Yalta'dan Malta'ya: BLOKSUZ BİR DÜNYAYA DOĞRU MU?

Günümüzde en sık kullanılan sözcük 'değişim'. Tarih'in hızlandığından, toplumların köklü değişikliklere uğradığından, dünyada -özellikle Avrupa'da- siyasal dengelerin hızlı bir değişim sürecine girdiğinden söz ediliyor ve ardından kaçınılmaz soru ortaya atılıyor: 'İdeolojilerin sonu mu geldi? Komünizmin ölümüne, Marksizm’in iflâsına mı tanık oluyoruz?' Kimileri kesinlikle evet diyorlar, hatta daha ileri giderek "Batı'nın liberal ekonomiye dayalı demokratik sisteminin tarihsel sürecin son durağı olduğunu" öne sürüyorlar. Başkaları ise ideolojilerin öldüğünü ilân etmenin saçmalık olduğunu belirtiyorlar ve "ideolojiler ancak yeniden doğmak için ölürler, çünkü ideoloji entelektüel bir birikim, bir kalıtım, gerçeğin doğru ya da hayali biçimde algılanmasıdır. Örneğin Fizik bilimi de maddenin ideolojisidir, fizik bilimini gömmekten kim söz edebilir" diyorlar. İdeolojiyi önemseyenlerin orta-yolcuların, ılımlıları kapitalizm ile sosyalizmin demokrasi şapkası altında ister istemez bir arada, işbirliği halinde yaşamaya mahkum olduklarını, zira ayrılmaları halinde doğacak rejimlerin şiddete, kıyımlara yol açacağını savunuyorlar.

Burada başka bir soru ortaya çıkıyor: Dünyanın iki büyük gücünden biri, sosyalizmin anavatanı olan Sovyetler Birliği nereye doğru gidiyor? Bazıları SSCB'nin 21. yüzyıla dek yaşayabileceğinden kuşku duyuyorlar, çünkü diyorlar, Komünist Parti'nin siyasi tekelinin son bulması bir ordunun subay kadrosunun lağvedilmesine benzer. SSCB gibi çokuluslu devletlerde 'devlet' ile 'ideoloji' arasında özdeşlik vardır, ideoloji ulusları birleştiren çimento görevini yapar. Anayasal ayrıcalığı olmayan bir komünist partisiyle Sovyetler Birliği'nin varlık nedeni de ortadan kalkar" deniliyor. Bu açıdan bakılınca, Mihail Gorbaçov’ un eğer amacı yalnız Rusya’yı değil Sovyetler Birliği'ni yaşatmaksa büyük bir kumar oynadığına işaret ediliyor. Gerçekten de, Başkan Gorbaçov için perestroika ve glasnost'u sürdürmenin Parti'nin rolünü korumaktan daha büyük önem taşıdığı gözleniyor. Oysa örneğin ABD başkanlarından Abraham Lincoln -ki tarihe kölelik kurumunu kaldıran lider olarak geçmiştir- Amerikan iç savaşı sırasında sürekli olarak "Birliğin korunması benim için köleliğin son bulmasından daha önemlidir" demiş ve kölelere ancak Kuzey'in birlik davasına yardımcı olacağı anlaşıldıktan sonra özgürlük tanımıştı.

Yalta'dan Malta'ya'nın anlamı, kulağa hoş gelen bir uyak oluşturmasının dışında, yakın siyasal tarihin kilometre taşı değerindeki iki olayını karşılaştırarak, 45 yılda nereden nereye gelindiğini saptamak, bundan çıkacak sonuçla da dünyanın nereye yöneldiğini anlamaya çalışmaktır.

Ne var ki, bugünkü konumuz dünyadaki değişimlerin ideolojik boyutunun irdelenmesi değil. Biz soruna uluslararası ilişkiler ve daha ağırlıklı olarak bloklaşmaların geleceği bakımından yaklaşmaya çalışacağız. Yalta'dan Malta'ya'nın anlamı, kulağa hoş gelen bir uyak oluşturmasının dj-şında, yakın siyasal tarihin kilometre taşı değerindeki iki olayını karşılaştırarak, 45 yılda nereden nereye gelindiğini saptamak, bundan çıkacak sonuçla da dünyanın nereye yöneldiğini anlamaya çalışmaktır. Gerçi bugünkü gibi belirsizliğin egemen olduğu dönemlerde ileriye dönük kehanette bulunmak, yanılma tehlikesini arttırabilir. Ancak son 45 yıllık tarih kesitinden çıkarılacak derslerle sağlıklı öngörülerde bulunabilmek de olasıdır. Bu açıdan bakılınca Yalta ile Malta Konferanslarının benzeştiği ve ayrıştığı noktalar şöyle özetlenebilir: Yalta sıcak bir savaşım, Malta ise soğuk savaşın bitimini simgeler. Her ikisinin de baş rolü SSCB'nin oynadığı ama birincisinden galip, ikincisinden yenik çıktığı görülür. Baş rol yardımcılığı rolündeki Almanya ise Yalta'dan tümüyle tükenmiş, ezilmiş olarak çıktığı halde ikinciden, Malta'dan sonra hemen hemen Avrupa liderliğine adaylığını koyacak duruma yükselmiştir. Şimdi bu benzetmeler üzerinde fazla oyalanmadan sorunun özüne gelmek istiyorum: Nasıl olmuştur da Yalta'da ve ondan altı ay sonra toplanan Postdam Konferansında Nazizmi, Faşizmi bir daha dirilmemek üzere tarihin çöplüğüne atan, Alman militarizmini paramparça ederek bu ülkeyi bir daha Avrupa'yı tehdit edemeyecek duruma getiren ve ortaklaşa kurdukları dengeleri korumak için her zaman birlikte hareket etmek yükümlülüğünü üstlenen Bağlaşık Devletler yada savaş sırasındaki adıyla Demokrasi Cephesi (ABD, SSCB, İngiltere) İkinci Savaş'in bitiminden çok kısa bir süre sonra ortak cepheyi çatlatmışlar, birbirine düşman bloklara ayrılmışlardır? Ve nasıl olmuştur da dörtlü işgal altına alınan Alman topraklan 10 yıl sonra NATO Paktına entegre edilerek Batı blokunun merkez kanadının vurucu gücü haline gelebilmiştir?

Yalta sıcak bir savaşın, Malta ise soğuk savaşın bitimini simgeler. Her ikisinde de baş rolü SSCB'nin oynadığı ama birincisinden galip, ikincisinden yenik çıktığı görülür. Baş rol yardımcılığı rolündeki Almanya ise Yalta'dan tümüyle tükenmiş, ezilmiş olarak çıktığı halde ikinciden, Malta'dan sonra hemen hemen Avrupa liderliğine adaylığını koyacak duruma yükselmiştir.

Bu ve buna benzer soruların yanıtlarını 2. Dünya Savaşı’nın bitiminde meydana çıkan ve tüm dengeleri altüst eden olaylarda aramak gerekiyor: Nazi Almanyası kayıtsız, koşulsuz teslim olurken, Üç Büyükler (SSCB, ABD, İngiltere) savaş sonrası Avrupasının yazgısını belirlemek üzere Berlin'de toplanmayı kararlaştırdılar. Potsdam Konferansı diye anılan bu toplantının 1 Temmuz 1945 de başlaması kararlaşmıştı ama Roosevelt’in ani ölümü üzerine ABD başkanlığına geçen Harry Truman konferans tarihini iki kez erteletip 15 temmuzda toplanmasında diretti. Bu ısrarın nedenini Truman anılarında şöyle anlatır: "Dışişleri Bakanı Burnes, tahrip gücü yüksek olan atom bombasının hazır olduğunu, bombanın savaş sonunda Amerika’ nın bütün koşullarını dikte etmesine yarayacağını bildirdi. Savunma Bakanı Stimson da bu görüşü paylaşıyor ve atom bombasının öteki devletlerle ilişkilerimizde kesin etkisi olacağını söylüyordu." Truman'ın talimatı ile atom bombası konusunda bir rapor hazırlandı, raporun sonuç bölümünde şöyle deniyordu: "Birbirine tümüyle karşıt iki sosyal sistem arasında sürekli ilişkiler kurulması olanaksızdır. Ne denli çaba harcasak da birbirimizi anlayamayız. Bu bakımdan, Sovyetlerden ödün koparmak için atom silahının kullanılmasını öneririm." Nitekim 6 Ağustos 1945 günü 200 bin kişinin ölümüne neden olan bomba Hiroşima'ya sonra da Nagasaki'ye atıldı. Kapitalist sisteme bağlılığın ve komünizm düşmanlarının dinsel bir inanç gibi güçlü ve yaygın bulunduğu Amerika’nın nükleer silah tekelini elinde tutması onu yeryüzünün en büyük askeri gücü haline getirdi. Bunun yanı sıra savaştan dünyanın en sağlam ekonomisine de sahip olarak çıkan ABD artık kendi düzenini, yaşam biçimini, barış anlayışını (PAX AMERİCANA) herkese kabul ettirebilecek durumda idi. Ayrıca, ABD'nin dünya jandarmalığını üstlenmesine Batı Avrupalılar da razıydılar. Zaten yakılıp yıkılmış olarak çıktıkları savaşın ertesinde Avrupa burjuvazisi çifte korkunun etkisi altında bulunuyordu. Bir yandan Nazi işgaline karşı direnişin önderliğini yapmış komünist partilerin başlatabileceği halk hareketlerinden, öte yandan da ordusunu terhis etmemiş olan Sovyetler Birliği'nden korkuyordu. Bu durumda Batı Avrupa burjuvazisi ABD'nin askeri korumasına ve ekonomik yardımına talip oldu. 1947'de açıklanan Truman Doktrini'ni 1948'de Marshall yardımı, 1949'da Kuzey Atlantik Antlaşması (NATO), 1951'de Uzakdoğu Savunma Paktı (ANZUS), 1952'de Türkiye ve Yunanistan'ın NATO'ya alınması izledi ve Truman zamanında "SSCB'nin kuşatılması" kuramına dayandırılan Amerikan dış politikası, Eisenhower-Dulles ikilisi döneminde "Komünizmin geri püskürtülmesi" stratejisine dönüştü.

Sovyetlerin nükleer silah imaline başlaması sonucunda iki süper güç arasında kurulan "dehşet dengesi" olası bir nükleer savaşa varacak çatışmaları önleyerek "yumuşama" dönemine geçişi sağladı. Aslında yumuşama süreci her şeyden önce halk yığınlarının siyasal yönetimler üzerinde ağırlıklarını duyurmalarından ve barış düzenine geçişi zorlamalarından kaynaklanmıştır.

Soğuk savaş ve Doğu-Batı bloklaşması böyle başladı. 1955'de Batı Almanya NATO paktına alınınca karşısında Varşova Paktı doğdu. Bu dönemde iki kez -Berlin ablukası ve Küba krizi- dünya sıcak savaşın eşiğine girdi. Sovyetlerin nükleer silah imaline başlaması sonucunda iki süper güç arasında kurulan "dehşet dengesi" olası bir nükleer savaşa varacak çatışmaları önleyerek "yumuşama" dönemine geçişi sağladı. Aslında yumuşama süreci her şeyden önce halk yığınlarının siyasal yönetimler üzerinde ağırlıklarını duyurmalarından ve barış düzenine geçişi zorlamalarından kaynaklanmıştır. Doğuda olsun Batıda olsun halklar iki blok arasında çıkacak bir nükleer savaşın yenen ve yenileni olmayacağının, iki tarafın da karşısındakinin öldürücü darbelerine açık bulunduğunun bilincine varmışlardır. Ancak, soğuk savaşın çatışma ortamından yumuşama (detant)'nın uzlaşma ortamına geçilmesi ne kolay ne de çabuk oldu. Önce Doğu ile Batı blokları arasında siyasal diyalog başlarken, Birleşik Devletler ile Sovyetler Birliği stratejik alanda ikili ve çok taraflı anlaşmalar imzalayarak detant sürecine girişin zeminini hazırladılar. Bunu 1966 yılında SSCB Komünist Parti'sinin 23. Kongresinde Leonid Brejnev'in bir "Avrupa Güvenliği Konferansı"nı toplamak amacıyla Sovyetlerin resmi politikası olarak ilan etmesi izledi. 1969 yılında da Sovyet hükümeti tüm Avrupa hükümetlerine konferansın toplanması için başvurdu. Çağrıya Batı blokunun ilk tepkisi olumsuz oldu. NATO'nun küçük üyeleri büyük müttefiklerine önerinin kabulünü telkin ettilerse de genelde Batı'lılar bir Avrupa Güvenlik Konferansı için kimi koşullan ileri sürüyorlardı. Bunların en önemlileri Avrupa’da dengeli bir 5 güç indirimi yapılması ve Berlin üzerindeki görüşmelerde ilerleme sağlanmasıydı. Berlin sorunu 1971 eylülünde çözümlendi ve 1972 yılında Nixon’un Sovyetler Birliğini ziyareti sırasında Avrupa Güvenliği ve İşbirliği Konferansı (AGİK)'nın hazırlık çalışmalarının Helsinki'de başlatılması kararlaştı. Çalışmalar iki yıl süre ile Cenevre'de uzmanlar düzeyinde sürdükten sonra 1 Ağustos 1975'te HELSİNKİ NİHAİ SENEDİ 33 Avrupa ülkesiyle ABD ve Kanada'nın devlet yada hükümet başkanlarınca imzalandı.

Helsinki Sonuç Belgesiyle yeni bir insan hakkı tescil edilmiş oluyordu: Ulusların barış içinde birarada yaşama hakkı. Bu yeni kavramla insanlık Fransız Devrimi'nin ve daha yakın tarihteki İnsan Haklan Evrensel Bildirisi'nin ürünü olan "bireysel haklar"a toplumsal bir hak eklemiş oluyordu ki bu, insanlık tarihinde önemli bir aşama idi. Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerek: Avrupa siyasal tarihinde ve genel olarak uluslararası ilişkilerin düzenlenmesinde bir dönüm noktası olan Helsinki Konferansı'nın toplanması ve dünyada 1.soğuk savaş döneminin sona erdirilmesi, SSCB devlet başkanı Leonid Brejnev'in altı yıl süren kararlı çabaları sonucunda mümkün olabilmiştir. Bu gerçeği Konferansın açılışında konuşan Batılı liderler de dile getirmişlerdir.

Avrupa siyasal tarihinde ve genel olarak uluslararası ilişkilerin düzenlenmesinde bir dönüm noktası olan Helsinki Konferansının toplanması ve dünyada 1.soğuk savaş döneminin sona erdirilmesi, SSCB devlet başkanı Leonid Brejnev'in altı yıl süren kararlı çabaları sonucunda mümkün olabilmiştir.

Helsinki'de başlatılan yumuşama döneminin ömrü kısa oldu, imzalanan belgede öngörülen güvenlik ve işbirliği ilkeleri bir türlü yaşama geçirilemedi. Bunun başlıca nedeni doğu ve batı bloklarının barış sorununa yaklaşımlarındaki temel ayrılıklarıdır. Başta SSCB olmak üzere sosyalist ülkeler siyasal yumuşamanın askersel yumuşama ile pekiştirilmesi yani genel silahsızlanmaya yönelinmesi zorunluluğunu öne sürerken, NATO paktında kümelenmiş batılı devletler insan hakları sorununun öne çıkartılmasında direndiler, silahsızlanma sorununu sürekli savsakladılar. 1975 ile 1980 arası AGİK toplantıları sağırlar diyalogu halinde sürüp gitti, silahsızlanma konferanslarında ilerleme kaydedilemedi. 1979 yılı sonunda Afganistan olaylarının patlak vermesi üzerine de ABD Başkanı Jimmy Carter "Detant ölmüştür" diyerek 2. soğuk savaş döneminin başlama işaretini verdi.

1980 ile 1985 yılları arasında çılgınca hızlanan silahlanma yarışı ve onun yarattığı nükleer savaş tehlikesi dünya halklarına "daha fazla silahın daha çok güvenlik sağlamadığı" bilincini aşıladı. Halk yığınlarında savaş tehdidine elbirliğiyle karşı koyma istencinin yaratılmasında, kuşkusuz ki, Dünya Barış Hareketi'nin belirleyici etkisi olmuştur. Buna bir de "Gorbaçov fenomeni" eklenince, "caydırıcılık" stratejisinin yerini -başta nükleer silahlar olmak üzere kademeli ve karşılıklı denetimli bir genel silahsızlanmaya yönelme eğilimi her iki blokta da güç kazandı.

Bu başdöndürücü gelişmeler sırasında bir dergiye yazdığım dış politika yazısında aynen şöyle demiştim: "Artık Batının Sovyetlerden isteyebileceği bir tek ödün kaldı, o da komünist rejimden vazgeçmesidir." İtiraf edeyim ki, bunu yazarken Gorbaçov'un böyle bir koşulu da kabul edeceğini kestirememiştim!

Gorbaçov fenomeni dedim, bunu biraz açmak gerekiyor. Dünyayı şaşırtan gelişmelerin başlangıcı olan Reykjavik Doruğu'nu anımsayalım: Hedef Avrupa’da konuşlandırılmış orta erimli füzelerin ortadan kaldırılmasıydı. Silahsızlanma tarihinde ilk kez bir silah kategorisinin tümden imha edilmesi söz konusuydu ki dünya barışı yolunda başlı başına bir kazanım olacaktı. Bu hedefe varılırsa artık orada durulamayacağı, kıtalar arası balistik füzelerin, ardından klasik (konvansiyonel) silahların sınırlandırılmasının gündeme geleceği belliydi. Ama anlaşmaya nasıl varılacaktı? Gerçi ABD başkanı Reagan "Sıfır Çözüm" (Batı Avrupa'daki Amerikan füzeleriyle Sovyet SS-20 füzelerinin sıfırlanması) formülünü evvelce ortaya atmıştı ama öte yandan da en gelişkin teknoloji ürünü olan Yıldız Savaşları projesine de ağırlık vermeye başlamıştı. Gorbaçov, Reykjavik toplantısında Yıldız Savaşları projesinin laboratuar deneyleri aşamasından öteye geçmemesi koşuluyla sıfır çözümü kabul edeceğini başkan Reagan'a bildirdi. Ancak, Pentagon'un baskısıyla bu öneri geri çevrildi. Dünya kamuoyu yeniden karamsarlık havasına girerken Sovyet lideri soluk kesici girişimlerini ardarda sıraladı: Önce Yıldız Savaşları tasarımına koyduğu çekinceyi kaldırdı. NATO bunu yeterli bulmayınca "çifte sıfır" önerisini açıkladı. (Avrupadan çekeceği füzeleri Asya'ya da yerleştirmeyecekti.) Biraz tıknefes olan NATO kurmayı bu kez konvansiyonel silahlardaki Sovyet üstünlüğünü ileri sürünce Gorbaçov Avrupa'daki tüm silah ve asker sayısını azaltma görüşmelerine hazır olduğunu bildirdi. Birkaç aya sığan bu baş döndürücü gelişmeler sırasında bir dergiye yaztığım dış politika yazısında aynen şöyle demiştim: "Artık Batı'nın Sovyetlerden isteyebileceği bir tek ödün kaldı, oda komünist rejimden vazgeçmesidir". İtiraf edeyim ki, bunu yazarken Gorbaçov'un böyle bir koşulu da kabul edeceğini kestirememiştim!


* * *

Şimdi sonuca geliyorum: MALTA DORUĞU'nda Mihail Gorbaçov'un soğuk savaşın sona erdiğini resmen açıklaması doğal olarak dünyada büyük bir ferahlık ve iyimserlik yaratmıştır. Savaş olasılığının iyice zayıflayıp dünyanın gündeminden çıkması son derece önemli bir kazanımdır ve bunu insanlığa armağan eden de Sovyet lideridir. Ancak unutulmamalı ki, sona ermekte olduğu gözlenen karşıtlık (antagonizm) SSCB ile ABD yada Doğu ile Batı blokları arasındaki uzun soğuk savaş döneminin yarattığı gerginlik ve çatışma ortamıdır. Bugünkü durum taraflardan birinin -yani sosyalist cephenin- kendi iç çelişkilerinin zoruyla karşı tarafla uzlaşmaya talip olması sonucunda meydana çıkmıştır. Öteki taraf yani kapitalist cephe, kendi kamuoyunun baskısıyla askersel alanda kabul ettiği kısıtlamalar dışında, herhangi bir yükümlülük altına girmemiştir. Diğer bir deyişle, soğuk savaş döneminde Batı'nın işgal ettiği mevziler ve uluslararası ilişkilerdeki emperyalist sistem egemenliği aynen sürmektedir. Nitekim şimdi Doğu-Batı çatışmasının yerini Kuzey-Güney çelişkisi almak yolundadır. Oysa sürekli ve adil bir barış düzeninin gerçekleşmesi emperyalizmin hegemonyası sürdükçe mümkün olamaz. Görünüşe bakılırsa emperyalist sistem Doğu bloğunun silahları bırakma ve blokları dağıtma istemini sosyalist sistemin kesin iflası ve aynı zamanda kapitalist sistemin meşruluğun, üstünlüğününün kanıtı olarak görmek eğilimindedir. Bu gözlem doğru ise, tarihin akışına ters düşen sömüren-sömürülen ilişkisi son buluncaya dek, askeri bloklar ortadan kalksa bile, toplumsal çatışmaların başka biçimler alarak devam edeceğinden kuşku duyulmamalıdır. Bir yandan barış sorunları globaldir deniliyor, öte yandan ise yaşam düzeyleri ve üretim kapasiteleri son derece farklı üç dünyanın içice yaşadığı, Batı'nın yaşam düzeyinin Doğu'nunkinden 3-4 kat, Güney'in yoksul ülkelerinden ise 200 kat üstün olduğu göz ardı ediliyor.

Sadece insani değerlerden, evrensel insan haklarından sözetmek yetmez. İnsan haklarına somut içerik kazandırmak için politik ve sosyal yapıları değiştirmek, ezene karşı ezilenin, sömürene karşı sömürülenin savaşımına katılmak da gerekir.

Son olarak ORTAK AVRUPA EVİ konusuna kısaca değinmek istiyorum: Geleceğin uluslararası düzenini düşünürken "Avrupalılık" yada "Batılılıktan "Evrensellik"e geçmenin zamanı geldiği kanısındayım. Bu doğrultuda Marksist Enter-nasyonalizm'den alınacak dersler vardır. Mihail Gorbaçov'un adım koyduğu Ortak Avrupa Evi kavramı Avrupa'nın dışında yaşayan halklara sırt çevirmenin gerekçesi olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Oysa önemli olan uluslar üstü bir Avrupa yaratmak değil, Avrupa'yı adil ve hakça bir dünya düzeninin parçası yapmaktır. Sadece insani değerlerden, evrensel insan haklarından söz etmek yetmez. İnsan haklarına somut içerik kazandırmak için politik ve sosyal yapıları değiştirmek, ezene karşı ezilenin, sömürene karşı sömürülenin savaşımına katılmak da gerekir. Üçüncü Dünya ülkelerinden yükselen feryatlara kulak verelim. Diyorlar ki: "Bizler için 3.Savaş başlamıştır bile. Öldürülenler askerler değil çocuklardır. Yaralanmaların yerini işsizlik aldı. Belki, binalar yıkılmıyor ama dış borç tutarları bombadan daha çok yıkıma neden oluyor."

(Bu yazı İksisat Fakültesi Mezunları Derneği'nin 9 Mart 1990 günü düzenlediği panelde M.Dikerdem'in yaptığı konuşmanın metnidir.)

Bu yazı 10 Eylül dergisinin Nisan 1990'da yayınlanan 7-8 nolu sayısında 8-12. sayfalarda yayınlanmıştır.



İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11