Kitap Dizisi:4 |  Muhsin Salihoğlu |
1998 BAŞINDA DÜNYA

      Geçen yılın ardından bilanço çıkarmak, yeni yıla hangi koşullarda girdiğimizi saptamak somut koşulların somut tahlilini ilke edinenler için genel olarak yararlıdır. 1997 yılının sonuna geldiğimizde esas olarak 1980'lerde başlayan karşı devrim ve gericilik dönemini sona erdirecek yeni bir devrimci sürecin ilk işaretlerinin ortaya çıktığını, sağın egemenliğinde gedikler açılmaya başladığını, emekçi kitleler ve aydınlar arasında ağır aksak da olsa sola ve sosyalizme yeniden yönelişin uç verdiğini görüyoruz. Bu açıdan da bir döküm çıkarma ihtiyacı kendini duyuruyor. Ayrıca, 1998 yılı, bilindiği gibi, 1848 Devrimlerinin ateşi içinde doğan Komünist Manifesto'nun 150. yıldönümüdür. Kapitalizmin yıkılmaya mahkûm olduğunu güvenle ilan ederek proletaryanın eline müthiş bir manevi silah veren çağ açıcı Komünist Manifesto'nun 150. yılı, dünyaya topluca bakıp uluslararası proletaryanın kurtuluş mücadelesinin şu anda nasıl bir ortam içinde yürütüldüğünü değerlendirmek için hiç kuşkusuz çok uygun bir vesile oluşturuyor.



Küresel Kapitalist Sistem
     Bugün dünyamız sosyalist sistemin yıkılmasıyla küresel hale dönüşen kapitalist sistemin egemenliği altında bulunuyor. Dünya kapitalist sistemi despotik bir hiyerarşiye göre konumlanmış ulus-devletlerden oluşan küresel bir yapı özelliğini taşıyor. Tek tek ülkelerin bu hiyerarşik yapı içerisindeki konumları son tahlilde ekonomik güçleriyle belirleniyor. Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin çoğunu kapsayan geri kapitalist ülkeler başta Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve Japonya olmak üzere az sayıdaki ileri kapitalist-emperyalist ülke tarafından bağımlılaştırılmış durumda bulunuyor.
     Kapitalist sistemin egemen olduğu dünyamızın toplumsal gerçekliği sermaye, emek ve devlet arasındaki ilişkilerle belirlenmeye devam ediyor. Toplumsal yapının sermaye birikiminin mantığına göre örgütlenmiş olması; kapitalistlerin kararlarını kâr amacına uygun olarak belirlemesi; rekabet; üretim ilişkilerinin sömürüye ve emeğin metalaştırılmasına dayalı olması ve bundan kaynaklanan sınıf mücadelesi; piyasa ilişkilerinin anarşisi; devletin sistemin koruyucusu ve kollayıcısı rolünü üstlenmesi kapitalist sistemin en temel özellikleri olmaya devam ediyor. İleri veya geri, sanayileşmiş veya sanayileşmemiş, alacaklı veya borçlu, hızlı veya yavaş büyüyen, enflasyonlu veya deflasyonlu bütün kapitalist ülkeler bu özellikleri ayrımsız paylaşıyorlar.
     Amerika Birleşik Devletleri bu hiyerarşik küresel yapının en tepesinde dünyanın hegemonyacı gücü olarak yer alıyor. Dünyanın en büyük ekonomisi olması, teknolojik gelişmişliği, en yakın rakiplerini bile çok geride bırakan nükleer ve klasik askeri gücü ve "Amerikan tarzı yaşam" adı verilen ideolojik-kültürel silahı, hep birlikte, ABD'ye büyük bir üstünlük sağlıyor. Bununla birlikte, İkinci Dünya Savaşından sonra 1970'lere kadar ekonomik alanda da rakiplerinin açık farkla önünde olan ABD, özellikle Japonya ve Almanya'nın daha hızlı gelişmesiyle, ekonomik alanda bugün sadece "eşitler arasında birinci" durumunda bulunuyor. Dolayısıyla günümüzde dünya ekonomisine yön veren kararlar öncelikle üç kilit gücün (ABD, Japonya, Almanya), sonra 7 Gelişmiş Ülkenin (ABD, Japonya, Almanya, artı, İngiltere, Fransa, Kanada, İtalya) koordinasyonuyla alınıyor.
     İMF ve Dünya Bankası geri kapitalist ülkelerin ekonomilerini bir avuç zengin kapitalist ülkenin çıkarlarına göre biçimlendirmek, bağımsız gelişmelerinin önüne geçmek, siyasal bağımsızlıklarını elde etmiş olan eski sömürge ve yarı sömürge ülkelerin emperyalist ticaret ve yatırım ağının dışına çıkmalarını engellemek için kullanılan temel araçlar olmuştur. Geri ülkelerin gümrük vergileri ve kotalar yoluyla yerli sanayii korumalarını önlemeye hizmet eden serbest ticaret anlaşması örgütü Dünya Ticaret Örgütü (eski adıyla Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması GATT) ile Almanya öncülüğündeki Avrupa Birliği, ABD öncülüğündeki Kuzey Atlantik Serbest Ticaret Anlaşması NAFTA ve Japonya ağırlıklı Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Forumu APEC gibi ticari blokların yoksul ekonomilere dayattıkları anlaşmalar aynı amaç için kullanılan diğer mekanizmalar arasındadır.
     Emperyalist ülkelerin ve denetimlerindeki kurumların dayatmasıyla bağımlı ülkelerin ekonomilerinde meydana getirilen yıkımlar ve bozulmalar, girilen borç batağı, geleneksel tarım ülkelerinin bile kendi halkını besleyebilecek durumdan uzaklaşması, halkların açlığın pençesine terkedilmesi artık olağan bir duruma dönüşmüştür.

Kollektif Sömürgecilik
     Başta ABD, Japonya ve Almanya olmak üzere gelişmiş ülkelerin sermayelerinin iç içe girmesi, uluslararası şirket evlilikleri, karşılıklı yatırımlar [örneğin 1996 yılı içinde dünyada yapılan 349 milyar dolar tutarındaki yabancı sermaye yatırımının dörtte biri sadece ABD'ye gitmiştir. (Bkz. Özer Ertuna, "Yabancı Sermaye Yatırımları", Radikal, 19 Ocak 1998, s. 13.) Öte yandan, ABD kökenli çokuluslu şirketlerin dış yatırımlarının dörtte üçü Batı Avrupa, Kanada ve yüksek ücret düzeyine sahip öbür gelişmiş ülkelerdedir. (Bkz. William K. Tabb, "Globalization Is An Issue, The Power of Capital Is The Issue", Monthly Review, Haziran 1997, cilt 49, sayı 2, s. 22.) Direkt yabancı sermaye yatırımları bir bütün olarak değerlendirildiğinde ise 1991 itibarıyla bu yatırımların yüzde 81'inin gelişmiş ülkelerde, özellikle de sırasıyla ABD, İngiltere, Almanya ve Kanada'da yoğunlaştığı görülüyor. (Bkz. Linda Weiss, "Globalization and the Myth of the Powerless State", New Left Review, Eylül-Ekim 1997, sayı 225, s. 10)]; İkinci Dünya Savaşının hemen ardından oluşturulan ortak mali ve ekonomik kurumlar; bu kurumlardaki işbirliğinin askeri alanda NATO ve uzantısı paktlarla pekiştirilmesi; sosyalist sisteme ve bağımlı halklara karşı ABD öncülüğünde Soğuk Savaş ve bölgesel savaşlar açılması; bütün bunlar emperyalist ülkeler arasında -hâlâ varlığını sürdüren çelişme ve ihtilaflara rağmen- büyük bir çıkar birliği yaratmıştır.
     Soğuk Savaşın başarıya ulaşması ve sosyalist ülkelerin çökertilerek bağımlılaştırılması, Avrupa Ortak Pazarının esas olarak Almanya'nın istediği koşullarda siyasal birlik yolunda köklü adımlar atması, Demokratik Almanya'nın Batı Almanya tarafından yutulması, "hizadan çıkan" Irak'a karşı ABD öncülüğünde oluşturulan uluslararası emperyalist savaş koalisyonu, Sovyetler Birliği'nin parçalanması, NATO'nun Doğu ve Orta Avrupa ülkelerini içine alarak genişlemesi; bunlar da emperyalist ülkeler arasındaki birliği daha da pekiştiren adımlar olmuştur.
     Sonuç olarak, her emperyalist ülkenin sermayesi ulusal temellerini ve özgül çıkar hedeflerini muhafaza etmekle birlikte, Kuzey Amerika, Japonya ve Batı Avrupa sermayeleri bütün dünyayı egemenlikleri altında tutmayı amaçlayan bir kollektif sömürgecilik sistemi oluşturmayı başarmışlardır. ABD'nin öncülüğünde yürütülen bu kollektif sömürgecilik sistemi, eski sosyalist ülkelere ve geri kapitalist ülkelerin hepsine dışa açılma ve özelleştirme politikalarını bütün emperyalist ülkelerin ortak iradesi olarak dayatıyor. Bu kollektif sömürgeciliğin maliye bakanlığını İMF ile Dünya Bankası, ekonomi bakanlığını Dünya Ticaret Örgütü, savunma bakanlığını Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, genelkurmay başkanlığını NATO yürütüyor.

Birleşik Dünya Pazarı
     Klasik sömürgeciliğin çökmesi, tek bir emperyalist ülke denetimindeki sömürge pazarlarının (örneğin İngiliz sömürgesi Hindistan ve Nijerya, Hollanda sömürgesi Endonezya, Fransa sömürgesi Cezayir ve Nijer, Belçika sömürgesi Kongo) bütün sermayelere ve mallara açık pazarlara dönüşmesinde, bir başka deyişle tek bir dünya pazarı halinde birleşmesinde büyük rol oynadı. Tıpkı 19. yüzyılda siyasal bağımsızlığını kazanan Latin Amerika ülkeleri ve 20. yüzyılın ilk yarısında ulus-devlet olarak ortaya çıkan Türkiye veya aynı yıllarda bir köylü devrimi gerçekleştiren Meksika gibi, bağımsızlığına yeni kavuşan bu ulus-devletlerde iktidara gelen yerli burjuvaziler de dünya kapitalist ekonomisine çeşitli biçimlerde eklemlendiler.
     Sermaye birikim düzeylerine, ülke ve nüfus büyüklüklerine, kaynak zenginliklerine, sınıflararası güç dengesine, iki karşıt blok arasında manevra imkânı sağlayan dünya konjonktürüne, stratejik konumlarına vb. bağlı olarak bu ülkelerin kimisi (Güney Kore, Tayvan, Singapur, Malezya, Hindistan, Brezilya, Meksika, Türkiye gibi) sanayileşme yolunda önemli adımlar attı, ama sanayileşme yönünde dikkate değer bir ilerleme kaydedemeyen ve çoğunluğu oluşturan daha geri ulus-devletlerde bile kapitalist ilişkiler yaygınlaştı ve egemen hale geldi.
     Sosyalist sistemden sağladıkları destekle bağımsız bir devlet kapitalist sektörü inşa etmeye ve bu yolla emperyalizmden bağımsız bir kalkınma yoluna girmeye çalışan ülkeler ise, Nasır sonrasındaki Mısır, Bumedyen sonrasındaki Cezayir, Allende sonrasındaki Şili örneklerinde olduğu gibi veya sosyalist sistemdeki karşı-devrimci dönüşümlerden sonra Angola, Mozambik, Zambia, Zimbabve ve Tanzanya örneklerinde görüldüğü gibi, İMF ve Dünya Bankası programlarına teslim oldular.
     Sosyalist sistem topraklarının ve bağımsızlık yanlısı ülke pazarlarının kollektif sömürüye açılmasıyla tek bir kapitalist dünya pazarı yolunda muazzam bir adım atılmış oldu, sermayenin mantığı neredeyse dünyanın bütününe egemen oldu. Sermaye birikimi, azami kâr ve rekabet mantığı neredeyse insan yaşamının bütün hücrelerine kadar yayıldı.

Kapitalist Mantığı Kırmak
     Kısaca özetlenen bu dünya çapındaki köklü yeniden yapılanma sonucunda ortaya çıkan ve kapitalist mantığın egemenliği altındaki bu hiyerarşik sistemin iç çelişmeleri Marks'ın ve Engels'in açıkladığı gibi sistemin aşılmasını zorunlu kılıyor. Tekelleşme, toplumsal kutuplaşma, küçük bir azınlık zenginleşirken nüfusun büyük çoğunluğunun yoksulluğa mahkûm edilmesi ve yaşam kalitesinin düşmesi, aşırı üretim ve yetersiz talep sonucu ortaya çıkan birikim bunalımı, bolluk içinde yokluk yaşanması, işsizliğin yayılması, mali spekülasyonlara ve borsa oyunlarına dayalı kumarhane ekonomisi, durgunluk, "büyük insanlığın" yıkımı, barbarlığın egemen hale gelmesi, mafyalaşma, kültürsüzleşme, ortaçağ karanlığı; kapitalist sistemin bu zorunlu sonuçlarından kurtulmak için sistemin mantığının bütünüyle kırılması, aşılması gerekiyor.
     Ottawa Üniversitesi ekonomi profesörü Michel Chossudovsky Le Monde Diplomatique'in Aralık 1997 sayısında bugünkü dünya manzarasını şöyle anlatıyor:
     "Kurumsal ve finansal piyasaların küresel ölçekte yeniden yapılanması, çoğunlukla, spekülatif alışverişlerden üretilen muazzam özel zenginliklerin birikimini hızlandırmıştır. Sadece Amerika Birleşik Devletleri'nde dolar milyarderlerinin sayısı 1982'deki 13'ten 1996'da 149'a ulaşmıştır. Gezegenin dolar milyarderleri kulübü bugün 450 üyeye sahiptir. Bunlar tek başlarına, dünya nüfusunun yüzde 56'sının yaşadığı yoksul ülkelerin toplam ulusal gayri safi üretiminden çok daha fazlasını ellerinde tutmaktadır.
     "Mal ve hizmet üretmek boşunadır. Zenginleşmenin esası reel ekonominin dışında oluşmaktadır. Forbes'e göre Wall Street'in başarıları milyarderlerinin sayılarının hızla artmasından kaynaklanmaktadır. Ve böylece elde edilen milyarların bir bölümünün koşusu, vergi cennetlerinin numaralı hesaplarında sona ermektedir.
     "Aynı anda, mal ve hizmet üreticileri kitlesinin gelirleri, yani ücretlilerin büyük bölümünün yaşam düzeyleri düşmeye devam ediyor, kollektif sağlık ve eğitim programları kesintiye uğruyor, eşitsizlikler artıyor. Uluslararası Çalışma Örgütü İLO'ya göre işsizlik, dünyada aktif nüfusun üçte birine yakın bir milyar dolayında insanı etkilemektedir." (Türkçe yayımlayan, Hüseyin Baş, Cumhuriyet, 19 Ocak 1998, s. 11)

Çözüm: Sosyalizm
     Kapitalist mantığı kırmanın, kapitalist sistemi aşmanın adı sosyalizmdir. Kapitalist sistemin hiyerarşisinde tepede yer alan emperyalist ülkelerde de, altta yer alan bağımlı kapitalist ülkelerde de sistemin temel çelişmelerinin çözümü sosyalist devrimi ve sosyalizmin kurulmasını gerekli kılıyor.
     Emperyalist ülkelerde yeni emekçi kuşakları artık ana ve babalarından daha kötü koşullarda yaşıyorlar. Toplumsal eşitsizlik yoğunlaşıyor. Emperyalizme bağımlı kapitalist ülkelerde ise sistem kendi halkını doyurmaktan, barındırmaktan, okur yazar kılmaktan, hastalandığında tedavi etmekten bile aciz durumda. Yani insanca yaşamak bütün dünyada mülkiyet sisteminde köklü değişiklik yapmaktan, kapitalist asalakların elinde bulunan muazzam servetleri yeniden ve eşitlik temelinde dağıtmaktan, üretim ilişkilerini ve tüketim kalıplarını değiştirmekten, kısacası sınıfları kaldırarak insanlar, cinsler, halklar, milletler, ülkeler, bölgeler ve kıtalar arasında adaleti sağlamaktan geçiyor.
     Bu sosyalist devrimci projenin temel gücü dünya işçi sınıfı ve emekçi halklardır. Zorunlu olarak enternasyonalist bir karakter taşıyan bu anti-kapitalist, anti-emperyalist mücadele dünya kapitalist emperyalist sistemi ulus-devletlerden, ulusal birimlerden oluştuğu için, ulus-devletler bizzat sistemin koruyucusu ve kollayıcısı oldukları için, öncelikle bu birimler içinde siyasal iktidarın ele geçirilmesini, bu ulus-devletlerin devrimci dönüşümünü, Manifesto'nun diliyle söyleyecek olursak, "proletaryanın ulusun önder sınıfı durumuna gelmesini" gerektirecektir.
     Öyleyse şimdi de sınıf mücadelelerinin dolaysız mekânını oluşturan bu ulusal birimlerin belli başlılarına bir göz atalım.

Amerika
     Reagan döneminden bu yana işçi haklarına karşı girişilen saldırılara karşı başarılı bir şekilde direnemeyen Amerikan işçi sınıfı, geçen yıl, dünyanın en büyük kargo şirketlerinden biri olan ve 190 bin kişiyi çalıştıran UPS'ye karşı Kamyon Sürücüleri Sendikası'nın başlattığı grevde zafer kazandı. 1981 yılındaki hava trafik kontrolörleri grevinin ordunun müdahalesiyle kırılmasından sonra egemen olan moralsizlik ve teslimiyetçi ruh hali nedeniyle büyük çaplı bir grev veya direnişin yaşanmadığı ABD'de, halktan ve diğer sendikalardan da büyük destek görerek başarıya ulaşan UPS grevi, küreselleşme çağında da işçi sınıfının mücadele edebileceğini ve kapitalistlere isteklerini kabul ettirebileceğini kanıtlayarak Amerikan işçi hareketinde yeni bir atılım döneminin müjdecisi oldu.
     UPS grevinin başarısı ABD'de yıllardır kan kaybeden sendikalarda (1996 yılı itibarıyla sendikalı işçilerin oranı kamu kesimi ve özel kesim birlikte ele alındığında yüzde 15'e kadar düşmüştü; özel kesimde ise bu oran sadece yüzde 10'du.) gerçekleşen yönetim değişikliğinin ardından geldi. Amerika Sendikalar Konfederasyonu AFL-CİO'nun Ekim 1995'te yapılan kongresinde muhalefet, yıllanmış sağcı sarı yönetimi alt etmeyi başardı. Yeni yönetim bir örgütlenme kampanyası başlattı ve mücadeleci bir strateji belirleyerek henüz pek ılımlı ve ürkek bir tarzda da olsa sola açılmaya başladı. Bunun bir belirtisi olarak, yıllardır CİA'nın denetiminde olan ve Türkiye dahil uluslararası sendikal harekette anti-komünist sarı-gerici roller üstlenen Uluslararası Enstitülerini kapattı. Bu enstitülerin yerine Amerikan Uluslararası İşçi Dayanışması Merkezi ACİLS'i kurdu.

Meksika
     Nüfusun yüzde 75'inin şehirlerde oturduğu, kırsal alanda yaşayanların yüzde 50'sinin emekgücünü satarak yaşadığı ve yaygın bir işsizliğin bulunduğu Meksika'da gelişmiş bir sınai işçi sınıfı vardır. 1910-1920 yılları arasındaki devrimden sonra kurulan devrimci-milliyetçi rejimin işçi sınıfına sağladığı iş güvenliği ve sosyal haklar 1970'lerdeki ekonomik krizin ardından adım adım geri alındı. Neo-liberal kapitalist saldırının özelleştirme, işletme kapatma veya işçi çıkartma uygulamaları sonucunda sendikalar üye sayılarının yüzde 40'ını kaybettiler.
     Bugün sendikal alanda CT, Foro ve İntersindikal şeklinde üçlü bir yapı vardır. CT resmi sendikacılığı, Foro ılımlı muhalefeti, İntersindikal sol sendikal anlayışı temsil ediyor.
     Ocak 1994'te Chiapas'ta başlayan yerli Zapatista ayaklanması Meksika işçi sınıfının önemli bir kesimi tarafından eylemlerle desteklendi. Ayaklanmanın sivil legal kolu olan Zapatista Ulusal Kurtuluş Cephesi'nin işçi komiteleri İntersindikal bünyesinde yer alıyor. 1997 1 Mayısında İntersindikal ile Foro işbirliği halinde yanyana ancak iki ayrı yürüyüş ve gösteri düzenlediler.

Güney Kore
     1970'lerde gerçekleştirdiği kapsamlı ağır sanayi hamlesiyle dünyanın en başarılı "yeni sanayileşmiş ülkesi" sayılan Güney Kore'de işçi sınıfı hareketi 1980 yılına kadar çok güçsüzdü. Bu güçsüzlükte ülkeyi bir askeri garnizona çeviren askeri diktatörlüğün ağır anti-komünist baskısı büyük bir rol oynuyordu. Güney Kore'de "sınıf" sözcüğünün akademik amaçla bile olsa kullanılması ve göstermelik resmi sendikalar dışında sendika kurulması çok yakın zamanlara kadar resmen yasaktı.
     1980'de askeri yönetimin yaklaşık iki bin göstericiyi öldürdüğü Kwangju katliamından sonra, özellikle öğrenciler arasında çok daha güçlü hale gelen marksist eğilimli radikal akımlar büyük fabrikalarda yoğunlaşan sanayi işçilerinin içinde de etkili olmaya başladı. Dünyada çalışma saatlerinin en uzun olduğu, en fazla iş kazasının meydana geldiği, işçilerin en az sosyal hakka sahip olduğu bu ülkede işçi sınıfının aşırı sömürüye ilelebet sessiz bir köle gibi boyun eğmesi mümkün değildi.
     Sovyetler Birliği'nde Gorbaçov'un başlattığı perestroyka hareketini sosyalizmi güçlendirici adımlar sanarak başlangıçta destekleyen kimi radikal aydınlar Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılmasından sonra umutsuzluğa kapılarak marksist bir siyasal parti oluşturma çabalarından vazgeçtiler. Siyasal alandaki bu gerilemeye rağmen sendikal işçi hareketi militanlığını yitirmedi. Tekelci sermayenin ve güya "sivil ve demokratik" yeni yönetimin inanılmaz baskılarına, hapishanelerin işçilerle tıka basa doldurulmasına rağmen 1995 yılında göstermelik resmi sendika konfederasyonuna karşı kendi konfederasyonları KCTU'yu -hükümet tanımayacağını ilan etse de- kurdular.
     1996'nın son günlerinde, 26 Aralıkta hükümetin muhalefet partilerine haber bile vermeden sırf iktidar milletvekillerinin katıldığı parlamento oturumunda anti-demokratik iş yasasını geçirmesi üzerine KCTU genel grev ilan etti. 1997'nin ilk ayında aralıklarla yirmi gün süren genel greve yaklaşık 3.5 milyon işçi katıldı. Hükümet işçilerden özür dilemek ve yasayı değiştirme sözünü vermek zorunda kaldı. Grev kaldırıldı.
     Sonuçta işçilerin taleplerinin bir kısmını karşılayan (resmi sendikalar dışında sendika kurulması, sendikaların siyasetle uğraşabilmesi) ancak memurlara ve öğretmenlere sendika hakkını hâlâ tanımayan ve patronlara ekonomik gerekçelerle işçi çıkarma yetkisi veren bir değişiklik yapıldı. KCTU "Kore mucizesi"nin çökmeye yüz tuttuğu, ekonomik krizin yoğunlaşmaya başladığı, iflasların küçük ve orta boy işletmelerden büyük holdinglere ve bankalara sıçradığı koşullardan ürkerek bu yetersiz yasayı sineye çekti.
     Yılın son aylarında hükümet ekonomik iflas gerekçesiyle İMF programını kabul etti. Aralık ayında yapılan başkanlık seçimini iktidar adayı kaybetti, reformist muhalefetin adayı seçildi. Ancak yeni başkan Kim Dae-Jung İMF programına uymaktan başka çare olmadığını ilan etti ve sendikalara da bu anlaşmayı içlerine sindirme çağrısında bulundu.

Fransa
     Fransa'da işçi sınıfı 1968 olaylarından sonraki en büyük toplumsal hareketi 1995 yılının Aralık ayında gerçekleştirdi. Üç hafta süren grev Fransa'da, Avrupa'da ve dünyanın her yanında son onbeş yirmi yıldır neredeyse mutlak egemenliğini kuran sağcı düşünce tarzını sarsan, her türlü adaletsizliğe "başka çözüm yok" gerekçesiyle katlanılmasını isteyen sermaye politikalarını çürüten bir eylem oldu. (Aralık 95 eylemine ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. Raghu Krishnan, "Fransız Proletaryasının Büyük Direnişi: Küreselleşmeye Karşı İlk İsyan", Ürün, 28-29 Ocak 1997, sayı 1, s.27-44)
     Başarılı direnişin verdiği güven havası içinde Fransa'da çeşitli toplum kesimlerinin eylemlerinde artış görüldü. Erken seçim sağcı iktidar partileri için yenilgiyle sonuçlandı, yeni hükümeti Sosyalist Parti kurdu. İşsizlerin, göçmenlerin, öğrencilerin, köylülerin gösterileri Fransız toplumunun uzun bir aradan sonra eski devrimci geleneklerini anımsamaya başladığını ortaya koydu.
     1997'de "ilk Avrupa grevi" adı verilen Renault eylemi yapıldı. Fransız Renault şirketinin Belçika'daki fabrikasını kapatma kararı üzerine 7 Mart 1997'de Fransa, Belçika, İspanya ve Slovakya'daki Renault fabrikalarında bir saat süreyle topluca iş bırakıldı, 11 Mart günü ise Paris'te adı geçen fabrikalarda çalışan işçilerin katıldığı uluslararası bir gösteri gerçekleştirildi. Mahkeme kararıyla şirketin fabrika kapatma kararı durduruldu.
     Bütün bu eylemlerde üyeleri, taban örgütleri ve yönlendirdiği sendikal yapılarıyla yer alan Fransız Komünist Partisi ise bütünsel devrimci bir strateji oluşturmaktan henüz çok uzak bulunuyor. Aksine, parti yönetimi, reformcu bir doğrultuyu sistemleştirmeye, "medya çağı"na uyum sağlayarak propaganda kampanyasını profesyonel reklam şirketlerine ihale etmeye ve hatta partinin adını değiştirmeye kalkışıyor.

Güney Afrika Cumhuriyeti
     Aralık1991'de Afrika Ulusal Kongresi ANC ile ırkçı beyaz azınlık devletinin iktidar partisi Milliyetçi Parti arasında başlayan resmi görüşmelerde varılan uzlaşma sonucunda Eylül 1993'te siyahların ve beyaz azınlık temsilcilerinin birlikte yeraldığı geçici bir yürütme konseyi oluşturuldu ve geçici bir anayasa belirlendi. 1994 yılında yapılan seçimleri ANC kazandı ve devlet yönetimi resmen siyah çoğunluğun eline geçti. Böylece insanlık tarihinin en alçakça uygulamalarından biri olan apartheid sistemi son buldu. Güney Afrika Özgürlük Fermanında belirtildiği gibi "Güney Afrika, toprakları üzerinde yaşayan siyah ve beyaz herkesindir" ilkesi yürürlüğe girdi.
     Ancak hükümet ANC'nin eline geçtiği halde ordu ve polis örgütü hâlâ sağcı beyazların denetiminde bulunuyor. Varılan uzlaşmaya uygun olarak af yasası çıkarıldı ve ırkçı yönetimin kirli savaşında yer alan caniler ne kadar ağır suçlar işlemiş olurlarsa olsunlar af kapsamına alındılar.
     Afrika'nın en gelişmiş tekelci kapitalizmini oluşturan yerleşimci beyaz sömürgeciler siyasal alandaki tekellerini yitirdikleri halde ekonomik iktidarlarını olduğu gibi muhafaza ediyorlar. ANC yönetimi kapitalist tekellere dokunmama, mülkiyet sistemini değiştirmeme ve sömürgecilerin servetine el koymama sözünü verdi. Oysa apartheid sistemi dünyanın en adaletsiz kapitalist sistemiydi. Bu sisteme karşı en zor koşullarda mücadele ederek ANC'yi iktidara taşıyan işçi ve emekçi çoğunluğun sömürüden kurtulma, ekonomik eşitliğe kavuşma özlemleri karşılanmıyor. Güney Afrika kapitalist azınlığı artık iktidarını ırk temeli üzerinde değil sınıf temeli üzerinde yürütüyor. Siyasal tekelinden vazgeçip modern kapitalist dünyadaki sınıfdaşlarıyla tamamen benzeşerek ekonomik ayrıcalıklarını sürdürüyor.
     Bir başka deyişle, Güney Afrika'da apartheide son veren uzlaşma yerli ve yabancı sermayenin sömürü sistemini koruyor. Siyah emekçi çoğunluk ise siyasal eşitlik hakkını elde ettiği halde ekonomik köle olmaya devam ediyor. Ekonomik alanda tek değişen olgu, siyahlar içinde küçük bir azınlığın burjuvalaşması, siyah bir burjuvazinin (şimdilik küçük ve orta çapta) oluşmaya başlamasıdır.
     ANC yönetiminin çizgisi, 1980 yılında Güney Afrika'nın komşusu Rodezya'da ırkçı beyaz yönetime son vererek Zimbabve'yi kuran Afrika Ulusal Birliği-Yurtsever Cephesi'nin izlediği doğrultuyu hatırlatıyor. Bilindiği gibi Robert Mugabe'nin liderliğinde kurulan yeni yönetim başlangıçta Marksist-Leninist olduğunu iddia ediyordu. Ancak daha sonra bu tanımdan vazgeçtiği gibi İMF programlarını da benimsedi. Anti-sömürgeci devrimden 18 yıl sonra Zimbabve'de yerleşimci beyaz azınlığın ekonomik ayrıcalıkları olduğu gibi devam ediyor. Siyah köylü nüfusun beyaz toprakbeylerinin topraklarına elkonularak çalışanlara dağıtılması isteği bile karşılanmadı. Ancak özellikle hükümetle içli dışlı küçük bir siyah azınlık hızla zenginleşti.
     1997 yılı içinde Güney Afrika Komünist Partisi ve işçi sendikaları hükümetin ekonomik programını açıkça liberal kapitalist esaslara dayandırmasını protesto eden çeşitli eylemler yaptılar.

Orta ve Güney Amerika Ülkeleri
     1960'ların ikinci yarısında başlayıp 1970'lerin ortalarına kadar süren ve özellikle Kolombiya, Guatemala, Bolivya, Peru, Şili, Uruguay ve Arjantin'de etkili olan devrimci yükseliş ABD'nin ve bağlaşığı yerli oligarşilerin hizmetkârı "milli güvenlik devletleri"nin katliamları, kitlesel tutuklamaları ve işkenceleriyle bastırıldı, yüzbinlerce muhalif ülkelerini terketmek zorunda kaldı.
     Vahşi kapitalizmin adaletsizliklerinin oluşturduğu patlayıcı ortam, ABD'nin Çinhindi'nde yenilgisinin ardından yeni bir devrim dalgası doğurdu. Nikaragua'da Sandinistler çürümüş Somoza diktatörlüğünü yıktı ve devrimci demokratik bir yönetim kurdu. El Salvador'da Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi ülkenin birçok bölgesini kurtardı. Guatemala'da gerilla güçleri benzer bir başarı sağladı. Brezilya'da metal işçilerinin yaygın grev dalgası Latin Amerika'nın en gelişmiş sanayi kenti olan Sao Paulo'da güçlü bir sınıf sendikacılığı yarattı. 1980'lerin ortalarında Şili'de Pinochet diktatörlüğüne karşı gerilla mücadelesi başlatan Manuel Rodriguez Ulusal Cephesi başkent Santiago'nun gecekondu bölgelerini kalıcı kitle hareketlerinin merkezi durumuna getirmeyi başardı.
     Askeri diktatörlüklerin devrimci mücadelenin kitleselleşmesini önleyememesi ve devrim sürecinin gitgide derinleşmesi üzerine, ABD yeni bir strateji oluşturdu. Liberal burjuvazinin ve tövbe etmiş eski solcuların siyasal sürece katılımı yoluyla kapitalist düzene ve emperyalist bağımlılığa dokunmamak şartıyla askeri diktatörlük rejimlerinden "demokrasiye uzlaşarak geçiş"i öngören bu strateji etkili oldu.
     Yapılan seçimler sonucunda Latin Amerika ülkelerinin çoğu sivil yönetime geçti. Şili'de Sosyalist Parti ile eski devrimci gerilla hareketi MİR'in bir kanadı neoliberal Hiristiyan Demokratlarla koalisyona girdi. Bolivya'da eski gerilla hareketi MİR eski diktatör Banzer'le birlikte iktidarı paylaştı. Arjantin'de eski gerillaların çoğu Alfonsin ve Menem'in özelleştirmeci çizgisini destekledi. Bu ülkelerin hiçbirinde askeri diktatörlük döneminin ordu, polis ve yargı sistemine dokunulmadı, özel aflarla geçmişe sünger çekildi. ABD, ordu ve sivil yönetimin iktidarı paylaştığı ve İMF politikalarının aynı hızla uygulandığı bu yapı hâlâ devam ediyor.
     Nikaragua'da ABD'nin kontralar ve ambargo yoluyla uyguladığı baskılara dayanamayan Sandinistler de uzlaşma yoluna girdiler. 1990'da ABD'nin dayattığı koşullarda düzenlenen seçimi kaybettiler. İktidara ABD'nin güvenilir kişisi Chomorro geldi. Sandinistler Chomorro ile anlaşma imzalayarak burjuva politikasında reformcu bir güç olarak yer almayı kabul ettiler.
     Nikaragua'nın düşmesinin ardından El Salvador ve Guatemala'da da büyük bir gerileme yaşandı. Her iki ülkede ülke topraklarının çoğunluğunu kontrol eden devrimci güçler sağcı rejimlerle barış anlaşması imzaladılar ve silah bıraktılar. Bütün parlak sözlere rağmen köklü toplumsal dönüşümler hedefi fiilen terkedildi.
     1997 yılı içinde Brezilya'da Topraksız Tarım İşçileri Hareketi toprak işgalleri yoluyla bir kitle hareketi yaratma yolunda önemli adımlar attı. Kolombiya'da gerilla hareketleri kırsal alanlarda etkilerini arttırıyor. Bolivya ve Paraguay'da köylü hareketi güçleniyor. Guatemala ve El Salvador'da barış anlaşmasında öngörülen toprak reformunun uygulanması için köylülerin kitle eylemleri devam ediyor.

Küba
     Küba ABD'nin 90 mil açığında sürekli istila tehdidi altında, inanılmaz zorluklara karşın devrimi ve sosyalizmi savunmayı sürdürüyor. Sosyalist sistemden aldığı büyük ekonomik ve askeri desteği Sovyetler Birliği ile Doğu Avrupa ülkelerindeki karşı devrim sonucunda kaybeden Küba, ABD'nin daha da katılaşan ambargosuyla birleşen bu etken yüzünden ekonomisinin birdenbire neredeyse yarı yarıya küçülmesinin yol açtığı sorunları emperyalizme boyun eğmeden aşmak için çalışıyor.
     Bu amaçla, sosyalist yönetim, bir yandan, ülke içinde kitleleri bilinçli bir siyasal seferberlik içine sokmak için çabalarını arttırıp uluslararası alanda devrimci ve ilerici güçlerin dayanışmasını sağlamaya gayret ediyor. Öte yandan da, ülke içinde kapitalist ve yarı-kapitalist uygulamalara sınırlı ölçüde izin vererek yabancı sermaye yatırımlarını çekmeyi ve bu yolla ABD ambargosunun etkilerini kırmayı deniyor. Papa'nın ziyareti de bu çerçeve içinde yer alan bir taviz niteliğindedir.
     Bu tavizlerin karşıdevrimci bir sürecin başlatıcısı durumuna düşmemesi Küba komünistlerinin ve emekçilerinin bilinç ve uyanıklığına ve devrimcilerin dünyanın heryerinde devrim mücadelelerini güçlendirmelerine bağlı bulunuyor. Sosyalist Küba ile dayanışmayı yükseltmek bugün her zaman olduğundan daha önemlidir.

Vietnam ve Kuzey Kore
     Sosyalist sistemin çöküşü sonucunda Vietnam ve Kuzey Kore de Küba'yla benzer kötü bir duruma düştü. Vietnam Küba gibi kapitalist uygulamalara sınırlı izin vererek yabancı sermayeyi çekmeye ve böylece ekonomik durumunu düzeltmeye çalışıyor. Kuzey Kore ise ABD'nin müdahale tehdidi ve ambargosu yanında doğal felaketlerin yol açtığı kıtlık sorunuyla boğuşuyor. Vietnam ve Kuzey Kore ile dayanışma da acil bir nitelik taşıyor.

Filistin ve İsrail
     Yerleşimci İsrail sömürgeciliğine karşı intifadayla gerçek bir direniş destanı yaratan Filistin halkı, İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü FKÖ arasında yapılan anlaşmayla başlayan barış sürecinde ulusal ve sosyal taleplerinin karşılanmadığını gördü. Yapılan anlaşmayla zaten İsrail'e çok köklü tavizler verilmişti; FKÖ Filistin'in İsrail'in askeri denetimine bırakılan stratejik noktalar ve sömürgeci yerleşimcilere bırakılan alanlarla zaten toprak bütünlüğü ve egemenliği olmayan bir ülke statüsüne inmesine razı olmuştu. Ancak bu elverişsiz anlaşmaya göre bile boşaltılması ve Filistin yönetimine teslim edilmesi gereken işgal altındaki topraklar sağcı İsrail hükümeti tarafından boşaltılmadı. Bağımsızlık ve kurtuluşu halkın mücadelesi yoluyla değil, salt diplomatik görüşmeler yoluyla elde edebileceği hayaline kapılan Arafat yönetimi ise Filistin emekçilerinden koparak inanılmaz yolsuzluklarla hızla zenginleşmeye çalışan dar bir burjuva zümrenin temsilcisi durumuna geldi.
     Filistin'de İsrail'in sömürü ve baskısına ve Arafat yönetiminin yozlaşmasına karşı mücadele yükseliyor. İsrail'de ise sol güçlerin ve işçi sendikalarının başını çektiği, Filistin işgalinin sona erdirilmesi ve barış için mücadele tırmanıyor. Ayrıca, sosyal hakları budayan sağcı hükümetin kemer sıkma ve emeklilik haklarını kısıtlama politikalarına karşı İsrail emekçilerinin tepkisi artıyor. Son olarak 700 bin emekçinin katıldığı beş gün süren bir genel grev yapıldı. Hükümet kararlarını geri almak zorunda kaldı.

Çin Halk Cumhuriyeti
     Deng Siaoping'in ülkenin kalkınma ve modernizasyonunu eşitlik düşüncesinden kopararak "önce bazılarımız zenginleşsin" şeklinde ifade ettiği kapitalist anlayışın yol gösterdiği ve dünya kapitalist ekonomisiyle bütünleşmeyi amaçlayan "piyasa sosyalizmi" programı hâlâ yoğun biçimde uygulanıyor. Buna bağlı olarak Çin'de yabancı sermayeye grevin ve toplu sözleşmenin yasak olduğu serbest bölgeler tahsis edildi, kamu işletmeleri özelleştirildi, borsa kuruldu, zarar eden işletmeler kapatıldı, iş güvencesi kaldırıldı, milyonlarca kişi işten çıkarıldı, özel fabrikalara ve çiftliklere izin verildi. Bu uygulamalar sonucunda Çin'de borsa milyonerleri türedi. Küçük bir azınlık hızla zenginleşti. Hong Kong'un anavatan topraklarına katılması kuşkusuz sömürgecilik döneminin bir adaletsizliğini ortadan kaldırdı, ancak bu katılımın Hong Kong'un kapitalist ekonomik sistemine hiç dokunulmaması şartıyla gerçekleşmesi, palazlanmaya başlayan yeni Çin burjuvazisinin dünya kapitalizmiyle bütünleşmesi yolunda yeni bir adım oldu.
     Bununla birlikte, kapitalizm ister istemez kendi çelişme ve sorunlarını da birlikte getiriyor. 1995 yılında başlayan ve 1996 ile 1997'de hızlanarak devam eden aşırı üretim ve yetersiz satış bunalımı ekonomiyi ve sosyal hayatı derinden etkiliyor. Stoklar yığılınca şirket iflasları bankaları ve borsayı da sarıyor ve durgunluk yoğunlaşıyor. Polis işten çıkarılan işçilerin gösteri ve eylemlerini zor kullanarak dağıtıyor. Bunalımın yeni burjuvazi ile Çin proletaryası ve emekçi köylüleri arasındaki sınıf mücadelesini şiddetlendirmesi ve bu mücadelenin Çin Komünist Partisi ile resmen sosyalist olduğunu ilan eden devlet yönetimi içinde de yansımasını bulması kaçınılmaz görünüyor.

Eski Sovyet Cumhuriyetleri
     Gorbaçov reformlarının kargaşa ortamında parti ve devlet yöneticileri içinde anti komünist ve kapitalizm yanlısı bir tutum benimseyen dar bir seçkinler grubunun yasadışı işler yapan küçük girişimciler kesimiyle ve emperyalist merkezlerle ittifak kurarak, hangi ölçüyle bakılırsa bakılsın başarılı olan Sovyet ekonomisini kasıtlı olarak işlemez hale getirdiklerini ve Aralık 1991'de Rusya lideri Yeltsin, Ukrayna lideri Kravçuk ve Belarus lideri Şuşkeviç'ten oluşan sarhoşlar üçlüsünün ABD destekli bir darbeyle Sovyetler Birliği'ni dağıttıklarını "operasyon tamamlandı"ktan, atı alan Üsküdarı geçtikten sonra Batı basınında yayımlanan belgelerden biliyoruz. Tarihin bu en büyük karşı devrimini 1993 yılında Rusya Parlamentosunu topa tutarak tamamlayan Yeltsin yönetiminde Rusya, akbabalar gibi üşüşen emperyalist kapitalist yatırımcıların ve -Batılıların bile "soyguncu baronlar" adını verdiği- 7 büyük kapitalist grubun pençesine düştü.
     Tamamen kamu mülkiyetini yağmalayarak oluşturulan bu acımasız kapitalist sistemde Rusya ve diğer eski Sovyet cumhuriyetlerinde emekçi halk inanılmaz bir yoksulluğa ve aşağılanmaya uğradı. Ekonomi Sovyet ekonomisinin en kötü yılı olan 1991 yılına göre bile yarı yarıya küçüldü. Profesör Chossudovsky'nin çarpıcı saptamasına göre "Eski Sovyetler Birliği Cumhuriyetlerindeki çöküş, Sovyetler'in, İkinci Dünya Savaşında Alman ordularının Beyaz Rusya'yı ve Ukrayna'nın bir bölümünü işgal ettikleri, sanayi altyapısının Wehrmacht'ın bombalarına göğüs gerdikleri sırada karşı karşıya kaldığı çöküşten beterdir." (Michel Chossudovsky, adı geçen yazı.)
     Rusya, Kazakistan, Ukrayna, Ermenistan, Özbekistan, Türkmenistan, Gürcistan, Kırgızistan, Azerbaycan gibi bütün cumhuriyetler küpünü doldurmaktan başka hiçbir ilkesi olmayan işbitirici hanedanların eline düştü. (Örneğin, muz cumhuriyetine dönüşen bu ülkelerden Özbekistan Küba'ya karşı uygulanan ambargonun kaldırılıp kaldırılmaması konusunda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yapılan oylamada Amerika'nın lehine oy kullanan iki ülkeden biri -diğeri İsrail- oldu.) Bu despotların hepsi boğazlarına kadar rüşvet ve yolsuzluk batağına battılar. Enka holding ve Okan holding gibi yerli tekellerimizin de içinde bulunduğu yabancı şirketlerden aldıkları rüşvetlerin ve kurdukları ortaklıkların hikâyesi dillere destan oldu. Uğradıkları şokun etkisinden sıyrılmaya başlayan proleterlerin, emekçilerin ve dürüst aydınların bu açgözlü vatan satıcılarının yağma düzenine karşı örgütlenme çabaları gelmekte gecikmedi.
     Özellikle Rusya Federasyonu'nda komünist parti ve gruplar hızla örgütlendi. Rusya Federasyonu Komünist Partisi hızla ülkenin en büyük partisi durumuna geldi. RFKP lideri Züganov Rusya başkanlık seçimini Yeltsin'e karşı az farkla kaybetti. Bununla birlikte, Komünist Partisi içinde farklı anlayışların olduğunu, Marksist -Leninist platformu savunanlar yanında milliyetçilikle sosyalizmi kaynaştıran bulanık bir sosyal demokrat platformu savunanların da epeyce etkili olduğunu kaydetmeliyiz. Örneğin Parti programına enternasyonalizmi simgeleyen "bütün ülkelerin işçileri birleşin" sloganının konulması önergesi Züganov'un başını çektiği "Avrasyacı" grubun karşı çıkmasıyla reddedilmiştir.

Sonuç
     Bugün dünyamız kapitalizmin ve emperyalizmin egemenliği altında bulunuyor. Bu egemenliğe esaslı bir tehdit oluşturan karşıt bir sistem artık yok. Kapitalizmin egemenliğine karşı mücadele eden Küba gibi ülkeler ise politikalarını kapitalist sistemin mantığına göre ayarlamak, kapitalizme tavizler vermek zorunda kalıyorlar. Kapitalist sistemin kendi içinde de işçi sınıfı bugün kapitalist efendilere karşı güçlü bir kutup oluşturmaktan uzak bir dağınıklık ve politikasızlık içinde bulunuyor. Bununla birlikte kapitalizmin iç çelişmelerinin işleyişi patlamaya hazır bir ortamı adım adım oluşturuyor.
     Zamanında Kautski tarafından ortaya atılan, dünya kapitalist sınıfının ulusal ayrımları bütünüyle silen tam bütünleşmiş bir süperemperyalizm oluşturarak dünyayı barışçı biçimde yönetebileceği varsayımı günümüzün gelişmeleriyle yine çürütülüyor. Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya sermayelerinin kollektif bir sömürgecilik oluşturacak ölçüde bütünleşme yolunda çok büyük adımlar attıkları ve iç içe geçtikleri doğruysa da, bu üç gücün ayrı ticari blokların başında bulunduklarını ve bu blokları güçlendirmeye çalıştıklarını; gelişme hızlarının eşit olmadığını; başında Yeltsin gibi sadık bendeler olmasına rağmen Rusya'yı kuşatmaya dönük adımlarını (NATO'nun Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan'ı içine alarak genişlemesi; Amerika ve Batı Avrupa'nın Ukrayna, Azerbaycan ve Orta Asya Cumhuriyetlerini Rusya'ya karşı tahkim etmeye yönelik adımları; Avrupa Birliği'nin Rusya'yla kendi arasında tampon bölgeler vb. yaratma girişimini vb.); Çin'e ve Hindistan'a karşı ikircikli tutumu; Arap ve İslam dünyasına karşı ayrımcılığı, Afrika'nın ölüme terkedilişini vb. dikkate alırsak bütün dünyayı kapsayan tam bir kapitalist bütünleşmenin çok uzak olduğunu görebiliriz. Üstelik küreselleşmeye ilişkin moda teorilerin iddialarının tersine, yabancı sermaye yatırımları dünya nüfusunun neredeyse üçte ikisinin yaşadığı bölgelere hemen hemen hiç uğramıyor bile.(Bkz. William K. Tabb, adı geçen yazı). Kapitalizm, bu bölgelerin insanlarını bir yük sayıp tarihin dışına atmaya çalışıyor, onları soğukkanlı bir barbarlıkla hastalık, açlık ve savaşların ortasında çaresiz bırakıyor. Üstüne üstlük kendisinin harabeye çevirdiği ülkelerden kaçıp Batı Avrupa ve Kuzey Amerika metropollerine sığınmaya çalışan insanları içeri almamak için sınırlarını tahkim edip kendisine ırkçı kaleler inşa ediyor.
     Kapitalizmin iç çelişmelerinin kaçınılmaz kıldığı devresel bunalımlardan bir yenisi kendini hissettirmeye başladı. Dünyamız yavaş yavaş derinleşen bir ekonomik yavaşlamanın bütün belirtilerini yaşıyor. Gelişmekte olan ülkelerin çoğunu ve eski sosyalist ülkeleri etkileyen durgunluk ve ekonomik çöküş Asya kaplanlarını da yere vurdu, sırada Japonya var. Ardından Batı Avrupa ve Kuzey Amerika gelecek. İnsanlar bunalım dönemlerinde toplumsal gerçekleri hızla öğrenebilirler. Ama bunun için bıkmadan usanmadan gerçekleri anlatmaya, farklı ve kardeşçe bir yaşam kurmanın mümkün olduğunu anlatmaya ihtiyaç var.
     1980'lerden beri beyinleri yıkayan liberal masalların büyüsünden ve sosyalist sistemin yıkılmasının yarattığı şoktan kurtuldukça işçi sınıfı ve emekçi halklar, dürüst aydınlarla birlikte kapitalizme karşı yeniden güçlü bir siyasal ve toplumsal seçenek oluşturma yolunda ağır ağır mütevazı adımlar atıyorlar. Ama bu adımların, Komünist Manifesto'nun 150. yılında mücadele azmimizi pekiştirmek ve ileriye umutla bakmak için yeterli olduklarını şimdiden söyleyebiliriz.
 
Yazarın Diğer Yazıları
 MHP PROGRAMI ÜZERİNE
 CUMHURİYET'İN 75. YILINDA
 MERKEZİN İNTİHARI

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS