Sosyalist Dergi: 24 |  Rıza Ahmet |
DİSK’te Yeni Dönem mi?

Türkiye’nin üç işçi konfederasyonundan biri olan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) 15-17 Şubat 2008 tarihleri arasında 13. Olağan Genel Kurulu’nu yaptı.

İki gün süren konuşmalarda, delegelerin neredeyse tümünün vurguları aynı yöne doğru oldu. Asıl amacı DİSK’i daha ileriye taşıyacak olan kadroların yaratılması olması gereken Genel Kurul’da DİSK’in var olan gücü ile daha ilkeli bir çizgi izlemesi gerektiğinin altı çizildi. Bugün DİSK’ten geçmişteki mücadeleci ve ilkeli sendikal çizgisini beklemek ile DİSK’in siyasi, ekonomik ve sosyal alanda eskisi gibi etki yaratmasını beklemek gibi farklı gündemler delegelerin konuşmasının belirleyici unsurları oldu. İşçi sınıfının bugün içinde bulunduğu örgütsüzlüğün sendikal hareketin kendini sorgulamasının zeminini yaratabilmesinin altı çizildi. Bu zeminin sorgulanması, demokrasinin gelişmesi, sendikaların örgütlenme engelinin aşılması, kamu kurumlarının özelleştirilmesinin durdurulması, sağlık, eğitim, barınma gibi alanlardan devletin tasfiyesinin önüne geçilmesi ve ekonominin toptan liberalleştirilmesinin durdurulması gibi işçi sınıfının tarihteki kazanımlarının da elinden alınmasının belirli alanlarda durdurulmasını sağlayabileceği üzerinde duruldu.

İşçi sınıfının örgütlenmesi için önündeki siyasi engelleri kaldırmak sınıfın kendisine düşen önemli görevlerden biri. Sendikalar da bu sürecin hâlâ en önemli bir parçasıdır. DİSK geçen dört yıl içerisinde işçi sınıfının örgütlenme alanında önüne set çeken, gerek yasalardan kaynaklanan, gerekse toplumsal yaşamda ortaya çıkan engelleri aşmak için önemli mücadeleler verdi. Elbette ki bunlar yok sayılamaz; ama madalyonun diğer yüzüne bakıldığında bugünkü yönetimi oluşturan kadroların geçmişteki siyasi ve sendikal faaliyetlerine değinmek gerekir. Böyle bir değerlendirmeye geçmeden önce seçim sonuçlarının getirdiği yeni yönetime bakmakta fayda var.

Yeni Seçim Sonuçları


Yönetim kurulu

Genel Başkan: Süleyman Çelebi (Tekstil)


Genel Sekreter, Eşgüdüm Dairesi/Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi/Uluslararası İlişkiler Dairesi:

Tayfun Görgün (Dev Maden-Sen)


Genel Başkan Yardımcısı, Sosyal ve Sosyal İlişkiler Dairesi/Araştırma Dairesi:

Ali Cancı (Sosyal-İş)


Genel Başkan Yardımcısı, Genç İşçiler Sorunları Dairesi/Kadın İşçiler Sorunları Dairesi/Göçmen İşçiler Sorunları Dairesi/Emekliler Sorunları Dairesi:

İsmail Yurtseven (Genel-İş)


Yönetim kurulu Üyesi, Mali İşler Dairesi: Nuri Serim (Lastik-İş)


Yönetim Kurulu Üyesi, Toplu Sözleşme Politikaları ve Koordinasyonu Dairesi/Çevre Sorunları Dairesi:

Celal Ovat (Gıda-İş)


Yönetim Kurulu Üyesi, Hukuk Dairesi/İşçi Sağlığı ve Güvenliği Dairesi:

Muzaffer Subaşı (Tekstil)


Yönetim Kurulu Üyesi, Örgütlenme Dairesi: Ali Rıza Küçükosmanoğlu (Nakliyat-İş)


Yönetim Kurulu Üyesi, Eğitim Dairesi: Celalettin Aykanat (Birleşik Metal-İş)


Denetim kurulu

Erdoğan Özer

İsmail Kandaz

Mehmet Karagöz


Disiplin kurulu

Ergun Tavşanoğlu

Hasan Hüseyin Çakar

Mustafa Ağuş

Nihat Necati Bencen

Yaşar Cihan


Seçimlerde Süleyman Çelebi 308 delegenin 255’inin oyunu alarak yeniden DİSK başkanı seçildi. Çelebi’nin seçilmesini sağlayan Kongrede yaklaşık 150 delege ile temsil edilen Genel-İş’in Rıdvan Budak’ın seçilmesine karşı Süleyman Çelebi’yi desteklemesi seçimlerin sonucunu belirledi. Oysa Süleyman Çelebi’nin DİSK’te bugüne kadar izlediği politika Birleşik Metal-İş gibi daha mücadeleci sendikalarca defalarca eleştirildi. Hatta kimi duyumlara göre, Birleşik Metal-İş kongre öncesinde Süleyman Çelebi’nin adaylığına itiraz ediyordu. Daha sonra gerek Genel-İş’in Süleyman Çelebi yönündeki tavrı, gerekse Birleşik Metal-İş’in görüşünün önemli destek bulamaması Çelebi’yi tekrar başa getirdi.


Kongre süreci

Kongreye gidilirken, Çelebi’nin DİSK’i DİSK yapan geçmişiyle hiç benzeşmeyen akmaz kokmaz siyasetine, bazen diğer emek örgütlerini hesaba katmadan söylemler kullanmasına, DİSK’te amaçlanan atılımın bir türlü sağlanamamasına bir tepkinin biriktiğini görüyorduk. Bu durum, genel başkanlığa Çelebi dışında birinin düşünülmeye başlanmasına yol açmıştı. Bir önceki genel kurulda, Çelebi’nin “ben zaten son kez giriyorum seçimlere” demesinin de bunda etkisi oldu.

Yeni bir genel başkan arayışı ya mevcut mücadeleci sendikacıların arasından çıkacaktı. Ya da kifayetsiz muhterisler arasında bile kendisini bu işe layık görenler çıkacaktı. İkisinin ortası neredeyse yok denebilirdi. Bizim ikinci değerlendirmemize uygun ve tanıdık bir isim DİSK genel kurula doğru giderken aniden parlatılıp ortaya sürüldü.

Eski DİSK genel başkanı, eski Tekstil sendikası genel başkanı, eski DSP milletvekili, yeni işadamı Rıdvan Budak, bir önceki genel kurulda umduğunu bulamamıştı, ama, bu kez adımlarını daha sağlam atmaya karar vermiş ve sendikadan gelmeye karar vermişti. Tekstil sendikasının yeni üst kadro yapısının Çelebi’ye bile itiraz eder hale gelmesi, mücadeleden iyice kopuk, tüm olumsuzlukları içeren bir anlayışı benimsemesi, Tekstil’in on yıllara varan devrimci geleneğini artık sürdüremez hale getirmesi, bu sendikada farklı anlayışların önünü açtı. Çelebi’ye hayır diyen kadroların, daha da sağ biri olan Rıdvan Budak’ı kuyudan çıkartıp getirtmesi ve onu genel başkan yapması çok düşündürücü. Zaten, sendika çevrelerinde gayri resmi olarak söylenenler, Rıdvan Budak’ın ancak “siz beni seçerseniz, ben doğrudan DİSK’i hedefleyeceğim, buradaki işleri bütünüyle size bırakacağım” taahhüdü ile seçilebildiğini gösteriyor. Rıdvan Budak, Tekstil sendikasında işlevsiz kalma ve yönetime asla karışmama taahhüdü vermese seçilmesi söz konusu olmayacaktı deniyor. Bu tartışmaların ve iddiaların ne kadarı doğrudur ne kadarı yanlıştır, biz bilemiyoruz. Ancak, seçimlerin hemen ardından, yine söylenenlere göre, üstelik de Budak’ı seçtirenlerin bu kez onun işverenliğini öne sürerek tüzük aykırılığından dolayı genel başkanlığını iptal ettirme davası açmaları biraz bu yaklaşımı haklı gösteriyor gibi.

Sonuç olarak, Rıdvan Budak’ın DİSK genel başkanlığına aday olması, ortalığı mücadeleci sendikacılar açısından toza bulamakla kaldı. Budak’ın adaylığı Çelebi’nin seçilmesini ehven-i şer mantığı ile kolaylaştırdı. Budak aday olunca, Çelebi de “yine son kez” kaydıyla aday olunca, başkanlığı kendince haklı nedenlerle isteyen BMİS genel başkanı Adnan Serdaroğlu aday olamadı. Ancak, onlar da tepkilerini ifade etmek üzere DİSK yönetim kuruluna genel başkanlarını değil, eğitim sekreterlerini gönderdi.


Kongrenin ardından

Bu Genel Kurul’un getirdiği sözde önemli değişikliklerden birisi yukarıdaki yönetim kurulu üyelerinden de anlaşılabileceği gibi, 7 olan üye sayısının 9’a çıkarılmasıydı. DİSK üyesi sendikalara baktığımızda başarılı örgütlenme yapanların bir elin beş parmağını geçmediğini görebiliriz. Bu sendikalar içerisinde daha çok sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışı ile mücadele edenler öne çıkıyor. Birleşik Metal-İş, Limter-İş, Dev Sağlık-İş, Nakliyat-İş, yeni hamleler yapmaya gayret eden Sosyal-İş sendikaları bu alanda örnek sayılabilecek sendikalardır. Bu birkaç sendikanın tabanda göreceli genişlemesi elbette ki daha çok çalışmayı, örgütsel işlerin yürütülmesi için daha geniş yapılanmayı gerektirir. Ancak DİSK açısından bakıldığında durum pek de öyle görünmüyor. DİSK tabanda örgütlenmek yerine yönetimde genişlemeyi tercih etti. DİSK’in böyle bir yapılanmaya neden ihtiyaç duyduğunu gerekçelendirmesi gerekirdi, bu yapılmadı.

Genel Kurul’da üzerinde durulan bir diğer konu, DİSK eski yönetiminin, özellikle Genel Başkan Süleyman Çelebi nezdinde, 10 Aralık Hareketi gibi sendikal alanda tercih edilmemesi gereken bir açılım yapmış olmasıydı. Burada şunun altını iyi çizmek gerekir ki işçilerin politikleşmesi ya da siyasi olarak temsil edilmesi sosyal demokrat parti girişimlerinden çok işçilere sendika içerisinde verilen bilinç ile yaratılabilir. Eğer amaç dışarıya yönelik bir açılımsa, bunun toplumsal anlamda tabanının olmadığını görmek zor olmasa gerek. Bizler asla sendikaların siyasetler üstü olmasını istemedik; istemeyeceğiz. Hatta aksine, sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışının temel yansıması, işçilerin ve ekonomik demokratik mücadele örgütleri olan sendikaların siyaset dışına itilmesine karşı mücadele etmektir. Ama bu mücadele işçi sınıfının bakış açısını yansıtmalı, işçi sınıfının örgütsel araçlarını kullanmalıdır.

DİSK sendikal anlamda sınıf ilkelerine bağlı kalınarak nasıl kitlesel olunabileceğini geçmişte kanıtlamıştı, bu koşullar bugün de var, yeter ki yürümeye niyet olsun. Biz biliyoruz ki, “dağınık solu birleştirme”, “yeni sol parti kurma”, “yenilenme, kitleselleşme, bütünleşme” sloganları ile DİSK’te sosyalizmin en küçük izleri bile silinmeye çalışılıyor. Sermaye ile işbirliğinin kibar söylemler ile temelleri atılıyor. 10 Aralık 2005 tarihinde Dedeman Oteli’nde açıkça ilan edilen deklarasyon DİSK’i sermayeye yaklaştırmaktan başka bir şey değildir. Onun devrimci özünü boşaltmaktan başka bir işe yaramaz.

DİSK’te bu bağlamda her defasında geçmiş yad edilir, geçmişteki azimli, kararlı, ilkeli, mücadeleci sınıf ve kitle sendikacılığı konuşulur. Bu konu bu bağlamda bu kongre sürecinde de gündemdeydi. DİSK’in farklı bir sendikal anlayışı temsil ettiği, sınıfla bağlarının tabanda daha güçlü olduğu bu kongrede de konuşulanlar arasındaydı. Sosyalist blok çözülmeden önce dünya çapında ikili bir sendikal yapıdan söz edilebilirdi. Bugün maalesef Dünya Sendikalar Federasyonu çok etkili değil. Fakat etkili hale getirmek DİSK gibi konfederasyonların büyümesine bağlı. Bu ise geçmişte olduğu gibi parlak bir gelecek kurmak için DİSK’in işçi sınıfı ile bağlarını güçlendirmesini, bu alanda yeni yöntemler geliştirmesini gerekli kılıyor.


DİSK yeniden...

Kongrenin birinci gününde konuşan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in konuşmasının sık sık kesilmesi ve bakanın söylediklerinin yalanlanarak protesto edilmesi önemli bir tepkiydi. Ama bu tepkiyi verenlerin kongrenin ikinci günü ve özellikle kongrenin sonuna doğru salonda olmamaları, DİSK delegelerinin konfederasyonlarına ilgi ve sendikal konulara duyarlılık konusundaki hassasiyetlerinin yetersizliğini göstermektedir. Bu aynı zamanda delegelerin DİSK’ten neler beklediklerinin de bir ifadesi. Sıradan sendikaların yaptığı ve olağan olanın dışına çıkılmayan ve altı doldurulmayan uzun, sıkıcı nutuklar. Süreçten memnun olmayan delegeler sürece ilgisizleşiyorlar. DİSK’in bu sorunu aşması diğer sorunların çözümünü de hızlandıracak.

DİSK’i bir bütün olarak değerlendirecek olursak, içinde devrimci unsurların da bulunduğu sendikalara rağmen, belirli nüanslar olsa da Türk-İş ile çok ayrıştığını söyleyemeyiz. Bugün olumsuz anlamda sendikal hareket aynılaşma süreci içine girdi. Bunu aşmaya dönük onlarca kıpırdanma, hareket, beklenti olmasına rağmen, hâlâ istenen düzeyde müdahalelerin olmadığı da bir gerçek.

DİSK’in eski DİSK olmadığı, artık devrimci işçilerden oluşan tabanının olmadığı, bu tabanın azaldığı ve yenilendiği bir gerçek. Ama DİSK’te bazı şeyler oluyor ki insana “bu gelenekte bu da olur mu?” dedirtiyor. Öyle bir insan düşünün ki hayatı boyunca vitrin ile iş yapmış, sendikal hareketi bir sıçrama tahtası olarak görmüş, işçi sınıfının alın teri ile meclise girmiş birisi, girdiği bu mecliste işçi sınıfının yüz yıllık hakları budanırken hiç sesini çıkarmamış. Milletvekili olarak tekrar meclise giremeyince de tekrar eski sendikasının başına geçmiş ve DİSK’in başına geçmek için fırsat kollar olmuştur. İşte bu kadar ilkesizce davranan, hayatta işçi sınıfı için yapacağı bir şey kalmamış, yaşamı boyunca sınıfa yararı zararından az olmuş birinin her şeye rağmen DİSK’in kürsüsünden konuşması DİSK delegelerinin bir kesiminin geldiği çizgiyi de gösteriyor. Bu arkadaşın Genel Kurul’da yaptığı konuşma her ne kadar sadece kendi delegeleri tarafından alkışlansa da genel kurulda konuşması bile DİSK’in belirli sendikalarında da sendikal ayak oyunlarının ne aşamalara geldiğini gösterir nitelikte. Umuyoruz DİSK kısa sürede bu insanlardan kendini arındırır.

Ülkemizde 1980 sonrası toplumsal çürüme DİSK kadrolarının belli kesimlerine de sirayet etmiş görünüyor. DİSK Genel Kurulu’ndan yaklaşık 5 ay önce Ekim 20007’de “Türkiye’de Kadın ve Sendikalar” konulu toplantı düzenlendi. Bu toplantıda sendikaların kamuoyu tarafından erkek egemen yapılar olarak algılandığı, bunun değişmesi gerektiği belirtildi ve şayet bu değişiklikle yeni yönetimde kadınlara daha fazla söz verilirse, kadın üyeler açısından örgütlenmenin önünün de açılacağı vurgulandı. Oysa sayısı 7’den 9’a çıkarılan ve üyelerinin % 8.3’ünü kadınların oluşturduğu DİSK’in Yönetim Kurulu’na bir kadın yönetici bile alınmadı. Bu DİSK açısından söylenen sözlerin de havada kaldığını, ülkemizdeki genel anlayışın DİSK’te de hâkim olduğunu kanıtlıyor. Sendikalar sadece kadın üye sayısını artırmakla yükümlü değiller, aynı zamanda kadın üyelerine pozitif ayrımcılık yaparak onların yönetimlerde görev almalarını sağlamakla da yükümlüdürler. DİSK bu bağlamda kadın üyelerinin yönetimde yer almalarını teşvik etmeli, teşvik edici yöntemler geliştirmelidir.

“Bitirirken” değil, yeniden başlarken

Kongredeki birçok konuşmacı DİSK’in geçmişini övdü. Altını kalın bir şekilde çizmemiz gereken nokta, sadece DİSK tarihi övülerek ne DİSK ileriye taşınabilir, ne de işçi sınıfı mücadelesine katkıda bulunulabilir. DİSK’in mücadeleci bir kimlik kazanarak yüzünü işçi sınıfına dönmesi gerekir. Ne Avrupa Birliği projelerinde yer almak, ne de Mustafa Koç’un arkasından gitmek işçi sınıfının yararınadır.

Yine DİSK bu Genel Kurul’da oybirliği ile bir “yönlendirici belge”yi karar altına aldı. Ayağa kalkış çağrısı adı verilen bu belge şanlı geçmişten bahsediyor, geleceğe yönelik politikaları açıklıyor. Belgede karar altına alınan maddelerin ilk ikisine eleştirel bir bakış açısıyla bakmak bazı gerçekleri de gün yüzüne çıkarıyor. Örneğin “Ayağa kalkış çağrısı”nın başlangıcı şöyle:


“DİSK, 41 yıllık mücadele tarihinde, ülkemizde yaşayan tüm emekçilerin, yoksulların, ezilenlerin ekonomik, demokratik, sosyal ve siyasal hakları için mücadele etmiş; bu uğurda bedeller ödemiş ama mücadele azminden bir an bile kopmadan, kurucularının onurlu mirasını 2000’li yıllara taşımıştır.

“DİSK, işçi sınıfının ulusal ve uluslararası mücadele birliğine olan inancıyla, küresel sermayenin ve onun yerli işbirlikçilerinin emek ve demokrasi karşıtı tüm eylemlerinin karşısında dimdik ayakta kalmayı başarmıştır.”


Yukarıdaki alıntıda dikkati çeken konulardan bir tanesi DİSK’in tarihi boyunca emekçilerin hakları için mücadele etmesi. Fakat aynı DİSK 13 Mart 2008 tarihinde kendisinin de içerisinde olduğu Emek Platformu’nun çağrısını yaptığı SSGSS Tasarısı’na karşı Taksim’de yapılan eyleme üyelerini taşıyamıyorsa, emeğe yapılan saldırılar günü kurtarma politikaları ile geçiştirilmeye çalışılıyorsa, geçmişin mücadeleci olduğundan bahsetmek pek de anlamlı olmuyor.

Yine yukarıdaki alıntının ikinci paragrafında küresel sermaye ve onun yerli işbirlikçilerine karşı mücadeleyi sendikayı yönlendirecek ilkeler olarak koyuyorsa, DİSK Avrupa Birliği hakkındaki politikasını gözden geçirmeli ve 10 Aralık Hareketi gibi işçi sınıfı hareketini kapitalist küreselleşmeye ve piyasaya uyarlamayı amaçlayan liberal-sol çevreden uzak durmalıdır. Bu kadar söz söyleyip altını dolduramamak bir süre sonra DİSK’in işçiler nezdinde zaten 1980 sonrası kadük olan imajını daha da yıpratır.

Söyleyenlerin bile inanmadığı sözde doğruları yukarıdan aşağıya ezberlemiş olarak saymak örgütü büyütmeye yetmeyecek. Örgütler açısından beşli ve onlu yıllar önem taşır. DİSK’in geçen yıl 40. kuruluş yılı idi. Gümbür gümbür geçmesi gereken bu yılı DİSK’in nasıl geçirdiği henüz hafızalardan yok olmadı. Biz de unutmuyoruz. DİSK geçen yılı örgütlenme için hamle yılı yapabilecekken, hazırlık yılı yapabilecekken, tek tek işyerlerine ulaşabilecekken, kelimenin gerçek anlamıyla “geçiştirdi”. Üstelik de, bu genel kurulda sağlık nedenleriyle aday olmayan değerli genel sekreter Musa Çam’ın tüm iyi niyetine ve bütün gayretlerine rağmen, geçen yılı geçiştirmekle yetindi. Birkaç aydınla yapılan toplantılar, kamuoyunu tatmin etmeye dönük atölye çalışmaları, yayınlanan raporlar... Ötesi? Olmadı. Unutuldu.

Ne yazık ki, böylesi bir dönemde, Türk-İş’in bunca yıprandığı, Hak-İş’in iyice iktidarla iç içe geçtiği bir konjonktürde, koskoca bir devrimci geleneğe sahip DİSK, bunca değerli zamanı boşa harcadı. Sırf isminde muhafaza edilen “devrimci” kavramı için bile onlarca sınıf bilinçli işçinin ilk tercih ettiği bu konfederasyonun ve ona bağlı sendikalarının bugünkü yapıları ve tavırlarıyla bu değeri tam anlamıyla hak etmediklerini söylemek herhalde haksızlık olmaz. Rıza Kuas’ların Lastik-İş’i, İbrahim Güzelce’lerin Basın-İş’i, onlarca devrimcinin tek tek ördüğü Tekstil’i ile bugünü yorumsuz bir karşılaştıralım, bakalım ne göreceğiz.

Ancak, her şeye rağmen, DİSK’in devrimci geleneğine bağlı kalarak bu sendikalarda örgütlenen ve işten atıldıktan sonra gelip genel kurulda kendilerini gösteren kardeşlerimiz DİSK’i hakiki DİSK yapacaklar. Şanlı bir geçmişe sahip olan, bizim de gözbebeğimiz gibi koruduğumuz DİSK’te örgütlenen işçilerin Genel Kurul salonundaki konuşmaları, sloganları, davranışları DİSK’in nasıl bir konfederasyon olması gerektiği konusunda bir ipucu veriyor. Yeni dönemde, yeniden başlarken, DİSK onu yok etmek isteyenlerin eline terk edilmeyecek. DİSK’in geçmişi, DİSK’i unutturmak isteyenlere yeterli bir cevap olacaktır. Dün “çağdaş sendikacılık” adıyla işverenlerle işbirliği önerenler nasıl yok oldularsa, bugün emeği sermayenin yedeğine takmak isteyenler aynı akıbetle karşılaşacaklar. Yeter ki kafalar net, mücadele niyeti samimi, duruşlarımız kararlı olsun.





 
Yazarın Diğer Yazıları
 DİSK’te Yeni Dönem mi?

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS