaşamına daha aktif müdahale etme bilinci ve aktivitesi gözönünde bulundurulduğunda kitle; belli bir yerde, o yerin özgül koşullarıyla bağlı olarak kadın alanıyla ilgili hareketliliği temsil eden kaç kadın varsa odur. Bu alan özelinde, kadınların tek tek evlere bölünmüşlüğü; erkek egemen değer yargılarının içselleştiriIdiği kişilikleri; bastırılmış, edilgen bırakılmış kimlikleri; gelenek örneklerin, tutucu dinsel inançların üzerlerindeki baskısı; siyaset, bilim, sanat, spor gibi toplumsal yaşamın bütün alanlarından dışlanmışlığı; genel olarak eğitimsiz, mesleksiz, işsiz bırakılmışlığına karşın, toplumsal üretime katkıda bulunduğunda bile ev işleri ve çocuk bakımını tek başına üstlenmek zorunda kaldıkları koşullarda "kitle" değerlendirilmesi yapılırsa, bu sayının binlerle ifade edilemeyeceği açıktır.

İşte, aşağıdan yukarıya bir işleyiş içinde harekete geçirilecek ilk "kitle" budur: Haklarını ve taleplerini bilince çıkarmış, kadınlar olarak örgütlenmenin gereğine inanan ya da sadece kendi konumunu sorgulayan, soru soran, yanıtlarını arayan kadınlar... İlk hedef, bu kadınların kendi yerelliği içinde değişik kadın gruplarıyla ve birbirleriyle temasa gelmesi ve bu nesnelliği dönüştürmek üzere ilk adımları atmasıdır. Kuşkusuz böyle bir dönüşüm, yukarıdan bir etki olmaksızın olanaksızdır. Bütün sorun, bu yukarıdan etkinin somut işlevi ve sınırlarının belirlenmesidir.

Yukarıdan etki, adı ("Başlatıcı Platform", "Geçici Merkez Platformu", "Girişim Komitesi" vb.) ne olursa olsun bu belirleyici değil kadın örgütünün aşağıdan yukarıya biçimlenişi için örgüt öncesi hareketliliğin devamlılığını ve örgüte yükselmesini sağlayacak geçici bir platform tarafından sağlanabilir. Böylece, verilecek ilk ivmelerden sonra oluşacak yerel aktivitelerin birbiriyle iletişimi ve ülke çapında ortak adımlar atabilmeleri olanaklı kılınabilir. Bu süreç, programsız, belirsiz bir geleceğe ertelenmiş, önsüz sonsuz bir kendiliğinden gidiş yerine, belirli bir ön örgütlülük sürecinin adım adım ülke çapında örgüte geçişi olacaktır.

Böylesi bir platform, siyasi ya da felsefi görüşleri, ulusu, dini ne ulursa olsun, Türkiye'de kadınların kurtuluşu yolunda örgütlü bir mücadele verilmesi gereğine inanan tüm kadınlara açık olmalıdır.

Bir anlamda, ülke düzeyinde birleşik örgüte uzanan bir kaldıraç olacak merkezi platformun yerine getirebileceği ilk işlev, hemen ulaşılabilecek il, semt, mahalle, işyerleri ya da öğrenim kurumlarındaki kadınların kendi kadın toplumsallıkları içinde yan yana gelmelerini sağlamaktır. Aynı süreç, sendikalar, meslek odaları, Barolar, Eğit Der gibi mesleki kuruluşlar ve yerel yönetimlerle kurulacak merkezi ve yerel ilişkiler için de söz konusudur. Bu yan yana geliş sürecindeki ana amaç, kadınların bizzat içinde bulundukları somut koşullarla bağlı kadınlık sorunları konusunda hemen bugünden harekete geçmelerini hızlandırmaktır.

İkincisi, ilk hareketlilikle başlayacak yerel çalışmaların ülke çapındaki demokratik bir örgülün ana ilkeleri olan, "tün kadınlara açıklık", "birleşiklik", "bağımsızlık", "demokratiklik" temelinde sürdürülmesini sağlamaktır. Kısacası, ülke çapındaki örgütün yerel bir modelinin yaşama geçmesi için çaba harcamaktır.

Üçüncüsü, merkezi bir örgüt için söz konusu olan program ve örgütsel işleyişle ilgili tartışmaların yerel düzeylerde başlatılmasıdır.

Dördüncüsü,bütün bu çalışmaların eşgüdümünün kurulabilmesi için, sürece aktif olarak katılan tüm kadınların ortak katkılarıyla oluşacak ülke çapında bir "yayın organı"nın çıkarılmasını; paneller, tartışmalı toplantılar gibi çeşitli etkinliklerin düzenlenmesini sağlamaktır.

Üzerinde önemle durulması gereken bir konu da, süreci mekanik aşamalara bölmeksizin, tüm etkinlikleri, programlı ve merkezi örgüte adım adım yaklaştırarak yönlendirmektir.


İlk adımı atarken...

Ülke düzeyinde merkezi bir örgütün aşağıdan yukarıya en geniş bir demokratik süreç ile yaratılması kuşkusuz güç bir iştir. Böylesi bir örgüt bir anda yaratılamayacaktır. Bu uğurda oldukça yoğun ve yaratıcı bir kollektif çaba gereklidir. Ancak, Türkiye'de bu süreç başlamıştır ve "başlamak" en önemli adımdır.

Şimdi, hemen bugünden, tüm Türkiye'de; tüm bölge merkezlerinde, başta İstanbul, Diyarbakır, Ankara, İzmir, Adana, Samsun, Bursa olmak üzere değişik illerdeki kendi örgülünü yaratmak isteyen tüm kadınlar yan yana gelmeyi, tanışıp kaynaşmayı öne koyalım.

Evimizdeki, işyerimizdeki, okulumuzdaki, mahallemizdeki kadınlara ulaşmaya; onları kurtuluşumuz için seferber etmeye çalışalım. Hep birlikte, ülke düzeyinde, birleşik, bağımsız, demokratik, yığınsal bir örgütün araç, yol ve yöntemlerini yaratalım. Karşılıklı deney alışverişini, bilgi değiş tokuşunu sağlayalım. Birlikte, ortak taleplerimizi üretelim ve işe koyulalım.





İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11