Sosyalist Dergi: 2 |  ÜRÜN |
SERMAYENİN SALDIRISINA KARŞI

     Denize düşen yılana sarılır derler. Art arda gelen kapitalist iktidarların yıllar boyunca sistemli yoksullaştırma, korkutma ve beyin yıkama politikalarıyla şaşkına dönen kitleler son seçimlerde milliyetçi "sol" DSP ile ırkçı-faşist MHP'yi öne çıkardı. Kitleleri adım adım sefalet ve cehalet denizine iten emperyalizm ve yerli tekelci sermaye seçim sonuçlarını sınıf mücadelesinde önemli bir koz olarak kullandı. DSP ve MHP ile kapitalist tekellerin gözdesi ANAP'ı bir araya getiren egemenlerimiz, yıllardır ilk kez parlamentoda rahat bir çoğunluğa sahip bir iktidarı kotardılar.


     Anımsanacaktır, bir önceki seçimde Refah Partisi'nin seçimden birinci parti çıkmasıyla Türkiye'nin egemen çevreleri iktidarın Refah'a teslim edilmemesi, Refah'ın muhalefette bırakılarak "sorumluluk sınavı"ndan geçirilmesini önermişler ve ANAP-DYP (ANAYOL) azınlık iktidarını kurdurmuşlardı. MÜSİAD çevresinde örgütlenmiş yeni palazlanan sermaye gruplarının temsilcisi Refah, iktidara ancak ANAP-DYP koalisyonunun iç çelişmeler sonucu yıkılmasıyla gelebilmişti. Irkçı-faşist niteliği apaçık olan MHP konusunda, TÜSİAD çevresinde toplanmış en kodaman sermaye grupları olsun, Amerikan emperyalizmi olsun, yüksek bürokrasi olsun böyle bir "fren" veya "sınav" ihtiyacını duymadılar. DSP ve MHP'li bir koalisyon kurulması için medya aracılığıyla büyük bir kampanya açtılar. (İlginçtir, 28 Şubat 1997 süreciyle güç yitiren ve Fazilet Partisi'nin de kapatılması tehdidiyle karşı karşıya olan Refah-Fazilet çevresi, "biz milli görüşüz, sağ-sol sınıflamasının üzerindeyiz" demagojisiyle yıllardır gizlemeye çalıştığı aşırı sağcı özünü seçimlerden sonra kendisi ilan etti ve Fazilet-MHP ittifakı temelinde "sol" DSP'yi dışarda bırakan sağ koalisyon önerdi. Sermayenin her iki kanadının faşist partiyi paylaşamaması gerçekten ibretlikti.)
     Koalisyonun kurulmasının hemen ardından fırsat bu fırsattır diyerek yerli ve yabancı sermayenin biriken sorunlarını bir çırpıda çözmeye yönelik ağır bir sosyal saldırı başlattılar. Sosyal devletin son kalıntılarını da ortadan kaldırma, sosyal güvenlik sistemini yok etme, kamusal emeklilik hakkına ve sağlık hizmetlerine son verme; enerji, sağlık ve sigortacılık alanlarında tekellere vurgun ortamını hazırlama; özelleştirmeyi anayasal hale getirme ve kamu hizmeti niteliği taşıyan imtiyaz sözleşmelerinde Danıştay ön denetimini kaldırma, böylece sermayeye ayak bağı olan hukuksal engelleri temizleme; bu tür sözleşmelerde de yabancı sermayeye her türlü kamu denetiminden uzak daha da büyük ayrıcalıklar tanıma ve yeni dünya düzeninin yeni topyekün kapitülasyon rejimine dönme; kısacası, ülkeyi yerli ve yabancı sermayenin sınırsız sömürüsüne açma, sermaye için dikensiz gül bahçesine çevirme planını seçimlerde kitlesel oy alan koalisyon partileri eliyle derhal uygulamaya koydular. Böylece emek ve insanlık düşmanı yağma politikalarına karşı muhalefeti asgariye indirebileceklerini hesapladılar.
     Evdeki hesap çarşıya uymadı. Sermayenin hesabı emeğin kitlesel direnişiyle karşılaştı. Seçimlerde el verdiği partilerin ihanetiyle yüz yüze kalan emekçilerin öfkesi işçi sendikalarını, kamu emekçileri sendikalarını, demokratik kitle örgütlerini harekete geçirdi. Devlet güdümlü sendikalar bile direnişin dışında kalamadı. Türkiye şu anda sınıf mücadelesinin bir laboratuvarı durumunda. Milyonlarca işçi ve emekçiye karşı küçücük bir azınlığın, sermayenin ve siyasal iktidar partilerinin koalisyonu arasında bir kapışma yaşanıyor. Kapitalist sistemin en temel kategorileri olan emek, sermaye ve devletin dünyayı ve ülkeyi açıklamakta ne kadar vazgeçilmez olduğu bir kez daha kanıtlanıyor.
     Sermaye ve uzantıları ile emek arasındaki bu kapışmada, işçi ve emekçilerin şüphesiz sayısız zorlukları var. Sınıf bilinci ve siyasal örgütlülük alanındaki zayıflık, sendikal örgütlerin hantal ve laçka yapısıyla katmerleniyor. Bununla birlikte emekçi kitleler, mücadele etmezlerse sosyal güvenlik ve emeklilik haklarının bütünüyle elden gideceğini sınıf güdüleriyle derinden hissediyorlar. Sokağa, alanlara çıkıyorlar, mücadeleye atılıyorlar. Mücadele değiştirir. Mücadeleyle bilinç artar, sermayenin başta medya olmak üzere bin bir yöntem ve araçla yaptığı büyü bozulur, dengeler değişir. Sermayenin bu saldırısını işçilerin birliğini, işçilerin ve bütün emekçilerin birliğini örerek, daha kararlı ve ısrarlı direnerek önlemek, boşa çıkarmak mümkündür. DSP ve MHP, emekçi kitleler katındaki yerini daha şimdiden geniş ölçüde kaybetmiştir. Daha hükümetin ikinci ayı dolmadan iktidar partileri önemli oranda yıpranmıştır. Sermayenin saldırısı boşa çıkarılırsa bu koalisyonun ayakta kalması olağanüstü zorlaşacaktır.
     Milyonlarca emekçinin kazanılmış haklarını bir çırpıda gaspetmek isteyen siyasal iktidar, aynı anda, inanılmaz bir fütursuzlukla sermayeye yeni olanaklar tanıyor. Bir önceki hükümet döneminde çıkarılan vergi yasası tamamen delik deşik edildi. Finans sektörünün sembolik de olsa vergilendirilmesi, kayıt dışı paranın kayda bağlanması ilkesini getiren yasa uygulamadan kaldırıldı. Repo ve faiz gelirleriyle yaşayan, kara paranın sefasını süren bir avuç rantiyeye boyun eğildi. Emekçilere karşı kılıç çekenlerin boynu oligarşinin karşısında kıldan ince; bu gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği genel başkanı Fuat Miras, iktidarın bu icraatından duyduğu memnunluğu "Hükümete teşekkür etmekten başka söyleyecek söz bulamıyorum" diyerek dile getirdi. Oyun bu kadar açık oynanıyor. Bu kadar açık oyuna göz yummamak ise emeğiyle yaşayan bütün insanların boynunun borcudur.
     Seçim sonuçlarının sersemleştirici yorumlarını elinin tersiyle iten, faşizme ve kapitalizme karşı istifini bozmadan "yola devam" diyen, bu yolda ilk adım olarak 1 Mayıs 1999'da işçilerin uluslararası birlik ve mücadele gününü alanlarda kutlamakta ısrar eden sosyalist ve devrimci örgütlerin, DİSK'in, KESK'in tutumu, faşizme teslim olmamanın bir göstergesiydi. Bu ayak direyiş, sermayenin bugünkü saldırısına karşı durmanın başlangıcını oluşturdu. Paniğe kapılmamak, emeğin haklarını savunmak, sermayeye boyun eğmemek, kapitalist boyunduruğu kırmak için güç toplamak, siyasal bilinçlenme ve örgütlenme çabalarını sürdürmek, alanlara çıkmak: yol budur, yöntem budur. Büyük sermayeye ve genelkurmaya kendini beğendirerek sinsice ipleri bütünüyle ele geçirmeye çalışan faşist MHP'yi tabansız bırakıp eritmek de, şovenizmin ve gericiliğin karanlığını dağıtmak da, yeni bir dünyanın yolunu açmak da buna bağlıdır.
     Ülkenin bugünü ve geleceği açısından çok önemli bir konuda da önemli gelişmeler var. Öcalan davasının ilk aşaması, ekranları duygu sömürüsü yapan faşist grupçuklara ve kerameti kendinden menkul uzmanlara açarak ülkeyi bir uçtan öbür uca şovenist beyin yıkama sahnesine çeviren medyanın tek sesli korosunun eşliğinde çok kısa sürede idam kararıyla sonuçlandı.
     Oysa Öcalan'ın mahkeme boyunca barış ve ortak yaşama iradesini ısrarla dile getirmesi, bu iradenin başkanlık konseyince desteklenmesi, toplumsal yaraları sarmak, ölümlere ve acılara son vermek isteyen herkese somut, elle tutulur bir imkân sağlamıştır. Ülkesine ve halkına karşı sorumluluk taşıyan herkes, bu imkânın şu ya da bu gerekçeyle heba edilmesini önlemekle yükümlüdür. Hep tekrarlıyoruz, halkların dostluğunun yerini hiçbir şey tutamaz. Eşitlik, barış, dostluk en büyük güçtür. Bağımsızlığımızı korumak, emperyalizmin stratejik hedeflerinin oyuncağı olmamak, ülkenin karanlık maceralara sürüklenmesini önlemek de bu büyük gücü bize kazandıracak sorumlu politikalara bağlıdır. Sorumlu politikanın ilk adımı da idama hayır demektir. Böylesine önemli bir ülke sorunununda sorumluluk ve duyarlılık zorunluluğu bir yana, Türkiye bütün uygar dünyanın reddettiği idam cezasının ilkelliğinden de derhal kurtulmalıdır.
     Öte yandan, ABD'nin ve müttefiklerinin Yugoslavya'ya karşı savaşı yarım bir zaferle sonuçlandı. ABD ve NATO bütün Yugoslavya'yı köleleştirme hedefini gerçekleştiremedi, ama Kosova emperyalist güçlerin işgaline uğradı. Bu emperyalist çözüm, yeni çözümsüzlüklerin de başlangıcını oluşturuyor. Kosova'nın geleceği şimdilik belirsiz; ama şovenist politikaların yolaçtığı felâketler, halkların dostuğunu öne almamanın emperyalizme verdiği kozlar ve ağır sonuçları şimdiden açık.
     Yerli ve yabancı egemenlere karşı yeni bir dünya kurmak istiyoruz. Sömürü ve zulümden nefret ediyoruz. Tepeden tırnağa çürüdüğü en yetkili ağızlar tarafından itiraf edilen bir sermaye düzeni yerine emeğin onurlu düzenini kurmak istiyoruz. Pek güzel. Ama bu yüce amaçları gerçekleştirmek için işçi sınıfının iradesine ihtiyacımız var. Politikalarımız sınıfın ve emekçi kitlelerin iradesiyle desteklendiği zaman bir iyi niyet beyanının ötesine geçer ve maddi bir güce dönüşür. Sosyalist öğretimiz sınıfın beyni ve yüreğine işlerse dünyayı değiştirir. Öyleyse bu bilinçle davranmak gerekiyor. Kadroların birliğini, işçi cephesini, emek cephesini kurmak için aralıksız mücadele etmek gerekiyor. Birlik fırsatlarını kaçırmamak gerekiyor. Son seçimlerde sosyalist ve demokratik güçlerin tek bir cephe halinde hareket edememesi, gericiliğin ve faşizmin işini kolaylaştırdı. Yanlışlardan ders çıkarmak, hatalarımızı telafi etmek kuşkusuz mümkün. Bu imkânı değerlendirme yollarını bulacağız. Hepimiz biliyoruz, birlik mücadeleyi, mücadele birliği güçlendirir.
 
Yazarın Diğer Yazıları
 MERHABA
 Onbeşleri Andık
 Gündemden
 Oğuzhan Müftüoğlu ve Arkadaslarına Açık Mektup
 Kıbrıslı Türkler Kardeşimizdir, Eşitimizdir, Dostumuzdur
 Libya Gündeminden
 Bıçak Kemiğe Dayandı
 Merhaba
 Atılım Üzerine
 Engin Ardıç’ın İftiracılığı Tescil Edildi
 AKP 12 Eylül Rejiminin Yeni Efendisi
 Şiir: Gerileyen Türkiye Yahut Adnan Menderes’e Öğütler
 Merhaba
 Hrant Dink’i anıyoruz
 Barış bölmez, birleştirir

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS