
Sosyalist ve devrimci bütün değerleri yağmalamak, tarihimize, adımıza,
kahramanlarımıza, hatta mezarlarımıza el koymak, kapitalist
egemenlerin, işçi sınıfına ve emekçi kitlelere yönelik
karşıdevrimci saldırısının çok önemli bir parçasıdır.
Egemenler ve uşakları, tarihi burjuvazi açısından yeniden
yazmadıkça, sosyal mücadeleyi sömürülen ve ezilen kitlelerin
belleğinden silmedikçe, toplumsal geçmişimizi iktidarlarını
tehdit eden sivriliklerinden arındırmadıkça rahat edemezler.
Günümüzü ve geleceğimizi talan edenler, tarihimizi de talan
ederler; ederler ki, bizi köksüz, belleksiz, dilsiz, bağlamsız,
sömürü ve zulme karşı örneksiz bıraksınlar.
Sayısız örneği var bunun. Kan
kusturdukları, işkence ettikleri, süründürdükleri ve
öldürdükleri kahramanlarımızı, evcilleştirerek mülklerine
geçirirler; yaşamlarını kapitalizme ve emperyalizme karşı
mücadeleye adayan yoldaşlarımızın devrimci özlerini örtbas
ederler; onları kendilerinden biriymiş gibi yaparak
zararsızlaştırırlar. Böylece işçi sınıfının, devrimin
kahramanlarını ikinci kez öldürürler; avlarının başını ve
postunu salonlarında sergileyen derebeyleri gibi, bu aşağılık
hileyle zaferlerini kesinleştirdiklerini düşünüp zevkten dört
köşe olurlar.
Tarihin en devrimci öğretisini ortaya
koyan Marks ve Engels bile bu yazgıdan kurtulamadı, öldükten sonra sözüm ona "aşırılıklarından arındırılıp" kapitalistlerin damak zevkine uygun hâle getirildiler. İşçi
sınıfının şairi, TKP üyesi, enternasyonalist Nâzım Hikmet, yaşamının önemli bölümünü burjuvazinin zindanlarında, sürgünlerde geçirmiş bir devrimciyken, devletine sadık
milliyetçi bir "pleyboy" olarak yeniden yorumlandı. Kapitalist egemenlerin bütün fraksiyonlarının ortak komplosuyla öldürülen sosyalist yoldaşımız Hrant Dink de burjuvazinin bu saldırısından nasibini alıyor.
Hrant Dink ödülünün işbirlikçi
liberal Ahmet Altan'a verilmesi kapitalizmin sosyalist ve devrimci değerlerimize pervasız bir saldırısıdır. Sosyalist Hrant Dink'i Amerikan ve Avrupa emperyalizminin, İsrail siyonizminin, AKP iktidarının, Fethullah Gülen gericiliğinin psikolojik savaş
uzmanı Ahmet Altan'la yan yana getirmek Hrant Dink'i yeniden öldürmek demektir.
Başar Başaran, 19 Eylül 2011 tarihli
Birgün'de yayınlanan "Acılardan arda kalan..." başlıklı
yazısında "pervasız muhterisler"in bu saldırısını protesto
ediyor. Sözü Başar Başaran'a bırakıyoruz:
"Hrant Dink ödülünü Ahmet Altan'a
verenler böylesine bir pervasızlığın taşıyıcılarıdır. Ödül
kürsüsünü, fethettikleri bir kalenin burcuna çevirmiş, bayrağı
dikmişlerdir. Acıların hep bir mevzi düşüncesi ile
parsellendiği bu ülkede, akılları sıra rantabl bir arsayı
çevirmişlerdir. Boğazımıza takılan bu iğneli lokmayı
yutmamızın yolu yoktur. O halde aileye, vakfa, önümüze kim
çıkarsa ona sormalıyız; ödülü Ahmet Altan'a niye verdiniz?
Hrant Dink ile onu bir araya getiren sizce nedir? Hrant Dink liberal
miydi, kapitalist miydi, solun bittiğini mi düşünüyordu,
antiemperyalizmin modasının geçtiğine mi inanmaktaydı, huzurun
Ortadoğu'ya Amerikan tankıyla mı geleceğini savunmaktaydı,
sivilleri vuran NATO uçaklarına keyifle el mi sallamıştı,
oligarşi kavgasında bir tarafın neferi mi olmuştu, yazılarında
ezilenden yana tavır almadığı bir tek örnek bulabilir misiniz?
Hrant Dink'i okumuş, tanımış herhangi birisi bu sorulara evet'
diyemez. O halde Dink'in ömrünü vakfettiği talepler bugün
Altan'ın gündelik pozisyonuna denk düştü diyerek ikisini aynı
menzilin koşucusu saymamız mümkün müdür? Bizim sahicilik diye
bir nazar-ı itibarımız yok mudur? Bütün bu soruların yanıtını
unuttunuz diyelim, peki sizce Hrant Dink yaşasaydı dün gazeteciler
ile birlikte Ahmet ve Nedim için mi yürürdü, yoksa bugün bu
yürüyüşün haberini gazetesine bile koymayan Ahmet Altan'ın
yanında mı olurdu? Nasıl olur da bu sorunun apaçık yanıtı
rüyalarınıza girmez? Bir insanın adına konmuş ödülün
mahiyeti onun hayata karşı tavrından arî olabilir mi?
"Günlerdir yanlış
bir söz söylememek için yeniden Dink'in ve Altan'ın
yazdıklarını okuyorum. Onların aynı kazanda kaynayabileceğini
gösteren tek bir yan bile bulamıyorum. Gördüğüm, yerli ve
burada bir elin sıcaklığı ile dışarıdan konuşan birisinin
soğukluğundan başka bir şey olmuyor. İki insanın sözlerindeki
insana ve hayata inanç farkını aşıp da ideolojik kısma
varamıyorum. Birisi ne kadar berimizdeyse, diğeri o kadar
ötemizdedir. Birinin kelimelerinden sevgi ve güven taşarken,
diğerinin sevgisiz gerginliği üstümüze gelmektedir. Birinin
kapısını çalmak ne kadar kolaysa, diğerinden randevu almak o
kadar zordur. Birinden yardım istenir, diğeri ile proje görüşülür.
Biri sizi can kulağıyla dinler, diğerinin gözü saattedir.
Biriyle Allah ne verdiyse yenir, diğerini ağırlamak zor iştir.
Biri dağınık ve diridir, diğeri düzenli ve ölüdür. Biri
doğudur, diğeri batıdır. Biri köylüdür,cello'dur, diğeri
şehirlidir. Biri yanaklarınızdan öper, diğeri elinizi sıkarken
yüzünüze bakmaz. Biri aşktır, diğeri iştir. Biri yaşar,
diğeri romanını bile yazamaz. Biri fukaradır, diğeri zengindir.
Biri yetimdir, diğeri erguvanidir. Ezcümle biri ağbi'dir,
diğeri bey'dir.
"Bu saydığım farklar, gündelik
olgulara ilişkin alınmış siyasi pozisyonların çok ötesinde bir
ayrımı işaret eder. Hayatla kurduğumuz ve varoluşumuzu
belirleyen temel bir ilişkiye dairdir. O yüzden burada ayrım henüz
ideolojik değil psikolojiktir. Bunun adını tam olarak koymadan
Hrant'ın kaybıyla aslında neyi yitirdiğimizi bir türlü
çözemeyiz. Oysa böylesi ödüller gidenlerin yolunu açık tutmak
için verilirler. Onları geri getirmemiz mümkün değilse de
başkalarında aynı duruşu teşvik edebiliriz düşüncesinden
ortaya çıkarlar. Amaç gidenin meselesinin sürdürülmesi ve
cinayetin başarılı olamamasıysa, adına ödül konulanla, ödülü
alan arasında hayatı okumak bağlamında bir örtüşme olması
gerekir. O halde şimdi biz kimi kimle ikame etmekteyiz,
yitirdiğimizin değerlerinin kimde yaşadığını söylemekteyiz?
Hrant Dink in düşürdüklerini Ahmet Altan'ın taşıdığını
zanneden bir entelijansiyanın geleceği şüphesiz geçmişinden çok
daha karanlık olacaktır. Zira zamanın aleyhimize işlediğinin
daha kesin bir sağlaması olamaz.
"O halde bu sessizlik nedir? Bu ödüle
gelecek tepkilerin menşeinin -bu yazı da dahil- ödüle sevinenler
açısından kestirilebilir olduğu açıktır. Onlar kendileri
yazar, kendileri okurlar' diye düşünmektedirler. Birgün
çevresi' der, geçerler, ortak bir payda bulmak gibi bir arzuları
yoktur. Dahası giderek marja itilen ve mecrasız kalan muarızlarının
bu etkisizliğiyle eğlenmekte, onları provoke etmekten ayrı bir
haz duymaktadırlar. Atı almanın, Üsküdar'ı geçmenin
keyfindedirler. Ancak bu pervasız aymazlığı sadece bizler görüyor
olamayız. O halde etrafında insanların kenetlendiği Hrant Dink
ismini mülkiyetine geçirmek isteyen bir çevreye karşı neden
susulmaktadır? Tarihi bozanların yarattığı illüzyona teslim olunmasının, her değeri kendi hanesine yazan bu açıkgözlülüğe karşı güçlü bir ses çıkartılmamasının sebebi nedir? Bu
atalet, sol çevrenin içinde bulunduğu ve ilişkilerle örülmüş bir fasit dairenin dayatmasından başka bir şey olamaz. Hayat daima oralardan kurulmaktadır. O bakımdan artık en kaba ideolojik tartışmalar bile mahalle arkadaşlığı tadında yaşanan
şakalaşmalardan ibarettir. Pazar dağıldıktan sonra herkes soluğu aynı kahvede almaktadır. Kimse kimseyle gerçekten küs değildir. Herkes herkese bir gün lazım olmaktadır. Böyle bir durumda, Altan'ın ödül almasına gördüğümüz en büyük tepki susmak
olsa da, aslında bu, sessizce alkışlamaktan başka bir şey değildir. Tavır alamayan bir ideoloji, kanatları kesilmiş bir sinektir. Hapsolduğu kibrit kutusunu tarih sanmaktadır.
"Ödül gecesinde Ahmet Altan'ı
tebrik eden Sırrı Süreyya Önder'in resmi gözümün önünden
gitmiyor. Müktesebatı şöyle dursun, kendisi rekor bir oyla
seçilmiş sosyalist milletvekilidir. Devrimciliğini her yerde
söylemektedir. Oysa ödül aldığı için tebrik ettiği kişi
kendisi hapisteyken Sudaki İz romanını yazan adamdır.
Sırrı Süreyya bu romanı o günlerde çok haklı sebeplerle
okuyamadıysa da, Fethi Naci'nin şu sözlerini hatırlamalıdır:
"Okurun sağduyusunu böyle küçümseyen, kendi kuşağından
gençleri böyle aşağılayan, egemen güçlerin kamuoyuna kabul
ettirmeye çalıştıkları 'devrimci prototipleri'ni 'devrimci
gençlik' diye böylesine pervasızlıkla betimlemeye çalışan
başka bir roman okumadım. Ve ilk kez, bir romanı okuyunca duyduğum
duygu sadece tiksinti oldu.(
) Ahmet Altan 'devrimci' gençleri
nasıl hor görüyor,nasıl aptal yerine koyuyor onları. Ne aptal
çocuklar bunlar, ne kötü çocuklar bunlar..(
) Ahmet Altan devrimci diye betimlediği gençlere olan öfkesini bütün roman boyunca sürdürüyor.'' O gün öyle romanlar yazmak, bugün Hrant için konulan ödülü almak ve dahası içeriden çıkan devrimcinin de tebriklerine mazhar olmak
Ne diyordu Turgut Uyar; 'Aldatıldığımız önemli değildi yoksa/ Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak' ''.
Hrant Dink ödülünün işbirlikçi liberal Ahmet Altan'a verilmesini protesto ediyoruz.