Kitap Dizisi:2 |  Ahmet Erhanlı |
TÜRKİYEDE DİN-DEVLET İLİŞKİLERİ

    Son Milli Güvenlik Kurulu toplantılarından ve Genelkurmay'ın tehdit değerlendirmesini değiştirdiğini, irticanın birinci tehdit durumuna yükseldiğini ilan etmesinden sonra meydana gelen hayhuy içinde yolumuzu yitirmemek, burjuvazinin şu ya da bu kesiminin peşine takılmadan işçi sınıfının bağımsız sosyalist çizgisini savunabilmek için kimi temel gerçekleri anımsayalım. Sağlıklı bir siyasal değerlendirme için Türkiye'de din ile devlet, Kemalizm ile İslamiyet, Refah Partisi ile Silahlı Kuvvetler arasındaki ilişkileri diyalektik bir bakışla, uluslararası kapitalist sistem çerçevesinde ve ülkemizdeki emek-sermaye çelişmesi ekseninde incelemek gerekir.



Kemalist Sentez
    Türkiye'de burjuvazinin oluşum süreci içerisinde üç düşünce akımı -Türkçülük, İslâmcılık ve Batıcılık- öne çıktı. Türkiye'de egemen kültürün şekillenmesinde Türk milliyetçiliğinin, İslâmcılığın ve Batıcılığın çeşitli dozlardaki bileşimleri belirleyici oldu. "Türk yönetici sınıfının, giderek de Türk toplumunun 250 yıllık kültürel kimlik arayışında çeşitli 'sentez'ler ortaya atıldı. İçinde din-devlet ilişkisinin ve milliyetçilik sorununun merkezi bir yer tuttuğu bu sentezler, aynı zamanda toplum içinde zaman zaman sertleşen, önemli politik-ideolojik boyutları olan bir kültür savaşının da eksenini oluşturdu. Hiçbiri tam tutarlı olamayan (arayış sürüyor) bu sentezlerde, çocukların oyun blokları gibi kullanılan üç öğe benimsendi veya reddedildi: "Türklük, İslâmiyet, Batı(cılık)." (1) Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla Kemalist sentez egemen oldu.
    Batıcı olan ve meşru siyasal yaşamda İslâma yer vermeyen Kemalizm bir Türk-Batı senteziydi. "Belki de Kemalist 'Altı Ok' içinde en devrimsel nitelik taşıyan ilke" (2) olan laiklik ilkesinin yerleşmesiyle dinin siyasal etkisi Türkiye'de önemli ölçüde zayıfladı. Kemalizm Türkiye burjuvazisinin resmi ideolojisi oldu. "Kemalizmin/Atatürkçülüğün çağdaş Türkiye'de... her konuyu kucaklayan bir kamusal felsefe olduğunu söylemek herhalde 'malumu ilam' olacaktır. Kemalizm yalnız meşru sayılan siyasete, milli eğitime ve ulusal kültüre yön veren bir ideoloji/dünya görüşü değildir; toplumsal yaşamın her alanında, sağduyu eseri ve kamuya yararlı sayılan tutumların, görüşlerin ve açıklamaların bir parametresi ve gerekçesi hükmündedir. Bir yandan, resmi siyasetin ve siyasal iktidarın otoritesini dayandırdığı bir meşruiyet formülü ve miti; öbür yandan, genel olarak kamunun -şu ya da bu bilgi ve bilinç düzeyiyle- kabul ettiği ve birçok fikir ve fiili değerlendirmekte kullandığı bir temel meşruiyet normudur. ...Kısacası, Kemalizm/Atatürkçülük çağdaş Türkiye'de tam bir resmi ideoloji, tam bir egemen ideoloji, kapsayıcı bir kamu felsefesi olarak, bunlardan daha geniş bir kategori olan 'siyasal kültür' dairesinin içini çok önemli ölçüde dolduran bir gerçekliktir. Siyasal kültür ve Kemalizm özdeş değildir ve çakışmaz ama, denebilir ki, bugünkü Türk siyasal kültürünün en ağırlıklı, en belirleyici kompartmanı, Kemalizm olarak özetlenebilecek bir bilişsel ve duygusal-normatif yönelişler ve davranış eğilimleri bütünüdür. Siyasal kültürün toplam içeriği içinde yeraldığı söylenebilecek başka unsurlar (sol, liberal, dinci yönelişler gibi alt-kültür ideolojileri) ile 'yüksek kültür' haline gelmiş olan Kemalizmin nüfuz edemediği ölçüde 'halk kültürü' ve Osmanlı-İslam toplumunun geleneksel uzantıları/tortuları ya marjinaldir, ya da gayri meşrudur." (3)

Türk-İslâm-NATO Sentezi
    Din 1940'ların ikinci yarısından başlayarak tekrar bir toplumsal denetim aracı olarak kullanılmaya başlandı. Adım adım hızlanan bir süreçle imam hatip okullarının açılması, Kuran kurslarının yaygınlaştırılması, din dersinin önce seçmeli sonra zorunlu ders olarak milli eğitim sistemine sokulması, Diyanet İşleri Bakanlığının olağanüstü güçlendirilmesi yükselen sola karşı bizzat devlet eliyle yürürlüğe konan eylemler oldu. Günümüzde dinci hareketin belli başlı önderlerinin neredeyse hepsi Komünizmle Mücadele Dernekleri içinde yetiştiler, özellikle 1960'lar ve 1970'ler Türkiyesi'nde toplumsal uyanışa karşı din Kanlı Pazar türü katliamlara girişenleri seferber eden bir bayrak olarak kullanıldı. İslâmcı Milli Selamet Partisi gerici faşist Milliyetçi Cephe hükümetlerinin içinde yer aldı. Bu süreç 12 Eylül 1980 darbesinden sonra resmen benimsenen Türk-İslâm senteziyle (veya Taha Parla'nın çok daha doğru adlandırmasıyla Türk-İslâm-NATO senteziyle) doruğa ulaştı.
    12 Eylül darbesinden sonra dinin devlet ve toplum içindeki konumunu yükseltmek üzere bir toplum projesine ve bir siyasi plana göre bilinçli politik-ideolojik bir müdahale gerçekleştirildi: "İşte 12 Eylül'den sonra meydana geldiğini düşündüğüm değişiklik, yönetimlerin ve bürokrasinin klasik Kemalist laik çizgiyi bırakarak Türk-İslâm Sentezi adı altında (vurgu Türk'te) oluşmaya başlayan dinci bir milliyetçiliğe (vurgu milliyetçilikte) razı gelişleridir. Bu sentezde din, bir ahlâk sistemi ve toplumsal kurum olmaktan çok, bürokratik-otoriter devletin elindeki toplumsal denetim araçlarından biri olarak görülmektedir. ... 1980'lere kadar neredeyse bir 'alt-kültür' statüsünde kalan dinin ortodoks devletçi türü, artık, 'resmi ideoloji' Kemalizmin yanıbaşında 'resmi kültür' olmak yoluna girmiş bulunuyor". (4)
    Buna bağlı olarak "Türkiye, 12 Eylül 1980'den sonra laiklik konusunda 1920'lerin gerisine düşmüştür. Yalnız bir toplumsal ahlâk sistemi olarak değil, bireysel ahlâk olarak da çağdaş yaşamda yeri çok küçülmüş olan din, Türkiye'de tekrar yaygınlaşmakla kalmamış, siyasete de sokulmuştur. Hem de aşırı dinci gruplar ya da partiler tarafından değil, bizzat devlet eliyle. 1982 Anayasasında aynı zamanda Kemalizmi resmi ideoloji ilan eden bir devletin eliyle! Din 'hortlamamış', hortlatılmıştır." (5)

Yeniden Gelenekselleştirme Politikası
    Dine devletin emrinde verilen bu rol sadece Türkiye'ye özgü değildir. Bu program, Soğuk Savaş ortamında Amerikan emperyalizminin geliştirdiği "re-traditionalization" (yeniden gelenekselleştirme) politikasının Türkiye koşullarındaki uygulamasıdır.
    "Devlet kontrolünde dinci milliyetçilik, 1980'ler Türkiyesi'ne özgü bir şey değildir. Müttefik Üçüncü Dünya ülkelerinde 'vesayetçi demokrasilerle modernleşme' tezleri ve politikalarının tutmadığı görülünce geliştirilen 'bürokratik-otoriter yönetimlerle yeniden gelenekselleşme' tezleri ile uyum, belki de irtibat içinde. İkinci sınıf Amerikan akademisyenlerince 'sosyal bilimsel' dayanak kazandırılan bu tezler, ABD'li ve yerli uygulamacılar tarafından yalnızca sola değil, genel olarak demokrasiye karşı kullanılan devlet politikalarına dönüştürülüyor. Din kutusunun içi, örneğin Endonezya ve Pakistan'da İslâmiyetle, Brezilya ve Şili'de ise Hıristiyanlıkla doluyor." (6)
    12 Eylül'ün Atatürkçü generallerinin başta Kenan Evren olmak üzere 'dini bütün Müslüman' kesilip Atatürk'ün en önemli reformu laikliği ortadan kaldıran kararlara imza atmalarının sırrı işte burada yatıyor. "Amerikan sosyal bilimlerinde üretilen 'yeniden gelenekselleşme' tezleri, daha doğrusu 'yeniden gelenekselleştirme' ideolojisi, ABD güdümündeki Batı emperyalizminin nüfuz bölgesindeki Üçüncü Dünya ülkelerinde yürütülen politikaların rehberi olmuştur. Allah bilir popülarize edilerek 'örtülü operasyon' talimnamelerine ve üst düzeydeki askeri danışmanların sözlü telkinlerine kadar girmiştir". (7)

Uzlaşmanın Esasları
    12 Eylül'den sonra Kemalizm ile İslâmın Türkiye'de devletin ideolojik dayanağı olarak nasıl kullanıldığı, Kemalizmle İslâmcılık arasında karşılıklı tavizlerle nasıl bir uzlaşma sağlandığı konusunda iki örnek vereceğim.
    Örneklerden birincisi Fatih Güllapoğlu'nun Tanksız Topsuz Harekât (Tekin Yayınları, 1991) adlı kitabıdır. Kitap, Milli Güvenlik Kuruluna şeriatçı akımların örgütlenmesi konusunda yapılan bir şikâyetin aşamalarını ayrıntılı olarak vermekte, sonuçta bu örgütlenmenin bizzat Milli Güvenlik Kurulunun denetimi ve yönlendirmesi altında yapıldığını kavrayan şikâyetçinin uğradığı büyük şaşkınlığı dile getirmektedir. Kitapta ortaya konduğu şekilde Toplumla İlişkiler Başkanlığının (TİB), yani devletin psikolojik savaştan sorumlu çekirdek kadrosunun en yetkili komutanının odasında bir duvarın boydan boya Nutuk'la, karşı duvarın ise boydan boya Kuran'la dolu olması yaşanan sürecin anlamlı bir simgesi olarak kabul edilebilir. Komünist Manifesto'ya karşı bir elde Nutuk, bir elde Kuran'la çarpışan kontr-gerillacı dönemin teşvik edilen tipik kahramanıdır.
    İkinci örnek, Refah Partisi'nin programıdır. Refah Partisi, programının "Başlangıç" bölümünde şunları söylemektedir:
    "Bu Program: Anayasa ve Siyasal Partiler Kanununda yer alan, Atatürk ilkeleri doğrultusunda;     - Tarih boyunca bağımsız yaşamış Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkesinin bölünmezliğini, Cumhuriyet ve Demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak, kişinin temel hak ve hürriyetlerini sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak amacıyla,
    - Türkiye Cumhuriyetinin herşeyden önce Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, yani bütün fertlerinin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle milli dayanışma ve adalet anlayışı içerisinde yaşayan bir toplum olduğu görüşüyle,
    - Türk Devletinin bağımsızlığına önem veren, temel insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğü prensibini benimsemiş, kanun karşısında din, dil, ırk, renk ve mezhep farkı gözetmeksizin herkesi eşit sayan, toplum huzuruna ağırlık veren bir inançla hazırlanmıştır." (8)
    Ne Refah taraftarlarının, ne de Refah karşıtlarının hiç açığa vurmadıkları bu program, devlete ve ardındaki yerli ve yabancı sermayeye verilen bir taahhütname niteliğindeydi. (Günü geldiğinde bu taahhütnamenin karşılığının isteneceği politikayla ilgilenen herkesin bilebileceği yalın bir gerçektir.)
    Görüldüğü gibi, 12 Eylül'den sonra dinin Kemalizme, Kemalizmin dine verdiği karşılıklı tavizlerle ortak bir çizgide uzlaşma sağlanmıştır. Taha Parla'nın 1989 yılındaki gözlemi 12 Eylül'deki büyük uzlaşmanın sonucunu şu şekilde dile getiriyordu: "Devletçi-dinci kadrolar büyük sayılar halinde, imam-hatipli polis şefleri, kaymakamlar, valiler olarak devlet yönetiminde Silahlı Kuvvetlere ortak olmaya hazırlanmaktadırlar." (9) Sonuçta başta İçişleri ve Milli Eğitim olmak üzere birçok bakanlıkta, özellikle de polis teşkilatında, okul ve üniversitelerde yoğun bir dinci kadrolaşma ortaya çıktı. Siyasal rejim yarı-dinci bir niteliğe büründü.

İç Çelişmeler
    Yeniden gelenekselleştirme programı bu noktaya kadar başarıyla uygulandı. Ancak programın kendi iç çelişmeleri de mevcuttu ve ülke, bölge ve dünya gerçekleri değiştikçe, siyasal güç dengelerinde değişiklik meydana geldikçe sözkonusu iç çelişmeler de yoğunlaştı. Her şeyden önce Kemalizm ile İslâmiyet iki farklı dünya görüşüydü. Kemalizm pozitivist, İslâmiyet imancıydı; Kemalizm dünyevi-laik, İslâmiyet ilâhiydi; Kemalizm Batıcı, İslâmiyet ise Doğucuydu; Kemalizm Türk milliyetçisiydi, İslâmiyet ise milliyetler üstü din kardeşliğine dayalıydı; Kemalizm ulusun egemenliğini, İslâmiyet ise Allahın egemenliğini savunuyordu. Bir başka önemli nokta ise, yeniden gelenekselleştirme programında İslâmiyete bağımsız ve belirleyici bir rol değil, devletin denetiminde ikincil ve Kemalizme yardımcı bir rol verilmiş olmasıydı.
    Her ikisi de bürokratik, otoriter ve totaliter bir siyaset anlayışına dayanan bu ideolojiler, solun, Kürt hareketinin ve demokratik açılımların bastırılmasında birlikte görev yaptılar. Kemalizmin şefe mutlak itaat ilkesi ile İslâmiyetin "ulül emr"e mutlak itaat ilkesi sermayenin hakimiyetini sürdürmekte çok işlevsel oldular. "Kemalizmin yanısıra dine de devletin denetimi ve gözetiminde verilen görev ve işlev çok açıktır. Din, yurttaşların ideolojik olarak türdeşleştirilmesinde, toplumun depolitize edilmesinde ve çoğulcu siyasetin önlenmesinde ikinci bir ideolojik araç olarak Kemalizme yardım edecektir. Teorik-kavramsal planda bağdaşması olanaksız iki dünya görüşü, Kemalizm ile İslâmiyet, otoriter devletin çifte dayanağı olarak işlevsel planda yanyana kullanılmak istenmiştir. (Bu tasarımdaki iç-gerilime ne kadar egemen olunabileceği ayrı bir sorudur)". (10) Din derslerinin zorunlu hale getirildiği, Alevi köyleri dahil her köye cami kampanyasının yürütüldüğü, imam-hatip okullarının ülke çapında yaygınlaştırıldığı, orta ve üst düzey devlet kadrolarının imam hatiplilerle doldurulduğu bir ortamda imam-hatip mezunlarının harp okullarına alınmasına izin verilmemesi şeklindeki yarım-önlem sözü edilen iç gerilime egemen olma gayretinin bir göstergesiydi.

Refah Hükümette
    Solun zorla ezilmesinin yarattığı boşlukta yıllarca İMF politikalarının uygulanmasıyla yoksullaşan ve bilinci çökertilen kitlelerin önemli bir kısmını "adil düzen" demagojisiyle kendine çeken Refah Partisi'nin yerel yönetimleri ele geçirmesinin ardından koalisyonun büyük ortağı olarak hükümete de gelmesiyle 12 Eylül'de yürürlüğe konan uzlaşmanın öngördüğü denge bozuldu. Dinci güçler planda amaçlanandan daha kuvvetli bir konuma geldiler. Böylece Türk-İslâm-NATO sentezini de geride bırakacak şekilde rejimin tamamen İslâmileştirilmesi ihtimali belirdi. Devletin çelik çekirdeği, yani iç ve dış sermaye kesimleriyle içli dışlı olan ve Türkiye kapitalizmi adına siyasetin çerçevesini çizen, siyaset planlamasını yapan askeri ve sivil yüksek bürokrasi alarm zillerini çaldı ve Refah Partisi'ni sıkıştırmaya başladı.
    Refah Partisi buna ikili bir politikayla karşılık verdi. Öncelikle iç ve dış büyük sermaye kesimlerini tedirgin eden "adil düzen" programını rafa kaldırdı ve ekonomide İMF'nin özelleştirmeci rantiye politikasını benimsedi. Yoksul kitlelere verdiği sözleri unuttu. Olağanüstü hali devam ettirmek, Susurluk dosyasını örtbas etmek, mevcut anayasa ve yasalara bile aykırı şekilde Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliğini kabul ederek Genelkurmayın siyasal yetkilerini arttırmak, açıkça anti-Semitik bir platformu savunan bir parti olduğu halde İsraille stratejik ittifaka onay vermek gibi adımlar atarak emperyalizme ve devlete güven vermeye çalıştı. Buna karşılık, adım adım derinleştirilen bir kadrolaşma ve şantaj/zorlama politikasıyla -Taksime cami, imam hatiplilerin harp okullarına alınması, devlet dairelerinde din kurallarına uygun mesai, memurlara dini kıyafet serbestisi, içkinin yasaklanması, kadınların kamu yaşamından fiilen uzaklaştırılması vb. kampanyalar örgütleyerek- aynı çevreleri toplumun ve rejimin tamamen İslâmileştirilmesine razı etmeye uğraştı.
    Bu arada dış politikada kendi ideolojik tercihlerinin bir gereği olarak İran, Libya ve Suriye gibi İslâm ülkeleriyle yakınlaşmak, diğer Müslüman ülkelerle ilişkileri geliştirmek yönünde adımlar attı.(Batılı Zengin 7'ler Kulübüne karşı Müslüman Sekizler konferansı toplamak gibi).

Yeni Durum
    Gelinen noktada Refah'ın bu politikaları sonuç vermediği gibi ters tepmiş de bulunuyor. Amerikan emperyalizminin Ortadoğu'da Türkiye-İsrail stratejik ittifakını gerçekleştirmeye öncelik verdiği, TÜSİAD'ın Refah'ın "adil düzen"den vazgeçip özelleştirme politikalarını benimsemesinden rahat nefes almaya fırsat bulamadan ekonomik kaynakların Kombassan holding, İttifak holding, Yibitaş ve benzeri MÜSİAD üyesi yeni palazlanan İslâmi sermaye şirketlerine akıtılmasından rahatsız olduğu, Batı dünyasının mutlak egemenlik peşinde koşarken Refah'ın dış politikada alternatif birlikler oluşturma girişimleriyle vakit kaybetmek istemediği, Silahlı Kuvvetlerin yeni tavizlerin kendi siyasal ve ideolojik tercihlerini tehlikeye düşüreceğini düşündüğü, egemen medyanın İslamcı medyanın giderek güçlenmesinden tedirgin olduğu bir ortamda, Refah'ın hükümetten düşürülmesi için Genelkurmayın öncülüğünde yoğun bir kampanya açılmış bulunuyor.
    Siyasal yaşamı boyunca Refah'ın ve önceli dinci partilerin Türkiye'de sistemli olarak sola ve özgürlüğe karşı koçbaşı rolü oynadığını, açıkça karşı devrimci bir işlev gördüğünü biliyoruz. Refah'ın hükümetten ayrılması, zayıflatılması ve etkisizleştirilmesi Türkiye'de özgürlük davasına zarar getirmez; aksine yarar sağlar. Refah Partisini demokrasi adına savunmaya kalkan ikinci cumhuriyetçilerin yanıldıkları ortadadır. Din ve devlet, din ve eğitim işlerinin birbirinden ayrılması; reşit olmayan çocukların ve gençlerin beyinlerinin zorunlu din dersleriyle yıkanmasının önlenmesi; dinci kadrolaşmanın dağıtılması; dinin kamu yaşamındaki rolünün azaltılması sosyalizmin hedeflerinden biridir. Ancak Refah Partisine karşı mücadele görünümü altında emperyalizmin bölgesel planlarına göz yummak, Amerika, İsrail ve ve TÜSİAD dostu kesilmek, militarizmin egemenliğini pekiştirme girişimlerini yüceltmek de özgürlük ve sosyalizm davasına zararlıdır. Böyle bir tutumu benimseyen birinci cumhuriyetçilerin de yanıldıkları ortadadır. Gün ilkeli ve nüanslı politikalar güderek işçi sınıfının kendi bağımsız hedeflerini gerçekleştirme mücadelesini yükseltmek günüdür.
1Taha Parla, Türkiye'nin Siyasal Rejimi 1980-1989, İletişim Yayınları, 2. baskı, İstanbul, 1993, s. 200-201
2a.g.e., s. 218
3Taha Parla, Türkiye'de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, cilt 1, Atatürk'ün Nutuk'u, İletişim Yayınları, 1. baskı, İstanbul, 1991, s. 15-16]
4Türkiye'nin Siyasal Rejimi, 1980-1989, s. 202-203
5a.g.e., s. 217
6a.g.e., s. 204
7a.g.e., s. 220
8Refah Partisi Programı, 1983, s. 5-6, altını ben çizdim
9Türkiye'nin Siyasal Rejimi 1980-1989, s. 221
10a.g.e., s. 219

 
Yazarın Diğer Yazıları
 Kıdem Tazminatını Gasp Edemeyeceksiniz
 Liseli Gençliğe Saldırı
 12 Mart Darbesinin Kırkıncı Yılı
 NADER’İN MEKTUBU
 Belediye-İş Sendikası’na Çağrı
 İntikam Politikası
 Çekin Ellerinizi Komünist Şairimizden
 İşgalin Beş Yılı
 Yeni Bir Atılım İçin
 Amerikan Emperyalizminin Gerilemesi Sürüyor
 Felluce'nin Anlattığı
 CİA ve EDEBİYAT Bir Operasyonun Öyküsü
 Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Günümüz
 George Orwell: Sömürge polisi, sosyalist, muhbir
 ABD'NİN ORTADOĞU VE DÜNYA PLANLARI

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS