Kitap Dizisi:3 |  Diğer Yazarlarımız |
Marks'a Dönüş / Ellen Meiksins WOOD

Çev. Ali Vuslat

Bütün beylik düşüncelere ters düşen kışkırtıcı bir iddiayla söze başlamak istiyorum. İddiam şudur: Şu anda içinde bulunduğumuz bu tarihsel moment, Marks’ı tekrar gündeme getirmek için en kötü değil en iyi, en elverişsiz değil en uygun momenttir. Daha da öteye gidip bu momentin Marks’ın ilk kez -Marks’ın bizzat yaşadığı dönem de dahil- tam layık olduğu şekilde değerlendirilebileceği ve değerlendirilmesi gereken bir moment olduğunu iddia edeceğim.

Kapitalizmin Evrenselliği

Bu iddiamın bir tek yalın nedeni var: Kapitalizmin tarihte ilk kez gerçekten evrensel bir sistem haline geldiği bir momentte bulunuyoruz. Sözünü ettiğim evrensellik, kapitalizmin küreselleşmiş olması, bugünkü dünyada neredeyse her ekonomik aktörün kapitalizmin mantığına göre hareket ediyor olması, hatta kapitalist ekonominin en dış çeperlerinde bulunan ekonomik aktörlerin bile şu ya da bu şekilde kapitalizmin mantığına tabi olması anlamında bir evrensellikle sınırlı değil. Kapitalizm, artık, mantığının -birikim, metalaşma, kârın azamileştirilmesi, rekabet mantığı- yirmi otuz yıl öncesi gibi yakın bir tarihte ileri denilen kapitalist ülkelerde bile görülmemiş bir şekilde insan yaşamının neredeyse her yanına ve bizzat doğaya nüfuz etmiş olması anlamında da evrenseldir. Öyleyse Marks her zamankinden daha önemlidir çünkü kapitalizmin sistemsel mantığını açıklamayı bir ömür vererek herkesten çok başarmış kişi odur.

Kapitalizmin Özgüllüğü

Komünist Manifesto’da Marks ve Engels’in deyişiyle bütün Çin sedlerini yerle bir ederek dünyanın dört bir yanına yayılan kapitalizm betimlemesiyle çarpıcı bir kehanet yer alır. Ancak Marks, Kapital’i yazdığı sırada çok özel ve o an için yerel bir olgu olan kapitalizmin özgüllüğünü -haklı olarak- vurgulamıştı. Kuşkusuz bunu vurgularken kapitalizmin uluslararası piyasa, sömürgecilik ve benzerleri aracılığıyla zaten küresel etkiler yaratmış olduğu gerçeğini reddetmek gibi bir amaç taşımıyordu. Ama sistemin kendisi evrensel olmaktan çok uzaktı. Kaçınılmaz olarak yayılacaktı, ancak o an için çok yereldi. Bu yerellik sadece Avrupa ve Kuzey Amerika’yla sınırlı olmak anlamından öte, en azından olgun, endüstriyel biçimiyle özellikle bir ülkeye, İngiltere’ye özgü olma anlamında bir yerellikti. Hatta Marks Almanlara kendilerinin de günün birinde İngilterenin izinden gideceklerini anlatmak gereğini duymuştu. Onları de te fabula narratur [anlatılan senin hikâyendir] diye uyarmıştı. Anlatılanın sadece İngiltere’ye ilişkin bir hikâye olduğunu düşünebilirsiniz, ama farkında olsanız da olmasanız da bu hikâye aynı zamanda sizin de hikâyenizdir.

Öyleyse Marks’ın Kapital’inin ayırt edici niteliği şu yalın gerçekten kaynaklanır: Marks’ın Kapital’i sanki kapalı bir sistemmiş gibi tek bir kapitalist sistemi ve bu sistemin iç mantığını inceler. Bu konuya ve paradoks gibi görünse de, Marks’ın tahlilinin yerel niteliğinin kapitalizm böylesine evrensel olduğu halde ya da daha doğru bir deyişle, böylesine evrensel olduğu için şimdiki durumumuza niçin daha az değil çok daha fazla ışık tuttuğu konusuna birazdan döneceğim. Ama önce marksizmin Marks’tan sonraki gelişimi konusunda, ayrıca da, sonradan ortaya çıkan sol anti-marksizmlerin yeni biçimleri konusunda birkaç şey söylemek istiyorum.

20. Yüzyıl Marksizmi

Ortaya koymak istediğim ana tezim şudur: 20. yüzyılda marksizmde meydana gelen neredeyse her belli başlı gelişme kapitalizme ilişkin olmaktan çok kapitalist olmayan şeylere ilişkin olmuştur. (ne demek istediğimi bir saniye içinde anlatacağım.) Bu söylediğim 20. yüzyılın özellikle birinci yarısı için geçerlidir, ama, sözünü ettiğim eğilimin marksizmi o günden bu yana da etkilediğini iddia edebilirim. Şunu söylemek istiyorum: Belli başlı marksist teoriler tıpkı Marks’ın yaptığı gibi, kapitalizmin evrensellikten uzak olduğu önermesinden yola çıkmıştır; ancak, Marks en olgun örnekten yola çıkar ve bu örnekten kapitalizmin sistemsel mantığını çıkarırken, Marks’ın önde gelen izleyicileri, deyim yerindeyse, öbür uçtan yola çıktılar. Onlar esas olarak -çok somut tarihsel ve siyasal nedenlerle- genellikle kapitalist olmayan koşullarla ilgilendiler. Çok daha temel bir ayrım da sözkonusuydu: kapitalizmin küresel yayılması veya bu yayılmanın olası sınırları konusunda ne düşünmüş olursa olsun, Marks’ın asıl ilgilendiği konu bu değildi. Marks, esas olarak sistemin iç mantığıyla ve kendisini bütünselleştirmeye, yerleştiği her yerde hayatın her yanına nüfuz etmeye yönelik özgül gücüyle ilgileniyordu. Sonraki marksistler daha az gelişmiş kapitalizmlerle uğraşmanın yanısıra, genellikle, kapitalizmin, olgunlaşmadan önce veya mutlaka evrensel ve bütünsel hale gelmeden önce ortadan kalkacağı önermesinden yola çıkıyorlardı; ve onların ilgilendiği asıl konu büyük ölçüde kapitalist olmayan bir dünyada nasıl yol alınacağıydı.

Emperyalizm Teorileri

20. yüzyılda marksist teorideki büyük dönüm noktalarını bir düşünün. Örneğin belli başlı devrim teorileri kapitalizmin zar zor var olduğu veya az gelişmiş kaldığı ve gelişmiş bir proletaryanın bulunmadığı, devrimin azınlıktaki işçilerle özellikle kapitalizm öncesi köylü kitlesi arasında kurulacak ittifaklara dayanmak zorunda olduğu ortamlarda oluşturulmuştu. Klasik marksist emperyalizm teorileri daha da çarpıcıdır. Aslında, 20. yüzyılın başlangıcında emperyalizm teorisi neredeyse kapitalizm teorisinin yerine geçmiş veya kapitalizm teorisi haline gelmiştir. Bir başka deyişle, kapitalizmin dışsal ilişkileri diyebileceğimiz olgular, kapitalizmin kapitalizm-olmayanla etkileşimi ve kapitalist olmayan dünyaya ilişkin olarak kapitalist devletler arasındaki etkileşimler marksist ekonomik teorinin konusu haline geldi.

Klasik marksist emperyalizm teorisyenleri arasındaki köklü anlaşmazlıklara rağmen, bu teorisyenlerin hepsi şu temel önermeyi paylaşıyorlardı: emperyalizm, tamamen veya hatta esas olarak kapitalist olmayan -ve asla olmayacak- bir dünyada kapitalizmin konumuna ilişkin bir olgudur. Örneğin emperyalizmin “kapitalizmin en yüksek aşaması”nı temsil ettiğine dair temel Leninist düşünceyi ele alalım. Bu tanımın altında yatan varsayım, kapitalizmin, uluslararası çatışmaların ve askeri cepheleşmelerin temel ekseninin emperyalist ülkeler arasında meydana geleceği bir aşamaya ulaştığı varsayımıydı. Ama bu rekabet, tanımı gereği, dünyanın, yani esas olarak kapitalist olmayan dünyanın bölüşümü ve yeniden bölüşümü üzerinde yürütülen bir rekabetti. Kapitalizm (eşit olmayan hızlarda) yayıldıkça belli başlı emperyalist güçler arasındaki rekabet daha da keskinleşecekti. Aynı zamanda, bu güçlere karşı direniş de gitgide artacaktı. Meselenin özü -ve emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması olmasının nedeni- emperyalizmin son aşama olmasıydı, bu da emperyalizmin kapitalist-olmayan kurbanları kapitalizm tarafından nihai olarak ve bütünüyle yutulmadan önce kapitalizmin sona ereceği anlamına geliyordu.

Rosa Lüksemburg’un Yaklaşımı

Bu nokta en açık biçimde Rosa Lüksemburg tarafından savunulmuştur. Rosa Luksemburg’un ekonomi politik alanındaki klasik eseri olan Sermaye Birikimi’nin özü bizzat Marks’ın yaklaşımına bir alternatif getirmektir. Bu eser tamamen Marks’ın kapitalizmi kapalı bir sistem olarak tahliline karşı bir alternatif olarak düşünülmüştür. Rosa Luksemburg’un uslamlamasına göre kapitalist sistem kapitalist olmayan formasyonlarda bir çıkışa gereksinim duyar; kapitalizmin kaçınılmaz olarak militarizm ve emperyalizm anlamına gelmesinin nedeni de budur. Düpedüz toprak fethiyle başlayan çeşitli aşamalardan geçen kapitalist militarizm artık “son” aşamasına ulaşmış, “kapitalist olmayan uygarlık alanları uğruna kapitalist ülkeler arasındaki rekabet mücadelesinde bir silah” haline gelmiştir. Ancak, Rosa Luksemburg’a göre kapitalizmin temel çelişkilerinden birisi şuydu: “Kapitalizm evrenselliğe ulaşma gayreti içinde olsa da, daha doğrusu, tam da bu eğiliminden dolayı çökmeye mahkumdur: çünkü kapitalizm evrensel bir üretim biçimi olma yeteneğinden içsel olarak yoksundur.” Kapitalizm bütün dünyayı yutma eğilimi gösteren ilk ekonomi tarzı olduğu gibi kendi başına var olamayan ilk ekonomi tarzıdır da. Çünkü kapitalizm “gelişme ortamı olarak öbür ekonomik sistemlere muhtaçtır” 1. Yani bu emperyalizm teorilerinde kapitalizm tanımı gereği kapitalist olmayan bir çevreyi varsayar. Aslında kapitalizm varlığını sürdürmek için yalnızca bu kapitalist olmayan formasyonların varlığına değil, “ekonomi dışı” zor, askeri ve jeopolitik baskı gibi esas olarak kapitalizm öncesi araçlara ve sömürge savaşı ile toprak genişlemesi gibi geleneksel yöntemlere dayanır.

Troçki, Gramsci ve Mao

Marksist teorinin öbür alanlarında da aynı durumu görüyoruz. Troçki’nin birleşik ve eşitsiz gelişim kavramı ve bunun sonucu olan sürekli devrim teorisi muhtemelen kapitalist sistemin evrenselleşmesinin kapitalizmin çöküşüyle kısa devreye uğratılacağı anlamına gelir. Gramsci yazılarını yaygın bir kapitalizm öncesi köylü kültürüne sahip az gelişmiş bir kapitalizm bağlamında yazdığının gayet bilincindeydi. Ve bu bilinç Gramsci’nin ideoloji ve kültür ile aydınlara verdiği önemle çok yakından ilişkiliydi, çünkü sınıf mücadelesini maddi sınırlarının ötesine taşımak için birşeylere ihtiyaç vardı, gelişmiş bir kapitalizmin ve ileri bir proletaryanın oluşturduğu olgun maddi koşulların yokluğu halinde bile sosyalist devrimi mümkün kılmak için birşeylere ihtiyaç vardı. Başka bir şekilde de olsa, aynı şey Mao için de doğrudur. İstenirse başka örnekler de verilebilir.

Kod adı Küreselleşme Olan Yeni Gerçeklik

Yani şunu söylemek istiyorum: bütün bu kapitalizm teorilerine kapitalizm-olmayan veya kapitalizm-öncesi nüfuz etmiştir. Tabii ki bütün bu marksist teoriler çeşitli açılardan çok aydınlatıcıdırlar. Ama bir açıdan hepsi yanlış çıkmış gibi görünüyor. Kapitalizm evrensel hale gelmiştir. Hem yoğunluk hem yaygınlık bakımından kendisini bütünselleştirmiştir. Bütün küreyi kaplamış ve toplumsal yaşam ile doğanın bütün can damarlarına nüfuz etmiştir. Yeri gelmişken söyleyeyim, bu, mutlaka ulus devletin ortadan kalkması demek değildir. Rekabet mantığı kendisini sadece kapitalist şirketlere değil ulusal ekonomilerin bütününe dayattığı ve bu ulusal ekonomiler devletin yardımıyla rekabetlerini eski “ekonomi dışı” ve askeri yöntemlerden çok tamamen “ekonomik” biçimlerde yürüttüğü için bu gelişme ulus devletlerin sadece yeni roller üstlenmesi anlamına gelebilir. Şimdi emperyalizm bile yeni bir biçime bürünmüştür. Kimileri buna “küreselleşme” demekten hoşlanıyor, ama aslında bu, sadece, kapitalizmin mantığının aşağı yukarı evrensel hale geldiği ve emperyalizmin amaçlarına eskisi kadar askeri yayılmacılık yöntemleriyle değil, kapitalist piyasanın yıkıcı dürtülerini harekete geçirerek ve güdümlendirerek ulaştığı bir sistemin kod adıdır ve üstelik yanıltıcıdır. Her neyse, kapitalizmin bu evrenselleşmesi sistemdeki kimi temel çelişmeleri kuşkusuz ortaya sermişse de, kapitalizmin yakın bir gelecekte çökeceğine dair bir işaretin görünmediğini de kabul etmek zorundayız.

Teori Alanındaki Gelişmeler

Peki bu yeni gerçekliğe nasıl bir teorik karşılık verilmiştir? En baştan söyleyeyim: bu noktada gerçek bir paradoks ortaya çıkmıştır. Kapitalizm daha evrensel hale geldikçe insanlar klasik marksizmden ve onun temel teorik ilgilerinden uzaklaşmışlardır. Bu söylediğim, post-marksist teoriler ve bu teorilerin ardılları için kesinlikle doğrudur, ama bana öyle geliyor ki, marksizmin daha yakın biçimleri örneğin Frankfurt Okulu veya genel olarak Batı Marksizmi geleneği için bile aynı şeyi öne sürebiliriz. Örneğin adı geçen ekollerin kimisinde görülen, marksizmin geleneksel ilgi alanı olan ekonomi politikten kültür ve felsefeye meşhur kayış, kapitalizmin bütünselleştirici etkilerinin yaşamın ve kültürün her alanına nüfuz ettiği ve ayrıca işçi sınıfının bu kapitalist kültür içine bütünüyle emildiği inancıyla bağlantılı gibi görünüyor. (Yeri gelmişken söyleyeyim, ben, bu kayma için başka bir açıklama yapılabileceğini düşünüyorum; bana göre bu kayma kapitalizmin evrenselleşmesiyle değil, aksine kapitalizm öncesi formların Frankfurt Okulu mensupları gibi düşünürlerin bilincine hâlâ hükmetmesiyle ilişkilidir. Ama şimdi bu konuya girecek kadar vaktim yok ve üstelik bu konuda henüz tutarlı bir açıklama yapabilecek durumda da değilim.) 2

Vurgulamak istediğim nokta şudur: bence kapitalizmin evrenselleşmesine karşılık vermenin mümkün olan iki yolu vardır. Bunlardan biri, eğer bütün beklentilerin aksine kapitalizm kendisini bütünselleştirme fırsatı bulamadan çökeceği yerde her şeye rağmen evrenselleşmişse, demek ki gerçekten sona gelinmiştir. Bu son da sistemin nihai zaferinden başka birşey değildir. Mümkün olan öbür karşılığa tekrar döneceğim, ama bu bozguncu karşılığın, kapitalist zaferciliğin öbür yüzünü oluşturan bu bozgunculuğun bugün solu genel olarak esir aldığını söylemeliyim.

Post-Marksist Teoriler

Post-marksist teoriler işte bu noktada devreye giriyor. Bana öyle geliyor ki, post-marksist teorileri anlamak için onları sözünü etmekte olduğum marksist teorilerin arkaplanıyla ilişkisi içinde ele almak faydalı olur. Post-marksizm adı verilen akımın tarihine bakacak olursanız, kalkış noktasının kapitalizmin gerçekten de evrensel hale geldiği önermesi olduğunu görürsünüz. Aslında post-marksistler için kapitalizmin evrenselliği tam da marksizmi terketmenin nedenini oluşturur. Bunun biraz garip bir mantık olduğunu düşünebilirsiniz, ama, post-marksistlerin mantığı aşağı yukarı şöyle birşeydir: dünya savaşından sonraki dönemin evrensel kapitalizmi, liberal demokrasi ile demokratik bir tüketimciliğin hakimiyeti altına girmiştir ve bunların her ikisi de eski sınıf mücadelelerinden çok daha çeşitli demokratik muhalefet ve mücadeleler için yepyeni alanlar açmışlardır. Bundan çıkan örtük -hatta kimi zaman açık- sonuç bu mücadelelerin gerçekten kapitalizme karşı olamayacaklarıdır, çünkü kapitalizm artık öylesine bütünseldir ki, gerçekte hiçbir alternatif yoktur. Hem üstelik galiba kapitalizm mümkün olan dünyaların en güzelidir. Öyleyse bu evrensel kapitalizm sisteminde kapitalizmin yarıklarında yürütülebilecek birçok parçalı özgül mücadeleler olabilir, sadece bu türlü mücadeleler olabilir.

Post-post-marksist -veya belki de postmodernist- teoriler bir adım daha öteye gitmişlerdir. Bunlara göre sorun sadece evrensel bir kapitalizmden ibaret değildir. Kapitalizm öylesine evrensel hale gelmiştir ki, artık esas olarak görünmez olmuştur, tıpkı insanların havayla veya balıkların suyla ilişkisi gibi. Bu görünmez ortamın içinde oyunlar oynayabiliriz ve hatta belki de kendimize içinde mahremiyetimizi koruyup inzivaya çekilebileceğimiz küçücük yuvalar, minicik özgürlük sığınakları inşa edebiliriz. Ama bu evrensel ortamdan kaçamayız, hatta onu göremeyiz.

Teslimiyetin Kökleri

Peki kapitalizmin evrenselliğinden çıkarılacak doğru sonuç bu mudur? Bu sonucun çıkarılabilecek yanlış sonucun ta kendisi olduğuna inandığımı söylersem, sanırım hiçbiriniz şaşırmazsınız. Bana öyle geliyor ki bu sonucu çıkarmaya yönelik eğilimin, post-marksizmin ve postmodernizmin bu çeşitlerini üretmiş olan kuşağın -bu kuşağın benim kendi kuşağım olduğunu kabul ediyorum- tarihsel kökleriyle bir ilgisi var. Bu sonuç, sözkonusu insanların, savaş sonrasındaki uzun canlanma döneminin oluşturduğu altın çağa hâlâ takılıp kalmaları gerçeğiyle çok yakından ilgilidir. Savaş sonrası canlanma döneminin varsayımlarının, 60 kuşağı teorisyenlerinin ve hatta bu yakınlarda onlardan çok daha farklı deneyimler yaşayan öğrencilerinin düşünce tarzını belirlemekte ne kadar etkili olduğunu görmek bir süreden beri beni şaşkınlığa sürüklüyor. Bir başka şekilde söyleyecek olursam, bu insanlar kapitalizmin evrenselliğini kapitalizmin büyümesinden, refahından, başarısından ya da görünürdeki başarısından ayırt etmeyi hâlâ öğrenemediler ve kapitalizmin bütünsel hegemonyasını sorgusuz sualsiz kabullenmeye devam ediyorlar.

Ancak eğer bu teoriler adeta kapitalist zaferciliğe ortak çıkıyorsa belki de bunu kısmen 20. yüzyıl marksizminin entellektüel arkaplanına da bağlayabiliriz. 20. yüzyıl marksizminin arkaplanı ve kapitalizmin sınırlarına ilişkin varsayımları karşısında belki de kapitalizmin dünyanın dört bir yanına yayılma yeteneğinden daha başka bir başarı ölçüsünü hayal etmek zor olabilir. Sanki kapitalizmin sınırları sadece onun coğrafi yayılmasının sınırlarıyla ölçülebiliyor. Üstelik eğer kapitalizm bu coğrafi sınırları yıkabilecek güçte olduğunu gösterirse -ki şimdi göstermiş bulunuyor- bunun tartışılmaz bir başarı sayılması gerekiyor.

Evrensel Kapitalizmin Çelişmeleri

Ama bir an Marks’a ve onun kapitalizmi kapalı bir sistem olarak içsel tahliline döndüğümüzü düşünelim -ki bence kapitalizmin bütünselliği bize bu hakkı veriyor. Bu durumda dünyaya kapitalizmin içi ile kapitalizmin dışı arasındaki bir ilişki olarak değil de, kapitalizmin iç hareket yasalarının işleyişi olarak bakmaya gerçekten başlayabiliriz. Böyle yaparsak kapitalizmin evrenselleşmesini sadece bir başarı ölçüsü olarak değil, aynı zamanda bir zayıflık kaynağı olarak görmek kolaylaşabilir. Kapitalizmin kendisini evrenselleştirme dürtüsü salt bir güçlülük belirtisi değildir. Bu bir hastalıktır, kanserli bir büyümedir. Sosyal dokuyu tahrip ettiği gibi, doğayı da tahrip eder. Marks’ın her zaman söylediği gibi, bu, çelişik bir süreçtir. Eski emperyalizm teorileri, kapitalizmin evrensel olamayacağını öne sürmekte tamamıyla haklı olmayabilirler. Ama kapitalizmin evrensel olarak başarılı ve refahlı olamayacağı kesinlikle doğrudur. Kapitalizm zenginlerle yoksullar, sömürücülerle sömürülenler arasındaki çelişmelerini, kutuplaşmalarını evrenselleştirmekten başka birşey yapamaz. Kapitalizmin başarıları aynı zamanda onun başarısızlıklarıdır.

Artık kapitalizmin kendi iç mantığı dışında kaçış yolları, emniyet sübapları veya düzeltici mekanizmaları kalmamıştır. Kapitalizm savaş halinde değilken bile, emperyalistler arası rekabetin eski yöntemlerini uygulamıyorken bile, kapitalist rekabetin sürekli gerilim ve çelişmelerine tabi bulunuyor. Aşağı yukarı coğrafi sınırlarına ulaşan ve eski başarılarını destekleyen mekânsal yayılması sona eren kapitalizm artık kendi dışından beslenemez; ve kendi ölçüleriyle başarısı arttıkça -bir başka deyişle, kârı ve sözümona büyümeyi azamileştirdikçe- kendi insani ve doğal dokusunu yiyip bitirir. Belki de artık solun şunu anlama vakti geldi: kapitalizmin evrenselleşmesi bizim için sadece bir yenilgi değil, aynı zamanda bir fırsattır. Ve tabii ki bu, herşeyden önce, sınıf mücadelesi denen ve günün modasına hiç de uygun olmayan şey için yeni bir fırsat demektir.

[Monthly Review dergisi, cilt 49, sayı 2, Haziran 1997’den çevrilmiştir]

NOTLAR

1. Rosa Luxemburg, The Accumulation of Capital [Sermaye Birikimi], (Londra: Routledge and Kegan Paul, 1963), s. 467.

2. Bu konuya ilgi duyabilecek az sayıda okuyucu için düşüncemi kabaca açıklamaya çalışayım. Örneğin, bana öyle geliyor ki, Frankfurt Okulu bir anlamda kapitalizmden çok burjuva toplumuyla (ki bence bu ikisi aynı şey değildir, bu konudaki görüşüm için bkz. “Modernlik, Postmodernlik mi, Kapitalizm mi?”, Monthly Review 48, sayı 3, Temmuz-Ağustos 1996) ilgileniyordu. Yani ekonomi politikten kültüre ve felsefeye meşhur kayış sadece maddi olandan ideolojik olana bir zihinsel odak kayması anlamından ibaret olmayabilir, farklı bir maddi gerçeklik üzerine odaklanma anlamı da taşıyabilir. Bu kayışın, en azından, temel bölünme ekseninin sermaye ile emek arasında değil de, kapitalist-olmayan burjuvazi (özellikle Alman modelinde entellektüellerden ve bürokratlardan oluşan bir burjuvazi) ile “kitleler” arasında olduğu bir toplum görüşüyle biraz olsun ilgisi vardı. Burjuva toplumunun ve kültürünün bu eleştirmenlerinin bizzat böyle bir burjuvaziye mensup olmaları, bu burjuvazinin kültürüyle yetişmiş olmaları ve (acaba cesaret edip söylesem mi?) bu burjuvazinin kitleleri hor görme tavrını zaman zaman paylaşmaları sorunu daha da karmaşık hale getiriyor. Ama bu karmaşıklığı bir yana bırakırsak, meselenin özü şudur: bu teori biçimi kapitalizmi farklı bir açıdan görmekten ibaret olmayabilir, belki de gözlerden biri, farklı, kapitalizm-öncesi bir sosyal dünyaya dikilmiştir.




 
Yazarın Diğer Yazıları
 1905 Devrimi Üzerine Konuşma / V. İ. Lenin
 Libya Yazıları / Fidel Castro Ruz
 Komünist Partilerinden Libya Değerlendirmeleri
 Ellerinize ve Yalana Dair / Nâzım Hikmet
 İGD’den TÜM-İGD’ye / Zeliha Kortun
 Özgür Tartışmaya Evet / Kenan Sancar
 Büyük Rusların Ulusal Gururu Üzerine / V. I. Lenin
 Ahmet Hilmi Feyzioğlu’nun Anısına / Selçuk Uzun
 Boykota Karşı Bir Sosyal Demokrat Yayıncının Notları (Parçalar)
 İşçi Sınıfı, Sendika Hareketi ve İşçi Sınıfı-Sol Siyaset İlişkisi / Aziz Çelik
 “Ezber Bozucu” TÜSİAD Ziyaretinin Ardından Süleyman Çelebi’ye Sorular / Hakan Koçak
 KÜRESELLEŞME ÜZERİNE / Paul M. SWEEZY
 Küresel Kapitalizmde Emek, Sermaye ve Ulus-Devlet / Ellen Meiksins WOOD
 BİZİM ÇOCUKLARIMIZ / Nebiye
 BİLGİ KURAMI / Ali Yıldız

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS