BİN DOKUZ YUZ SEKSEN DOKUZ


Paul M. SWEEZY

Kimi yıllar tarihte sınır taşı işlevini görürler; bir çağın başlangıcını ya da bitişini, önemli bir dönüm noktasını belirtirler. 1776, 1789, 1848, 1917, 1939 böylesi yıllardı. Bin dokuz yüz seksen dokuz yılı bu listeye eklenecek değerde görünüyor. Peki, ama bu yıl özellikle hangi açıdan anımsanacak?

Kızıl Ordu'nun Doğu Avrupa'nın büyük bölümünü elinde tuttuğu koşullarda Stalin, ilkin, Batıyla Sovyetler Birliği arasında en azından Avrupa için "ne sen bana kanş, ne ben sana karışayım" şartıyla bir mutabakat sağlanabileceğini sandı. Bir yılı aşkın bir süre bu varsayımla hareket eden Stalin,. ABD'den bu yolda en ufak bir belirti bile görmeyince, ayakta kalabilmek için en aşırı önlemlere başvurmak gerektiği sonucuna vardı.

Kimileri buna komünizmin sonu, kimileri ise kapitalizmle sosyalizm arasındaki mücadelede kapitalizmin kesin zaferi yanıtını vereceklerdir. Ben konuya daha farklı bir yorum getirmek istiyorum.

Yaşama yeteneği olan ve sürekli genişleyen bir sistem olarak kapitalizm yaklaşık beş yüz yıldır varlığını sürdürüyor. Kapitalizm hep uluslararası bir nitelik taşımış, son iki üç yüzyıldan beri de dünyasal boyutlara ulaşmıştır. Kapitalizm hep iç çelişmeler taşımış ve aslında bu çelişmeler onun olağanüstü büyüme dinamiğinin koşulu olmuştur. Ne var ki bu çelişmeler sistemle birlikte çoğalan ve genişleyen muhalefet hareketlerine yol açmıştır. İçinde bulunduğumuz yüzyıl kapitalizmin üç köklü ve yaygın bunalımına tanık olmuştur. Bunlar Birinci Dünya Savaşı, Büyük Depresyon ve İkinci Dünya Savaşı'dır. Bu bunalımların bir sonucu olarak, dünyanın alan ve nüfus açısından üçte birlik bir bölümü, 1917 yılındaki Rus Devrimiyle başlayarak dünya kapitalist sisteminden koptu. Bu ülkeler, Marks'ın on dokuzuncu yüzyılda klasik formülasyonuna kavuşturduğu sosyalizmin alternatif ilkelerinden esinlenen ekonomi ve toplumları kurmaya giriştiler.

Sözü edilen kopuşlar dünya kapitalist sisteminin zayıf ve yörece az gelişmiş bölümlerinde gerçekleşti. Dolayısıyla da sistemin daha güçlü ve daha gelişmiş bölümleriyle eşit şartlarda yarışma olanağına hiç sahip olamadılar. Sistemden kopan ülkeler böylece, daha başlangıçtan itibaren, onları tekrar sistemin içine çekmeye çalışan kapitalist liderlerin kararlı çabalan karşısında ayakta durabilmek için enerjilerinin tümünü en temel görevlere ayırmak zorunda kaldılar. Bu koşullarda, sözü edilen toplumlar, kendisinden koptukları dünya kapitalist sistemiyle karşılaştırılabilecek ölçüde tutarlı bir sosyalist sistem oluşturamadılar. Bu toplumların her birinin ayrı ayrı izlediği yol, sadece onların sosyalist ideallerini değil, daha başlangıçtan üzerlerinde ağırlığım duyuran kendi özgül tarihlerini ve zayıflıklarını da yansıtıyordu.

1989'un kapitalizm için önemli bir dönüm noktası oluşturduğu düşüncesi hakkında ciddi kuşkular taşıyorum. Dünya kapitalist sistemi açısından ele alındığında bu değişiklikler sistemin iç çelişmelerini şu ya da bu yönde pek etkilemeyeceklerdir. Dünya olaylarını dikkatle gözleyen herkesin bilebileceği gibi bu çelişmeler eskiden olduğu gibi çoğalıyor ve şiddetleniyorlar. Bütün belirtiler uzak olmayan bir gelecekte ciddi bir ya da birkaç bunalımın olgunlaşacağını gösteriyor.

Aslında birçok sıcak savaşı da içeren Soğuk Savaş işte bu arka planda gerçek anlamına kavuşuyor. Soğuk Savaş, İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra, dünya sisteminde kesin hegemonyayı ele geçiren ve nükleer silah tekeline sahip olan ABD'nin o sırada kapitalist sistemden kopmak üzere olan ülkeleri geri çevirmek için gayretle işe koyulmasıyla başladı. Kızıl Ordu'nun Doğu Avrupa'nın büyük bölümünü elinde tuttuğu koşullarda Stalin, ilkin, Batıyla Sovyetler Birliği arasında en azından Avrupa için "ne sen bana karış, ne ben sana karışayım" şartıyla bir mutabakat sağlanabileceğini sandı. Bir yılı aş-, kın bir süre bu varsayımla hareket eden Stalin, ABD'den bu yolda en ufak bir belirti bile görmeyince, ayakta kalabilmek için en aşın önlemlere başvurmak gerektiği sonucuna vardı. Komşu ülkelerde katı komünist diktatörlükler oluşturdu. Bu ülkeleri, ABD'nin Sovyetler Birliği'ne karşı nükleer bir saldırıya geçmesi durumunda tüm Avrupa kıtasını işgal edecek güçte sıkı bir askeri ittifak içerisinde bir araya getirdi. Varşova Paktı Batıya karşı emperyalist yayılmayı değil, hep bu amacı gütmüştür. Sovyetler Birliği'nin nükleer silahlarda eşitliği sağladığı koşullarda, Gorbaçov'un İkinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa'da gerçekleştirilen askeri düzenlemelerden vazgeçebilmesinin nedeni de budur.

Stalin'in stratejisi başarılı oldu. Nükleer seçeneğin kapandığım gören ABD kendisine yeni bir strateji çizdi: Sovyetler Birliği ve komünist müttefiklerini sınırsız bir silahlanma yansının dayanılmaz yüküyle karşı karşıya bıraktı. Bu strateji de başarılı oldu. 1989 bu stratejinin ürünlerini verdiği yıl oldu.

Çok daha önemlisi Sovyet halkının büyük kitlesinin özellikle işçi sınıfının bu amacı paylaşıp paylaşmadığı ve Sovyet toplumunda güçlü birer eğilim oldukları ortaya çıkan eski statükoya geri dönme veya Doğu Avrupa gibi kapitalist yolu izleme çizgilerine karşı koyup koymayacaklarıdır. Böylesi bir direniş söz konusu olursa Sovyetler Birliğinde sosyalist bir yenilenme olasılığının bulunduğunu söyleyebilirim

Sovyet toplumu Brejnev döneminde (özellikle ekonomi alanında etkili olan, ama sadece bu alanla sınırlı kalmayan) bir bunalıma girdi. Sistemin ayrıcalıklı bir ürünü olan Gorbaçov sistemi kurtarmak için temel reformlar yapılması gereğini gördü. Bu yalnızca perestroyka ve glasnost süreci ne girişmeyi değil, öldürücü silahlanma yarışına son vermeyi ve Sovyetlere pek pahalıya patlayan komşu ülkelerdeki komünist diktatörlükleri ayakta tutma çizgisinden vazgeçmeyi de gerektiriyordu. Sovyet askeri desteğinin güvencesi ortadan kalkınca, zaten hiçbir zaman yaygın halk desteğine sahip olmayan bu rejimler çöktü.

Öyleyse 1989'un, Soğuk Savaşın sona erdiği, en azından bu savaşın 1945'te Avrupa’yı etkisi altına alan biçiminin son bulduğu yıl olarak anımsanacağı söylenebilir. Bu yıl başka hangi yönüyle anımsana-bilir? Kapitalizmin tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak mı? Sosyalizmin sonu olarak mı? Olağanüstü önem taşıyan ama henüz belirsizliğini büyük ölçüde koruyan bu sorunlar üzerinde kısaca durmak istiyorum.

1989'un kapitalizm için önemli bir dönüm noktası oluşturduğu düşüncesi hakkında ciddi kuşkular taşıyorum. Doğu Avrupa iki dünya savaşı arasındaki durumuna, Batı ve Orta Avrupa sermayesinin himayesi altında bulunan bir tür bağımlı devletler statüsüne açıkça geri dönüyor. Kuşkusuz bu önemli bir gelişmedir; ilginç ve öğretici sonuçlar doğurabilir. Bölgenin kimi bölümleri muhtemelen "Latin Amerikalılaşacak" gibi görünüyor. Doğu Almanya ve Çekoslovakya gibi kimi birimler ise Avrupa kapitalist alt sistemiyle daha çok Avusturya türü bir bütünleşme sağlayabilirler. Ama daha geniş çerçevede bakıldığında bunlar bizzat bölgenin dışında önemli yankılar doğurması beklenemeyecek küçük değişikliklerdir. Dünya kapitalist sistemi açısından ele alındığında bu değişiklikler sistemin iç çelişmelerini şu ya da bu yönde pek etkilemeyeceklerdir. Dünya olaylarını dikkatle gözleyen herkesin bilebileceği gibi bu çelişmeler eskiden olduğu gibi çoğalıyor ve şiddetleniyorlar. Bütün belirtiler uzak olmayan bir gelecekte ciddi bir ya da birkaç bunalımın olgunlaşacağını gösteriyor.

Son olarak sosyalizmin geleceği sorununu ele almak istiyorum. Bu sorun ikiye ayrılmalıdır: Sosyalizmin kısa ve orta vadedeki geleceği ile orta ve uzun vadedeki geleceği.

Görünür gelecek açısından ele alındığında, sosyalizmin yazgısı büyük ölçüde Sovyetler Birliği'nde neler olacağına bağlı gibi görünüyor. Sovyet seçkinlerinin reformcu hizbini temsil eden Gorbaçov, amacının sosyalizmi gömmek değil kurtarmak olduğunu söylüyor. Bu önemsiz sayılmaz; ama çok daha önemlisi Sovyet halkının büyük kitlesinin özellikle işçi sınıfının bu amacı paylaşıp paylaşmadığı ve Sovyet toplumunda güçlü birer eğilim oldukları ortaya çıkan eski statükoya geri dönme veya Doğu Avrupa gibi kapitalist yolu izleme çizgilerine karşı koyup koymayacaklarıdır. Böylesi bir direniş söz konusu olursa Sovyetler Birliğinde sosyalist bir yenilenme olasılığının bulunduğunu söyleyebilirim. Ne var ki yanıtın ne olacağını epeyce bir süre öğrenemeyeceğiz. O zamana dek herhangi bir yargıda bulunmamanın daha doğru olacağını düşünüyorum.

Sosyalizmin ayakta kalma ve potansiyellerini gerçekleştirme olasılığı ile insan türünün varlığını sürdürme olasılığının tamamıyla eşit olduğuna inanıyorum.

Orta ve uzun vadeye gelince, sosyalizmin ayakta kalma ve potansiyellerini gerçekleştirme olasılığı ile insan türünün varlığını sürdürme olasılığının tamamıyla eşit olduğuna inanıyorum. Kapitalizm insanın yaşam ortamını yok ediyor; var olduğu sürece de yok etmeye devam edecek. Belki yüz yıl sonra, belki daha kısa sürede geri dönülemez noktaya ulaşmış olacağız. Sosyalizmin kurtuluşun garantisi olamayacağı açıktır. Ama sosyalizm insan zekâsının insan ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanılması anlamına geliyorsa -Marks bu anlama geldiğini düşünüyordu- demek ki kurtuluş için başka, hiçbir seçenek yoktur.

Monthly Review dergisinin Nisan 1990 tarihli 11. sayısından çevrilmiştir.

İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11