Tarih: 19.09.2011 |  Haberler
Hrant Dink'in ikinci kez öldürülmesi

Sosyalist ve devrimci bütün değerleri yağmalamak, tarihimize, adımıza, kahramanlarımıza, hatta mezarlarımıza el koymak, kapitalist egemenlerin, işçi sınıfına ve emekçi kitlelere yönelik karşıdevrimci saldırısının çok önemli bir parçasıdır. Egemenler ve uşakları, tarihi burjuvazi açısından yeniden yazmadıkça, sosyal mücadeleyi sömürülen ve ezilen kitlelerin belleğinden silmedikçe, toplumsal geçmişimizi iktidarlarını tehdit eden sivriliklerinden arındırmadıkça rahat edemezler. Günümüzü ve geleceğimizi talan edenler, tarihimizi de talan ederler; ederler ki, bizi köksüz, belleksiz, dilsiz, bağlamsız, sömürü ve zulme karşı örneksiz bıraksınlar.

Sayısız örneği var bunun. Kan kusturdukları, işkence ettikleri, süründürdükleri ve öldürdükleri kahramanlarımızı, evcilleştirerek mülklerine geçirirler; yaşamlarını kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadeleye adayan yoldaşlarımızın devrimci özlerini örtbas ederler; onları kendilerinden biriymiş gibi yaparak zararsızlaştırırlar. Böylece işçi sınıfının, devrimin kahramanlarını ikinci kez öldürürler; avlarının başını ve postunu salonlarında sergileyen derebeyleri gibi, bu aşağılık hileyle zaferlerini kesinleştirdiklerini düşünüp zevkten dört köşe olurlar.

Tarihin en devrimci öğretisini ortaya koyan Marks ve Engels bile bu yazgıdan kurtulamadı, öldükten sonra sözüm ona “aşırılıklarından arındırılıp” kapitalistlerin damak zevkine uygun hâle getirildiler. İşçi sınıfının şairi, TKP üyesi, enternasyonalist Nâzım Hikmet, yaşamının önemli bölümünü burjuvazinin zindanlarında, sürgünlerde geçirmiş bir devrimciyken, devletine sadık milliyetçi bir “pleyboy” olarak yeniden yorumlandı. Kapitalist egemenlerin bütün fraksiyonlarının ortak komplosuyla öldürülen sosyalist yoldaşımız Hrant Dink de burjuvazinin bu saldırısından nasibini alıyor.

Hrant Dink ödülünün işbirlikçi liberal Ahmet Altan'a verilmesi kapitalizmin sosyalist ve devrimci değerlerimize pervasız bir saldırısıdır. Sosyalist Hrant Dink'i Amerikan ve Avrupa emperyalizminin, İsrail siyonizminin, AKP iktidarının, Fethullah Gülen gericiliğinin psikolojik savaş uzmanı Ahmet Altan'la yan yana getirmek Hrant Dink'i yeniden öldürmek demektir.

Başar Başaran, 19 Eylül 2011 tarihli Birgün'de yayınlanan “Acılardan arda kalan...” başlıklı yazısında “pervasız muhterisler”in bu saldırısını protesto ediyor. Sözü Başar Başaran'a bırakıyoruz:

“Hrant Dink ödülünü Ahmet Altan’a verenler böylesine bir pervasızlığın taşıyıcılarıdır. Ödül kürsüsünü, fethettikleri bir kalenin burcuna çevirmiş, bayrağı dikmişlerdir. Acıların hep bir mevzi düşüncesi ile parsellendiği bu ülkede, akılları sıra rantabl bir arsayı çevirmişlerdir. Boğazımıza takılan bu iğneli lokmayı yutmamızın yolu yoktur. O halde aileye, vakfa, önümüze kim çıkarsa ona sormalıyız; ödülü Ahmet Altan’a niye verdiniz? Hrant Dink ile onu bir araya getiren sizce nedir? Hrant Dink liberal miydi, kapitalist miydi, solun bittiğini mi düşünüyordu, antiemperyalizmin modasının geçtiğine mi inanmaktaydı, huzurun Ortadoğu’ya Amerikan tankıyla mı geleceğini savunmaktaydı, sivilleri vuran NATO uçaklarına keyifle el mi sallamıştı, oligarşi kavgasında bir tarafın neferi mi olmuştu, yazılarında ezilenden yana tavır almadığı bir tek örnek bulabilir misiniz? Hrant Dink’i okumuş, tanımış herhangi birisi bu sorulara ‘evet’ diyemez. O halde Dink’in ömrünü vakfettiği talepler bugün Altan’ın gündelik pozisyonuna denk düştü diyerek ikisini aynı menzilin koşucusu saymamız mümkün müdür? Bizim sahicilik diye bir nazar-ı itibarımız yok mudur? Bütün bu soruların yanıtını unuttunuz diyelim, peki sizce Hrant Dink yaşasaydı dün gazeteciler ile birlikte Ahmet ve Nedim için mi yürürdü, yoksa bugün bu yürüyüşün haberini gazetesine bile koymayan Ahmet Altan’ın yanında mı olurdu? Nasıl olur da bu sorunun apaçık yanıtı rüyalarınıza girmez? Bir insanın adına konmuş ödülün mahiyeti onun hayata karşı tavrından arî olabilir mi?

“Günlerdir yanlış bir söz söylememek için yeniden Dink’in ve Altan’ın yazdıklarını okuyorum. Onların aynı kazanda kaynayabileceğini gösteren tek bir yan bile bulamıyorum. Gördüğüm, yerli ve burada bir elin sıcaklığı ile dışarıdan konuşan birisinin soğukluğundan başka bir şey olmuyor. İki insanın sözlerindeki insana ve hayata inanç farkını aşıp da ideolojik kısma varamıyorum. Birisi ne kadar berimizdeyse, diğeri o kadar ötemizdedir. Birinin kelimelerinden sevgi ve güven taşarken, diğerinin sevgisiz gerginliği üstümüze gelmektedir. Birinin kapısını çalmak ne kadar kolaysa, diğerinden randevu almak o kadar zordur. Birinden yardım istenir, diğeri ile proje görüşülür. Biri sizi can kulağıyla dinler, diğerinin gözü saattedir. Biriyle Allah ne verdiyse yenir, diğerini ağırlamak zor iştir. Biri dağınık ve diridir, diğeri düzenli ve ölüdür. Biri doğudur, diğeri batıdır. Biri köylüdür,‘cello’dur, diğeri şehirlidir. Biri yanaklarınızdan öper, diğeri elinizi sıkarken yüzünüze bakmaz. Biri aşktır, diğeri iştir. Biri yaşar, diğeri romanını bile yazamaz. Biri fukaradır, diğeri zengindir. Biri yetimdir, diğeri erguvanidir. Ezcümle biri ‘ağbi’dir, diğeri ‘bey’dir.

“Bu saydığım farklar, gündelik olgulara ilişkin alınmış siyasi pozisyonların çok ötesinde bir ayrımı işaret eder. Hayatla kurduğumuz ve varoluşumuzu belirleyen temel bir ilişkiye dairdir. O yüzden burada ayrım henüz ideolojik değil psikolojiktir. Bunun adını tam olarak koymadan Hrant’ın kaybıyla aslında neyi yitirdiğimizi bir türlü çözemeyiz. Oysa böylesi ödüller gidenlerin yolunu açık tutmak için verilirler. Onları geri getirmemiz mümkün değilse de başkalarında aynı duruşu teşvik edebiliriz düşüncesinden ortaya çıkarlar. Amaç gidenin meselesinin sürdürülmesi ve cinayetin başarılı olamamasıysa, adına ödül konulanla, ödülü alan arasında hayatı okumak bağlamında bir örtüşme olması gerekir. O halde şimdi biz kimi kimle ikame etmekteyiz, yitirdiğimizin değerlerinin kimde yaşadığını söylemekteyiz? Hrant Dink in düşürdüklerini Ahmet Altan’ın taşıdığını zanneden bir entelijansiyanın geleceği şüphesiz geçmişinden çok daha karanlık olacaktır. Zira zamanın aleyhimize işlediğinin daha kesin bir sağlaması olamaz.

“O halde bu sessizlik nedir? Bu ödüle gelecek tepkilerin menşeinin -bu yazı da dahil- ödüle sevinenler açısından kestirilebilir olduğu açıktır. ‘Onlar kendileri yazar, kendileri okurlar’ diye düşünmektedirler. ‘Birgün çevresi’ der, geçerler, ortak bir payda bulmak gibi bir arzuları yoktur. Dahası giderek marja itilen ve mecrasız kalan muarızlarının bu etkisizliğiyle eğlenmekte, onları provoke etmekten ayrı bir haz duymaktadırlar. Atı almanın, Üsküdar’ı geçmenin keyfindedirler. Ancak bu pervasız aymazlığı sadece bizler görüyor olamayız. O halde etrafında insanların kenetlendiği Hrant Dink ismini mülkiyetine geçirmek isteyen bir çevreye karşı neden susulmaktadır? Tarihi bozanların yarattığı illüzyona teslim olunmasının, her değeri kendi hanesine yazan bu açıkgözlülüğe karşı güçlü bir ses çıkartılmamasının sebebi nedir? Bu atalet, sol çevrenin içinde bulunduğu ve ilişkilerle örülmüş bir fasit dairenin dayatmasından başka bir şey olamaz. Hayat daima oralardan kurulmaktadır. O bakımdan artık en kaba ideolojik tartışmalar bile mahalle arkadaşlığı tadında yaşanan şakalaşmalardan ibarettir. Pazar dağıldıktan sonra herkes soluğu aynı kahvede almaktadır. Kimse kimseyle gerçekten küs değildir. Herkes herkese bir gün lazım olmaktadır. Böyle bir durumda, Altan’ın ödül almasına gördüğümüz en büyük tepki susmak olsa da, aslında bu, sessizce alkışlamaktan başka bir şey değildir. Tavır alamayan bir ideoloji, kanatları kesilmiş bir sinektir. Hapsolduğu kibrit kutusunu tarih sanmaktadır.

“Ödül gecesinde Ahmet Altan’ı tebrik eden Sırrı Süreyya Önder’in resmi gözümün önünden gitmiyor. Müktesebatı şöyle dursun, kendisi rekor bir oyla seçilmiş sosyalist milletvekilidir. Devrimciliğini her yerde söylemektedir. Oysa ödül aldığı için tebrik ettiği kişi kendisi hapisteyken Sudaki İz romanını yazan adamdır. Sırrı Süreyya bu romanı o günlerde çok haklı sebeplerle okuyamadıysa da, Fethi Naci’nin şu sözlerini hatırlamalıdır: “Okurun sağduyusunu böyle küçümseyen, kendi kuşağından gençleri böyle aşağılayan, egemen güçlerin kamuoyuna kabul ettirmeye çalıştıkları 'devrimci prototipleri'ni 'devrimci gençlik’ diye böylesine pervasızlıkla betimlemeye çalışan başka bir roman okumadım. Ve ilk kez, bir romanı okuyunca duyduğum duygu sadece tiksinti oldu.(…) Ahmet Altan 'devrimci' gençleri nasıl hor görüyor,nasıl aptal yerine koyuyor onları. Ne aptal çocuklar bunlar, ne kötü çocuklar bunlar..(…) Ahmet Altan devrimci diye betimlediği gençlere olan öfkesini bütün roman boyunca sürdürüyor.’’ O gün öyle romanlar yazmak, bugün Hrant için konulan ödülü almak ve dahası içeriden çıkan devrimcinin de tebriklerine mazhar olmak… Ne diyordu Turgut Uyar; 'Aldatıldığımız önemli değildi yoksa/ Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak' ’’.


Hrant Dink ödülünün işbirlikçi liberal Ahmet Altan'a verilmesini protesto ediyoruz.

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS