Yeniden yapılanma ve işçi sınıfı

Joyce Kolko
Çev: İsmail Kaplan

Amerikalı araştırmacı Joyce Kolko bu yazısında çağdaş işçi sınıfı çözümlemeleri için teorik bir çerçeve sunuyor. İşçi sınıfının kapitalist sistem içerisindeki durumunu belirleyen sürekli etkenlerin altını çizen yazar, dünya ekonomisindeki son gelişmelerin, geçici etkenlerin abartılmasına dayanan yüzeysel yaklaşımları ve moda sonuçları çürüttüğü yargısına varıyor. İşçi sınıfı kavramının sanayi proletaryasıyla sınırlandırılmayacağım belirten araştırmacı, proletaryanın ücretli emek olarak sahip olduğu toplumsal konumun belirleyiciliğini vurguluyor.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında hem sanayileşmiş ülkelerde, hem de azgelişmiş ülkelerde işçi sınıfının niteliğine ilişkin spekülasyon ve genellemelerin çoğaldığını görüyoruz. Ama bunlar temel analitik sorunları çözmeyi genellikle başaramamışlardır. Bununla birlikte, işçi sınıfının "yeniden yapılanması" konusunu tartışırken herşey-den önce bir sınıf olarak emeğin tanımını vermek zorundayız. Böylesi bir tanımlamada, tıpkı sermaye ve devlet konusunda olduğu gibi, sistemsel özelliklerle yapısal özellikleri birbirinden ayırmalıyız. Çünkü "yeni" işçi sınıfı konusunda yapılan genellemelerin çoğu da, diğer alanlarda görüldüğü üzere, geçici yapısal koşullara dayandırılmıştır.

Yapılan işin niteliği nedir, sanayi işi mi, hizmet işi mi? İşçiler büroda yazıcı olarak mı, yoksa maden ocağında madenci olarak mı çalıştırılıyor? Ulaşım işçisi mi, inşaat işçisi mi? Usta işçi mi, düz işçi mi? Örgütlü mü, örgütsüz mü? Yüksek ücret mi alıyor, yoksa asgari ücretli mi? Azınlık kökenli mi, yerli kökenli mi? Ya da göçmen mi? İşsiz mi yoksa? Bütün bunlar incelenmesi gereken önemli yapısal etkenlerdir. Bu yapısal özellikler değişime uğrar ve yeniden yapılandırılır. Ama bunların hepsi kapitalist sistemde işçi sınıfının niteliğini her yerde ve her zaman, hem bunalım hem "refah" dönemlerinde belirleyen sistemsel öğelere tabidirler. Emeğin üretim sürecinde bir meta olması; yoksullaşma tehdidi altında bulunması; sömürü; ve sınıf mücadelesi (nesnel ve/veya öznel) sistemsel özellikler arasındadır. İşçilerin üreticiler olarak oynadıkları rolün yanı sıra, her an kullanılıp atılabilecek bir meta durumunda bulunması en önemli etkenlerden birisidir.

Kimi araştırmacılar üretici işçilerle üretici olmayan işçiler arasındaki ayırımı vurgulamışlardır. Ne var ki işçiler üretimlerini değil, emek güçlerini satarak yaşamak zorundadırlar. Ve onu da bir ay fabrika veya lokantada, öbür ay hizmetçi olarak bir evde çalışarak satabilirler. Tek tek olayların ve işlerin ötesine geçen sınıf, aile ve topluluk ilişkilerinin bütünsel örgüsü daha önemlidir.

Ayrı ayrı sınıflardan iki insan aynı meslekte, sözgelimi büro işçiliğinde yanyana gelebilirler. Kimi bireyler kendilerini kendi sınıflarından daha başka bir sınıfla öznel olarak özdeşleştirebilirler. Ama herkesi tek tek ele almak gerekli değildir. Önemli olan ve kurumlarla tutumları belirleyen şey geniş yapılardır. Harry Braverman'ın bu konudaki saptaması yerindedir: "Aslında 'işçi sınıfı' teriminin belli bir insan topluluğunun sınırlarım kesin olarak çizmekten çok sürüp gitmekte olan bir toplumsal süreci dile getirdiği açıktır" (1) Kesin bir tanım vermekten kaçınan Braverman, işçi sınıfı konusunda yaptığı kapsamlı incelemenin bütün sonuçlarıyla birlikte aslında bir tanım olarak ele alınabileceğini belirtiyor. Özellikle son yirmi otuz yılda sınıf tanımı üzerinde kopan anlaşılmaz tartışmalar göz önüne alındığında bu yaklaşımın yerinde olduğu söylenebilir. Yine de ben bir tanım vermeye çalışırken işçi sınıfının sabit özelliklerini belirtmekte yarar görüyorum.

Çünkü diğer kategorilerde olduğu gibi, yapısal özellikleri genelleştirerek bunların ileride de geçerli olacaklarını varsayma eğiliminden böylelikle kaçınabiliriz. Sözünü ettiğim sabit özellikleri vurgulamak bugün yakın geçmişte olduğu kadar yakıcı bir önem taşımıyor, çünkü uzatmalı ekonomik bunalım koşullarında toplumsal gerçeklik kendisini tüm katılığıyla ortaya koyuyor. Bu yüzden günümüzde, refah görünümü ve bu refahın değişen bir işçi sınıfnı nasıl etkileyebileceği konusunda yüzeysel yorumlar yapma eğilimine daha az rastlanıyor.

İşçi sınıfı, bir meslek kategorisi olan ve 1980'lerde ücretlilerin yarısından daha azını oluşturan sanayi proletaryasından çok daha geniş bir kapsama sahiptir. Paul Mattick'in haklı olarak vurguladığı gibi "öyleyse proletaryanın ayırdedici özelliği mesleki kimliği değil, ücretli emek olarak sahip olduğu toplumsal konumudur. Sınai işçi sınıfının küçülmesi, ne tür bir işte çalıştığından (ya da işsiz oluşundan) bağımsız olarak işçi sınıfının büyümesi sonucunu verir."(2) İşçi sınıfının esas özelliği, üretici olsun-olmasın emek gücünün ücret karşılığında satılmasıdır.

Tarım toplumlarında köylülük, kapitalist üretim biçiminin günden güne yerleşmesiyle birlikte ayrışıyor. Geleneksel olarak hem üretim araçlarına sahip, hem de ürünlerini satan bir sınıf olan köylülük, üretim araçları - toprak, donanım - sahipleri ile emek gücünden başka satacak birşeyi olmayan kesim olarak ikiye bölünüyor.


İşçi sınıfı ile "yoksullar" arasında da bir ayırım yapılmalıdır. Son yirmi-otuz yılda birçok yazar, dikkatini yoksullar üzerinde yoğunlaştırmıştır. Burjuva araştırmacıları yoksulları ekonomik ölçütlerle değil, sosyolojik ölçütlerle tanımladılar. Kimi solcular da, işçi sınıfının yerine getiremediği devrimci rolü yoksullardan beklediler. Ne var ki, yoksulluk kendi başına, insanları değişim için harekete geçiren bir güç değildir. Militanlığın ve sınıf mücadelesinin yeniden dirilişi olarak adlandırılan olay 1960'-ların sonunda bir bunalım döneminde ve yoksullar arasında değil, bir refah döneminde ve yaşam düzeyleri genellikle yükselen işçiler arasında patlak verdi. Bununla birlikte uzayan bir ekonomik bunalım döneminde yoksulluk işçi sınıfının çoğunluğunun kaderi olur.

Dolayısıyla sınıf tanımı gelire değil, ücret olsun-mülkiyet olsun gelirin kaynağına dayanır ve üretim ilişkilerine bağlıdır. Toplumun hemen hemen tamamını "orta sınıf" olarak tanımlamak; üst, orta ve alt terimlerini, gelir dağılımını belirtmek için değil, kapitalist sınıf ve işçi sınıfı veya burjuvazi ve proletarya terimlerine yer vermemek için kullanmak Amerika'da ideolojinin bir parçası olmuştur. Böylece bu ideologlar, genellikle birden çok kişinin çalıştığı ailelerde gelirin belli bir düzeyi aşmasından yola çıkarak işçi sınıfının bir kesimini "orta sınıf haline getirdiler. Son zamanlarda birkaç iktisatçı, ekonominin yeniden yapılanması sonucunda orta sınıfın küçüldüğü, üst kesimde gelirler artarken alt kesimlerdekilerin sayıca çoğaldığı sonucuna vardılar. Bu saptama birçok çevrede gerçek bir şaşkınlık ve korku uyandırdı.

Hiç kuşkusuz gelir dağılımı sınıf kavramının önemli bir yönüdür ve rakamlar bir toplumun eksik tüketim bunalımına düşme eğilimi konusunda epeyce bilgi verir. Amerikan kapitalizminin daha adaletli bir gelir dağılımı sağladığı yaygın biçimde iddia edildiği sıralarda bile ampirik olgular lam tersini gösteriyordu. Gabriel Kolko, yaptığı araştırmayla bu yanılsamayı, iktisatçılar ve diğer kesimler arasında dorukta olduğu bir sırada, 1962'de çürüttü. (3) Üstelik tam istihdam ve artan enflasyon dönemlerinde belirli bir tüketim düzeyinin korunması, ailede birden çok kişinin çalışmasını ve kredi kullanımını gün geçtikçe daha çok gerektiriyordu.

İşçi sınıfnıın eşya ve ev sahibi olarak veya yüksek bir nominal ücrete kavuşarak "burjuvalaşüğını"; ya da burjuvaziden gelme öğelerin iş koşullan değişip işsizlik tehlikesiyle karşılaşınca "proleterleştiğini" öne süren birçok yazarın bu görüşleri son derece de yüzeyseldi. Sınıfsal kimlik, salt gelir düzeyiyle - bu gelirin bir kuşaktan diğerine aktarıldığı kalıcı bir durum söz konusu değilse- ölçülemeyecek birçok yönü kapsar. İşçilerin gelirlerinin artması onların sömürü ilişkilerini veya bir meta olarak korunmasızlıklarını değiştirmez. İşçilerin dön-güsel refah dönemlerinde artan -ve 1960'ların sonlarında Fransa ve italya'da olduğu gibi tam istihdama yaklaşan- pazarlık güçleri bunalım dönemlerinde çöküntüye uğrar. Burjuvaların inişe geçmesi onları genellikle işçi sınıfıyla dayanışmaya değil acı duygulara iter: Bu tür kişiler sınıflarının kültürel ve ideolojik yükünü muhafaza ederler, işçi sınıfı kimliği, bireyin sadece geliri ya da mesleğiyle değil, yaşamındaki bütün ilişkiler dizgesiyle belirlenir. İşçilerin kapitalist sistemde her an kullanılıp atılabilecek bir meta durumunda oluşunu, bu önemli sistemsel etkeni vurgulamak zorunludur. İşçinin orta sınıf yaşam standardı hiçbir zaman güven altında olmamıştır.

İşçi sınıfının refah düzeyinin durmadan yükseleceğine ve bir işçi aristokrasisinin oluşumuna ilişkin kavramsal efsane bir çok genellemeye kaynaklık etmiştir. Dünya ekonomisindeki son gelişmelerle paramparça olan bu efsane, aynı zamanda, kapitalizmin sistemsel etkenlerini esas almak yerine şimdiki yapısal koşulların ileride de geçerli olacağını sanma eğiliminin bir örneğiydi. Güvenceden yoksun olmak, kolayca harcanmak ve günden güne gereksiz bir fazlalık haline gelmek emeğin her zamanki gerçekliği olmuştur. Ve bu bağlamda Uluslararası Çalışma Örgütü yirminci yüzyılın son yirmi yılında (yani istihdamın dünya çapında daraldığı bir sırada) iş gücüne katılan insan sayısının 1950-1975 yıllarıyla (yani istihdamın genişlediği yıllarda) karşılaştırıldığında her yıl üçte bir oranında artacağını tahmin ediyor.(4)

OECD'nin 1979 yılı raporu Interfutures şunları söylüyor: "Bir bütün olarak bakıldığında Batı uygarlığı (genişleyen bir orta sınıfla özdeşleştirdiği) iç proletaryasını kendisiyle bütünleştirmeyi başarmıştır. Ne var ki bu uygarlık şu anda dış proletaryasının yarattığı sorunla karşı karşıyadır." (5)

OECD üyesi bu ülkelerin "iç proletaryaları" ile "bütünsüzleşme" süreci içerisinde oldukları gerçeğini bir yana bırakıyorum. Az gelişmiş kapitalist ülkelerde toplumların yeniden yapılanması sürecinin yükünü taşımak zorunda bırakılan emekçi sınıfların yapısal koşulları hızla kötüye gidiyor ve böylece Batı'nın sözü geçen özel "dış proletarya sorunu" ciddi biçimde ağırlaşıyor.

Dipnotlar

(1)Harry Braverman, Lahor and Monopoly Capital (New York, 1974), 24
(2)Paul Mattick, Marxism: Last Refuge of the Bourgeoisie, ed. Paul Mattick, Jr. (Armonk, N.Y.,1983), 117-18. Bu önemli kitap değerli bir marksistin son çalışmasıdır. Paul Mattick'in diğer eserleri gibi bu kitapda, çağdaş kapitalist sistemi incelemek isteyen herkes için kalıcı bir değere sahiptir.
(3)Gabriel Kolko, Wealth and Power in America: An Analysis of Social Class and Income Distribution (New York, 1962). Ayrıca bkz. Gabriel Kolko, "Working Wives: Their Effects on the Structure of the Working Class-", Science and Sociely 42 (Güz 1978): 257-77; Katherine Bradbury, "The Shrinking Middle Class", New England Economic Review, Eylül/Ekim 1986,41-55; Robert Kuttner, "The Declining Middle", Atlantic, Temmuz 1983,60-72; Barry Bluestone and Bennett Harrison, The Great American Job Machine (Study pre- pared for the Joint Economic Committee, U.S. Congress) Washington, 1986; Mary Jackman and Robert Jackman, Class Awareness in the UnitedStates (Berkeley, 1983)
(4)Aktaran Richard Barnet, The Lean Years (New York, 1980), 258. Aynca bkz. OECD Observer, Nisan-Mayıs 1987,14. Bu kaynağa göre yalnızca azgelişmiş ülkelerde nüfusa yılda 60 milyon kişi katılıyor.
(5)OECD, Inlerfutures, 8.



İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11