Sosyalist Dergi: 14 |  Ahmet Erhanlı |
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Günümüz

     İngiliz yazar George Orwell'in en ünlü yapıtlarından biri olan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, özellikle 11 Eylül 2001'de New York'ta Dünya Ticaret Merkezi'ne ve Was-hington'da ABD Savunma Bakanlığı'na düzenlenen uçaklı saldırıdan sonra dünyanın içine yuvarlandığı karanlık dönemde yeniden güncellik kazanmıştır. 11 Eylül olayının ardından ABD'nin çıkardığı Yurtseverlik Yasası devlet güvenliğini sağlama gerekçesiy-le bireylerin en temel haklarının askıya alınmasının yolunu açmış, yönetimin ne paha-sına olursa olsun insanlar üzerinde sürekli denetim sağlama gayretleri insan haklarını savunan çevrelerde yaygın endişeler doğurmuştur. "George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te betimlediği dünyaya mı geldik?" sorusu birçok makaleye konu olmuş-tur. (www.epic.org 4 Nisan 2003). ABD'de başlayan sıkı denetim uygulamaları kısa sürede bütün dünyaya da yayılmıştır.


     George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı, bilindiği gibi, Soğuk Savaş'ta siyasal amaçlarla yaygın biçimde kullanılmıştır. Amerikan Merkezî İstihbarat Teşkilatı CIA Soğuk Savaş'ın kültür alanındaki en büyük operasyonlarından birinde, kitabın ve kitaptan yararlanılarak yapılan filmin bütün dünyaya dağıtılmasını sağla-mıştır. (Saunders 2000:293-298). Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı, günlük dile de geçen birçok kavramın kaynağı olmuştur. "Büyük Birader", "Büyük Birader sizi gözetliyor", "düşünce suçu", "dü-şünce polisi" gibi kavramların günlük dile yerleşmesi, George Orwell'in imgeleminde yarattığı dünyanın gerçek dünyayla bağını gösteren bir olgudur. Türkiye ve dünya televizyonlarını kasıp kavuran ve sokaktaki insanın günlük eğlencesine dönüşen "Biri Bizi Gözetliyor", "BBG Evi" gibi programların esin kaynağı da Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanıdır.

     Karamsar Roman
     Karamsar bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, bir karşı-ütopyadır. Ro-manda, dünya, sürekli olarak birbirleriyle savaşan Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya adlı üç büyük devlete ayrılmıştır. Okyanusya, Kuzey ve Güney Amerika'yı, Britanya'yı, Avustralya'yı ve Güney Afrika'yı içine alır. Avrasya, Avrupa ve Asya'nın Portekiz'den Bering Boğazı'na kadar uzanan kısımlarından meydana gelir. Doğu Asya ise, Çin, Çin'in güneyindeki ülkeler, Japonya, Mançurya, Moğolistan ve Tibet'i kapsar. Ayrıca, adı geçen üç büyük devletin ele geçirmeye çalıştığı, Ortadoğu, Orta Afrika ve Güney Hindistan'ı içine alan ara bölgeler vardır. Dünya nüfusunun beşte birini oluşturan ara bölgeler, üç devlet arasında sürekli el değiştirir. Ara bölgelerde yaşayan halklar, elden ele geçirilen köleler durumundadır.
     Üç büyük devlet olan Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya arasında ideolojik farklar yoktur, hepsi aynı dünya görüşüne ve aynı sisteme sahiptir. Bu dünya görüşü ve sistem, "oligarşik kolektivizm" olarak tanımlanır. Oligarşik kolektivizmin egemen sınıfı, kapitalist sınıfın aşağı ve orta sınıf tarafından yok edilmesinden sonra iktidarı ele geçiren yeni aristokratlar çevresidir. Bu çevre, ülke nüfusunun yüzde seksen beşini oluşturan proleterleri sömürür ve ezer. Ayrıca, ara bölgelerin yurttaş bile sayılmayan halklarını köle olarak kullanır. Kısacası, üç büyük devlette bütün toplumu sürekli de-netleyen baskıcı düzenler hüküm sürer.
     George Orwell, adı geçen romanında Okyanusya'ya odaklanır. Okyanusya top-lumunun büyük çoğunluğu, baskıcı düzene karşı ilgisizdir, Büyük Birader'in acımasız diktatörlüğü altında hiç tepki göstermeden yaşarlar. Romanın baş kahramanı Winston Smith, içinde bulunduğu ortamla uyumsuz, yalnız bir kişidir. Akıl dışı bulduğu baskı düzenine muhalefet etmeye, Büyük Birader'e meydan okumaya çalışır. Direnişine Julia da destek olur. Birlikte düzene karşı gelirler. Kendilerine yeni bir yaşam kurmak ister-ler. Ne var ki, bir süre sonra yakalanırlar. Akıl almaz işkenceler görürler. İşkencelere dayanamazlar ve birbirlerine ihanet ederler. Romandaki dokunaklı şarkının sözleri bu ihaneti şöyle tanımlar: "Kestane ağacının altında/ Sen beni sattın, ben de seni." (s.236). (Romandan yapılan bütün alıntılarda, kaynak, Nuran Akgören'in Can Yayınları'ndan çıkan çevirisidir.).
     Romanda "son insan", "son direnişçi", "insan ruhunun bekçisi" olarak betimle-nen Winston Smith de Büyük Birader'in egemenliğini benimser. Roman şöyle sona erer: "Ah! Kötü, gereksiz anlaşmazlık! Ah! Kendisini koruyan o şe.atli kucaktan kovulan inatçı kafa! İki cin kokulu gözyaşı yanaklarından süzüldü. Ama olsun, her şey yolundaydı, çekişme son bulmuştu. Kendisine karşı zafer kazanmıştı. Büyük Bira-der'i seviyordu." (s.239). Bir başka deyişle, Winston Smith'in ve Julia'nın başkaldırıları olumlu bir sonuç vermez. Çektikleri bütün acılara ve katlandıkları özverilere karşın, mahvolurlar: Manevi bir yıkım yaşayarak yeniden düzenle bütünleşmek, eski yaşamın kurallarına boyun eğmek zorunda kalırlar. Diktatörlük kazanır, karanlık artık en ufak bir aydınlığın sızmadığı bir koyuluğa ulaşır. İnsanlık asla geçit vermeyen sonsuz bir kapanın içine kıstırılmıştır. Baskı düzeninin saçmalığını düşünecek, başka türlü bir yaşamı düşleyecek ve bu doğrultuda harekete geçecek tek bir kişi bile kalmaz.
     Öyleyse, bu karamsar romanın izleği, "baskıcı bir ortam; baskının bilincine varma; başkaldırı; ihanet; yıkım ve teslimiyet" olarak özetlenebilir. Teslimiyet tamdır. Düzenin temsilcisi işkenceci O'Brien, işkence sırasında Winston Smith'e şöyle demişti: "Asla olağan insani duygularına kavuşamayacaksın. İçindeki her şey ölmüş olacak. Sevgi, arkadaşlık kurabilme yeteneklerin, yaşama sevincin yitmiş olacak, gülmeyeceksin, merak duymayacaksın, cesaret gösteremeyeceksin, onur duyamayacaksın. Bomboş olacaksın. Seni boşaltıp yerine kendimizi dolduracağız." (s.207). Dediği olmuştur, eski muhalif Winston Smith artık Büyük Birader düzeninin tam bir hayranıdır.

     Kavramsal İlkeler
     Şimdi, yazarın kurmaca dünyasının dayandığı kavramsal ilkelere geçelim. Ya-zar, romanının yazınsal gerçekliğini dört ilke üzerinde kurar: Bir, insanlığın geleceği sürekli bir baskı düzeni altında yaşamaktır; eşitlik, özgürlük ve barış bir hayalden ibarettir; sömürü, savaş, baskı ve eşitsizlik sonsuza dek sürecektir. İki, bu sürekli baskı düzeni kapitalist sınıfın devrilmesinden sonra kurulacaktır. Üç, insanlar her zaman birbirlerine ihanet edeceği için bu baskı düzenine karşı direnmek olanaksızdır. Dört, proleterler ve sömürge halkları asla bilinçlenip sömürü ve baskıya karşı koyamazlar.
     Görüldüğü gibi, bu dört ilke birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlı önyargı ve ön-görülerden oluşuyor. Bu noktada, adı geçen ilkeleri sırasıyla ele alıp gerçek dünyayla koşutluk içinde değerlendirmeye çalışacağım. Böylece, yazınsal gerçekliğin toplumsal gerçekliğe ne ölçüde ışık tutabileceğini de Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı bağla-mında bir anlamda irdelemiş olacağım.

     Birinci İlke
     Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki kurmaca dünyanın birinci ilkesi, insanlığın gelecekte sürekli bir baskı düzeni altında yaşamak zorunda olmasıdır. Ro-manını 1948 yılında yazan Orwell, 1984 yılını bütün dünyada sömürücü ve savaşçı diktatörlüklerin sağlamca yerleştiği simgesel bir tarih olarak sunar.
     2003 yılının Mayıs ayındaki dünya tablosuna bakacak olursak, karşılaşacağımız manzaranın eşitlik, özgürlük ve barış açısından hiç de iç açıcı olmadığını kabul etmek zorundayız. 21. yüzyıla büyük umutlarla giren insanlık, daha şimdiden ABD'nin Afga-nistan'ı ve Irak'ı işgal etmesiyle sonuçlanan iki savaşla karşılaştı. Aşağı yukarı birbirine denk kuvvetler arasında bir çatışmadan çok, aşırı bir güce sahip olan Amerika'nın çok zayıf rakiplerine tek yanlı saldırısı niteliğini taşıyan bu savaşların, ileride büyük dev-letlerin de işin içine doğrudan doğruya karışacağı yeni savaşların tohumunu attığını söyleyebiliriz.
     Romandaki savaşçı gelecek öngörüsünün şu ana kadar haklı çıktığını kabul etsek bile, özellikle Irak savaşına karşı dünya çapında büyük bir muhalefetin ortaya çıktığını vurgulamak gerekir. Dünyanın her kıtasında milyonlarca insan "savaşa hayır" sloganını bayrak edinerek ABD'ye karşı aylarca kampanya yürüttü. Emeğiyle yaşayan sade insanların ve aydınların başını çektiği bu muhalefete ek olarak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde yer alan devletler de bütün baskılara rağmen, ABD'ye ve onunla birlikte davranan İngiltere'ye istedikleri meşruiyeti vermedi. ABD'nin savaşı, sadece insanlığın vicdanında mahkum edilmekle kalmadı, uluslararası hukuk kuralları açı-sından da gayri meşru bir saldırı olarak nitelendi. Bütün bunlar, savaşı önlemeye yetmedi, ama saldırganlara karşı daha güçlü tepkilerin ve fiili önlemlerin gerekli olduğu bilincini yaygınlaştırdı.
     Saldırgan savaş politikalarına karşı bilincin yükselmesi ve eylemlerin yoğun-laşması, insanlığın hep savaşçı devletlerin boyunduruğu altında yaşamak zorunda ol-duğuna ilişkin öngörüyü, en azından, öznel bir önyargı olarak değerlendirme kapısını kapatmıyor.
     Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında savaşın egemen güç tarafından nasıl yansıtıldığı konusunda çarpıcı bir saptama yer alır. Buna göre, "savaş tüm hunharlığıy-la evrensel boyutlarda süregelmektedir; ırza geçme, yağma, çocukları katletme, koca ülke nüfuslarının köle durumuna düşmesi, tutsakların kaynar suya atılması ya da diri diri gömülmesine dek varan dehşetler olağan sayılmaktadır. Eğer bunlar düşman ülke değil de kendi ülkemiz tarafından yapılıyorsa övgüye değer bulunur." (s.151). Irak'ın işgalinden sonra yaşananları ve bunların ABD yöneticileri ve medyası tarafından yan-sıtılma biçimini dikkate alırsak, aktardığım saptamayı sanırım sizler de gerçekleşmiş bir öngörü sayarsınız.
     Romanda Okyanusya'nın baskıcı düzeni, kendisine karşı muhalefetin gelişme-sini kökten önlemek üzere "düşüncenin tüm biçimlerini olanaksız kılmayı" (s.240) amaçlayan yeni bir dil geliştirir. Yenikonuş adı verilen bu dilde herkesin bildiği kav-ramlar tam tersi bir anlama bürünür, örneğin savaş barış, özgürlük kölelik, bilgisizlik kuvvet anlamına gelir. Baskı ve işkenceden sorumlu bakanlığın adı Sevgi Bakanlığı, savaştan sorumlu bakanlığın adı Barış Bakanlığıdır.
     Aynı mantıktan yola çıkan ABD'nin söyleminde Irak'ı sömürgeleştirme ama-cıyla düzenlenen saldırının adı, bildiğiniz gibi, "Irak'a Özgürlük Operasyonu" oldu. Irak'ın işgal edilmesi ve Irak halkının köleleştirilmesi, "Irak'ın özgürleştirilmesi" olarak sunuldu. CNN televizyonunun haberlerinde, Irak'ta vatanlarını savunan yurtsever-lerin adı "teröristler" oldu. Sivil halka korkunç kayıplar verdiren füzelerin adı "akıllı bombalar"dı. Barış isteyen halklarının sesine uymayan, yani "demos"larının iradesine meydan okuyan militarist yöneticiler -örneğin, İngiltere Başbakanı Tony Blair ve İs-panya Başbakanı Jose Maria Aznar- "demokrat" olarak tanımlandı. Irak'ın petrollerine ve doğal kaynaklarına el koymak "Irak ekonomisini geliştirmek" kavramıyla ifade edildi. Amerikan söylemine göre, Amerikan generallerinden, işadamlarından ve emekli CİA başkanlarından oluşan bir hükümetin kurulmasıyla Irak'a "demokrasi" gelecek. Mezopotamya uygarlıklarının beşiğine, Sümer'e, Babil'e, Asur'a, Abbasi ülkesine ölüm yağdıran, Bağdat'ta müzeleri, kütüphaneleri bile talan ettiren Başkan Bush, Irak'a "hu-kuk ve uygarlık" götürdüklerini iddia ediyor.
     George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki öngörüsüne göre, Yenikonuş dili 2050 yılına dek İngilizce'nin yerini bütünüyle alacaktı. Irak savaşı bağla-mında kullanılan dile bakılınca, ABD egemenlerinin bu yolda gerçekten büyük mesafe aldıklarını söylemek mümkün görünüyor.
     Romanın betimlediği dünyada bütün yurttaşlar "tele ekran" adı verilen alet yardımıyla izlenir. Tele ekran hem verici hem alıcı işlevini görüyor, aynı anda hem yayın, hem kayıt yapabiliyordu. Düşünce Polisi, bu alet sayesinde herkesin ne dediğini ve ne yaptığını sürekli izleyebilirdi. Bugün ABD'de uygulanan izleme ve denetleme sistemlerini düşününce, bu öngörünün de doğru çıktığı söylenebilir.
     "Herşeyden Haberdar Olma" projesi olarak çe-virebileceğimiz "Total Information Awareness" projesi bu konuda yeterince fikir verebilir. ABD'de savaştan sorumlu "Savunma" Bakanlığı'na bağlı İleri Savunma Projeleri Ajansı'nın bir kolu olan Haberdarlık Büro-su'nun yürüttüğü bu projenin 2001-2003 mali yıllarını kapsayan bütçesi 240 milyon dolardır. (www.epic.org 4 Nisan 2003).
     Emekli Amiral John Poindexter'in başkan-lığında sürdürülen proje, herkesin beşikten mezara kadar kaydını tek bir sistem içinde tutmayı amaçlıyor. İlginç bir nokta, Poindexter'in ordudan emekli old-ktan sonra uzun süre çalıştığı Syntec Technologies adlı şirketin bu projede de yer almasıdır. Proje, Savunma Bakanlığı'nın istediği anda herkesin bilgisayarına girebilmesini öngörüyor. Sağlık, eğitim, maliye, seyahat, ulaşım, konut, iletişim alanlarındaki bütün elektronik işlemlerimiz izlenecek. Bütün elektro-nik postalar, bütün telefon konuşmaları, her türlü haberleşme, ziyaret ettiğimiz bütün siteler, yaptığımız bütün alışverişler kaydedilecek. İnsanların kimliğini uzaktan teşhis etmeyi sağlayacak programla Bakanlık, derimizin rengine, vücudumuzun ağırlığı ve şekline, yürüyüş tarzımıza, yüz ifadelerimize, ses özelliklerimize ilişkin verilerle bizi kolayca tanıyabilecek. Projenin ambleminde "bilgi iktidar demektir" sloganı yer alı-yor. Senato Yargı Komitesi Başkanı Utah senatörü Orrin Hatch şöyle diyor: "George Orwell'in '1984'ünü yıllar öncesinde okuduğumda bizim toplumumuzun böylesine sürekli bir denetim altında tutulabileceği varsayımı bana gülünç gelmişti. Ama şimdi bu noktaya gelmiş bulunuyoruz. Bu operasyonu çok dikkatle incelemek ve belki de ona hiç izin vermemek gerekecek." (Lee Tien 2003).
     ABD Ulaştırma Bakanlığı, 2003 yılı Şubat ayının sonunda, savaş sanayisinin önde gelen kuruluşlarından Lockheed-Martin'in ticari bütün uçak yolcuları için geç-mişlerini araştıracak bir sistem oluşturacağını açıkladı. Ulusal bilgisayar ağıyla, yolcu adaylarının banka ve kredi kartı işlemleri, sabıka kayıtları daha bilet ayırtılırken araş-tırılabilecek. (Çelikkan 2003). Bırakın ABD'yi, Türkiye'de bile artık büyük şehirlerde bütün meydanlar, caddeler ve önemli sokaklar kapalı devre televizyon sistemleriyle gözetleniyor.

     İkinci İlke
     Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki kurmaca dünyanın ikinci ilkesi, sözü edilen sürekli baskı düzeninin kapitalist sınıfın devrilmesinden sonra ortaya çıkma-sıdır. Kapitalist sınıfın ortadan kaldırılmasından sonra, iktidar, "bürokratlar, bilim adamları, teknisyenler, işçi sendika önderleri, halkla ilişkiler uzmanları, okutmanlar, gazeteciler ve usta politikacılar" gibi "ücretli orta sınıf ve işçi sınıfının yukarı tabakala-rını oluşturan kimseler"in (s.167) eline geçmişti.
     Yazara göre, "eskiden, egemen sınıflara liberal düşünceler bulaştığı için, bunlar ortadaki sorunlarla uğraşırlar, yönettikleri sınıfın düşündükleriyle pek ilgilenmezler-di." Ayrıca, "eski hükümetlerden hiçbirinin, yönettikleri kişileri sürekli denetim altında bulundurma olanakları yoktu." (s. 167). Eski egemen sınıfların tersine, yeni egemen sınıfın üyeleri hem liberal düşüncelere uzak oldukları, hem de tele ekranın sağladığı olanaklardan yararlandıkları için, baskı ve denetimi sürekli hale getirebilmişlerdi. "Her yurttaşın ya da en azından gözetlenmesi gerekecek kadar önemli herkesin, hiç aralıksız polis denetimi ve başka iletişim yolları bulunmadığından, sürekli bir resmi propaganda bombardımanı altında tutulabilmesi olası kılındı. Böylece, tarihte ilk kez herkesin devletin isteklerine boyun eğmesi ve her konuda düşünsel bir birliğin oluş-ması sağlandı." (s.167-168).
     George Orwell'in romandaki bu öngörüsünün her iki yönden de yanlış çık-tığını söyleyebiliriz. Birincisi, Sovyetler Birliği tipi devletleri kastederek öne sürdüğü "mutlak denetim" ve "her konuda düşünsel birlik" tarih tarafından yalanlandı. Sovyet-ler Birliği ve bağlaşığı Doğu Avrupa ülkelerinde rejimler 1989-1991 yılları arasında de-ğişti. Sovyetler Birliği dağıldı, Doğu Almanya Batı Almanya'ya ilhak edildi, Yugoslavya parçalandı, Çekoslovakya bölündü. Eski Sovyetler Birliği ve bağlaşığı ülkelerin hepsi kapitalizme dönüş yaptı. Bu ülkelerin çoğu kapitalist Avrupa Birliği'ne ve NATO'ya katıldı. Polonya, Macaristan, Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya gibi ülkeler Irak sava-şında ABD'nin en yakın dostları olarak hareket ettiler. Hatta Polonya, ABD'yle yaptığı işbirliğinin mükafatı olarak Irak'ta kurulan sömürgeci yönetime katıldı.
     İkincisi, tamamıyla kapitalist sınıfın yönetiminde olan ABD, yurttaşlarını fiş-leyip denetleme, medya ve üniversite sistemi aracılığıyla halk kitlelerini ve aydınları etkileme açısından Orwell'in sürekli denetim devletine en çok yaklaşan devlet oldu. Dev özel kapitalist şirketlerin devletle işbirliği yaparak oluşturduğu medya ve üniver-site sistemi, sadece Amerika'da değil, bütün dünyada bilgi, kültür ve popüler kültür alanlarına hükmediyor.
     Amerikan medyası General Electric, Microso., Walt Disney gibi günlük haya-tımızın içinde olan şirketleri; CNN ve CNBC gibi günlük haber kaynaklarımızı; MTV gibi dünya gençliğinin gözdesi müzik kanallarını; Dow Jones ve Standard& Poors gibi borsa ve mali piyasalarla ilgili kurumları; Time ve Newsweek gibi haber dergilerini; Vogue gibi moda dergilerini; bizi rüyadan rüyaya sürükleyen Hollywood filmlerini; bilim ve kültür kitapları ile çok satışlı romanları basan ünlü yayınevlerini kapsayan bütünsel bir ağdır. Bir başka deyişle, ABD medyası, hayatımızı dört bir yandan kuşatan bir yapıdır.
     ABD'de eğitim sistemi ise yaklaşık yüz yıldan beri kapitalist tekellerin menfaat-leriyle belirlenen bir çerçeveye oturtulmuştur. Özellikle yüksek eğitim kurumları bü-yük şirketlerin bağışlarıyla ayakta kalan özel vakıfların denetimindedir. Harvard, Co-lumbia, Yale, Princeton, Dartmouth, Brown, Pennsylvania, Cornell, MİT gibi üniversite ve enstitülerin başını çektiği yüksek eğitim kurumları sadece Amerikan yönetici sını-fının gelecekteki üyelerini yetiştirmekle kalmaz, bütün dünyanın ve özellikle üçüncü dünya ülkeleri olarak tanımlanan bağımlı kapitalist ülkelerin seçkinlerini de eğitir.
     Böylece üniversiteler ve medya dünyanın her yerinde olaylara aynı gözlükle bakan ve Amerikan kapitalist şirketlerinin menfaatlerini başka türlüsünü akılları ala-mayacak şekilde kollayan ortak bir ideolojik ve siyasal düzenek oluşturur.
     Medyanın ABD kamuoyunu nasıl çarpıcı biçimlerde etkileyebileceği konu-sunda ünlü Amerikalı bilimci Noam Chomsky, Saddam Hüseyin'in ve Irak'ın 11 Eylül 2001 eylemlerinden sorumlu tutulması örneğini veriyor. 11 Eylül'ün hemen ardından ABD'de yapılan kamuoyu yoklamalarında Saddam Hüseyin'i ve Irak'ı bu eylemler-den sorumlu tutanlar sıfıra yakın çıkmış. Bir yıl sonra Eylül 2002'de hükümetin ve medyanın birlikte başlattığı propaganda kampanyasının sonucunda Aralık 2002'de yapılan yoklamalarda ise ABD halkının neredeyse yarısının Dünya Ticaret Merkezi'ne ve Savunma Bakanlığı'na uçakla saldıranların Iraklı olduklarına ve Saddam Hüseyin devrilmedikçe bu tür saldırıların tekrarlanacağına inandıkları görülmüş.
     En ufak bir gerçeklik taşımayan böyle bir yanıltmacanın bu kadar kısa sürede ABD halkına benimsetilebilmesi, medyanın kapitalist sınıfın emrinde nasıl bir "korku üreticisi" olabildiğini gösteriyor. İnsanlar korkutuluyor ve en basit insani değerleri bile düşünemeyecek hale getirilerek okyanuslar ötesinde bir sömürge savaşına razı ediliyor. Bu durum, Orwell'in romanında yarattığı "Nefret Ha.ası"nın, "bellek deliği" uygulamasının, "geçmişi denetleme" ilkesinin, tek bir emirle düşmanın değiştirildiği propaganda kampanyalarının gerçek yaşamdaki belirgin örneğini oluşturuyor.

     Üçüncü İlke
     Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanındaki yazınsal dünyanın üçüncü ilkesi, baskı düzenine karşı direnmenin olanaksızlığıdır. Orwell'e göre, bunun nedeni, in-sanların özünde hain olmasıdır: İnsanlar bencildir, kendi canlarını kurtarmak için en sevdiklerine bile ihanet ederler. Daha önce de belirttiğim gibi, Winston Smith ve Julia işkenceye boyun eğip birbirlerini "satarlar". "Acı içinde, tek şey isteyebilirdiniz; durmasını. Dünyadaki hiçbir şey fiziksel acıdan daha kötü olamazdı. Acının karşısında kahramanlık yoktu" diye düşünür Winston Smith. (s.194-195). Romandaki öteki mu-halifler, Jones, Aaronson ve Rutherford da aynı süreci yaşamışlardır.
     Kimi insanların acıya dayanamayarak işkencecilere boyun eğdikleri doğrudur. Ama bu durum genelleştirilemez. Birçok insanın gerekirse canları pahasına inançla-rını ve sevdiklerini savundukları bir gerçek olmasaydı, dünyada bugüne kadar hiçbir baskı rejimi yıkılmazdı. Padişahlar, şahlar, Hitler ve Mussoliniler bugün bile başımızda olurdu. Kurtuluş savaşları, devrimler, Vietnamlar, Filistinler yaşanmazdı. Sömürge imparatorlukları yıkılmazdı.
     Baskıya karşı direnilemeyeceği ilkesi, gerçek yaşamda tersini gösteren birçok kanıt ışığında, George Orwell'in temelsiz bir önyargısı olarak kalıyor.

     Dördüncü İlke
     Romanın yazınsal dünyasındaki dördüncü ilke, proleterlerin ve sömürge halk-larının asla bilinçlenip sömürü ve baskıya karşı koyamayacaklarına ilişkindir.
     Romanda, Okyanusya nüfusunun yüzde seksen beşini oluşturan proleterler "aptallar ordusu" (s.170) olarak nitelenir. Kitaba göre, "Proleterlerin korkulacak bir yanı yoktur. Kendi hallerine bırakılırsa, kuşaklar, yüzyıllar boyu, çalışırlar, ürerler ve ölürler. İçlerinde başkaldırı için bir itki oluşması şöyle dursun, yaşadıkları dünyanın bundan daha farklı olabileceğini kavrama gücünden de yoksundurlar." (s.171). İşken-ceci O'Brien, kitapta hiç yanlışlanmadan, şöyle der: "Proleterler asla başkaldırmaya-caklar, ne bin yıl, ne de milyon yıl sonra. Yapamazlar." (s.211). "Onlar güçsüz hayvanlar gibidir." (s.218).
     Sömürge halkları konusundaki yargı daha da katıdır. Onların varlığı ya da yok-luğunun hiç bir kıymeti yoktur. "Eğer onlar olmasalardı, dünya toplumlarının yapısı ve ayakta durma biçimleri bugünkünden farklı olmazdı." (s.153). "Sürekli el değiştiren ekvator ülkelerindeki kölelerse, bu yapının sürekli ya da gerekli bir parçası değildirler." (s.170). Tanca'dan Brazzaville'e, Darwin'den Hong Kong'a kadar uzanan geniş toprak-lardaki sömürge halkları bir hiç sayılırlar; onlar elden ele geçmek zorunda olan basit kölelerdir.
     Sömürge imparatorluklarını yıkan, yeni sömürgeciliğe karşı direnen halkları böylesine aşağılamanın sömürgeci seçkinlere özgü bir önyargı olmaktan öteye geçe-meyeceğini belirtmekle yetineceğim.
     Demek ki, kapitalist ve sömürgeci beyzadelerin elitizmini kırmak için, proleter-lerin ve sömürge halklarının varlıklarını ve güçlerini bugüne kadar olduğundan çok daha fazla göstermeleri gerekiyor.
     Aslında çevrelerine daha duyarlı bir gözle bakanlar, Irak savaşına karşı yü-rütülen kampanyanın Orwell'in beyzadece önyargısını çürüttüğünü göreceklerdir. Örneğin, ABD'de hükümetin ve medyanın aksi yöndeki bütün çabalarına rağmen Vi-etnam savaşından bu yana görülmemiş yaygınlıkta güçlü bir barış hareketi ortaya çıktı. Hükümetin ve medyanın tezlerini sorgulayan, düpedüz yanıltmaca içeren iddialarını çürüten bir barış odağı kısa süre içinde kendini örgütlemeyi ve gösteriler düzenlemeyi başardı. ABD'de, Avrupa'da ve dünyanın her kıtasında birçok ülkede egemen medyaya alternatif bir iletişim ağı kuruldu. Başta El Cezire televizyonu olmak üzere irili ufaklı yayın organlarının Amerikan haberciliğinin dünya çapındaki tekelini fiilen kırması, zayıfların birleşince güçlü egemenlere karşı kamuoyu oluşturma alanında da direne-bileceklerini gösterdi.
     Aynı durum ülkemizde de tekrarlandı. Türkiye'de egemen çevrelerin ve büyük medyanın savaş destekçisi büyük kampanyasına rağmen, emperyalist savaşa karşıçıkanlar, Türkiye halkının yüzde seksenlere doksanlara varan büyük çoğunluğunu savaşa karşı çıkma, Irak halkıyla dayanışma doğrultusunda etkilemeyi başardılar. İs-tenen sonuca ulaşılamadı, savaş ve işgal önlenemedi; ama, proleterlerin ve sömürge halklarının bilinçlenme, örgütlenme ve sömürü düzenlerine karşı başkaldırma gücüne sahip oldukları anlaşıldı.

     Sonuç
     Özellikle 11 Eylül 2001 olayından sonra yeniden güncellik kazanan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanını, George Orwell'in imgeleminde yarattığı dünyanın gerçek dünyayla ilişkileri açısından değerlendirmeye çalıştım. Yazarın kurmaca dünyasının dayandığı kavramsal ilkeleri ele aldım. Romanın izleğini ve kahramanların işlenişini belirleyen bu kavramsal ilkelerin içerdiği önyargı ve öngörülere değindim.
     Sonuç olarak, şunu belirtebilirim. Bu yıl yüzüncü doğum yılını kutladığımız George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında karşımıza çıkan önyargı ve öngörüler, yaşamımızı derinden etkileyen süreçlere ilişkindirler. Olumlu ve olumsuz yönleriyle Orwell'in yarattığı yazınsal dünyayla hesaplaşmak, gerçek toplumsal dün-yayla hesaplaşmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Orwell'in kurmaca dünyasına daha ya-kından bakmaya ihtiyacımız var.

KAYNAKLAR
Ahmad, Aijaz. 1992. In Theory: Classes, Nations, Literatures. London: Verso.
Cesaire, Aime. 2000. Discourse on Colonialism. New York: Monthly Review Press.
Chomsky, Noam. 2000. Sam Amca Ne İstiyor. İstanbul: Minerva Yayınları.
Chomsky, Noam. "Turkey and the US War on Iraq". 3 Nisan 2003. www.zmag.org
Çelikkan, Murat. "Korku İmparatorluğu", Radikal, 2 Nisan 2003.
Herman, Edward S. ve Noam Chomsky. 1999. Medya Halka Nasıl Evet Dedirtir. İstanbul: Minerva Yayınları.
http://www.epic.org/privacy/profiling/tia/default.html 4 Nisan 2003.
Lee Tien. "Total Information Awareness: taking the fiction out of science fiction".
Freelance Star, 26 Ocak 2003. Electronic Frontier Foundation, www. eff.org 5 Mayıs 2003.
Orwell, George. 1999. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. İstanbul: Can Yayınları.
Orwell, George. 1968. Collected Essays, Journalism and Letters of George Or-well. Four volumes, edited by Sonia Orwell and Ian Angus. New York: Harcourt.
Saunders, Frances Stonor. 2000. The Cultural Cold War. New York: The New Press.
Williams, Raymond. 1971. George Orwell. New York: The Viking Press.
www.hoovers.com
 
Yazarın Diğer Yazıları
 ENİS BATUR: ÖLÜ ORDUNUN GENERALİ
 TÜRKİYEDE DİN-DEVLET İLİŞKİLERİ

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS