Sosyalist Dergi: 17 |  Muhsin Salihoğlu |
Nereye Gidiyoruz?

     Amerikan seçimlerini George Walker Bush ikinci kez kazandı. Vahşi saldırganlığıyla ülkesini dünya halklarının en nefret ettiği güç haline getiren, 21. yüzyılda da yeryüzünü yangın yerine çevirmeye ahdetmiş bağnaz bir gerici, dört yıl daha Amerikan kapitalizminin başkomutanı olarak görev yapacak. 2 Kasım 2004 seçimlerine katılan Amerikalıların yüzde 51'inin oylarını toplayan Bush, korkutularak beyni felce uğratılmış, yani serbestçe karar verme gücünü yitirmiş bu insanlardan aldığı geçersiz ve gayri meşru yetkiyle (geçersiz ve gayri meşru, çünkü baskı ve hileyle elde edilmiş yetki hukuki bir değer taşımaz) emperyalist, sömürgeci ve ırkçı çizgisini sürdürmeye çalışacak. Afganistan ve Irak'a açtığı haçlı savaşlarını, içeride yürüttüğü yoksullardan kısıp zenginlere kaynak aktarma, temel hak ve özgürlükleri kökten budayıp faşizme geçiş şartlarını hazırlama politikalarıyla bütünleştiren Bush ve ortaklarının neomuhafazakâr saldırısına karşı direnişimizi kuşkusuz daha da güçlendirmek zorundayız. Rüzgâr eken fırtına biçer. Hiç kimsenin şüphesi olmasın, dünya halkları Amerikan emperyalizminin azgınlığına dur demesini bilecek, bir avuç dev kapitalist tekelin uysal kölesi olmayı asla kabul etmeyecektir. Sömürülen ve ezilen yoksul halkların öfkesi, bencil, kalpsiz ve vicdansız zorbaların hükümdarlığını yerle bir edecektir.



     Yeni Amerikan Stratejisi      
Amerikan emperyalizmi, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla kendisiyle boy ölçüşebilecek kuvvette bir rakibinin kalmamasını fırsat bildi. Zaten dünyanın en büyük sömürücüsü ve birinci devleti olarak dünyaya hakim olduğu halde, bununla yetinmek istemedi, dünya hakimiyetini mutlaklaştırmak ve bir yüzyıl daha kalıcılaştırmak için hamle yapmaya karar verdi.      
Bilindiği gibi, Amerika'nın ekonomik gücü İkinci Dünya Savaşından sonra doruğuna ulaşmış, ancak Soğuk Savaş boyunca göreceli olarak gerilemişti. Buna karşılık, İkinci Dünya Savaşından sonra ABD'ye muhtaç hale düşen Avrupa ve Japonya toparlanmış, Soğuk Savaş boyunca, ABD'nin aksine, dünya ekonomisinden aldıkları payı önemli oranda arttırmıştı. Çin'in ve yeni sanayileşen Asya ülkelerinin dünya ekonomisindeki yeri hatırı sayılır büyüklüğe ulaşmıştı. Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra yağmalanan ve yerlerde sürünen bir zavallı durumuna düşen Rusya, ekonomisini toparlamaya başlayarak yeniden ayağa kalkıyordu. Arap ve İslam toplumları ile Latin Amerika ülkelerinde ABD'ye karşı tepkiler yoğunlaşıyordu.      
İşte bu koşullarda, özellikle 11 Eylül 2001 eylemlerini bahane olarak kullanan ABD, muazzam askeri gücüne dayanarak ekonomik gerilemesini tersine çevirmeyi amaçlayan "önleyici savaş" stratejisini hayata geçirdi. 21. yüzyıl, tıpkı 20. yüzyıl gibi, Amerikan yüzyılı olacaktı. Seçilen hedefler, yıldırım hızıyla hareket eden Amerikan ordularının savaş gücü önünde eriyecek, yok olmak istemeyenler aman dilemek zorunda kalacaklardı.      
Amerikan kapitalizmi, böylece bir taşla birçok kuş vurmuş olacaktı. Amerikan hegemonyasına karşı çıkma cüretini gösteren asiler acımasızca ezilecekti. Asilerin yok edilmesi yatık medya aracılığıyla bütün halkların belleğine kazınacaktı. Asilere özenenler bu gözdağının etkisiyle hizaya girecekti. Irak gibi zengin bir ülkenin bütün kaynakları özelleştirilerek Amerikan şirketlerine hediye edilecekti. Amerikan emperyalizminin Ortadoğu'daki askeri garnizonu, ırkçı ve sömürgeci siyonist İsrail rahatlatılacak, Filistin direnişi boğulacaktı. Afganistan ve Irak'ın ardından İran, Suriye, Lübnan ve Arabistan'dan başlayarak bütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika, Kafkasya ve Orta Asya, kısacası, dünyanın bütün enerji kaynakları ve yolları Amerikan tekeli altında tutulacaktı. Böylece Avrupa Birliği, Rusya, Çin, Japonya ve Hindistan gibi ileride Amerika'nın karşısına çıkabilecek bütün bölgesel ve kıtasal rakiplerin boğazı sıkılacak, bu güçlerin her biri Amerikan kapanına kısılmış olacaktı. Sonuç olarak, bütün dünya tek merkezden buyrukla yönetilen kapitalist bir imparatorluk durumuna getirilecek, Amerika'nın zenginliği katlanarak artacaktı.

     Savaş Sınavı      
Lenin'in belirttiği gibi, kapitalist bir devletin gücü son tahlilde savaşla belirlenir. Savaş aygıtının büyüklüğüyle başı dönen Amerika, gücünün savaşla sınanmasına kendisi talip oldu. Bombalayarak, yakarak, yıkarak, işkence ederek; hak, hukuk ve adalet duygularıyla alay ederek saldırdı.      
Başlangıçta işler yolunda gidiyor gibiydi. Önce Afganistan'ı, ardından Irak'ı çok da zorlanmadan işgal etti. Özbekistan ve Kırgızistan gibi Orta Asya ülkelerinde askeri üsler elde etti. Pakistan'ı Amerikan savaş aygıtının bir uzantısı durumuna getirdi. Hindistan'la arasını düzeltti. Uzun yılların ambargosundan bunalmış Libya'ya boyun eğdirdi. Gürcistan'da kuklalarını başa getirdi. Azerbaycan'da üs kazandı. Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunu (Savaş Bakanı Donald Rumsfeld'in deyişiyle "yeni Avrupa"yı) saldırı stratejisi doğrultusunda seferber etti. Polonya, Macaristan, Kosova, Bulgaristan ve Romanya'da yeni üsler kurdu. Avrupa ile Rusya arasına, Rusya ile Çin arasına kama gibi giren yeni üsler ağıyla belli başlı rakiplerini kuşatma olanağını elde etti.      
Saldırı stratejisine katamadığı Fransa, Almanya, Rusya, Çin gibi büyük ülkeleri ve hatta "şer ekseni"ne dahil ederek hedef tahtasına yerleştirdiği İran'ı ve her yandan sıkıştırdığı Suriye'yi nötralize etmeyi başardı. Birleşmiş Milletler Örgütü'nü iyiden iyiye etkisizleştirdi ve hatta kritik her noktada kendi amaçları doğrultusunda kullandı.

     İşler Sarpa Sarıyor      
Ama daha ikinci adımda işler sarpa sarmaya başladı. Amerika, hem Afganistan'da, hem Irak'ta, bağımsızlığına ve özgürlüğüne düşkün yurtseverlerin direnişini alt edemedi. Afganistan'da başa geçirdiği kukla yönetim, işgalci koalisyon ordusunun desteğine rağmen, gücünü başkent Kâbil'in ötelerine yayamadı. Irak'a soktuğu, en ileri teknolojiyle donanmış 140.000 kişilik ordusu, başta İngilizler, Polonyalılar, İspanyollar ve İtalyanlar olmak üzere Amerikan kuklası yönetimlerin emrine verdiği 30.000 kişilik orduyla desteklendiği halde, stratejik bir kapana kısıldı. İşbirlikçi Şii, Sünni ve Kürt partilerine bir tutam döneği katarak oluşturduğu mezhepçi ve şovenist kuklalar koalisyonunun başına getirdiği tescilli CİA ajanlarıyla sözümona "yönetimi Iraklılaştırma" oyunları tutmadı. Irak ulusal direnişi Irak'ın her bölgesine yayıldı.      
Amerika, Irak işgalinin nedenlerinden birini oluşturan İsrail'i rahatlatma hedefine de ulaşamadı. Filistin'de kardeş kavgası çıkarma planı tutmadı. İsrail'in inşa ettiği Utanç Duvarı'nın gayri meşru olduğu Uluslararası Adalet Divanı'nın 9 Temmuz 2004 günü verdiği kararla tescil edildi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 20 Temmuz 2004'te 10 ülkenin çekimser kaldığı ve sadece 6 devletin (ABD, İsrail, Avustralya, Mikronezya, Marşal Adaları ve Palau) karşı çıktığı oylamada 150 ülkenin evet oyuyla, İsrail'i ve BM Güvenlik Konseyi'ni Uluslararası Adalet Divanı'nın kararını uygulamaya ve Utanç Duvarı'nı ortadan kaldırmaya çağırdı.      
Özellikle Irak direnişinin güçlenmesi, ABD'nin dünya çapında oluşturduğu savaş koalisyonunda çatlamalara yol açtı. İspanya koalisyondan çekildi. Irak'ta kitle imha silahlarının bulunmadığı, Irak yönetiminin "terör bağlantıları"nın olmadığı bizzat Amerikan kurumlarının raporlarıyla sabit oldu; yani, Amerika'nın Irak savaşını tamamen yalanlar üzerine kurduğu artık en kaşarlanmış politikacılar, diplomatlar ve medyaşorlar tarafından bile inkâr edilemeyen bir gerçek olarak tescil edildi. Guantanamo ve ardından Ebu Gureyb toplama kamplarındaki sistematik işkence fotoğrafları ve belgeleri Amerika'nın prestijini yerle bir etti. Irak'ta giriştiği katliamlara, her gün her saat işlediği insanlık ve savaş suçlarına tepkiler yoğunlaştı. Amerika'nın adamı olarak bilinen, uysal ve ihtiyatlı Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan bile, 16 Eylül 2004 günü BBC'de yayınlanan röportajında, "Amerika'nın Irak'a açtığı savaş BM Anasözleşmesine ve bize göre gayri meşrudur" demek zorunda kaldı.

     Kaçınılmaz Yenilgi      
Kısacası, gücünün savaşla sınanmasına kendisi talip olan Amerika, sınavı geçemedi. Amerikan emperyalizmi saldırdı ve başarısız oldu. Amerika'nın hırsının boyunu aştığı açığa çıktı. Amerikan gücünün sınırları belli oldu. Artık her devlet, Amerikan gücünün sınırlarını biliyor. Olası rakiplerinin genelkurmay karargâhlarında, dışişleri salonlarında hesaplar artık bu sınavın sonucuna göre yeniden yapılıyor. Amerika'nın, kendisinin ve başkalarının sandığı kadar güçlü olmadığı anlaşıldı. Direnen bir halkı alt edemeyeceği kanıtlandı. Yeterince askeri seferber edemeyeceği görüldü. Askeri gücüne dayanarak daha büyük ekonomik olanaklar elde etme, zorbalıkla bütün dünyayı haraca bağlama stratejisi işlemedi. Daha şimdiden, Amerika'nın adını bir kez daha değiştirerek bu kez "Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ortak Girişim Projesi" olarak sunduğu cafcaflı emperyalist talan projesi fiilen rafa kaldırıldı.      
Bugün Amerika, 600 milyar doları aşkın cari açığı ve 400 milyar doları aşkın bütçe açığıyla ne yapacağını bilemez halde. Irak savaşına döktüğü 200 milyar doları, Afganistan savaşına döktüğü 50 milyar doları çıkaramadı. "Göz kamaştıran savaş ganimeti" olarak gördüğü Irak petrollerini direniş nedeniyle istediği ve hesapladığı şekilde kullanamıyor. Yani, Amerika'nın saldırı stratejisi derdine derman olamadı ve ters tepti. Amerika'nın dünya çapında baş aşağı gitme süreci, artık gitgide kaçınılmaz hale gelen Irak'taki yenilgisiyle daha da hızlanacaktır.

     Artık Çok Geç      
Amerikan işgal ordusunun Tel Afer'le başlattığı, Felluce'yle sürdürdüğü yeni saldırı dalgası kimseyi aldatmasın. Amerika, direnişi kontrol altına alabilmek umuduyla, 28 Haziran 2004'te yönetimi Iraklılara devrettiğini açıklayarak İyad Allavi'nin başkanlığındaki kukla Irak Geçici Hükümetini kurdurdu. Ancak, umduğunun tersine, direniş daha da boyutlandı. 2004 yaz sonunda Amerika, Felluce, Samara, Ramadi, Tel Afer, Bakuba gibi 30 şehir ve kasaba ile yüzlerce köyün direnişçilerin eline geçtiğini ve buraların birer kurtarılmış bölge haline geldiği saptamasını yaptı.      
ABD'nin önde gelen medya tekellerinden Knight Ridder grubuna ait gazetelerde 6 Eylül 2004 günü yer alan bir değerlendirme raporuna göre, Baas Partisi kendisini yeniden toparlayarak silahlı mücadeleyi yaygınlaştırmış, yoksul ve çaresiz Iraklılardan binlerce yeni üye kazanmış, silahlı mücadelede gelişmiş bilgisayar teknolojisini kullanmaya başlamış, yeni kurulan kukla hükümetin üst makamlarına sızmaya muvaffak olmuş, hareketten uzaklaşmış eski üyelerini de eyleme geçirmeye başlamıştı. Rapora göre, "Bu siyasi parti, herkese hitap eden bir direniş hareketine dönüşerek Irak Geçici Hükümeti için ciddi bir tehlike kaynağı olmuştur. Artık Irak'ta iki hükümet vardır. Yeni Baasçılar, Irak Geçici Hükümetinin iktidarını ele geçiriyorlar. Örgütlü ve güçlü bir faaliyet yürütüyorlar."      
Amerika'nın saptamasına göre, başta Felluce olmak üzere, direnişçilerin elindeki şehir ve kasabaların mutlaka ezilmesi gerekiyordu. Tel Afer ve ardından çok daha kapsamlı Felluce katliamı işte bu saptamanın sonucunda uygulamaya girdi. Ne var ki, direniş örgütlerinin halkın duygu ve düşüncesinde meydana getirdiği büyük dönüşümden sonra, işgalcilerin katliamı artık işlerine yaramayacaktır. Direnişçileri barındıran şehirleri Nazi ordularının toplu cezalandırma mantığıyla yakıp yıkarak, yerle bir ederek, halkı çoluk çocuk, kadın erkek, genç ihtiyar demeden öldürerek, işgalci katil sürüleri bütün Irak'ı bir uçtan öbür uca direniş ocağına çeviriyorlar, yılgınlığı değil öfkeyi körüklüyorlar. Yarattıkları kan denizinde boğulacaklar.      
Amerika Irak'ta Ocak 2005'te yaptırmayı düşündüğü göstermelik seçimlere kadar daha da şiddetlendireceği saldırı dalgasını, Ocak'tan sonra bir kez daha deneyecek ve takati kesilecektir. Amerika'yı onursuz bir yenilgi, Irak direnişçilerini onurlu bir zafer bekliyor. Irak, Amerikan emperyalizmi için yeni bir Vietnam olacak. Vietnam bozgununu durdurabilmek umuduyla savaşı Laos ve Kamboçya'ya yayan atası Nikson gibi, Bush da savaşı İran ve Suriye'ye yaymayı deneyebilir ama kumarbaz mantığıyla kalkışabileceği böyle bir deneme, yenilgisinin çapını çok daha büyütmekten başka bir sonuç vermeyecektir.      
Önümüzdeki dönemde, dünya halklarının Amerikan emperyalizmine karşı mücadelesinin güçleneceğine tanık olacağız. ABD'nin yenilmezlik iddiasının çökmesiyle, Çin, Rusya, Avrupa Birliği gibi ABD'nin olası rakiplerinin ABD'den uzaklaşma ve başına buyruk davranma sürecinin hızlanması, ABD müttefiklerinin daha söz dinlemez hale gelmesi de beklenmelidir. Amerika, ekonomik olarak gerileyen ve askeri gücünün yetersizliği ortaya çıkan her emperyalist devletin başına gelenleri yaşamak zorunda kalacaktır.

Avrupa Birliği      
Dünya kapitalist sisteminin ikinci emperyalist odağı Avrupa Birliği, genişleyerek neredeyse Avrupa'nın bütününü kapsayacak hale geldi. Şu anda 25 ülkeden oluşan Avrupa Birliği, 2007 veya 2008'de Bulgaristan ve Romanya'yı, ardından Hırvatistan'ı içine alacak. Daha sonra sıra, Avrupa denizi içinde birer ada durumunda kalan Sırbistan-Karadağ, Makedonya ve Arnavutluk gibi Balkan ülkelerine gelecek. Türkiye'yi Gümrük Birliği'ne katarak ekonomik sömürgesi yapan Avrupa Birliği, bu koca ülkeyi tam üyeliğe almadan kendisine bağlı tutup tutamayacağının hesabını yapıyor.      
Avrupa Birliği ekonomik olarak dev bir birlik oluşturmayı başardığı halde, siyasal ve askeri açıdan ekonomik gücüyle denk bir odak olmaktan henüz çok uzak. Amerika'dan bağımsız bir siyasal ve askeri güç olmaya çalışan Fransa-Almanya ekseni, başta Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan olmak üzere Avrupa Birliği'ne yeni katılan üyelerin Amerika'nın stratejik ortağı İngiltere'yle birlikte davranması ve siyasal-askeri alanlarda Amerikan rotasını izlemesiyle köşeye sıkıştığını hissetti. Ekonomik genişleme, Fransa-Almanya eksenini umduğu siyasal ve askeri bütünleşme hedefinden uzak düşürdü. Bunda Amerika'nın izlediği strateji kadar, özellikle Almanya'nın ekonomik sömürgesi durumuna düşen ve tarihsel olarak da hep Almanya'nın işgaline uğramış Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin, uzaktaki bir emperyalistle yakın ilişkiye geçerek yanıbaşlarındaki Almanya'nın boyunduruğunu dengelemeye çalışmasının da payı var.      
Bu durumda, Fransa-Almanya ekseni, Belçika'yı ve seçimlerden sonra rota değiştiren İspanya'yı yanına alarak Avrupa Birliği içinde bütünleşmiş ayrı bir çekirdek oluşturma gayreti içerisine girdi. Türkiye'nin üyeliği de, Fransa-Almanya ekseni ile İngiltere'nin başını çektiği Amerikancı eksen arasında bir rekabet konusu oluşturuyor. Siyasal ve askeri açıdan Amerikan nüfuzu altında bulunan Türkiye'nin tam üye olması durumunda İngiltere'nin başını çektiği Amerikancı kanadın daha da güçleneceğini ve Amerika'dan bağımsız bir Avrupa hedefinin iyice zayıflayacağını hesaplayan Amerika ile Fransa-Almanya ekseni arasında çekişme kızışacak.      
Türkiye'nin üyeliği konusunda iki eksenin çeşitli manevra ve taktikleriyle su yüzüne çıkan bu çekişmenin, daha geniş çerçevede bakıldığında, Amerika ile Fransa-Almanya eksenli Avrupa arasındaki emperyalist rekabetin bir göstergesi olduğunu akılda tutmak gerekiyor. Bölgenin ve dünyanın sömürüsünden hangi zorbanın daha büyük pay alacağı konusundaki çekişmede kuşkusuz taraf olmayacağız, bağımsızlığımızı kazanma ve kendimizi her türlü sömürüden kurtarma mücadelesini yükselteceğiz. Ne Amerika'ya, ne Avrupa'ya yem olmalıyız. Kendimizi emperyalist sömürü zincirinden kurtarmalı, kapitalist gruplaşmaları değil, halkların dayanışması temelinde kurulmuş bağımsız ve özgür birleşmeleri savunmalıyız. Sömürgecilerle değil, sömürgecilerin zulmüne uğrayan kardeşlerimizle; zalimlerle değil, mazlumlarla birleşmeliyiz.

     Kapitalist Egemenler Ne Yapıyor      
Türkiye işçi ve köylülerini vahşice sömüren ve halka ait olan egemenliği gasp ederek devlet iktidarını elinde tutan yerli kapitalist sınıf ve uzantıları, Amerika ile Avrupa arasındaki Atlantik ittifakının onarılmasını umarak sırtlarını her iki tarafa birden dayama politikasına fütursuzca devam ediyorlar. Amerika'nın siyasi ve askeri stratejilerinde sıçrama tahtası ve bölgesel koçbaşı rolünü oynama alışkanlığından vazgeçmedikleri gibi, Avrupa'yla ekonomik ilişkilerini, milyonlarca işçiyi ve köylüyü işbirliği yaptıkları yabancı tekellere peşkeş çekerek; küçük üreticilerin yıkıma uğratılmasına, işsizler ordusunun katlanmasına, ülke kaynaklarının talan edilmesine göz yumarak yoğunlaştırmaya çalışıyorlar. Sömürgeci zihniyetiyle yaklaştıkları halkın öfkesine karşı Amerikalı ve Avrupalı efendileriyle birlik olmayı, çağdaşlık olarak yutturmak istiyorlar. Afganistan'da Amerikan emperyalizminin hizmetinde tekrar görev almaktan, limanları ve hava alanlarını Amerikan ordusuna açmaktan, Irak'ta Amerikan zaferine duacı olmaktan utanmıyorlar. Türkçülüğü de, İslamcılığı da, muasırlaşmayı (çağdaşlaşmayı) da kapitalistleşmenin ve emperyalizmle bütünleşmenin aracı haline getirdiler. Baştan beri her şeyiyle düşman oldukları sosyalizmi ve hiç hazzetmedikleri felsefi ve siyasi liberalizmi yok ederek koca ülkeyi ekonomik liberalizmin yağma sofrası durumuna indirdiler. Amerika'nın bütün aşağılamalarına, Avrupa Birliği'nin bütün hakaretlerine zilletle katlanmayı marifet biliyorlar. Bağımsızlık, ulusal onur, halkına saygılı olma gibi kavramları sözlüklerinden sildiler.

     Bencil Hesaplar      
Kemalizmi ve laikliği dilinden düşürmeyen devlet yetkilileri de, İslami değerleri sömürerek hükümet olanlar da, Amerikancı ve Avrupacı olmaktan, İMF programlarına, Avrupa Komisyonu raporlarına uymaktan, özelleştirme vurgunlarına hız vermekten başka bir politikayı hayal bile edemiyorlar. Aralarındaki çelişmelere rağmen, hepsi bencil hesabın soğuk sularına dalmakla iftihar ediyorlar. Ne pahasına olursa olsun zenginleşmek hepsi için tek değer halinde. Gün geçmiyor ki, en yüksek bürokrasi çevreleriyle kanlı mafya çeteleri arasındaki, kapitalist banka ve holding sahipleriyle kanlı katiller arasındaki işbirliğinin dudak uçuklatan örnekleri ortaya saçılmasın.      
Oylarını topladığı tabanına verdiği hiçbir sözü yerine getiremeyen, türban sorununu çözemeyen ve YÖK Yasası konusunda geri adım atan, İslam halklarına karşı Amerika'yla birlikte hareket eden AKP iktidarı, şimdi de İMF'yle sona eren anlaşmayı büyük sermayenin istekleri doğrultusunda üç yıl uzatmayı kabul etti. Tek yaptığı, küçük ve orta boy işletmelerin özelleştirilmesinde ve devlet ihalelerinde MÜSİAD çevresindeki palazlanan sermaye gruplarını korumak ve kollamak. SSK hastanelerini gasp etme girişimi de, emekçilerin zararına sağlık ve eğitim alanını bütünüyle metalaştırma programının bir parçası olarak gündeme geliyor.      
Avrupa Birliği'ne uyum çerçevesinde Milli Güvenlik Kurulu, Yüksek Öğrenim Kurulu, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu gibi devlet organlarındaki ayrıcalıklı kimi yasal ve anayasal yetkilerini bırakmak zorunda kalan yüksek askeri bürokrasi, bu alanlardaki kayıplarını telafi etmek için genelkurmay ve jandarma genel komutanlığı bünyesinde yeni bir örgütlenmeye gitti. Emekli askerleri, akademisyenleri ve sivilleri yeni strateji ve araştırma kurum ve kurullarında bir araya getirerek siyaset sahnesindeki ağırlığını koruma doğrultusunda adımlar attı.      
İşbirlikçi kapitalist tekellerin örgütü TÜSİAD ve uzantısı büyük medya, AKP iktidarını Avrupa Birliği, İMF programları ve özelleştirmeler konusunda kendi çizgisine getirdiğine memnun, ikili bir politika güdüyor. AKP'nin demiryolu politikasındaki bilimsiz ve plansız yaklaşımından kaynaklanan kazaları, imam hatipler ve zina yasası örneklerinde su yüzüne vuran çağdışı bağnazlığını, onu bir yandan yıpratmak, bir yandan da, yüksek askeri bürokrasiyle korkutmak, büyük sermayenin programlarına daha da bağlamak ve emekçilerin üzerine daha da sürmek için vesile olarak kullanıyor.

     Yeni Devrimler Çağı      
Amerika'nın mutlak egemenlik doğrultusundaki askeri hamlesi hepimizin gözleri önünde başarısızlığa uğruyor. Gücünü sömürüye ve zulme karşı halkların öfkesinden alan direnişin darbeleriyle Amerikan stratejisi, yani en büyük emperyalist soyguncunun planları çöküyor. En büyük soyguncuya bin bir ortaklık ve çıkar ilişkisiyle bağlanmış öteki emperyalist soyguncuların da geleceği kararıyor. Başarılı direniş örneklerinin etkisiyle halkların bilincinde bir sıçrama meydana gelecek, dünya yeni ufuklara yelken açacak. Yirminci yüzyılda yarım kalan sosyalist uygarlık projesi yirmi birinci yüzyılda bu kez çok daha bilinçli, örgütlü ve kapsamlı bir şekilde ete kemiğe bürünecek. Yeni bir devrimler çağı başlıyor, yeni sosyalist devrimler ve ulusal kurtuluş devrimleri kapıda. Böyle bir dünyada, Amerikan ve Avrupa emperyalizmine bağlanma dışında hiçbir stratejisi olmayan yerli kapitalist sınıfı, asla hakketmediği iktidardan alaşağı etmek boynumuzun borcudur. Toplumsal ve ulusal zeminlerini gitgide yitiren işbirlikçi asalakların sadece toplumsal muhalefetin yılgınlığı, dağınıklığı ve örgütsüzlüğü nedeniyle ayakta durabilmesine izin vermemeliyiz.      
Bunu yapabilecek potansiyelimiz var. Yeter ki, dünyadaki gelişmeleri doğru yorumlayalım ve kendimizi kendi ellerimizle güçsüzlüğe mahkûm etmeyelim. Yeter ki, emekçi halktan umudunu kesmiş liberal solcular gibi, özgürlüğü Avrupa'dan beklemeyelim. Yeter ki, "bunlar millet değil, illet" diyerek sade insanlardan uzaklaşıp yerli egemenlerin peşine takılmaya karar vermiş milliyetçi solcuların elitizmine ve darbeciliğine kapılmayalım. Yeter ki, kimi Kürt kardeşlerimiz gibi, bir yandan Amerika'ya, bir yandan Avrupa'ya, bir yandan yerli egemenlere el uzatmayı "bölgede en gerçekçi politika" saymayalım. Yeter ki, sınıf politikası yapmayı, emekçi halka dayanmayı, sabırla örgütlenmeyi, devrimciliği ve enternasyonalizmi modası geçmiş kavramlar saymayalım. Yeter ki, düşünmeye cesaret edelim. Yeter ki, harekete geçmeye cesaret edelim.
 
Yazarın Diğer Yazıları
 MHP PROGRAMI ÜZERİNE
 CUMHURİYET'İN 75. YILINDA
 MERKEZİN İNTİHARI

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS