Gözlemler ... Deyinmeler... Deneyimler...

"NE YAPMALI" ÜZERİNE KISA NOTLAR
M. DENİZ

10 Eylül'ün Nisan sayısında öne sürdüğü "Ne yapmalı" başlıklı yazı, yaşadığımız sürece ve bu sürecin devrimci bir tarzda aşılmasına ilişkin önemli saptamalarda bulunuyor. Bunlara değinmeden önce "10 EYLÜL"ün hangi misyonla yola çıktığına değinmek istiyorum.


MİSYON

"Dergi" çıkarken misyonunu şöyle tanımlıyordu. "10 EYLÜL" Türkiye komünist hareketinin 70 yıllık örgütlü mücadele geleneğine, önce ideolojik-politik düzlemde, ardından örgütsel düzlemde son verme yeltenişlerine karşı duran ve işçi sınıfının tarihsel misyonunu gerçekleştirmek için Leninci doğrultuda mücadeleyi sürdürmeye kararlı kadroların bir platformunun yaratılması görevini birinci sıraya koyuyor. Bir diğer deyişle "10 EYLÜL" öncelikle likide edilmeye kalkışılan 70 yıllık örgütlü geleneğin en büyük ustalığımız en ince hünerimizin ürünü kadroların, kendi hareketleri içerisinde yükselen reformizme, pragmatizme, legalizme ve likidasyonculuğa karşı mücadele içinde birlikteliklerini geliştirecekleri bir zemin oluyor." (BKZ. 10 EYLÜL S.1.S.3)

Geriye dönüp baktığımız zaman "dergi" yayın hayatına başlarken önüne koyduğu bu hedeflere gerçekten istenildiği biçimde ulaşmakta, gereken beceriyi gösterebildi mi? Ya da, bunu ne ölçüde başarabildi?

Herkesin bildiği gibi, "dergi" yayın hayatına başladığı zaman, uluslararası komünist ve işçi hareketinde, bir "erime" süreci yaşanıyordu. Bu sürecin boyutları ülkemizde ise daha yoğun yaşanıyordu. Çünkü 80'deki askeri cunta'yla biz zaten bu sürece girmiştik. ideolojik-politik ve örgütsel alanda böylesine nesnel bir süreç yaşanırken, bir "derginin" çıkıp, ben bu erime sürecinin önünün kesilmesi için var olan bütün olanakları ve çabalan kullanarak Türkiye marksist hareketiyle, işçi hareketini kaynaştıracağım demesi, gerçekten hızla akan bir suya kürek çekmek değilse, nedir peki!.. Aklıma NAZIM'ım dizeleri geliyor, "benerci, sen bir don kişotsun kahraman ve gülünç bir don kişot" Yaşamın insanları böyle konumlara sürüklemesi kimilerine, "kendi kendim avutmak" gibi gelebilir ama ne yazık ki, tarih başka türlü yaratılamıyor.

Her neyse, ben "derginin" yayın hayatına başlarken önüne koyduğu birçok hedefi gerçekleştirmede, gereken performansı gösterdiği kanısındayım. Belki iyimser bir bakış açısı olarak değerlendirilecek ama, "dergiyi" yakından takip eden herkes içerdiği konularla ülkemiz devrimci hareketinin içinde bulunduğu sorunların aşılmasında ya da netleşmesinde ne gibi kazanımların elde edildiğini görecektir. Şimdi bu kısa açıklamalardan sonra, 10 EYLÜL'ün birkaç insanın öznel niyetine bağlı olmayıp, tam tersi uluslararası alanda ve ülkemizde yaşanan nesnel gelişmenin gerekli bir zorlamasının ürünü olarak çıktığını söylersek herhalde yanılmış olmayacağız.


HEDEF

10 EYLÜL ideolojik-politik düzlemde sürdürdüğü mücadeleyi, bugün önüne Leninci bir partinin yaratılması hedefini koyarak pratiğe dönüştürüyor. Peki, bugün böylesine bir hedef belirleyerek, aynı kanallarda işleyen Marksist hareketle işçi hareketini kaynaştırmanın temeli yaratılmış oluyor mu? Bu hedef hem de, Leninci örgütlenmenin en tartışmalı olduğu ve insanların bırakın önüne böyle bir hedef koymayı, bunu ağızlarına bile almakta aşağılık komplekslerine kapıldığı bir dönemde belirleniyor. Fakat bütün olumsuzluklara rağmen böyle bir hedefi gerçekleştirmenin temelinin bugün ülkemizde var olduğuna inanıyorum. Çünkü Leninci örgütlenmenin günümüzde geçerliliğini yitirmediğine ve toplumda kaldıraç olma özelliğini koruduğuna inanan önemli bir potansiyel var. Böylesine bir perspektif bu var olan potansiyeli içinde bulunduğu dağınıklık-* tan kurtaracak "gerçek anlamda" sınıfın öncüsü konumuna yükseltecektir. Leninci partinin ne olduğu ya da ne olmaması gerektiği konusunda ve Türkiye-de bugüne dek böylesine bir örgütlemenin yaratılıp, yaratılmadığına ilişkin sorulan olanlara Orhan İyiler'in "ayrıntılarda unutturulan büyük gerçek" başlıklı yazısını öneririm. (BKZ. 10 EYLÜL S.3 S.19-26)


SONUÇ

Önümüzde, insanı ürkütecek derecede büyük sorunlar var. Bu sorunların altında kalıp ezilme tehlikesi gerçekten çok kuvvetli, ama biz içinde bulunduğumuz durumu iyi formüle edip, pratiğe yönelik çalışmalarımızı yoğunlaştırdıkça, bu zorluklar da birer, birer aşılacaktır. Yani, yeter ki yüklendiğimiz görevin bilincinde olalım. Ve tarih bizi günün modasına uygun örgütlenmeyi gerçekleştiremediğimiz için değil, Leninci örgütlenmeyi yaratamadığımız için yargılayacaktır.


KARAMSARLIĞA YER YOK
SAMÎ TALİN

Devrimci düşüncelere ve hareketliliğe sahip insanlar olarak dünyada yaşanan olaylar biz baskı ve zulüm altında yaşayan Türkiyeli devrimcileri de derinden etkilemektedir.

Sovyetlerde ve eskiden? Sosyalist Sistemi oluşturan ülkelerdeki gelişmeler üzerine ben de düşüncelerimi açıklamak isterim. Tabii ki bütün bu gelişmeler dramatik yanlarıyla birlikte düşündürücüdür ve ezilen sınıfların mücadelesi için çok büyük geri adımlardır da. Ama özellikle bu gelişmeleri kendi ihanetleri için gerekçe olarak gösteren Türk Sosyalistleri..! ne en başta yanıt vermek gerekir. Bu dönekler Bulgaristan’daki göçler için, Çavuseşkunun dramatik ama onurlu direnişi için, Berlin duvarının yıkılışı için, devrimin bu geri çekilmesinin en dramatik simgelerini oluşturan olaylarda burjuvaziyle aynı ağzı, aynı sevinci paylaştılar.

Ama....!

Zaman tarihsel süreçler ve büyük alt üst oluşlar söz konusu olduğunda hiç bir zaman önemsiz bir etken değildir. Aksine böylesi stratejik içerikli her değişim alt üst oluş zaman etkenini tarih etkenini birincil derecede önemli boyuta getirir. Bu anlamıyla tarihsel süreçler söz konusu olduğunda, ya da konumuz açısından 70 yıllık Sosyalizm gerçekliğinde olup bitenlere bitmiş damgası vurmak her açıdan yanlıştır. Yine de bu açıdan tarihin bize gösterdiği deneyimlerden çıkarmamız gereken politik tarihsel dersler vardır. Sosyalist ülkelerdeki süreçler bitmiş değildir, hızla kendi karşıtlarını oluşturarak gelişmektedirler ve yeni daha çatışıklı daha sert süreçlere kaynaklık edecektir.

Ayrıca..!

Unutulmamalıdır ki! Sosyalizm gerçekliği daha elverişsiz koşullarda da, örneğin 17 devrimin hemen arkasındaki iç savaşta ve emperyalist ülkelerin müdahalesinden, onun hemen akabinde açlıktan kıtlıktan ama daha da önemlisi Alman faşizminin hakkından gelerek varlığını kanıtlamıştır.

Örneğin..!

Alman Faşizminin en azgın en kanlı ve Avrupalı, Asyalı ve Japon müttefikleriyle Sovyet ülkesine giriştiği tarihin en büyük saldırısını Sosyalizm gerçekliği Moskova ve Stalingrad önünde durdurdu. Şimdi adı Volgograd'a çevrilmiş olan bu kentin Sosyalizm tarihindeki önemi rastlantısal değildir. Stalingrad’da tek bir evin, tek bir sokağın, tek bir asker ve kurşunun önemi Sosyalizmle Faşizmin çalışmasındaki sonucu etkilemiştir. Moskova varoşlarına dayanan Alman Faşizmi eğer, bu iş bitti Faşizm bu-, raya dek geldi anlayışıyla ve teslimiyetiyle karşılansaydı, amacına ne kadar çabuk ulaşırdı. Ama Sovyet insanı direncindeki gücüyle tüm Avrupa’nın, Afrika ve denizlerin maddi, manevi, moral ve teknik- lojistik desteğini sağlamış muzaffer bir orduyu önce Stalingrad’da durdurmuş ve hemen hemen 6 ay içinde Faşizmin başkentini ele geçirecek askeri harekatına başlamıştır. Kızıl Ordu'nun ve Sovyet insanının bu gerileme (ki öznel nedenleri ve boyutları tartışılabilir) ve onca kayba karşın 6 ayda Berline girmiş olması FAŞİZM'in 1920 lerden başlayıp 1944 ler-de Stalingrad'da yıkılan yükselişinin nasıl tepetaklak olduğunun da göstergesidir.

Tarihten işte önce biz devrimcilerin, sonra da bu gelişmeler karşısında çark edip genel eğilimin seline kapılan reformistlerin ve bu gidişattan ellerini ovuşturarak., haklı çıkmanın galibiyet hayallerine kapılanların ders alması gerekmektedir. Ama bir farkla biz devrimciler bu gerileme seline akıntıya direnmenin zorluklarıyla, zor olanı yapmanın kararlılığı ve sosyalizmin bir ütopya bir hayal olmadığının bir bilim olduğunun inancıyla ve bilinciyle yoğrulurken, her zorda her zor kavganın önünde geriye çark edenlere, dümenlerini akıntıya verenlerin, akıntıya teslim olanların, eyyamcıların dejenerasyonu olarak bakar ve tabi ki insanlığın en ileri en uygar ve son gelişmelerinde gösterdiği gibi., en demokratik bir ana uğrağı olan sosyalizme düşman unsurların yenilmesine çalışır.

Dönekler geriye çark edebilir ama tarihin öyle bir nesnelliği vardır ki birkaç istisnanın dışında tarihin geriye çark ettiğinin örneği yoktun Kapitalizmin restorasyonu yönündeki genel eğilimlerse döneklerin bu istisnanın gerçekleşmesinin örnek yaratıcıları oluyor olmalarıyla açıklanabilir.

O zaman...

Bir. Tarihten ders çıkarmak gerekiyor..

İki. Sadece bu yetmiyor: Kararlı inançlı ve bilinçli olmak gerekiyor

Üç. Dürüst ve onurlu olmak gerekiyor insan olmak gerekiyor. Her zorda güç olan görevde yüz geri etmek insanca bir tavır değildir.

Dört. Kararlı, inançlı ve bilinçli olmak dogmatizm değildir insanca ve insana en yakışan özelliktir.

Beş. Dönekler ve Sosyalizm düşmanları gelişmelerden ve zafer yada tespitlerinden başlan dönmüş haldeler. Eskaza Sosyalizm yenilse "komünizmin bile artık kurtarmaya gücü yetmeyeceği bir dünya ile birlikte ilk önce siz, metropollerinizin vurdumduymaz bencilliği içinde, tüm insanlık uygarlığımda beraberinizde sürükleyip yuvarlanıp gideceksiniz." (O. İyiler Kuzeylilerin Pyrhus Zaferi yada İtalyan dışişleri bakanına açık mektup 10 Eylül şubat 1990.)

Altı. Bütün bu gelişmelere, olup bitene karşın çatışmanın bir üst evresine giriş öncesinde yine Marksizm-Leninizmin iyimser tarihsel materyalist yorumundan şu soruyu çıkarabiliriz diye düşünüyorum.

Sonuç itibarıyla insanlığın kendi kötülüğünü düşünmesi, istemesi için herhangi bir neden yoktur.

Savaş sürüyor. Derlenip dürülmesin bayraklar. Bu duyduğunuz çakalların ulumasıdır.

Mücadelemiz sürecektir.
Devrimci mücadelenizde başarılar


DÜNYAYA BAKIŞ
O. YILDIRIM

Dünyamızda gelişen olaylarla ilgili düşüncelerimi 10 Eylül aracılığı ile yayınlamayı uygun buldum. Yayınlayacağınızı umarak en sıcak selamlar.

Önce marksizm-leninizm nedir sorusuna yanıt vermek istiyorum. Marksizm-leninizm işçi sınıfının bilimidir. Komünistler, devrimciler olaylara sınıfsal olarak bakıp değerlendirmek zorundadırlar.

İşçi sınıfı bilimi dışında olaylara bakış yanılgılara götürür, tıpkı kılavuzsuz bir gemi gibi. İşçi sınıfının ideolojisini onun partisi, Komünist Partisi savunur. Parti işçi sınıfının, Sermayeye karşı en büyük silahıdır. Parti işçi sınıfının kılavuzu, feneridir.

Bu kısa genel değerlendirmeden sonra Dünyada ve Sovyetlerdeki son gelişmelere değinmek istiyorum.

Yıl Ekim 1917. SBKP önderliğinde ve yüce Lenin liderliğinde, Rusya’da çarlık rejimi yıkılır. Dünyanın düne değin teori olan (Sosyalist devrimi) pratik olarak gerçekleştirilir. Dünyanın ilk sosyalist devrimi gerçekleştirilir.

Ekim devrimi tüm dünya işçi sınıfı tarafından coşkuyla karşılanır. Asya'da, Amerika ve Afrika'daki devrimci hareketlere enerji verir. Ülkemizde de bu coşkuyla 10 EYLÜL 1920' de Komünist partisi kurulur. Ulusal kurtuluş savaşımımızda komünist partisi çete birlikleri kurarak emperyalist işgalci haydutlara büyük kayıplar verdirir. îşçi sınıfımız ve emekçi halkımız arasında da saygınlık kazanır. Ulusal kurtuluş savaşımız en büyük enerji kayağı ve moralini EKİM devriminden alır.

Ekim devriminin dünyadaki yankılanması ve saygınlığı, coşkusu emperyalist, kapitalist ülkeler korku ve tedirginlik yaratır.

Çok kısa süre sonra Hitler faşizmi bu genç Sovyetler Birliğine savaş açar. Amaç bu sistemi yıkmak yerine faşizmi iktidar kılmak.

Ama Stalin önderliğindeki S.B.K.P işçi sınıfından ve emekçi Sovyet halkından aldığı destekle milyonlarca evladını yitirerek Hitler faşizmini yerle bir eder, faşizmi inine tıkar.

Ben Sovyet halkının yiğit evladı Stalin’e saygı ve sevgi beslemekteyim. Stalin eleştirilecek ise o günün koşullarına göre eleştirilmelidir. Bana göre + ve - leri ile + ları ağır basmaktadır. Yaptıklarının tümü onun M-L bağlılığından ve Sovyetleri koruma ve geliştirme düşüncesinde yatmaktadır.

Ve S.B.K.P'sinin desteği ile Vietnam, Küba, Bulgaristan, D. Almanya, Polonya v.s. ülkelerde devrimle işçi sınıfının iktidarı kurulur.

Ve bu ülkeler ekonomik olarak gelişip dünyada saygın bir yer alırlar S.B.KP dünyadaki tüm devrimci hareketlere omuz vermiş, filizlenip gelişmesine destek ve yardımcı olmuştur.

Örneğin-Şanlı Vietnam direnişi, Küba, Afganistan ve Nikaragua v.s. gibi.

Filistin hareketi bugüne kadar İsrail ve ABD'ye karşı direnme kararlılığını gösteriyorsa bunda S.B.K.P'nin büyük katkıları vardır. Eni iyi örneğin – Arafat’ın "Brejnev yoldaş işçi kardeşim" demesidir.

Düne değin tüm dünyadaki devrimci hareketlere maddi- manevi moral kaynağı olan S.B.K.P. Emperyalizmin dünyada rahat cirit atmasını engelleyen korkusu idi. Bugün ise 85 te S.B.K.P'sinin başına geçen Gorbaçov yeni teoriler "Açıklık ve yeniden yapılanma" ile işe başladı. Amaç, halkı, daha politikleştirmek, ekonomideki hantallığı yıkmak, robotlaşmayı sağlamak ve daha ileri bir ekonomi iddiası idi.

İşe Stalin düşmanlığından başladı. Stalin’in Sovyet marşından isminin 'çıkarılması anıtlarının sökülmesi takip etti. Bunun yanında devrimin en azılı düşmanı SOLJE-NİTSİN onurlandırıldı. Diğer devrim düşmanlarına da aynı şeye devam edildi.

Açıklık ve yeniden yapılanma teorilerinin ardında yatan esas amaç belki başta söylemeye cesaret edemedikler şey, bugün daha net, serbest piyasa ekonomisi, burjuva demokrasi v.s. gibi

Acılık ve yeniden yapılanmayla ben sosyalist sistemi yıkıp yerine kapitalizmi kurmak niyetinde olduklarını görüyorum. Gidişat da öyle.

Gorbaçov ve beraberindeki kliği ben antikomünist (Komünizmi savunmadıklarından ve sahip çıkmadıklarından dolayı) olarak görüyorum.

Komünist Partisi sosyalist ve kapitalist ülkelerde işçi sınıfının ve emekçi halkın burjuvaziye karşı en büyük silahıdır. Komünist partisinin öncü olup olamayacağını tartışmak ateşle oynamak intihar etmek demektir.

Bugün Gorbaçov zihniyetiyle bakılırsa parti tekeline son vermek işçi sınıfının öncülüğüne son vermektir. îşçi sınıfının öncülüğüne son verildiği zaman alternatif sermayedir.

Bugün bu teori komünist partisinin tekeline (yani işçi sınıfının öncülüğüne) son vermektir. Bu düşüncelerin ürünü meyvelerini vermeye başladı bile Demokratik, Almanya, Macaristan, Çekoslovakya, (Yarın Sovyetler örneğindeki gibi devrimin en azılı düşmanları, sağcılar iktidarı ele geçirmekteler.

Bugün dünyamızda iki sistem vardır. 1. Kapitalist sistem 2. Sosyalist sistem.

Günümüzde düne nazaran Lenin’in emperyalizm için söylediği tüm teoriler doğrudur ve geçerlidir. Emperyalizmin hiç bir niteliği değişmemiştir.

Emperyalizm, bugün de, Sosyalist sistemin ve işçi sınıfının baş düşmanıdır. İşçi sınıfının her ileri istemini kan ile bastırmaktan çekinmeme?

Örneğin - Panama'da, son olarak Filipinlerde olanlar bunun en açık örnekleridir. Ülkemizde de yeni tezgâhlarını hep birlikte izlemekteyiz. Ve bugün S.B.K.P hastadır, kangren olmuştur. Bu virüsün başında bence Bush ile kafadar olan Gorbaçov kliğidir.. Bu kliğin partinin başından uzaklaştırılması gereklidir.

Ben şahsen dünyaya ışık saçan Ekim devrimini gerçekleştiren, Hitler faşizmini, en zor koşullarda bile bozguna uğratan, yenmesini bilen S.B.K.P.nin bu karşı devrimcileri de yeneceğine inanıyorum.

Bundan çıkarmamız gereken en iyi ders biraz ağırda olsa partiye Marksistlerin iyi sahip çıkması ve Partiyi göz bebeğimiz gibi koruma gerçeğini çok net öğretmesidir.

Ben bu gibi ülkelerdeki gelişmelerin sorumlusu olan Gorbaçov ve kliğinin anti Marksist zihniyeti sonucu bu noktaya gelindiğine inanıyorum.

Aynı düşüncenin ürünü olarak kendilerine bayrak açan, Marksizme-Leninizme bağlı olduklarını ilan eden Çavuşeskulara karşı çalıştılar. Çok geçmeden Bush ile Malta’da anlaşıp karşı devrimcilerle, birlikte oldular. Çavuşeskuların sonunu hep birlikte gördük.

Destek olup iktidara getirdikleri karşı devrimciler ise, Romanya’nın ismini, sonra amblemini, şimdi de Lenin'in anıtlarını söküyorlar. Daha vahimi Bükreş Belediye başkanı "Lenin heykelini" satışa çıkarıyor.

Düne kadar en ufak bir kıpırdanma gösteremeyen bu faşistlerin, eğer bu desteği almasalardı iktidara geleceklerine ben inanmıyorum.

Bugün Gorbaçov Marksizme inanan KPlere savaş açıyor.

Küba’yı tehdit ediyor. Sizinde sonunuz böyle olur gibisinden.

Düne kadar Nikaragua’da 100.000'e yakın devrimci yurtsever şehit vererek iktidara gelen Sandinist cepheye gerekli yardımı sağlamadığından, son yapılan seçimde ABD yanlısı gericilerin seçim kazanmasına olanak sağlanmıştır. Sosyalist Demokrasi, yani proletaryanın demokrasisi burjuva demokrasisinden milyonlarca kez daha üstündür. Sosyalist sistemde işçi sınıfına ve tüm emekçilere tanınan olanaklar her yönüyle kapitalist sistemlerden daha üstündür Ekonomik olarak, sağlık kültürel olarak binlerce kez daha iyi koşullardadır. Örneğin: Yurdumuza gelen Bulgar göçmenlerin dönüşlerini en azından gösterebiliriz. Vaktin çok erken olmasına rağmen Walesa geçen demecinde "şimdiki durum eskisinden daha kötü" diyebiliyor. Elbette gerçeği bir noktada da olsa yakalayabiliyor. Ben şahsen sosyalist sistemin dünyanın en güzel, en iyi sistemi olduğuna inanıyorum. Ve bu zor koşullarda da her dürüst, yurtsever insan sosyalizme sahip çıkmalı, savunmalıdır. Onun ölmeyeceğini her zamanki onuruyla yaşayacağını kanıtlamalıyız.

Ve Bush’un kafadan! diyebileceğim Gorbaçov'un estirdiği karşı devrim rüzgarının da gene kendi suratında patlayacağına inanıyorum.

Tüm on EYLÜL’ cülere kucak dolusu selamlar.


BİRLİK NE ZAMAN, KİMİNLE YAPILMALI
FİDAN ATAK

Biz Markist-Leninistler, proletarya iktidarını sınıfsız topluma ulaşmanın olmazsa olmaz koşulu kabul ediyoruz. Proletarya iktidarını, faşist diktatörlüklerden farklı görmeyen, Leninist Parti Modeline modası geçmiş diyen çevrelerle birlik tartışmalarına girmenin hiç bir anlamı yok. Bu çevreleri hâlâ birlik tartışmalarında taraf olarak kabul etmek bir anlamda mücadeleden bir sürede olsa vazgeçmektir. Sonu gelmez bu tartışmalar zaman ve emek kaybına yol açmaktan başka hiçbir işe yaramamaktadır. Oysa şu anda Türkiye'nin içinde bulunduğu süreçte, Marksist-Leninistlerin görevi; sonuçsuz tartışmalarda zaman kaybetmek değil, sağlayabiliyorsa Marksist-Leninistlerin birliğini sağlayıp bu temelde öncülük görevini yerine getirmek için çalışmaktır.

Aslında, Leninizmi reddeden, geçmişlerindeki olumluluklara bu denli kayıtsız kalan, hatta geçmişlerine utanmazca saldırmaktan başka hiç bir işe yaramayanların peşinden giden bu çevreleri hiç bir konuda taraf olarak kabul etmemek gerekiyor. Reformist, legal, uzlaşmacı, evrimci bir partiden yana olan bu yılgın çevreler yürüyecekleri yollarım çizdiler ve çizdikleri bu yolun bizim yürüyeceğimiz yolla birleşme şansı arak yok. Onlar sadece bu düzenin sınırlan içinde yürümeye çalışacaklar. Oysa biz, sadece bunun bugün yetmeyeceğini söylüyoruz.

Biz, Marksist-Leninistler mücadelenin hiç bir şeklini mutlaklaştırmıyoruz. Ama bugünkü Türkiye'nin yasal bir partiyi dayattığı görüsünü paylaşmamız oldukça zor. Egemen sınıfların bu denli hırçınlaştığı, bir askeri darbeyi aratmayacak derecede kararlar aldığı bir ortamda yasal partinin değil sonuçta başarıya ulaşacağına, belirttikleri gibi mücadele verebileceğine inanmak dahi çok zor. Toplumsal muhalefetin yükseldiği oranda, iktidarın baskısının arttığı Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki bir bölgeden en küçük bir haberin dahi alınamadığı, basın üzerinde inanılması güç derecede "matbaa kapatma gibi" yaptırımların uygulandığı bir ortamda insanlar nasıl oluyor da mücadelenin yalnızca yasal alanlarda verilebileceğine inanıyor ve nasıl oluyor da biz hâlâ bunlarla birleşme yolunu arıyoruz.

Marksist-Leninistlerin buradaki görevi; sınıf mücadelesine öncülük etmek gibi kaygılan olmayan bu çevrelerle birleşmenin yollarını aramak yerine, acil bir şekilde devrimci görevlerinden olan mücadelenin öncülük görevini yerine getirebilmek için çalışmaktır. Bugünkü süreç bunu dayatıyor. Marksist-Leninistlerin süreç içerisinde her zaman ideolojik, politik ve örgütsel bir birliğe gitme şansları var. Süreç bir birliği dayatmadığı halde yükselen mücadelede Marksist-Leninistlere düşen öncülük görevi arka plana konup, bütün güç birlik tartışmalarına verilmemeli. Hele reformist, uzlaşmacı, yasal çevrelerle hiç zaman kaybedilmemeli. Birlik gerektiğinde süreç içinde Marksist-Leninist temelde gerçekleşecektir.


1 MAYIS'IN ARDINDAN
FATMA AYHAN

1 Mayıs, işçi bayramı olarak ilk kez 1890 yılında kutlandı. Yani, 1 Mayıs işçi bayramı olarak dünyanın çeşitli ülkelerince yüz yıldır kutlanıyor. Bu yıl da, Türkiye'nin de içinde bulunduğu bir kaç ülke dışında, bütün dünya ülkelerince (farklı bir tarihte kutlayan ülkeler dışında) işçi bayramı ve işçilerin dayanışma günü olarak çeşitli şekillerde kutlandı. Bu ülkelerde, işçiler işlerini bırakıp alanlarda düzenledikleri mitinglerde, yürüyüşlerde ve konuşmalarda sorunlarını ve istemlerini dile getirip, marşlar söyleyerek bayramlarını kutladılar. Ülkemizde ise 1 Mayıs hiç de bayram havası içinde kutlanmadı. Alanlarda, caddelerde işçiler değil, polis ve kurt köpekleri vardı. Çünkü ülkemizde 1 Mayıs'ın işçi bayramı olarak kutlanması yasak. 1 Mayıs ilk kez II. Meşrutiyetle birlikte ülkemizin gündemine giriyor, ve o günden bu güne kimin, neyin bayramı olmasına, niçin kutlanması gerektiğine bir türlü karar verilemiyor. Ülkemizde kitlesel olarak ilk kez 1976'da DİSK'in çalışmaları sonucu kutlandı. Fakat 1978'den sonra, kimin yaptığı bir türlü kanıtlanamayan(!) 1977'deki katliamdan dolayı yasaklandı. Yasağın gerekçesi ise huzur ve güven ortamı ile can güvenliğinin sağlanmasıydı. Sonuçta, yasağı koyanlar işçilerin bir günlük bayramlarında huzur ve güveni bozduklarına, can güvenliğini tehlikeye attıklarına inanmış görünüyorlar. Emeğin mücadelesiyle simgeleşen 1 Mayıs işçi bayramı işçilerin kazanılmış hakkıdır. Bütün dünya işçilerince kullanılmalıdır. Ülkemizde de 1 Mayıs işçi bayramı olarak kutlanmalı ve yasak hemen kaldırılmalıdır, çünkü, açık olan şudur ki; işçiler ne huzur ve güveni bozmakta ne de can güvenliğini tehlikeye atmaktadırlar. Aslında onlar da çok iyi biliyorlar, huzur ve güveni bozucu, can güvenliğini ortadan kaldırıcı davranışlarda bulunanlar işçiler değil, bir günlük bayramı dahi işçilere fazla gören, bunu hazmedemeyenlerdir. Devletin buradaki görevi, işçiler bayram haklarım en iyi şekilde kullanmaları için gereken koşullan hazırlamaktır. Yasak koyarak, haklarım elinden alıp, bayramın kutlanmasını önlemek değildir. Devletin görevi huzur ve güven ortamının sağlanması için, hakların kullanılmasını engellemek değil, hakların kullanılması için huzur ve güven ortamının sağlanmasıdır.

Oysa ülkemizde, 1 Mayıs'ta meydana gelen olaylara baktığımızda; devlet işçilerin bayramlarım kutlamaları için gereken koşullan hazırlamak yerine, bayramın kutlanmaması için gereken koşulları hazırladı.

Alanları, caddeleri coplu, silahlı polisler ve eğitilmiş köpeklerle doldurarak bu yıl da işçilerin bayram kutlamaları engellendi. Polisler, 1 Mayıs kutlamalarında özel bir yere sahip olan Taksim Alanı ve çevresini kuşattı. Bayrama katılmak için yine de binlerce kişi tutuklanmayı, hatta ölümü göze alarak Taksim alanında toplanmaya çalıştılar. Ama polisler bütün girişleri kapatarak, bayram a katılmak isteyenlerle birlikte 1 Mayıs'ın anlamından dahi habersiz olan kişileri de otobüslere bindirerek karakollara götürdüler.

Bu girişten sonra gözaltına alındıktan sonra bizlere neler yapıldığından bahsetmek istiyorum.

Taksim'e doğru ilerlerken Şişli'de polis tarafından şüpheli görülerek, Gayrettepe'deki ikinci şubeye götürüldük. Daha otobüsle götürülürken bile polisler küfrederek, fırsat buldukça hepimizi tekmeyle, tokatla, copla dövüyorlardı. Gayrettepe’ye geldiğimizde hepimiz gene dayak eşliğinde otobüsten indirilerek içeriye alındık. İçeride, koridorun solunda erkekleri, sağında kızları diz üstü oturtup gözleri kapalı bir biçimde beklettiler. Sonra teker teker hepimizi saçlarından tutup sürükleyerek, coplayarak isimlerimizi kayıt ettikleri ve giysilerimizi çıkartıp üzerimizi aradıkları odalara götürdüler.

Daha sonra hücrelere konduk, hücreler tıklım tıklım dolduruldu. Havasızlıktan bayılanlar oldu. Sivil polisler tarafından, özellikle biz kızlar inanılmayacak derecede hakaretlere uğradık. (Durmadan hücrelere gelerek bize gece nasıl tecavüz edeceklerini anlatıyorlardı.) Gece yarısından sonra bir kısmımız serbest bırakıldı. Orada kaldığım kısa süre içinde yaşadıklarımı düşündükçe hala gözaltında olanlara nelerin yapılabileceğini tahmin ediyorum. Orada, insanların (polislerin) vahşileşip, insanlığını nasıl kaybettiklerini görmek için bir kaç dakika kalmak yeterli. Orada insan yok, insan sevgisi yok, insan onuru yok. İnsana ait bütün iyi değerler polislerin ayakları altında önemini yitirmiş.

Sonuç olarak; demokratik olduğunu iddia eden bir devletin görevi doğal haklarını kullanmak isteyenleri gözaltına alarak günlerce işkence etmek midir? Böyle olduğunu iddia eden devletin yöneticileri coplu, silahlı, köpekli polislerini alanların girişlerini kapatmak için mi kullanmalı? Yoksa bayramlarını kutlamak için alanları dolduranların güvenliğini sağlamak için mi kullanmalı? işçilerin bayram hakkını elinden alanlar bu soruların kendilerince haklı(!) cevaplarını vermektedirler. Çünkü yarattıkları devlet terörünü başka türlü nasıl haklı gösterebilirler. Her yıl yaralayarak, öldürerek akıttıkları kanın hesabının başka türlü nasıl verebilirler. Kendilerinin yarattığı terörü gizlemek için bizi terörist göstermeye devam edecekler. İnsana ve insan emeğine saygısı olmayan bu kişiler elbette ki kendilerine kalkan olarak huzur ve güven ortamını devam ettirmeyi can güvenliğini sağlamayı alacaklardır.

Şurası açık ki, bunlar bizim canımızı korumak bahanesiyle (gerçek nedenlerini biz biliyoruz) bizi öldürmeye devam edecekler. Ama bizler kazandığımız bu hakkımızı, mücadelemizin simgesi olan bu 1 günlük bayramımızı geri almak için işkenceyi, ölümü bile göze alarak alanları doldurmaya devam edeceğiz. Sorunlarımızı, istemlerimizi bir gün gelecek yine alanlarda dile getireceğiz. O gün gelecek mücadelemizi gene alanlarda sürdüreceğiz. Daha önce de söylediğim gibi 1 Mayıs işçi bayramıdır. Bütün dünya işçilerince olduğu gibi Türkiye işçilerince kutlanmalıdır.


DÜNYA, TÜRKİYE VE GÖREVİMİZ
ÖNDER DİREN

Günümüzde dünya genelini ve özelde ise ülkemizi etkileyen bir takım gelişmeler yaşanıyor. Sovyetler Birliği'nde perestroyka ve glasnost adı verilen uygulamaların görünürdeki gerekçelerini bile aşarak dünyanın ilk sosyalist ülkesinin Leninizm'den uzaklaşmaya başladığı, bu iç geri ödünlerin ise dış etki ve yansımalarının daha büyük boyutlara vardığı, dünyadaki güçler dengesinin değiştiği, sosyalist sistemin birçok halkasının koptuğu günleri yaşamaktayız.

Bunun yanı sıra kimi gelişmiş kapitalist ülkelerde ve kapitalizmin etki alanı içindeki üçüncü dünya ülkeleri de demlen az gelişmiş ülkelerdeki işçi sınıfının politik örgütlenmeleri de bunalımın etkilerini yaşamaktalar. Bunun doğal sonucu olarak reformistlerin güç kazandığı partiler daha evvel Leninizm konumlarından savrulmuş örgütlenmelerle birlik yollarını araştırırken, Lenincilerin etkinliğin-deki kimi partiler ise (Portekiz'de, Guyana'da, A.B.D.'de olduğu gibi) devrimci-sosyalist konumlarından bugün de ödün vermiyorlar.

Bu durumda geçmişte değişik biçimlerde sosyalizmden uzaklaşan ülkelere yeni halkalar ekleniyor. Özyönetimci Yugoslavya, Nato'nun yedek lastiği (Vietnam'a saldıran, Faşist Pinochet'in Şili'sine darbesini desteklediğini açıklayarak gemilerle silah ve altın yollayan, Angola'da Neto'nun yönetimindeki Marksist-Leninist konumlardaki M.P.L.A. hareketine karşı gerici UNITA'yı destekleyen) Çin ve iç örgütlenmesinde sosyalizme uymasına karşın ulusların enternasyonalist dayanışmasını yadsıyarak, sosyalist ülkelere alabildiğine saldıran Arnavutluğa şimdi Varşova Pako'nın üyeleri de katılıyor. Kapitalizm ve reformizmin el ele gerçekleştirdiği saldın-lan göğüsleyemeyen eski sosyalist yapılanmaların bir kısmı yıkılırken, bir kısmı da sarsılıyor.

Lenincilerin önündeki görev, sosyalizme bağlı olan ya da kapitalist olmayan üretim ilişkilerini uygulayan, iç sorunlarım çözmüş olan ve sosyalizme ulaşmaya çabalayan ülkeleri desteklemektir.

Günümüzde de kapitalizme kafa tutan Küba'yı, Kuzey Kore'yi, Laos'u, Benin'i, Angola'yı daha yeni S.W.A.P.O.'nun denetimine geçen Namibia'yı ve diğer sosyalizme bağlı ülkeleri, "Savaşa Karşı Barış, Sömürüye Karşı Savaş" şiarını ilke edinerek yepyeni bir geleceği kurmak için silah elde savaşan Ulusal Kurtuluş Hareketlerini (Sahra'da Polisario Cephesi, Salvador'da F.M.L.N. Yeni Kaledonya'da Kanak Ulusal Sosyalist Kurtuluş Cephesi v.d.) v kapitalist ülkelerdeki Leninci ilkelere bağlı partilerle, sosyalizmden uzaklaşan ülkelerde oluşturula Leninci yapılanmaları desteklemektir.

Bu arada dergimizde yer alan "reformcu-devrimci ayrımı yanlıştır", "birleşik, yasal bir emek ve sosyalizm partisi yaratılmalıdır" yollu tartışmalar üzerine de kısaca değinmek istiyorum.

Savaşımı her yönüyle ele alan, şu ya da bu biçimiyle sınırlandırmayan Lenincilerle, savaşımı yalnızca bol keseden ödün vererek bir an önce yasa ama işlevsiz partilerine kavuşmak isteyen, düzenin getirdiği kaçınılmaz sorunlara çözüm üretmeyip, üstünkörü değinmeyi yeterli sayan reformistlerin ayırt mı yalnızca doğru olmakla kalmayıp, aynı zamanda kaçınılmazdır.

Birleşik ve yasal bir emek ve sosyalizm partisine gelince burada akla takılan soru, neden ille de rastgele kurulacak yasal bir parti oluyor. İşlevsiz bir parti oluşturmak yerine Lenincilerin eylem ve cephe birliğini oluşturabilmek daha önemlidir. Çünkü Leninciler parlamenter savaşımı yadsımamakla birlikte parlamenter savaşımla yönetim erkinin burjuvazinin elinden alınamayacağını, yalnızca güdük bir anlayışla ele alınan, savaşımını bir yanından soyutlanmış bu tür bir yapılanmayla işçi sınıfının temel ereklerine ulaşmasının olanaksız olduğunu bilirler. Çünkü yönetici sınıflar erki yitirmemek için gerektiğin yani durumlarını tehlikede görünce eşitliğe aykırı seçim sistemleri getirmekten ya da parlamentonun haklarım kısıtlamaktan geri durmazlar.

Bu yüzden Leninistler günlük politikaların ve halkın demokratik haklarının savunulması dışında parlamentoya bir işlev yüklemezler ve yönetici sınıfın gözünde yasal olan bir parti değil, işçi sınıfının ve emekçi halkın gözünde yasallaşmış olan bir partinin kitlelere yeterli güveni vereceğini bilirler.

Dergimizin ülkemizde yapması gereken önce ideolojik netliğini sağlaması, kesin tavrını koyması ve örgütsel omurgayı gerçekleştirmesidir. Daha sonra ise Lenincilerin birliği için uğraşmasıdır.

Ama herkesi bir potada eritmek için uğraşan, değişik yapılanmalara kendilerini ortadan kaldırmayı dayatan bir anlayış değil, her öznel yapının bir bütün olarak içinde yer alacağı, ajitasyon serbestisinin diğer katılanlara, bileşenlere yıpratıcı eleştiri yapmamak koşuluyla tanınacağı Leninist çevrelerin eylem birliği sağlanmalıdır.

İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11