Cumhuriyet Türkiye’sinde felsefe ve son on beş yılı

Türkiye Felsefe Kurumu kuruluşunun 15. yılı nedeniyle İstanbul Belediyesi Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda ‘Cumhuriyet Türkiye’sinde Felsefe ve Son On Beş Yılı’ konulu bir dizi seminer düzenledi. 25-26 Aralık 1989 tarihleri arasında gerçekleştirilen seminerler, TFK Başkanı Prof. Ionna Kuçuradi’nin açış konuşması ile başladı.

Belirlenen 16 bildirinin okunabilmesi için 4 oturum ve tartışmalar için de 2 yuvarlak masa düzeninde planlanan dizi, çağrılı bulunan 33 felsefeci, bilim adamı ve konuşmacıdan 5’inin gel(e)memesi nedeniyle 28 katılım gerçekleşti.

İlk günün konusunu oluşturan ‘Cumhuriyet Döneminde Felsefe’ bölümünde Prof. Bedia Akarsu, birinci oturumun başkanlığını üstlendi. Bu bölümde felsefeci ve yayıncı Arslan Kaynardağ, Hilmi Ziya Ülken üzerine; edebiyatçı Füsun Akatlı, Nusret Hızır üzerine; Doç. Uluğ Nutku, Takiyettin Mengüşoğlu üzerine ve eğitmen Nevin Çelik de Macit Gökberk üzerine hazırlanmış bildirilerini sundular.

Günün ikinci oturumunun öğleden sonra olarak belirlenmesine rağmen, aynı gün yapılacak olan bir oyunun galası nedeniyle salonun 16.00’da boşaltılması gerektiği haberi gelince, iki oturum arasında ara verilmeden hemen ikinci oturuma geçildi. 2. oturumda Harun Tepe, hocası ve TFK Başkanı Ioanna Kuçuradi üzerine ‘Kuçuradi etiği’ konulu bildiri sununca, konuklar arasında çeşitli tartışmalara neden oldu. İ.Ü.’den Doç. Betül Çotuksöken’in zaman daralması nedeniyle oldukça hızlı okumak zorunda kaldığı bildirisi ‘Türk Felsefesinde İki Söylem: T. Mengüşoğlu ve N. Uygur’ başlığını taşıyordu. Doç Çotuksöken de, yine konuklar arasında kalan ve ikinci güne de sarkan bir diğer tartışmayı başlatmış oldu. Bunun nedeni ‘felsefeci’ ve ‘filozof’ ayrımında Çotuksöken’in ‘filozof’ tanımlamasını bildirisinde konu aldığı isimler için kullanmasıydı.

İlk günün son ve en verimli etkinliği yuvarlak masa kapsamında gerçekleşti; oturumun konusu ‘Türkiye’de Felsefeden Beklenenler’ şeklinde belirlenmişti. Tartışmaya Mehmet Ö. Alkan, Ayşe Buğra, Mustafa Erdoğan, İ. Zeki Eyüboğlu, Yahya Tezel ve Fethiye Yıldırımoğlu katıldı. Konuşmacıların felsefe dışından diğer sosyal bilim ve alanlardan (ekonomi, siyasal bilgiler, hukuk, reklamcılık ve yayıncılık) olmaları ve hemen hepsinin de kendi alanları ile felsefe arasında ortak çalışma istemiyle düşüncelerini aktarmaları ilgi çekiciydi. Örneğin A.Ü.’den Prof. Yahya Tezel, ‘‘siyasal bilimcinin, iktisatçının ve sosyal alanlarda iş görenlerin, gerektiğinde başvurabileceği bir üst-kültür yoktur; bunu sağlayacak olan felsefedir, felsefe disiplinlerin alanıdır’’ diyordu. İ. Zeki Eyüboğlu ise “İslam Felsefesinin milliyeti olmaz; Türk-İslam Felsefesi diye de bir şey yoktur.” derken Mehmet Ö. Alkan da “Türk-İslam Felsefesi değil, Türk-İslam ideolojisi var.” diyerek, uzun süredir felsefe bölümlerinde (özellikle İÜ Edebiyat Fakültesi’nde) sancısı çekilen, Türk-İslam Sentezi taraftarlarının örgütlenme ve ele geçirme çabalarına dikkat çekiyorlardı.

Seminer dizisinin ikinci günü gerçekleştirilen 3. oturumun başlığı “Son On Beş Yılda” olarak belirlenmişti. Fuat Aziz Göksel’in başkanlığını üstlendiği oturumda toplam 7 bildiri sunuldu: İÜ’den Ar.görv. Cemil Akdoğan “Bilim Felsefesi” üzerine; İÜ’den Dr. Tüten Ang “İnsan Felsefesi” üzerine; Sıtkı M. Erinç “Sanat Felsefesi” üzerine; İÜ’den Prof. Niyazi Öktem “Hukuk Felsefesi” üzerine; BÜ’den Prof. Zeynep Davran “Uygulamalı Etik” üzerine; AÜ’den Prof. Yaman Örs “Tıpta Felsefe” üzerine ve Anadolu Üniversitesi’nden Doç. Önay Sözer de “Kavramın Yalnızlığı-Dil, Felsefe ve Kavram” üzerine…

Dizinin son oturumunda başkan Niyazi Öktem idi. Bu bölümde, ilk gün “İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Adına Konuşma” yapmak üzere kürsüye çıkan Hilmi Yavuz, 2. kez “Felsefe Eğitiminde Son On Beş Yıl” konulu bildirisini okumak üzere kürsüye geldi. Bu konuşması ile de Yavuz, bir kısım dinleyicinin “Biz bu bildiriyi 1-2 yıl önce İÜ’de yapılan bir toplantıda dinlememiş miydik? Aynı bildiri, başlığı değiştirilip biraz da ısıtılarak yeninden önümüze mi konuluyor?” şeklinde düşünmesini de sağlamış oldu. Bu bölümün son konuşmacısı olan İsmail H. Demirdöven’in bildirisi ise, “Kurumlaşmanın Anlamı: Türkiye Felsefe Kurumu” başlığını taşıyordu. Dizinin ikinci ve son günündeki Yuvarlak Masa tartışmasının konusu ise “Türkiye’de Felsefe ve Geleceği” olarak saptanmıştı.

Programa göre bu bölümde konuşmacı olarak gözüken Bedia Akarsu, Şafak Ural, Akın Ergüden, Ahmet İnam ve Naci Soykan katıl(a)mazken; BÜ’den Gürol Irzık ve Yalçın Koç’un yanı sıra İÜ Felsefe Bölümü’nden, yüksek lisans öğrencisi Mehmet Salih Şirini ile yine aynı bölümden lisans 4. sınıf öğrencisi Okan Sönmez konuşmacı olarak katılıyordu.

Uzun yıllar sonra, ortamın içinde doğrudan bulunan ve belki de tartışılan konular üzerinde en fazla konuşma hakkına sahip olan öğrencilerin, bu seminer dizisi içinde bildiri sunmalarına olanak sağlanması, daha önceki yıllarda yapılmış olan Felsefe Seminerleri’nden ayrılan önemli bir özellikti.

TFK tarafından gerçekleştirilen bu seminerler dizisinin bir diğer ayrımı ise; yıldan yıla toplantılara katılan felsefeci, bilim adamı, konuşmacı ve sunulan bildirilerin sayısında görülen düşüş idi. Ayrıca dinleyici kitlesin de “yürek sızlatacak” ölçüde sınırlı olduğunu vurgulamak gerek…

Aşağıda, söz konusu seminerler dizinde “felsefe bölümü öğrencileri” adına konuşan İÜ Felsefe Bölümü 4. sınıf öğrencisi Okan Sönmez’in sunduğu bildiriyi yayınlıyoruz.

İnsan” temelinde eğitim idesi ve felsefe eğitiminin zorunlulukları

Okan Sönmez

“Eğitim doğumla başlar”

“Bilmek yeterli değildir, uygulamak gerekir; istemek yeterli değildir, eyleme geçmek gerekir.” (J.W. Goethe)

Konumuzu çevreleyen alan olarak “eğitim” kavramını almak, onu, kendi bütünselliğinde tanımayı ve irdelemeyi gerekli kılıyor.

Genel anlamıyla eğitim, toplumsal kültürü bir kuşaktan diğerine aktarmak ve aktarırken de geleceğin kapılarını açacak anahtarları genç beyinlere kazandırmak eğiliminde olmalı. Çünkü aklın ve bilimin aydınlığından uzakta bir eğitim, genç insanı ezen ve tüketen bir yapı oluşturmakla birlikte, aslında toplumun bütün bir geleceğini karanlığa gömme tehlikesini de içinde taşır.

Eğitim idesine yönelirken, toplumsal yapıyı ve siyasal düzeni gözden uzak tutmamak gerek…

Eğitim her şeyden önce sosyal bir kurumu, bir eğitim sistemini dile getirmekte. “Kurum” olarak eğitimin bir yapısı, işleyiş kuralları var; yani kendi içinde bir bütünselliğe sahip. Ve bu bütünsellik onun niteliğini de belirliyor.

Bir diğer yönüyle eğitim, bir eylemin sonucu anlamında da kullanılmakta. Burada, belli bir eğitim sisteminin şu ya da bu bölümünün “ürünü” olan bir kişi söz konusudur artık. Genellikle de bu “ürünlere” bakıp, bir ülkede yürürlükte olan eğitim sistemi hakkında değerlendirmeye gidiliyor.

Son olarak eğitim kavramı bir süreci dile getirmekte. Bu süreç önceden bilerek ya da bilmeyerek iki ya da daha çok sayıda insanı birbirine bağlıyor; onları birbiriyle ilişkiye geçiriyor ve karşılıklı düşünce alışverişi durumuna getiriyor. Bu anlamdadır ki eğitim, okulun çerçevesini aşan, her yaşta ve yaşamın her alanında gözlenen bir süreç olup çıkıyor.

Kısacası alabildiğine geniş, öğrenim çağındaki kütleyi de aşarak bütün bir toplumu kucaklayan, çok boyutlu bir kavram ile karşı karşıyayız. Böyle olduğu içindir ki eğitim sorunu “insan” temelinde yaşamsal içeriktedir toplumlar için… Bizim toplumumuz söz konusu olunca, yaşamsallık boyutu “bireyci” kurtuluş umudunun daha bir ağırlık kazanması nedeniyle önemini artırıyor.

“Eğitim doğumla başlar” dediğimizde artık kimse yadırgamıyor bu sözü. Tek tük çıkan yadırgayanlar da kendini “ele vermiş” oluyorlar.

Eğitim, sadece okulların ürünü değil; “koşut okul”un da öneminden söz etmek gerek. Birey yaşadığı ortamdan yığınla uyarı almakta… Ve görülen o ki, bunlar çoğu kez zenginleştirici de olmayabiliyor. Yani ortam belli bir biçimde eğitiyor bireyi. Kuşkusuz bütün bunlar insanı küçük yaşta etkileyen ve ilerdeki kişiliğinin yapı taşlarını oluşturan unsurlar.

Çağımızda eğitim, artık dengeli bir kişilik geliştirmeyi hedefliyor. Diğer bir deyişle, zekanın eğitiminin yanında bedenin eğitimi hiç de sona atılmış değil; amaç “bireyin bütünselliğini oluşturmaya” doğru gitmek… Doğuştan gelen bütün yetenekleri açılıp serpilmiş, yeni yetenekler kazanmış, karşılaştığı yeni durumlara uyum sağlayabilen, kendi değiştirmesini ve yenilemesini bilen dengeli bir kişilik…

Eğitim hakkı, çağımızda temel insan hakları arasındadır; bu çok önemli bir ilerleme. Fakat eğitim idesi söz konusu olunca toplumsal yapıları, dokusal bozuklukları ve egemen ideolojileri de göz ardı etmemeyi doğru bir yaklaşım olarak kabul ettiğimizde; tüm bu temel belirleyenlerin kimi yerde eğitim hakkının gelişmesini kolaylaştırırken, kimi yerde ise engelleyici bir işlev üstlendiğini görüyoruz. Ülkemizdeki durum ikinci seçenek ile, yani engelleyicilik işleviyle tam olarak bütünleşmiş durumda.

Eğitimimiz çağa uyarlanmalı ve demokratikleştirilmeli; eğitimin demokratikleştirilmesi ise, rejimin demokratikleştirilmesinden ayrı düşünülemez.

Bütünsel insan” hedefinden “Yabancılaştırılmış insan”a…

Siyasette ve yönetimde en büyük felaket, yarım bilgili insanların tam yetkili olmasıdır”
(Laplace)

1980 sonrası dönemin iktidarlarınca özlenen insan modelinin yaratılabilmesi için eğitimin, yürürlükteki rejime koşut şekilde, bir bütün olarak değiştirilmesi gerekliydi; ve gereken yapıldı. 80’lerin Türkiye’si düşünsel alanda verimsizlik ve otosansürü, ekonomik alanda sömürü ve yoksullaşmayı yaşarken, insansal ilişkiler bağlamında da yabancılaşmanın katmerlenerek çoğaldığı ürkütücü bir topluma dönüştü.

Bu dönemde insanın kendinden yüz çevirmesi yeterli gelmedi; yabancılaşarak ilkelleşen benliğe doygunluk sağlayacak “değerler” bulmalıydı. Doğrusu ya, zor olmadı bunu yapmak; “amaç değerler”in yerini “araç değerler” aldı ve bunun sonucu olarak da para, bütün değerlerin alanını kaplayan “en üst değer” konumuna geldi.

Bu dönemden çıkıldığı sanılmasın, halen içindeyiz; ve belki de ülke tarihinin görüp göreceği laboratuar olarak, patolojik “zenginliğin” harmanlandığı bir toplumun bireylerine dönüştük.

Çağdışılığımızı, ilkelliğimizi, kabalık ve çirkefliğimizi örtebilmek için “en üst değer”imize sarılıyoruz; kişiliksizleştirilmişliğimize pahalı markalar ve ünvanlar satın alıyor, biçimsizliğimizi gizleyerek kendimizi avutmaya çalışıyoruz. Ve ne yazık ki bu avunma çabamızla sadece kendimizi kandırmış olmuyoruz; içimize sinmiş olan yabancılaşma virüsünün kronikleşmesine de zemin yaratıp, iletişimsizliği toplumsallaştırıyoruz.

Günümüzde birey, bir büyük tehlikenin eşiğinde: “İnsansallığını yitirme” tehlikesi… Evrimin çarkları ilerlemiyor, durdu; geriye saymaya başladık. Uyanmak zorundayız.

Teknolojik devrimin ivmesi ile alabildiğince küçülen bir dünyada, insanlar arası iletişimsizliğin doruk noktasını yaşıyoruz. Oysa ki, ortak sorunların acısını yaşayan insanlar olarak, birliğimizi kurmak zorundayız.

İnsan olmanın onurunu kendilerini kalkan edinmiş genç insanların “sessiz çığlıkları” ne yazık ki yüreklerde gömülü; tehlikenin özü de burada yatıyor. İnsansal değerlerimizi kemiren, bireyselliklerimizi baskı altında tutan ve birliğimizi engelleyen sınırları kırabilmenin yolu, “sessiz çığlıklarımızı” köreltmekten değil; dışlaştırabilmekten, gür bir haykırışa dönüştürebilmekten geçiyor.

Günümüzden yaklaşık 2400 yıl önce Aristoteles’in söylediği şu tümce, öyle görünüyor ki bugünün yöneticilerinin, gençliğe yönelik “politikalarını” halen biçimlendirebilmekte: “Her şeyde aşırıya kaçmaktır gençlik.” Belki sadece, “bir toplumun en dinamik, en akışkan, en hareketli kesimi” olan gençliğin çoşkun duygularını dile getirmek istedi Aristoteles bu tümce ile. Fakat artık dile getirmek yeterli görülmüyor; “önlem almak” gerekliliği önem kazanıyor. Düşmanlık ve duyarsızlık üzerine kurulu bir “gençlik politikası”…

Pek çok sorunumuz var. İnsan olmaktan, genç olmaktan, öğrenci olmaktan, felsefe bölümü öğrencisi olmaktan, varolmaktan ve bu toplumun birer üyesi olmaktan kaynaklanan sorunlarımız var. Evet farkındayız; ortam bizden yana değil. Fakat hak ettiklerimizi kazanmaya, bizim olanı almaya ve insansal değerlerimizi korumaya kararlıyız. Çünkü insanız; yeryüzündeki uygarlığın ve yaşamın kaderinden sorumlu olduğumuzun bilincindeyiz.

İnsanın varlığına verilen değer; insanın özgürlüğü, çağımızın genel geçer değeridir. İnsanın yaratıcılığına ve yapıcılığına olan inanç…

Kendini gerçekleştirmek; potansiyel güçlerini açıp özgürlüğe erişmek… Sürekli olarak kendini araştıran, eleştiren, yenileyen, yaratan varlık olarak insanın, özgürlüğe erişmekten daha yüce bir arayışı olabilir mi? İnsan, elbette yaşamının her aşamasında varlığında gizli kalmış bir olanağı bulgulayabilir… İnsanın bitmemişliği; yaşamının sonuna değin kendini yenileyebileceği, gelişebileceği ve üretken olabileceği bilinci, insana elbette kazandırılabilir… Ve insanın ilerlemesi elbette düşünce özgürlüğüne bağlıdır…Ve nihayet bağımsız düşünebilme kişilik sorunudur; kişiliğin yapılanması da özgürlük ve eğitim sorunu… İşte kararlılığımız ve haklarımızı kazanma zorunluluğumuz bu noktada somutlanıyor. Zorunluluğumuz onurumuzdur.

Çağımızın özgürlük ve insan hakları savunucusu, evrensel ozan Yevgeni Yevtuşenko’nun bir şiirini, duygu ve düşüncelerimizle örtüştüğünü düşündüğüm için okumak istiyorum:

Gençlere yalan söylemek yanlıştır.
Yalanların doğru olduğunu göstermek yanlıştır.
Tanrı’nın gökyüzünde oturduğunu,
ve yeryüzünde
İşlerin yolunda gittiğini söylemek yanlıştır.
Gençler anlar ne demek istediğinizi.
Gençler halktır.
Güçlüklerin sayısız olduğunu söyleyin onlara,
Yalnız gelecek günleri değil,
Bırakın da
Yaşadıkları günleri açıkça görsünler.
Engeller vardır deyin,
Kötülükler vardır.
Varsa var, ne yapalım.
Mutlu olamazlar ki değerini bilmeyenler mutluluğun.
Rastladığınız kusurları bağışlamayın
tekrarlanırlar sonra, çoğalırlar,
ve ilerde çocuklarımız, öğrencilerimiz
bağışladık diye o kusurları, bizi bağışlamazlar.


Felsefe eğitiminin zorunlulukları

Her şey tartışılmalı. Felsefe yasak tanımaz, tabusu yoktur, bütün kutsallıklar eleştirilir.”
(Uluğ Nutku)

Yüksek öğretim, orta öğretimden sonra gelen bir eğitim, öğretim ve araştırma aşaması olarak kimi nitel farklılıklar gösterir: Bir yandan, toplumda geçerli olacak bir uzmanlık alanında meslek edindirme, bir yandan gençliğin coşkusunu ve özlemlerini doyurucu bir kültür ve sanat ortamı yaratma, bir yandan da bilginin ve deneyin üretildiği, bilgi ve deney üretme yöntemlerinin öğretildiği bir çevre olma… yani “azmanlaşmış ortaokul” değil, üniversiteye özgü nitelikler. Biraz daha detaylandırırsak:

Öğrencinin eşit hakları ve sorumlulukları olan bir üniversite; soru sorabilen, kaynakları ve yayınları yasaksız bir üniversite; öğretim üyesinin akademik özgürlüğünün yanı sıra, öğrencinin de akademik özgürlüğü olduğuna inanan bir üniversite; bilgi aktarmanın ancak bilgi üretmeye bağlı kaldığı zaman anlam kazanacağının bilincinde olan ve “üniversite sorunu her şeyden önce bilim ve bilim adamlarının özgürlüğü sorunudur.” diyebilen öğretim üyeleri; ülke sorunlarını evrensel bilgi ve deney birikiminin ışığında ülke gerçekleri temelinde çözecek bilgi üretiminin yapılabildiği bir eğitim, öğretim ve çalışma ortamı… Yani demokratik, özerk, bilimsel ve yönetimce katılımcı bir üniversite.

Böyle bir üniversite bünyesinde felsefe eğitiminin gerektirdiği sistemin nasıl olması gerektiğine de, Uluğ Nutku hocamızın (Felsefe Dergisi, 1986 1 Forum: Türkiye’de Felsefe Eğitimi) dile getirdiği önerilerine yapmayı düşündüğüm eklerle söyleyebiliriz:

-Felsefenin fakültelerde bölüm olarak, bağımsız araştırma enstitüleri şeklinde örgütlenmesi…
-Öğrencilerin hepsine karşılıksız burs verilmesi…
-Bilimlerin teorik sorunları felsefe sorunları olduğundan, öğrencilerin çok yönlü yetiştirilmeleri…
-Bunun ön hazırlığının liselerden yapılması…
-Öğrenci felsefe derslerinde başlıca sorunlar ve akımlarla tanışırken, düşünce tarihi ya da uygarlık tarihi adındaki bir dersten de sorunlara tarihsel bakış açıları kazandırılması…
-Daha lisedeyken gencin “magister dixit” (hoca dedi ki) anlayışını aşabilmesi ve “cogito” (düşünüyorum) diyebilmesi…
-Öğrencilere sadece fakülte içi dersler değil; fakülteler arası bir program uygulanması…
-Sınıf geçmenin kaldırılması; ve mezuniyetin; derslerin notlara göre değil, geçer ve geçmez şeklinde değerlendirilmesi…
-Sınıf geçme ve mezuniyetin; vize, final ve bütünleme sınavlarına göre değil, yıl sonu bitirme tezlerine göre olması…
-Sınıf olarak düşünülürse, öğrenci sayısının 25’ten fazla olmaması…
-Derslerin seminerler şeklinde işlenmesi…
-Yabancı dil eğitimine modern ölçütlerde ağırlık olarak yer verilmesi… (İng. Fr. Alm./ Biri temel diğeri seçmeli olarak)
-Latince ve Grekçe öğretilmesi; seçimlik derslerden olmaları…
-Bütün derslerin seçimlik olması…

Üretilen değerlerin yaratıcısı ve taşıyıcısı insan ise; felsefe ve felsefe geleneği de bunun dışında düşünülemez ve bir “taşıyıcıya” gereksinim duyar.

***

830 yıllık Osmanlı kültür geleneğinin ve kavramlarla düşünmeyen Osmanlı aydın tipinin uzantısı olan günümüz insanı; ilk günün Yuvarlak Masa toplantısında ele alınan ve “Türkiye’de Felsefe’den Beklenenler” şeklinde formüle edilen konu yerine, “Felsefe’nin Türkiye İnsanından Bekledikleri” sorununu ele almalı ve hesabını verebilmelidir. “Felsefe”nin felsefecilerimizden beklediği en ivedi görev budur.



İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11