Sosyalist Dergi: 17 |  Rıza Köse |
Venezüella ve Referandum Süreci

     Venezüella, Ortadoğu'da bulunan petrol zengini ülkelerden sonra dünyanın beşinci büyük petrol ihracatçısı, Güney Amerika Kıtası'nda dördüncü büyük ekonomiye sahiptir. Aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri'nin petrol ihtiyacının %13'ünü karşılayan bir ülkedir. İspanyol, Portekiz, İtalyan, Arap ve Alman kökenli halkların yaşadığı Latin Amerika ülkesi Venezüella'da ülkenin şimdiki devlet başkanı Hugo Chavez Frias bu makama ilk olarak 1998 yılında yapılan başkanlık seçimlerinden sonra oturmuştu. Hikâyenin başına dönecek olursak bugünkü devlet başkanı Hugo Chavez Frias 1992 yılında paraşütçü birliklerinin komutanı olan bir albaydı. Dönemin faşist iktidarına karşı bir darbe girişiminde bulundu. Başarısız oldu ve tutuklandı.



Ülkedeki burjuva güçler 1994'te faşist iktidarı devirince serbest bırakılan siyasi tutuklular arasında Hugo Chavez de vardı. Yukarıda da belirtildiği gibi Chavez 1998 yılında devlet başkanlığı makamına seçimle geldi. Chavez 1998'den bu yana iktidarını yaklaşık dokuz kez seçim veya referandum kazanarak korudu. Chavez iktidarı döneminde ülkede işsizlik yüzde sekiz azalırken büyüme hızı yüzde 10'u aştı. Ev kadınlarının emeğini sosyal sigorta kapsamına alan Chavez ülkede okuma yazma seferberliği başlatarak yoksullara ücretsiz eğitim ve sağlık hakkı tanıdı. Küba ve Kolombiyalı devrimcilerle yakın ilişkiler kuran Chavez Latin Amerikanın yoksul halkları için bir umuda dönüştü. İşte bütün bunların üstüne Chavez, bir de kendi ülkesinde çıkartılıp ABD'ye ihraç edilen petrolden yoksul halkın yararına daha fazla pay isteyince emperyalistler harekete geçtiler.

2002’de çokuluslu şirketlerin, ABD yönetiminin ve ordunun oluşturduğu üçlü, meşru Venezülla hükümetine karşı bir darbe tezgahladılar ve gerçekten de Chavez’i kısa bir süre de olsa devirdiler. Ne var ki, yoksul halk kitlelerinin her gün sokağa çıkması, ilan edilen sıkıyönetimin halkın tepkisi nedeniyle işlevsiz kalması sonucunda, darbeciler Chavez’i iki gün sonra yeniden serbest bırakmak zorunda kaldılar. Daha sonra tekrar iktidara gelen Chavez halkoylamasıyla çoğunluk oyunu kazanarak iki yıl daha iktidarda kaldı. Ve iki yıl sonra yani 2004’te yapılan seçimlerde Venezüella’da sol büyük bir başarı kazandı. Böylece Chavez iktidarını daha da pekiştirdi.

Geçen Kasım ayı içerisinde sandığa giden bir diğer Latin Amerika ülkesi ise Uruguay oldu. Uruguay’da da seçimleri sol kazandı. Kurulan geniş cephede liberalinden sosyal demokratına ve radikaline varıncaya kadar bütün gruplardan oluşan sol, ülkenin 179 yıllık tarihi boyunca Uruguay’da ilk defa kurduğu geniş ittifak ile seçimlerden başarı ile çıktı. Uruguay’da 2002 yılında ortaya çıkan ekonomik krizle ülkede işsizlik yüzde 20’lere çıkmış, ülkenin para birimi peso değer kaybetmiş, yoksulluk artmıştı. Sol ittifakın başında bulunan ve ülkenin yeni devlet başkanı seçilen Tabare Vazquez ülkede Irak işgalini en çok eleştirenlerden birisiydi. ABD’ye karşı politikasının ne olacağı sorulan yeni başkanın yeni dönemde daha çok sol iktidarların bulunduğu komşu ülkelerle işbirliğine gideceğini belirtmesi Latin Amerika’da sol adına yapılacak olumlu işlerin bir göstergesi olarak algılanabilir.

Evet, ne Venezüella’da yapılan seçimler sadece Venezüella’yı ne de Uruguay’da yapılan seçimler sadece Uruguay’ı ilgilendiriyor. Bu seçim sonuçları öncellikle bütün Latin Amerika’da yankılanıyor. Uruguay’da kazanılan bu seçimle Bush’a ve ABD’ye olan karşıt duyguların çok güçlü olduğu Latin Amerika ‘da sol tarafından yönetilen ülkeler listesine; Arjantin, Brezilya, Bolivya, Ekvador, Paraguay, Şili ve Venezüella’dan sonra Uruguay da katılmış oldu. Latin Amerika’da kazanılan bu sol iktidarlar kıtanın ABD emperyalizmi tarafından sömürülen yoksul halkları için bir umut kapısını da beraberinde aralıyor diyebiliriz.

Brezilya’da Lula’nın, Venezüalla’da Chavez’in, şimdi de Uruguay’da Vazquez’in seçilmesinin anlamı büyüktür. Ancak, başa seçimle gelen bu iktidarlardan devrimci bir hükümetin atması gereken adımları bekleyenlerin yanılma payının yüksek olduğunu bilerek hareket edilmelidir. Bu ülkelerin hiçbirinin Küba olmadığı da akıldan çıkartılmamalıdır. ABD emperyalizminin “arka bahçemiz” olarak nitelediği ve büyük askeri gücüyle her an müdahaleye hazır halde beklediği bu kıtada, yoksullara ve ezilenlere yönelik politikaların sonuçları tüm dünya solu açısından öğretici olmaktadır. Ayrıca, halkla bütünleşmeyi başarmış yönetimlerin, gerektiğinde emperyalistlere nasıl geri adım attırdığı da alınacak dersler arasındadır.

Bu kapsamda Latin Amerika’daki dönüşümlerin niteliğini Venezüella deneyimi ışığında ayrıntılı olarak inceleyelim.


Venezüella’daki Son Gelişmeler

Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez Frias 16 Ağustos saat beşte Başkanlık Sarayı’nın dışındaki göstericilerin oluşturduğu kalabalığa bakarak taraftarlarının dört gözle beklediği şeyi bir deklarasyonla açıkladı: “Bir yöneticinin azledilmesini sağlayacak olan bu referandum, sadece Hugo Chavez için yapılan bir referandum değildi. Bu referandum devrimci sürecin geleceğiyle ilgili bir referandumdu ve de Venezüella halkının ezici çoğunluğu devrime desteklerini sundular! Şimdi zaman devrimi derinleştirme zamanıdır.”

Bu açıklamayla Venezüella’daki devrim deneyi yeni bir evreye girdi. Hem Chavez’in hem de Bolivarcı devrimin halkın %60’ı tarafından yeniden onaylanması Venezüella’da uygulanan radikal politikaların nereye doğru evrileceği sorunu açısından tarihi bir ana işaret etmektedir. Daha önce ne Chavez veya ‘el proseso’ [devrim süreci] Venezüella’da böylesine destek görmüştü ne de –gönülsüzce de olsa- uluslararası toplum tarafından böylesine onaylanmışlardı.

Bir çok kişinin beklentisine göre, Ekim ayının sonuna doğru yapılması planlanan yerel seçimler devrimi daha da sağlamlaştırma için bir ilk fırsat niteliğinde. (Bu arada seçimler yapıldı ve beklenildiği gibi Chavez seçimlerden iktidarını güçlendirmiş olarak çıktı) Muhalefetin içinde bulunduğu başıbozukluk ve referandumun sağladığı ivme sayesinde Chavez’ci adaylar seçimlerde önemli bir politik mevzi kazanabilecek potansiyele sahipler.

Şu anda kilit noktalarda bulunan mevcut muhalefet üyelerinin çoğu aslolarak 2000 yılında yapılan yerel seçimlerde Chavez yanlısı adaylar olarak seçilmişlerdi. Bunlar 2002-2003 yıllarında politik atmosferin Chavez’e karşı döndüğünü sandıkları için taraf değiştirenlerden oluşuyor. Bu yöneticiler tahminlerinde yanıldılar ve dolayısıyla yanlış bir seçim yaptılar. Şimdi ise geçmişte sergiledikleri bu fırsatçı davranışlarından dolayı bulundukları mevkileri kaybedebilirler.

Chavez'ci adaylar şu anda zaten geçen 4 yıl boyunca da kendilerine ait olması gereken mevkileri yeniden elde etmekten daha fazlası için mücadele yürütüyorlar. Geçen ay Chavez’in azledilmesi için yapılan referandumda, 24 eyaletin 23’ünde “HAYIR” oyları kazandı. Bu eyaletler arasında, her ne kadar iki tarafın oyları birbirine yakın olsa da, halen muhalefet tarafından yönetilen 8 eyalet de vardı. Eğer Ağustos ayında “hayır” oyu verenler Ekim ayında da Chavez adaylarına oy verirlerse, bu durum bu eyaletlerdeki muhalefetin durumunu zorlaştıracaktır.

Ancak, gittikçe daha açık bir şekilde görünüyor ki süreç bizim aktardığımız gibi sonuçlanmayabilir. Chavez karşıtlarının ulusal birliği olarak muhalefet güçleri referandumda yenilgiye uğratıldılarsa da, valiliğe ve belediye başkanlığına adaylığını koyacak olan tek tek kişiler yerel destek elde edebilirler. Ayrıca, her ne kadar Chavez taraftarlarının büyük bir bölümü yerel seçimlerde resmi adaylara oy vermek yanlısıyken, sayısı bilinmeyen bir Chavez destekçileri grubu var ki, bunlar topluluktan topluluğa değişiyorlar ve gösterilen adaylara oy vermeyebilirler.

Bu, kökleri Nisan 2002’de Chavez’e karşı yapılan darbe girişiminden bu yana Venezüella’ya hakim olan günü kurtarmaya yönelik savunmacı politikalarda yatan bir problem sayılabilir. Darbe boyunca, Venezüella halkının ülkenin bütün sokaklarına aktığı ve yüz binlerce insan “Chavez Geri Dön” sloganı ile başkanlık sarayını kuşattığı zaman, bir kuşatılmışlık anlayışı egemen hale geldi. Bu anlayış, sonraki aylarda Venezüella ekonomisi petrol sanayinin durması neticesinde büyük ölçüde çökertildiği zaman daha net göründü.

Bolivarcı devrime karşı tehdit, Venezüella’nın korporatist sendika konfederasyonu (CTV) ile en büyük Ticaret Odası federasyonunun öncülüğünde yapılan “genel grevden” beri özellikle daha da tehlikeli bir hale geldi. Bu ikisi aralarında anlaşarak 2003 yılında petrol üretimini aylar boyunca etkili bir biçimde çökertebileceklerdi. Hiç kimse, özellikle bu devrimden yararlanan Venezüella halkının tümü, “el proseso”un [‘süreç’: Venezüellalılar devrime giden aşamayı ‘süreç’ olarak niteliyorlar] olanaklı kılınmasında petrol zenginliğinin asli öneminden kuşku duymadı

Muhalefetin Chavez için yaptığı bu devrimle bağlantılı olarak bütün kötülüklerin cisimleşmiş hali tanımı, taraftarlarının gözünde Chavez’in eşsizliğinin ve onun peygamber gibi kurtarıcılığının teyit edilmesi yönünde bir etki sağladı. Chavez’e yönelik olarak 2002’de girişilen darbenin etkisiz hale getirilmesini ve muhalefete karşı bir saldırıya dönüştürülmesini Chavez’cilerin inanılmaz seferberliği sağlamıştı. Bu durumun etkisiyle de, önce Chavez’ci sonra da devrimci olan, çok hareketli ve giderek daha radikal hale gelen insanlar yaratıldı.

Chavez kendi rolünün abartılması yüzünden devrimin maruz kalabileceği tehlikeyi çok iyi anlamıştı. İktidara geldiğinden beri Bolivarcı bir devrim projesi uygulayan Chavez yönetimi, devrim için aşağıdan yukarıya otonom/özyönetimci bir yol açılması için insanları temelden donatmayı hedefledi. Bunun için de tüm Venezüellaların okur yazarlıktan üniversiteye kadar her düzeyde eğitim imkânına sahip olmasını ve toplumu esas alan güç odakları yaratılmasını hedeflediler.

Bununla birlikte, son 5 yıldır devam eden savaş koşullarında toplumsal güçlere dayalı iktidar yapılarına verilen bu önem büyük bölümüyle es geçildi. Hatta, kimi durumlarda bu tehditlerle yüzleşmenin aciliyetinden dolayı, Chavez’in gözünü budaktan esirgemeyen önderliğine ihtiyaç duyuldu. Ve tabii ki, bu devrimin 4. cumhuriyet dönemini yaşayan 1998 devrimi öncesi Venezüella devletinin rüşvet, yolsuzluk ve felç olmuş bir bürokrasiye sahip kapitalist devlette olduğu gerçeği de karşımızda durmaktadır.

Mevcut Bağlantı

Bolivarcı devrim projesini sınırlayan engeller nasıl aşılacak?

Varlığına karşı süregelen tehditlerin olduğu bu şartlarda devrim nasıl derinleştirilecek?

Kalıcı devrimci yaratıcılığın yararına, bir seçim sınavından bir başka seçim sınavına geçilmesinden oluşan bu model nasıl dönüştürülecek?

Ağustos’un 20’sinde, kampanya koordinasyon ekibi Comando Maisanta’nın ideolojik kanadının başı William İzarra “Bolivarcı Devrimi Derinleştirme” başlığı altında bir konferans düzenledi. Kendisine yöneltilen, Seçim Mücadele Birlikleri (SMB) ile (referandumda “hayır” oyu için kampanya yürüten aktivist gruplardan oluşan) “Devriyelerin” referandum bittikten sonraki rolleri ne olacak sorusunu şöyle yanıtladı: “Şu anda kesinleşmiş bir görüşümüz yok, fakat, Devriyeler ve SMB’ler şimdilik seçim müfrezeleri olarak devam edecekler. Daha da ötesi, henüz belli değil...”

Zaten, SMB’lerin ve devriyelerin üyeleri de Ulusal Comando Maisanta’nın onlara talimat vermesini beklemiyorlar. İzarra’ya sorulan soruların cevaplarının ne olabileceği de ülke çapında oluşan bu topluluklarda tartışılıyor. Şimdiye kadar devam eden tartışmalarda en azından bir konuda uzlaşıldı. O da, demokrasinin kökleşmesi için şimdiden harekete geçilmesi ve bunun için de asla yerel seçimlerin beklenmemesi gerektiği konusunda görüş birliğine varıldı.

Sonuç olarak, devrimin gelinen bu yeni aşaması başlarken, kuruluşu oluşturacak katılımcı yapıların ve koordinasyonun nasıl yaratılması gerektiğine dair bir dizi plan ortaya çıkıyor. Bu tartışmaya yerel seçimlerde adayların etrafında dönen tartışmalardan dolayı özel bir aciliyet veriliyor.

2000 yerel seçimlerinde yaşananlar, çoğu kimse açısından, adayların seçimi konusunda alternatif ve tutarlı bir seçim şekline ihtiyaç olduğunu gösterdi. Geçen Nisan ayında seçim tarihi ilan edildiğinde (gerçi ondan sonra seçim tarihi iki kez değişti), adaylar delegeler (primaries) tarafından değil, Comando Maisanta’nın felakate yol açan selefi Comando Ayacucho tarafından seçilmişti. Delegelere olan ihtiyacın artması, Comando’nun toplumda tabanı olan adaylar yerine kendilerinin katı Chaveizm tanımına uygun adayları tercih etmelerinden doğdu. Bunun sonucu olarak da Chavezci adayların bir kesimi, Chavezci platformdan ayrılmamakla birlikte resmi Chavezci adayları desteklememeyi tercih ettiler.

Chavez adaylarının yerel seçimlerde tam bir avantaj kazanabilmelerinin tek yolu birlik olmalarından geçiyor. Oyların bölünmemesi için adayların seçiminde mutlaka yeni bir yöntem geliştirilmeli (ve uygulanmalıdır). Maalesef, tabanın boşvermişliğinden ve sırf Comando Ayacucho işaret ettiği için gösterilen adayların insanlarda yarattığı isteksizlikten ders almak yerine, Chavez aynı hatayı tekrarlıyor gibi görünüyor. Geçen pazar haftalık Ulusa Sesleniş (Alo Presidente) konuşmasında, Chavez “Biz adaylarımızı zaten açıkladık. Bizim adaylarımız bunlardır. Kim ki birliği istemiyor muhalefet saflarına “escualidos” geçebilir.” diye ilan etti.

Bu arada ise, bu sorunu çözebilecek heyecan verici, yenilikçi tabandan yükselen bir çok inisiyatif örnekleri ortaya çıkmaya başladı. Aşağıda bu konuda iki farklı yaklaşımdan bahsedilmektedir.


Delegeler

Farklı Chavezci belediye başkan adaylarının topluluklara danışmak üzere birlikte çalışmaya karar verdikleri, ülkenin iç taraflarında bir kent var. Bu adaylar, topluluğa üç aşamalı bir süreç dahilinde danışmak amacıyla, üzerinde uzlaştıkları üyelerden meydana gelen bir komisyon oluşturdular.

Bu süreçte ilk önce her adayın kendini ve fikirlerini halka tanıtacağı bir halk meclisinin çağrısı yapılacak. İkinci olarak, zaman darlığından dolayı sadece referandumda Chavez’i en yüksek oranlarda destekleyen bölgelerle sınırlandırılacak bir anket düzenlenecek. Üçüncü aşamada ise, sözkonusu adayları destekleyenlerin sunum yapacağı bir başka halk meclisi toplanacak. Bu son aşama, komisyona adayların tabandaki desteği hakkında bir fikir vermesi için gerçekleştirilecek.

Komisyon, ancak böylesi bir danışma sürecinden sonra her aşamanın sonuçlarını değerlendirecek ve daha sonra bir tek aday lehine açıklama yapacaktır. Bundan sonra, diğer üyeler ise birliği güçlendirmek üzere kazananın kampanyasında yer alacaktır.


Halk Katılımı

İkinci örnek Chavez yanlılarının kalesi, Karakas–Barrio’dan. Buranın sakinleri resmi Chavez adayını desteklemeye karar verdiler, fakat şartlı olarak. Onlar “Birinci Halk Katılımı İçin Belediye Forumu: Halk Gücünü İnşa Etme” adıyla bir sempozyum planladılar. Üç günlük bu sempozyumda bir dizi atölye çalışması yapılacak, çeşitli tartışmalardan sonra da halkın gücünü arttırmak için ihtiyaçların çerçevesinin çizileceği bir manifesto yayınlanacak. Bu manifesto daha sonra, toplumun desteğini almasının ön koşulu olarak, resmi Chavez adayının imzasına sunulacak.


Açının Daraltılması

Ancak, Chavez’in son açıklamaları, katılımcı danışmayı içeren politikaların bu canlı örnekleri ile tezat oluşturmaktadır. Adayların seçiminde halk katılımının daha kurumsal hale getirilmesi gibi deneyimlerin mevcudiyeti, Chavez ve taraftarları arasında tehlikeli bir açıya işaret etmektedir.

Aslında bu açı çok da yeni değil. Bu durum, bir şekilde Chavez iktidara geldiğinden beri vardı. Bununla birlikte yerel seçimlerle açığa çıkan böylesi bir tartışma bunun ilk kez güçlü bir şekilde dillendirilmesini sağlayabilir. Eğer amaç Bolivarcı devrimin söylemdeki esasını oluşturan katılımcı politikaları derinleştirmek (ve aslında bu politikaları söylem olmaktan çıkartıp hayata geçirmek) ise, toplulukların kendi adaylarını seçme haklarını desteklemek dışında hiçbir seçenek yoktur. Aynen, seçilen bu adaya oy verme veya vermeme hakları olduğu gibi.

Geçen pazarki programa kadar, Chavez kendisini halktan ayıran boşluğun herkesten fazla farkındaydı. Demokratik devrim fikri, en azından başlangıçta, bir seçim zaferi ile elde edilen tek şeyin devletin liderliğini almak olduğunu söyler. Ama, liderliği almanın tek başına devletin yapısında kökten değişiklik anlamına gelmediğini ve bunu başarmaya da gücünün yetmeyeceğini de söyler. Böylesi bir devrimin elde etmeyi umacağı en stratejik başarı belki de devleti dönüştürmektir. Bu hedefe de, Venezüella halkını hükümetin ve hatta ötesinin her düzeyinde politikalara katılım hakkını bütünüyle kurumsal hale getirmek üzere seferber etmeden ulaşmak mümkün olmayacaktır. Yani, halk, politikaya katılım hakkını toplulukları, eyaletleri veya ulusları çapında bilinçli bir şekilde içselleştirmeden; bu da yetmez, bu hakkı bölgesel hatta uluslararası düzeye yükseltmeden elde etmeleri mümkün olmayacaktır.

Chavez seçildiğinden beri katılımcı demokrasiyi güçlendirmek için -çoğunlukla Chavez’in doğrudan etkisiyle gerçekleşen- her ilerleme, halk ile yönetim arasındaki bu açıyı daraltmak üzere tasarlanmıştır. Ülkenin eğitim, sağlık ve istihdam alanlarında yapılan her şey, doğal yapıları gereği devrimci bir dönüşümde köprü olamayan mevcut devlet yapısını işlevsiz kılmak üzere paralel bir devlet yapısı oluşturmak için tasarlandı.

Eğer bu model devam edecekse, adaylar üzerine yapılan tartışmanın halk tarafından dile getirilmesi ve resmi olarak da cevaplanması gerekir. Bu tartışmanın yer alacağı bir arena olarak önümüzdeki yerel seçimler, Nisan 2002 darbe girişiminden bu yana Bolivarcı devrimin en sağlam şekilde test edileceği bir zemin olacaktır. Bu tartışmanın sonucu bütün Venezüella halkını değil, asıl olarak Chavez taraftarlarını ilgilendirmektedir. Bolivarcı devrimin Chavez’in savunulmasıyla sınırlı anlayışı devrimi geliştirme yönünde aşma, devrimin bir aşamasından diğerine geçme, Chavez’cilikten devrime dönüşme kapasitesi tehlikededir.

Bu yazı, büyük oranda, Jonah Gindin’in 3 Eylül 2004 tarihli Znet mektuplarından yararlanılarak hazırlanmıştır.


 
Yazarın Diğer Yazıları
 Emekçi New York Uyanıyor
 Yoksulluk ve Dolar Milyarderleri
 Venezüella ve Referandum Süreci

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS