Sosyalist Dergi: 20 |  Onur Balcı |
Kuşları, Tavukları Değil, Kapitalizmi İtlâf Edelim!

Son yıllarda, özellikle yoksul ülkelerde meydana gelen salgın hastalıklar dünyanın gündemini sık sık meşgul eder oldu. “Ne var bunda, sonuçta insanlar kitlesel ölüm tehlikesi altında. Bundan daha önemli bir gündem mi olur?” diye düşünülebilir. Ama durum görünenden biraz farklı. Çünkü zaten bu ülkelerde insanlar, günümüzde tedavisi çok basit olan hastalıklardan bile ölebiliyorlar ve hatta birçok hastalık, kronikleşen salgınlar halinde insanları kırıp geçiriyor. Yani bu durum, “gelişmekte olan (!)” ülkeler için olağan bir tablo. Öyleyse yoksul ülkeleri dönem dönem gündemin birinci sıralarına taşıyan bu hastalıkların sırrı ne? Mesele gayet basit: Son yıllarda yaşanan salgınlar (ebola, sars vb.) bütün bir dünyayı, özellikle de gelişmiş ülkeleri etkileyecek kadar tehlikeli. Bu yüzden emperyalist tekellerin denetimindeki dünya medya ordusu, dönem dönem dikkatini bu ülkelere çeviriyor. “Medeniyet”i tehdit etmeyen durumlarda ise dünya medyasının dikkatini bu ülkelere çevirebilmesi için ancak kıyametin kopması gerekiyor.

Yaşadığımız günlerde ise dünya yeni bir salgından bahsediyor: Kuş gribi (tavuk vebası). Kuş gribi salgını, yine yoksul ülkelerde ortaya çıktı ve dünyayı tehdit eden bir hastalık halini aldı. Böylece bütün dikkatler bu hastalığın yayılmasına çevrildi. Hastalık, dünyanın çeşitli ülkelerinde görülmeye, bu ülkelerde günlük yaşamı, ekonomiyi etkilemeye hatta insanların ölümüne neden olmaya başladı. Biz de bu gelişmeleri ana haber bültenlerindeki dikkat çekici konular arasında sayarak, yarı ilgili, yarı üzgün bir şekilde seyretmeye koyulduk. Ta ki hastalık bizim kapımızı çalıncaya kadar! İlk önce yaşanan salgın “ucuz” atlatıldı. Virüs tam gündemimizden düşecekti ki yeni bir salgın baş gösterdi. Bu sefer hastalık, Türkiye’nin birçok ilini kapsayan, belli bölgelerde günlük yaşayışı etkileyen ve şimdilik 5 insanımızın yaşamına mâl olan bir felâket olarak ortaya çıktı. Böylece, bu salgın ile nasıl mücadele edildiği ya da edilmesi gerektiği; kuş gribi virüsünün ortaya çıkışının Dünya Sağlık Örgütü’ne zamanında bildirilip bildirilmediği; kuş gribi salgınının önlenebilmesi için yeterli önlemlerin alınıp alınmadığı konusunda bir sürü tartışma yaşandı ve daha da yaşanacak gibi. Bu vesileyle genel olarak sağlıkla, özel olarak da salgın hastalıklarla ilgili konular hayli dikkat çekici bir hale geldi. Bence bu konularda yapılan tartışmaların ışığında, bazı başlıkların altını kalınca çizmek gerekiyor.

Emperyalist-kapitalist sistemin kendisi bir hastalıktır!

Yukarıda anlattığım tablo çok önemli bir tezi kanıtlıyor: “Sağlık ile ilgili konular tüm dünyanın ortak sorunudur ve bu alandaki sorunların çözümü ancak tüm dünyanın kaynaklarının seferber edilmesi ile mümkündür.” Buradan bakıldığında çözüme oldukça uzak görünüyoruz. Çünkü, sağlık konusunda birçok alanda ilerlemiş olan gelişmiş emperyalist ülkeler, modern tıp imkânlarını sadece kendileri için kullabilecek kadar bencilce davranıyorlar. Emperyalist ülkeler, ellerindeki imkânları tüm dünyadaki sağlık sorunlarının çözümü için kullanmaktan çok kendi sınır duvarlarının arkasında güvenli bir dünya yaratma çabalarına yönelik olarak seferber ediyorlar. Bu çabaların sonuçları ise “gelişmekte olan” ülkelerin halklarının, tedavisi mümkün olabilen hastalıklardan ölmeleri ve rahatlıkla durdurulabilecek salgın hastalıkların, yoksul-sömürge ülkelerin insanlarını kırıp geçirmesidir. Ancak bu sömürgeci düşünce sistemi kendi kendini etkisiz hale getirmeye başladı bile. Çünkü artık üçüncü dünyada yaşanan sağlık sorunları bir çığ gibi büyüyüp gelişmiş ülkelerin güvenli sınırlarını da zorlayabiliyor. Bunun yanında bu ülkelerde yaşanan sıkıntılardan ötürü oluşan ekonomik açmazlar ve yıkımlar, buralarla sömürge ilişkileri kuran gelişmiş ülkelerin ekonomilerini de etkiler hale dönüyor. İşte bu iki olgu birleşince durum daha “vahim” bir hâl alıyor. Fakat bu durumun bile emperyalist ülkelerin istifini henüz bozmadığını görüyoruz. Çünkü büyük bir kesimi sömürülen ülkelerin sırtından kazanılan ekonomik kaynakların en önemli bölümü, hâlâ gelişmiş ülkelerin lüks harcamalarına yönelik kullanılıyor. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (BMKP) yayınladığı “2003 Yılı İnsani Kalkınma Raporu” bu gerçeğin altını kalınca çizmektedir. Rapora göre, “dünya genelinde yapılan araştırma-geliştirme (AR-GE) harcamalarının ancak %10’u dünya nüfusunun %90’ını ilgilendiren sağlık çalışmaları gibi temel konulara ayrılıyor.” Ayrıca, “son 10 yılda ishal hastalığından ölen çocukların sayısı 13 milyon. Bu sayı 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan çatışmalarda ölen insanların sayısından fazla. Yine her yıl yaklaşık yarım milyon kadın, başka bir deyişle, her dakikada bir kadın, gebelik sırasında ya da doğum sırasında ölüyor. Yılda yaklaşık 1 milyona ulaşan sıtmaya bağlı ölümlerin önümüzdeki 20 yıl içinde iki katına çıkmasından korkuluyor. Verem her yıl yaklaşık 2 milyon insanı öldürüyor. Verem, AİDS ile birlikte en büyük tehlike olarak güncelliğini hâlâ koruyor. Yaklaşık 42 milyon kişi AİDS virüsü ile birlikte yaşıyor ve bunların 39 milyonu gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanlar.” Bu manzaranın kaynaklarını yine BMKP raporunda görebiliyoruz:

• Dünyamızda 1.2 milyar insan günde 1 dolardan az bir parayla geçinmeye çalışıyor. Bu sayı aynı zamanda dünyadaki her beş insandan biri demek oluyor. Bu oran Sahra Çölü’nün güneyindeki ülkelerde daha da artıyor. Bu ülkelerde yaşayan insanların yarısı günde 1 dolardan az gelire sahip.

• 800 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor. Güney Asya ülkelerinde her dört kişiden biri, Sahranın güneyindeki ülkelerde ise her üç kişiden biri açlıkla boğuşuyor. Dünyadaki her beş kişiden biri sağlıklı içme suyuna ulaşamıyor. Yaklaşık 800 milyon insan ise toplumsal yaşama katılmalarını engelleyecek, fizyolojileri bozulacak kadar yetersiz besleniyor.

• Dünyadaki her altı kişiden biri okuma-yazma bilmiyor. Yaklaşık 115 milyon çocuk okula gitmiyor. Okuma-yazma bilmeyen yaklaşık 876 milyon yetişkinin üçte ikisi ise kadın.• Zengin ülkelerde, her inek başına sağlanan tarımsal destek, Afrika ülkelerinde insan başına yapılan yardımdan daha fazla.

• Tüm bu manzaranın sorumluluğunu taşıyan zengin ülkeler ise, küresel kalkınma projelerine ancak göstermelik olarak destek oluyor. Uygulamaya devam ettikleri ekonomi, tarım ve sanayi politikaları gelişmekte olan ülkelerin aleyhine sonuçlar yaratıyor. Gelişmekte olan ülkelerin borçlarını affetmeye yanaşmadıkları gibi borçların ötelenmesine de soğuk bakıyorlar.

Yoksul ülkeler, acımasızca sömürüldükleri için dev boyutlarda ekonomik kaynak sıkıntısı çekiyor. Üstelik bu ülkelerdeki gelir dağılımı da son derece adaletsiz. Çünkü onlar da kapitalist sistem ile yönetiliyorlar ve bu ülkelerdeki paralar da bir avuç asalak sınıfın lüks harcamalarına gidiyor. Ayrıca buralardaki kamu kaynakları da liberalleşme dalgasıyla birlikte bu bir avuç sömürücünün talanına uğruyor.. BMKP’nin 1998 verilerine göre, sömürge ülkelerde yaşayan 4.4 milyar insanın 2.6 milyarı hijyenik koşullarda yaşayamıyor. 1.1 milyarı ev sahibi değil. 880 milyarı modern tıp hizmetlerine ulaşamıyor. 1.4 milyarı içecek temiz su bulamıyor. Tüm bu koşullara, eğitim ve sağlık hizmetlerinin dünya genelinde paralı hale getirilmesini de eklediğimizde durumun vahameti apaçık görülüyor. Bu durum, “Sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanmak için insan olmak yeterli olmalıdır!” sloganının önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Bu slogan hayata geçirilmeden böylesi dengesiz koşullarda dünya genelinde salgın hastalıklarla düzgün bir mücadele yürütülemeyeceği ortadadır. Görülüyor ki, “Kapitalizmin kendisi bir hastalıktır, sürekli hastalık üretmektedir. Sağlıklı bir dünya için kapitalizme son verilmelidir.”

İlaç sektörü emperyalist tekellerin kâr hırslarına bırakılamaz!

Genel olarak sağlık sorunlarının giderilmesi ve özellikle de salgın tehlikelerinin savuşturulmasında temel gereksinimlerden biri ilaçtır. Böylesine önemli bir konuda dünyadaki genel manzara tüm dünya halklarının aleyhine görülmektedir. Dünya genelinde ilaç geliştirme, üretme ve dağıtma işlerinde kamusal denetim neredeyse etkisiz bir hale getirilmiştir. Bu alan tamamıyla, kâr etmek için milyonlarca insanın ölümünü göze alabilecek emperyalist tekellerin insafına bırakılmış durumda. Bu son derece tehlikeli bir durum! Çünkü uluslarası tekellerin, dünya genelinde ya da tek tek kendi ülkelerinde yaşanacak sağlık krizlerinden önemli kazançlar sağlayabilecek durumda olmaları, böylesi sağlık krizlerini körüklemeleri için son derece yeterli bir koşuldur.

Aslına bakılırsa ilaç tekelleri, yoksul ülkelerdeki sağlık sorunlarını düzenli olarak körüklemek gibi bir politikaya da sahipler zaten. Hemen hemen hepsi emperyalist ülkelerin sermaye grupları olan ilaç devleri, kendi ürettikleri ilaçları ya da bu ilaçların eş değerlerini yoksul ülkelerin üretmesini önlemek için olağanüstü bir çaba içerisinde. Böylece bu ülkelerin ilaç yönünden kendilerine bağımlılığını sağlamlaştırıp ülke yönetimlerine ve halklarına ekonomik ve siyasal baskılar uygulayacak zeminler yaratıyorlar. Bu politikanın sonucunda, dünyadaki ilaç ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılayan ve ilaç dağıtım ağlarını kontrol eden güçler, gelişmiş ülkelerde toplanmış oluyor.

Altını tekrar çizelim; bu güçlerin kâr dışında hiçbir düşüncesi bulunmuyor. Bu durumda önemli bir tehlike daha beliriyor. Gelişmiş ülkeler, bütün bir dünyayı tehdit eden tehlikeli bir salgında, ilaçların önemli bir kesimini, hatta salgın tehlikesinin boyutuna göre belki de hepsini kendileri için ayırmaya kalkışabilir. ABD’nin kendi emperyalist çıkarları için, uluslararası kuralları dahi çiğneyerek ve tamamen insanlık dışı yöntemlerle Irak’ı işgal ettiğini hatırlarsak, ilaç üzerindeki denetimini kötüye kullanma olasılığının ne kadar yüksek olduğunu anlayabiliriz. Bu koşullar altında, aralarında Türkiye’nin de olduğu bir çok ülke, bütün bir dünyayı saran ya da sarma olasılığı yüksek olan bir salgın hastalık tehlikesi ortaya çıktığında, gelişmiş ülkelerde depolanmış olan ilaçları, piyasa değerlerinin çok çok üstünde paralar verdikleri halde alamayacak ve kritik bir anda ilaç sıkıntısına düşmekten kurtulamayacaktır. O saatten sonra gerekli ilaçları kendi ülkelerimizde üretmeye başlamamız ise kaçmış bir trenin peşinden koşmaya benzeyecektir.

Öyleyse, ilaç üretiminde, dağıtımında ve depolanmasında emperyalist tekellerin saf dışı edilmesi ve bu alanın onların histerik kâr arzularından tamamen temizlenmesi gerekmektedir. İlaç üretimi, dağıtımı ve depolanması tamamen kamunun çıkarını koruyan kamu kuruluşları tarafından yapılmalıdır. Bununla birlikte, ilaç sektöründe gelişmiş ülkelerin hakimiyetine de son verilmeli, ilaç üretimi tüm dünyaya yaygınlaştırılmalıdır. Böylece ilaç sektörü ekonomik ve siyasi baskı aracı olmaktan çıkabilir ve bu alandaki deneyimler insanlığın kollektif hazinesine katılarak tamamen insanlığın çıkarı için kullanılabilir. Ayrıca tüm bunların yanında, öncelikle bulaşıcı hastalıkların ilaçları olmak üzere, tüm tıbbi olanak ve araçlar, insanların her hangi bir bedel ödemeden kullanabileceği duruma getirilmelidir. Hiçbir koşulda hiçbir sağlık hizmetinden para alınmamalıdır.

Buna paralel olarak eğitim alanında da benzeri dönüşümler acilen yapılmalıdır. Çünkü hastalıklarla mücadelede en önemli araçlardan biri eğitimdir. 115 milyon çocuğun okula gitmediği, 876 milyon yetişkinin okuma-yazma bilmediği bir dünyada, insanlara gerekli sağlık tedbirlerinin anlatılabilmesi mümkün değildir. Daha birçok sebebin yanında, salgın hastalıklarla mücadelede de başarı kazanmak için, eğitimin her kademesi parasız olmalı ve bütün insanlık eğitimin olanaklarından yararlanabilmelidir. “Sağlık ve eğitim alınıp satılan bir şey olamaz!”

Türkiye’nin acizliği

Kuş gribi gibi ölümcül bir salgınla karşı karşıya kalan Türkiye’de, sağlık alanına genel olarak baktığımızda, karşımıza oldukça vahim bir tablo çıkmaktadır. Türkiye, ilaç konusunda, neredeyse tamamen dışarıya bağlı bir konumda bulunmaktadır. Ülkede yapılan üretim, ihtiyaçları karşılamaktan uzaktır ve zaten önemli bir kısmı dış patentli olarak yapılmaktadır. Arkalarında küçümsenmeyecek sermaye birikimleri bulunan yerli ilaç şirketleri, bu varlıklarını, ilaç üretmeye değil de daha kârlı bir alan olan ithalâta yönelik kullanmaktadırlar. Böylece uluslararası tekellerin sofralarından düşen bir kaç kırıntının kavgasını verirken, halkımızı büyük bir sıkıntıya terk etmekte ve ilaç bulamadığından ölen bir sürü insanımızın sorumluluğunu taşımaktadırlar.

Bu korkunç tablo karşısında ülkemizin iktidar odakları ise tamamen duyarsızdır. İlaç sektöründe kamu denetiminin neredeyse hiç olmayışı bu çarpıklıkların düzeltilemeyeceğinden, ilaç üretiminin piyasanın insafsız dengelerine kurban edileceğinden başka bir anlam taşımamaktadır. Hükümet, kamu olanaklarını sağlık alanında araştırmalar yapmaya, araştırmalar sonucunda yeni ilaçlar geliştirmeye, özel sektörün yapmaktan kaçındığı ilaç üretimini toplumsal çıkarlar doğrultusunda yapmaya ayıracağı yerde; ilaç konusunda da bir özelleştirme harekâtı yürütmektedir. Mesela, yaptığı üretimle ilaç sektörü üzerinde bir fiyat denetimi sağlayan ve SSK’nın ilaç masraflarında büyük tasarruflar sağlayan SSK ilaç fabrikasını kapatmaktadır. İMF ve AB tarafından dayatılan tasarruf tedbirleri yüzünden, salgın hastalıklarla mücadele etmek için kurulan kurumları ya kapatmakta ya da ödenek yetersizliğinden çalışamaz duruma getirmektedir. Ilaç alanında araştırma ve geliştirme faaliyetlerini yürütmesi gereken üniversiteleri ise kaynak sıkıntısı içinde kıvrandırmaktadır. Böylece Türkiye’nin kendi ilacını geliştirme ve üretme olasılığı ortadan kalkmaktadır.

Tüm bunların yanı sıra, genel olarak dünyada da salgın hastalıklar konusunda en etkin kurumlardan biri olan Veterinerlik Teşkilatı da, tasarruf tedbirleri çerçevesinde, dağıtılmaktadır. Hastalıkların ortaya çıkmasını önlemek, hastalıkların insanların hayatlarını ve ülkenin ekonomisi etkilememesini sağlamak gibi temel alanlarda faaliyet yürüten “koruyucu hekimlik” anlayışı, özelleştirme saldırısına dönüşen “aile hekimliği” kurumuyla geriletilmektedir. Bu koşullar altında, sağlık hizmetlerinin istisnasız her kademesinde ve her vatandaşımız için paralı hale getirildiğini görüyoruz. Parası olmayan sağlık hizmeti alamıyor, hastaneye bile gidemiyor.

Birçok temel bilgi ve becerinin yanı sıra, sağlık alanında da temel bilgi ve becerilerin kazandırılmasını sağlaması gereken eğitim hizmetleri de tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de parası olanların yararlanabildikleri bir “hak” haline dönüşüyor. İnsanlarımız sağlıksız ve karanlık koşullarda yaşamaya itiliyor. Ülkemizde okuma-yazma bilmeyenlerin, modern sağlık hizmetlerinden yararlanamayanların ve sağlıklı koşullarda yaşayacak kadar iyi beslenemeyenlerin sayısı hiç de az değil.

Türkiye’nin bu acizlik tablosundan kurtulması için atılacak ilk adım, bir an önce emperyalist tekellerin ülke içindeki hakimiyetine son verilmesidir. Başta sağlık ve eğitim alanlarında olmak üzere halkın yararına yatırımlara hız verilmeli, eğitim ve sağlık her kademede tamamen parasız hale döndürülmelidir. İlaç üretiminden aşılama faaliyetlerine kadar her türlü sağlık hizmeti kamu yararına çalışan kamu kuruluşları tarafından yapılmalıdır. Koruyucu hekimlik faaliyetleri temel alınmalı, buna yönelik kurum ve kuruluşlar güçlendirilmelidir. Çünkü İMF dayatmalarıyla bu alanlarda uygulanan “tasarruf tedbirleri” hastalıkların artmasına, insanların hayatlarını kaybetmesine ve kuş gribi örneğinde olduğu gibi büyük ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Bu uygulamalarla yapılan tasarruflar, hastalıkların verdiği zararın yanında “devede kulak” kalmaktadır.

Sağlık sorunlarının yaşanmasının en temel unsurlarından biri yoksulluk ve geri kalmışlık olduğuna göre ülkenin kalkınması, yoksulluğun ve eğitimsizliğin önlenmesi için gerekli dönüşümler yapılmalıdır. Ülkemizin bu durumu kader değildir. Sadece egemenlerin tercihlerine dayanmaktadır. Bunu değiştirmek ise hepimizin elindedir.

Tavukları değil kapitalizmi itlâf edelim!

Yukarda anlatılan durum göz önüne alındığında Türkiye gibi sömürgeleştirilen ülkelerde ölümcül hastalıkların ortaya çıkmasının ve tehlikeli salgınlara dönüşmesinin hiç de şaşılacak bir şey olmadığı ortadadır. Nihayetinde bizim ülkemizde de kuş gribi gibi ölümcül bir hastalık ortaya çıktı ve son derece kritik bir aşamaya sıçradı. Bu aşamaya gelindikten sonra yapılacak çok az şey kalıyor ne yazık ki. Bu çok az seçenekten biri de, hastalığı taşıyan ve taşıması olası hayvanların itlaf edilmesi. Fakat kendisi zaten bir vahşet olan ve insanların bir çoğunu vicdanen rahatsız eden itlaf uygulamaları, bizim ülkemizde insanı daha da çileden çıkartıcı bir hal almıştır. Çünkü yapılan çalışmalarda havyan hakları ile ilgili asgari kurallara bile uyulmamaktadır. Hayvanlar torbalara doldurulup canlı canlı ateşe atılmış, kaçışan hayvanlar görevliler tarafından tekrar ateşe atılarak öldürülmüş, bu yöntemin kullanılmadığı durumlarda ise hayvanlar canlı canlı gömülmüştür. Öldürülen hayvanların bir kısımı da ortalıkta bırakılmış, sonuç olarak ilkel yöntemlerle yapılan ve son derece üzücü görüntülere yol açan bir durum yaratılmıştır. Oysa bu gibi çalışmalar için geliştirilmiş modern yöntemlerin varlığı bilinmektedir. Bu modern ve daha insancıl yöntemler varken bu şekilde bir çalışma yürütmenin bahanesi asla ve asla zaman ya da para sıkıntısı olamaz. Devletin görevi böylesi durumlara yönelik her türlü tedbiri almak, her türlü donanımı sağlamak ve çalışmayı yürütecek personele gerekli azami eğitimi vermektir.

Kuş gribi ve benzeri salgınların ortaya çıkmasını önlemek ancak koruyucu hekimlik ve veterinerlik uygulamalarının arttırılması ile mümkün olabilir. Özellikle kırsal bölgelerde yaşayan insanlarımızın eğitimi, insanların ve hayvanların aşılanması, sürekli bir sağlık kontrolünün ve eğitiminin sağlanması gibi yöntemler böylesi bir salgın ihtimalini oldukça düşürebilir. Oysa bizim ülkemizde, daha önce de bahsedildiği üzere, genel veterinerlik teşkilatı dağıtıldığı gibi, koruyucu hekimlik kurumu da yine bir özelleştirme saldırısı haline dönen aile hekimliği kurumuyla çökertilmeye çalışılmaktadır.

Hal böyleyken, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, basının karşına geçip ciddi özeleştiriler vereceğine ve sağlık alanında acilen yapılması gereken düzeltmeleri anlatacağına, “Bence köy tavuğu ve köy yumurtası kavramları tarihe karışmalıdır” diyebilmektedir. Bu tam bir acizlik açıklamasıdır. Hükümet, bu açıklamasıyla suçu kendi üzerinden evinde tavuk besleyen insanların üzerine atmaktadır. Böyle bir sorunu, insanlarımızın üç tane tavuğunu ortadan kaldırarak çözeceğini iddia ederek zavallı bir hale düşmektedir.

Sağlık Bakanı’nın açıklaması olayın bir başka boyutunu da gözler önüne sermektedir. Bakan, endüstriyel hayvan üretimini tek yol olarak işaret etmektedir. Bilindiği gibi bu üretim hayvanların doğal koşullardan tamamen koparılması ve çeşitli kimyasal yöntemlere maruz bırakılmasıyla yapılmaktadır. İlkel yöntemlere göre daha “verimli” bir üretim sağlayan bu tarzın sağlıklı olmadığı konusunda ise ciddi kanıtlar vardır. Bu şekilde üretilen hayvanlardan elde edilen ürünlerin kanserojen etkilere sahip olabileceği yönünde önemli iddialar mevcuttur. Ayrıca bunların hepsi bir tarafa, doğadan koparılan ve yürümesi bile engellenen hayvanlar sürekli bir işkence ortamında tutulmaktadır.

Gıda üretiminde gerçekten güvenilir ve doğal yöntemlerin kullanılmasını teşvik etmek daha akılcı bir yöntemdir. Kimse kalkıp da endüstriyel-kimyasal yöntemlerle üretilen gıda maddelerinin daha sağlıklı ve hijyenik olduğunu iddia edemez. Unutmamak gerekir ki, Uzak Asya’daki tavuk vebası bu çok güvenli diye sundukları tavuk üretim çiftliklerinde ortaya çıkmıştır.

İnsanların böylesi bir salgın karşısında geliştirdikleri yol ve yöntemlere bakınca, doğayı sadece insanların hizmetine sunulmuş bir nimet olarak kabul eden anlayışların yıkılması gerekliliği bir kez daha kendini dayatmaktadır. Çünkü sınıflı toplumların bir ürünü olan bu anlayış, insana zarar vereceği düşünülen her türlü canlının neslini tüketmek, bu hayvan ya da bitkileri kitlesel olarak yok etmek, insanları tamamen doğadan koparıp yapay ortamlarda yaşamaya mahkûm etmek gibi hakları kendinde görebilmektedir. Bu anlayışla kuş gribine bakıldığında bütün kanatlıları ortadan kaldırmaktan başka bir şey akla gelmez. Bu anlayış değişmezse, yarın bir gün ağaçlardan insanlara geçen bir hastalıkla karşılaşıldığında yapılacak tek şey, bütün ormanları ortadan kaldırmaya çalışmak olur. Hayvan türlerini, bitki türlerini yok eden, doğayı tahrip eden insan aslında kendi varlık koşullarını da yok eder. İnsan doğanın efendisi falan değildir ve asla olamaz. İnsanlar ancak ve ancak diğer bütün unsurları gibi doğanın temel bir elemanıdır. İnsan, hayvan, bitki, doğa bir bütündür. Geliştirdiğimiz bilim-teknik ve medeniyetler bize doğayı ve diğer canlıları linç etme hakkı vermez. “İnsanlar geliştirdikleri imkânları ekosistemin sağlıklı olarak işlemesi için kullanmalıdır. İnsan olsa olsa ekosistemin hekîmi olabilir.”*

SonuçSağlık, eğitim ve gıda üretimi gibi bütün bir insanlığı ilgilendiren hayati konulardaki sorunlar ancak tüm dünyanın ortak çabası ile halledilebilir. Bütün insanların kaderini etkileyecek olan konularda tüm yetki ve güç, asla amacı sadece kâr elde etmek olan emperyalist ve kapitalist tekellere bırakılamaz. Bu temel bakışın gereği olarak, emperyalist-kapitalist tekeller sağlık ile ilgili tüm alanlardan kovulmalıdır. Her türlü sağlık faaliyeti kamu yararına çalışan kamu kuruluşları tarafından yapılmalı ve bu hizmetler kesinlikle parasız sağlanmalıdır. Ayrıca sağlık alanında, emperyalist devletlerin belirleyiciliğine son verilmeli, bütün sağlık olanakları dünya halklarına yeterli ölçülerde ulaştırılabilmelidir. Bu konularda ülkesel, bölgesel, ırksal, dinsel ve cinsiyete dayalı ayrım yapılması, başta bu ayrımı yapanlar olmak üzere, tüm dünya halklarını ilgilendiren sorunlar yaratacaktır.

Emperyalist-kapitalist sistemin kendisi ölümcül bir hastalıktır. Bu yüzden, hayvanlar değil, kapitalizm itlâf edilmelidir.

* Bu cümleler, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim ÜyesiProf. Dr. Rıfat Miser’in Çevre Bilimi derslerinden alınmıştır.



 
Yazarın Diğer Yazıları
 İşçi Forumu’nda Konuşma
 Kuşları, Tavukları Değil, Kapitalizmi İtlâf Edelim!
 FIRAT (HRANT) KANIYOR!

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS