KREMLİN'DE İTİRAFÇILAR

Pişmanlık yasasından yararlanmaya çalışan itirafçıları emniyette, mahkemede, cezaevinde veya televizyonda görmüş, izlemişsinizdir. İtirafçı zavallı 've iğrenç fek tiptir. Alçalır, geçmişine küfreder, efendilerine yaltaklanır. Kapitalistlerin, emperyalistlerin, sömürücü ve buyurganların aslında kötü olmadıklarını söyler. Devlet alicenaptır, işkence ve kötü muamele yoktur. Eskiden "sınıf düşmanı" diye adlandırdığı burjuvazinin aslında iyiliksever olduğunu, "kendisine karşı şartlanarak her türlü kötülüğe kalkışan" devrimcilere bile şefkatle davrandığını, halka zulüm yapmadığını, aksine ilaç, doktor, su elektrik, okul, uygarlık götürdüğünü iddia eder. itirafçı küçülür, ideolojisini, örgütünü, sınıfını, ulusunu inkâr eder, kendisini kusar, hiçleşir. Ama burada durmaz. Eski dünyasına, arkadaşlarına, dostlarına, devrime, emeğe, devrimcilere ve emekçilere düşman olur, onlara karşı küçük bir zalim kesilir, sırtlanlaşır. Bütün bunları Türkiye'den, devrimci mücadelenin deneyiminden biliyoruz. 12 Martta, 12 Ey-lül'de yaşadık, öğrendik itirafçıları ve itirafçılığı.

Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Edvard Şevardnadze'nin International Herald Tribüne gazetesinin 14 Mayıs 1990 günkü sayısında yer alan konuşmasını okuyunca, insan, itirafçıların her yerde aynı kumaştan dokunduğunu anlıyor. Ekim Devrimi'nin ülkesinden olmak, Kremlin'de oturmak, koca koca unvanlar taşımak işin özünü hiç değiştirmiyor. Doruklarda bile yaşasa itirafçının alçaklığı değişmiyor.

Şevardnadze'nin sınıf düşmanı konusunda söylediklerini kurulacak bir dönekler müzesinin girişine ibret levhası olarak asmak gerekiyor. "Perestroykanın muhalifleri bizi sınıf ilkelerine ihanet etmekle suçluyor. Ama bu arada "sınıf düşmanımız" bize şırınga, ilaç, tekerlekli sandalye kemik iliği ve doktor gönderiyor." Ne kadar tanıdık geliyor, değil, mi? Sanki TRT'de "gerçeği gören " bir itirafçıyı dinliyoruz. Burjuvazi ne kadar iyi, ne kadar insancıldır, bir bilseniz!

Şevardnadze devam ediyor: "Birleşik Amerika ile uzun süredir rekabet ettik. Şimdi işbirliği yapmaya çalışıyoruz " Yani emperyalizme karşı mücadele ezilen halklara destek, enternasyona lizm rafa kalktı. Mazlum halkların sırtından ABD ile işbirliği yapıyor, kapitalist devlerin dünyasında güneşin altındaki yerimizi almaya çalışıyoruz. Ama bu gidişi içine sindiremeyenler, sosyalist ve entemasyonalist idealleri savunanla var ve Şevardnadze bunlardan rahatsız. "En yakın çevremizde bile kuşku ve suçlamalar eksik değil. "Prensiplerimize ihanet ediyoruz." Her adımda arkamda fısıltılar duyuyorum. "Prensiplerden ödün verdin, uzlaşma yolunu seçtin..." Suçluların telaşı içindeki Şevardnadze'nin morali son derecede bozuk. Yakınıyor, sızlanıyor. "Bildiriler yayımlanıyor" diyor. "Eylemler düzenleniyor. Pratikte ülkenin liderlerine karşı bir kampanya sürecini yaşıyoruz. "Şevardnadze'ye göre" bu saldırı sadece soldan değil, sağdan da geliyor." Solun, Ekim devrimini savunan güçlerin Şevardnadze'ye saldırmasını anlıyoruz. Dışişleri Bakanlığı yapmayı ABD'nin öne sürdüğü her koşula evet efendim demek sanan bir kişiyi, onur duygusunu yitirmemiş insanlar herhalde alkışlamayacaklar. Peki ya sağdan saldıranlar kimler? Boynuz kulağı geçer. Kapitalist restorasyon süreci Şevardnadze gibi itirafçıların, utangaç kapitalist yolcuların yanı sıra en azgın sağcıları, milliyetçi ve faşistleri, gözü kara karşı devrimcileri de türetiyor. Ve sınıf mücadelesinin mantığı gereği bu güçler gittikçe daha öne çıkıyor, kuvvet kazanıyorlar. Militan sağcılar halâ belli dengeleri korumaya çalışan, manevralar yapmak zorunluluğunu hisseden Gorbaçovcuten bekleyemeyecek kadar sabırsızlar.

Şevardnadze soldan, işçi sınıfından duyduğu korkuyu dile getiriyor. "Bazı çevrelerde, Şubatta yapılan merkez komite toplantısında Dışişleri Bakanı dahil bazı liderlerin görevden alınmamış olması eleştiriliyor." Evet, içte işçi sınıfına, sosyalizme düşmanlık güden, dışta emperyalizme karşı güvercinleşen döneklerin görevden alınmasını talep edenler var. Sovyet işçi sendikaları Gorbaçov'un danışmanlarını halk düşmanı ilan ettiler, serbest piyasa hayranlarına karşı teşhir kampanyası yürütüyorlar. SBKP içinde de aynı kampanyaya katılanlar, iç ve dış teslimiyet politikasına karşı sesini yükseltenler var. Şevardnadze bu çevreleri kışkırtıcılıkla suçluyor: "Zaten birçok rahatsızlığı olan kitlelere çağrıda bulunup onların mutsuzluklarını istismar edenler, bilinçli olarak barut fıçısına yanan kibrit atmaktadırlar."

Dışişleri Bakanı bu arada işçi sınıfına, devrimci güçlere gözdağı yermeyi de ihmal etmiyor: "Büyük bir sosyal patlamanın doğrulabileceği sonuçlan kimse hesaplayamaz" diye konuşuyor.

Şevardnadze eşitlik (uravnilovka) ilkesine bağlı emekçi kitlelerin kapitalist piyasa programına rr ierecede öfke duyduklarını iyi biliye, işçi sınıfım yoksulluğa, işsizliğe, enflasyona ve karaborsaya mahkum edip ülkenin seçkinlerini sömürücü bir katmana dönüştürecek önlemlerin ne kadar zor ve sevimsiz olduğunun farkında. Bu durumda belki de Şevardnadze'nin işçi sınıfının iradesine saygı göstereceğini, emekçi halkın sevimsiz bulduğu yoldan vazgeçip özeleştiri yapacağını umarsınız?

Ne gezer! Şevardnadze ikiyüzlülüğe başvurmayı, işçi sınıfının direnişini hileyle, dolambaçlı manevralarla kırmayı öneriyor: "fiyat reformu konusunda olağanüstü zor ve karışık bir manevra yapma zorunluluğu üe karşı karşıyayız. Bu reform olmadan piyasa kurtulamaz.

Herkes bunun zor ve sevimsiz bir adım olduğunu biliyor. Ama karar verip adımı atmalıyız." Açıkça anlaşılıyor, işçi sınıfı ayağa kalkıp yazgısını bizzat kendi eline almadıkça itirafçılar yollarından dönmeyecekler. Gorbaçov'un özel danışmanı Petrakov'un "piyasa reformlarına muhalefet, artık hükümete bağlı bakanlıklardan değil, kitlelerin duygularıyla oynayan politikacılardan geliyor" demesi, reformların önündeki engelin "bazı insanların diğerlerinden daha önce zengin olmasına tahammül edemeyen Rus ulusal psikolojisinden kaynaklandığını" öne sürmesi, Rij-kov'un "getirdiğimiz piyasa programı kabul edilmezse istifa ederim" tehditi, Gorbaçov'un "işsizliğe razı olun" konulu konuşmaları, sovyet halkını muhafazakârlıkla suçlaması, piyasa sistemine geçmenin "yeni bir Ekim Devrimi" anlamına geldiği yutturmacasıyla öne çıkması, "ekonomiyi düze çıkarmak için başka hiçbir seçenek kalmadı" diyerek kafaları bulandırmaya çalışması Şevardnadze'nin sözünü ettiği kitlelerin direnişini kırma manevrasının birer parçasını oluşturuyor.


BİR BELGE
Perestroyka: barış fıçısının üzerinden bir bakış EDUARD ŞEVARDNADZE

Samimi bir konuşma yapmak, şimdiye kadar kamuya açıklamadığım düşüncelerimi, duygularımı size açıklamak istiyorum. Neleri başarabildim? Neleri başaramadım? Bazı konulardaki kişisel görüşlerim ne?

Parti ve bunu sonucu olarak biz ne olacağız? Bu sorulan sorarken, en önemli yaşamsal konuyu hiçbir zaman gözardı edemeyiz. Bu da perestroyka (yeniden yapılanma). Partinin geleceği perestroykadan soyutlanamaz.

Parti birliğine bağlılık sloganını iyi biliyoruz. Bu ilkenin yol açtığı sonuçlar şunlar oldu: Muhalefetin cezalandırılması, partiden ihraç, terör, kitlesel yaptırımlar ve insanların acı çekmesi. Parti, dış görünüşte birlik içinde idi. Ama bu dış görüntünün ardında içte protesto ve görüş ayrılıkları vardı. İşte perestroyka adını verdiğimiz politika bu görüş ayrılığından doğdu. Partinin temel hedefi, perestroyka ve başarısıdır.

Şu nokta üzerinde iyice düşünmemiz gerek. İnsanları "radikal" ve "muhafazakâr" olarak bölmekle, sadık müttefikleri tecrit edip, partinin gerçekten bölünmesine yol açabiliriz. Böyle bir bölünmenin ne gibi tehlikeleri getireceğini ve bundan kimin yararlanacağını ciddi biçimde düşünmeliyiz. Sık sık vurguladım; perestroyka başarısızlığa uğrarsa, diktatörlüğün gelmesi ihtimali vardır.


LİDERLERE KARŞI KAMPANYA

Bildiriler yayımlanıyor. Eylemler düzenleniyor. Pratikte ülkenin liderlerine karşı bir kampanya sürecini yaşıyoruz. Bu saldırı sadece soldan değil, sağdan da geliyor. Bazı çevrelerde şubatta yapılan merkez komitesi toplantısında Dışişleri Bakanı dahil bazı liderlerin görevden alınmamış olması eleştiriliyor.

Çünkü zaten birçok rahatsızlığı olan kitlelere çağrıda bulunup, onların mutsuzluklarını istismar edenler, bilinçli olarak barut fıçısına yanan kibrit atmaktadırlar.

Büyük bir sosyal patlamanın doğurabileceği sonuçla-n kimse hesaplayamaz. Böyle bir patlama, sisli kafaların yanı sıra muazzam nükleer ve kimyasal silah stoklarını da ateşleyebilir. Bu stokların zaten doğal felaket ve etnik huzursuzluklarla zayıflamış bölgelerde bulunduğunu da unutmamak gerek.

Yavaşlık, istikrarsızlık ve cesaret yokluğu gibi suçlamalar giderek daha sık biçimde yapılmaktadır. Ayrıca perestroykanın sadece toplumdaki hastalıkları ortaya çıkarmadığı, onları daha da ağırlaştırdığı söyleniyor. Günümüzde iyimserlik moda değil.

Birçok insan, karamsarlıkta rekabet ediyor. En iç kapayıcı tahminler yapıyor. Ben bu çevrelere katılmıyorum. Geleceğe iyimserlikle bakıyorum. En azından ekonomik geleceğe. Yeni ekonomik yapı ve mekanizma şekillenmeye devam ediyor.

Reformların hukuksal temeli kuruluyor. Fiyat reformu konusunda olağanüstü zor ve karışık bir manevra yapma zorunluluğu ile karşı karşıyayız. Bu reform olmadan piyasa kurulamaz. Herkes bunun zor ve sevimsiz bir adım olduğunu biliyor. Ama karan verip adımı atmalıyız.

Silah sanayiinde tek yanlı gelişme, çelişkili biçimde ülkenin en önemli konuda güvenliğinin zayıflaması sonucunu doğurdu: Bu konu vatandaşın durumudur. ABD ile silah eşitliğine ulaşmış olmakla övünürken, bu ülke ile söz gelişi bir kez kullanılan şırınga üretimi konusunda eşitliği yaklaşmanın bizim için bir hayal olduğunu düşünmedik.


SINIF İLKELERİNE İHANET Mİ?

Perestroykanın muhalifleri, bizi sınıf ilkelerine ihanet etmekle suçluyor. Ama bu arada "sınıfsal düşmanımız" bize şırınga, ilaç, tekerlekli sandalye, kemik iliği ve doktor gönderiyor.

Büyük bir ülke olduğumuz ve bu nedenle sayılmamız gerektiği inancı herkes gibi benim de derinden hissettiğim bir duygu. Ama ne konuda büyüğüz? Yüzölçümü, nüfus? Silahlarımızın miktarı yâ4a halkın sorunları? Yaşamımızın düzensizliği? Dünyada yaklaşık en yüksek çocuk ölümü oranına sahip olan biz, hangi alanda kendimizle kıvanç duyacağız?-Bu sorulan yanıtlamak kolay değildir. Siz kimsiniz ve ne olmak istiyorsunuz? Korkulan bir ülke mi, yoksa saygı duyulan bir ülke mi?

Bu sorulann yanıtını vermek benim için de çok zor.

Gerçek vatanseverlik nedir?

Devletin gururunu okşamak için başkalanmn çocuk-lanm yabancı ülkelere ölüme göndermek mi, yoksa yanlışları kabul etmek cesaretini göstererek, yeni yanlışların yapılmasını önlemek ve genç insanların hayatını kurtarmak mı?

Birleşik Amerika ile uzun süredir rekabet ettik. Şimdi işbirliği yapmaya çalışıyoruz. Ama en yakın çevremizde bile kuşku ve suçlamalar eksik değil: "Prensiplerimize ihanet ediyoruz" Her adımda arkamda fısıltılar duyuyorum: "Prensiplerden ödün verdin, uzlaşma yolunu seçtin..."

İlişkilerimizde büyük değişiklikler olacağı bir gerçek, işbirliğimiz yeni temellere oturacaktır. Eğer doğru politika izler ve yanlış yapmazsak, Doğu Avrupa ülkeleri ile olan ilişkilerimizin geleceği konusunda kaygılanmak için bir neden yoktur. Bu ülkelerle uygar, eşit ilişkiler kurabiliriz ve kuracağız.

Perestroykanın 5 yıllık geçmişine bakarak şunu söyleyebiliriz: Sovyet dış politikası, ülkedeki iç değişimler için en elverişli ortamı yaratmayı başarmıştır. Tüm ülkelerde istikrarlı, yumuşak ilişkiler kurduk.

"Soğuk savaş" artık geçmişte kalıyor. Askeri giderler ve yığınaklar azaltılıyor. Askeri çatışma ihtimali giderek azalıyor.

Bunlar çok olumlu gelişmeler. Ama bazı çevrelerde bir gevşeme gözleniyor. Bu da kaygı verici. Çünkü yolun henüz başlangıcındayız.

İrtibat: posta@urundergisi.com Telefon: 0212 - 245 28 11