Sosyalist Dergi: 7 |  Diğer Yazarlarımız |
BİLİMCİLER - İsmail Eser

     “Bütünlük tek tek parçaların toplamından daha fazla şeyi anlatır. Tanımı gereği bütünlük bir sınırlandırmayı, sınır çizmeyi gerektirir. Tek tek parçaların bu sınırın dışındakilerle ilişkisi bütünlüğün sınırındaki biçimlendirmeye tabidir. Sonuç olarak bu ilişkileri tek tek parçalar değil bütünlüğün kendisi kurar”.(1)


     Genlerle ilgili bu yazıma böyle bir alıntıyla başlamamın nedeni, günümüz bilim insanlarının büyük çoğunluğunun parça-bütün ilişkisini dışlayıp bütünü parça ile açıklama eğilimleridir. Bütüne, parçaların toplamından daha fazlası olma özelliğini veren, tek tek parçaların kendi aralarındaki ve bütünün dışındaki diğer parça ve bütünlerle olan ilişkileri, etkileşimleridir. Bütün içindeki parçaların kendilerini ifade edişleri, somutlayışları bu ilişkilerle gerçekleşmektedir. Oysa ki günümüzde, marksizmden birazcık pay almamış bütün bilim insanlarına hakim olan yaklaşım, parçayı bütünün özü olarak görmedir.
     Bütünün bütün özelliklerini üzerinde taşıyan bir parça bulmak, onu açıklamak, oradan bütüne sıçramak. Bulabildikleri en küçük parçayı “töz” olarak kabul edip, bu sefer oldu, açıkladık diyorlar. Ama her seferinde daha küçüğüyle karşılaşıyorlar. Oysa ki, bugün kullandığımız teknolojilerin hemen hemen tamamının altyapısını oluşturan kuantum fiziği “töz” diye birşeyin olmadığını, küçüklerin dünyasında birbirleriyle etkileşim halinde olan, tek başına var olamayan “tözler” olduğuna işaret ediyor. Ama anlayana! (bunun nedeni sanırım uzmanlaşma denen illet. Adam kimyacıysa gözü kimyadan başka bir şey görmüyor; sonunda çuvallıyor).
     Althusser, bu yanlışlığı şu şekilde ortaya koyuyor ve aşmaya çalışıyor: “Ona göre (Althusser’e göre), Marks’tan önce felsefede iki ayrı nedensellik kavramı bulunmaktaydı. Bunlardan birisi, bir öğenin diğerleri üzerindeki etkilerini açıklayan ama bütünün parçaları üzerindeki etkilerini betimleyemeyen doğrusal nedensellik, diğeri de parçanın bütün tarafından belirlendiğini açıklarken, parçayı bütünün özüne indirgeyen açıklayıcı nedensellikti. Yapısal nedensellik kavramı ise, bu iki tür nedensellikten farklı olarak neden-sonuç ilişkisini, hem bütünü, onu oluşturan öğelerin etkilerinin dışında tutmadan, hem de onu tamamen herhangi bir öğesine indirgemeden karşılıklı etkileşim çerçevesinde açıklamaktadır.”(2)
     Özcesi, bir yöntem olarak tümevarım ve tümdengelim, karşılıklı etkileşimler gözönünde tutularak birlikte kullanılmalıdır. Kolaylık sağlaması açısından, soyutlama yapılırken de son kertede etkileşimler unutulmamalıdır. Yani, bütünlüklü bir bakış hiçbir zaman unutulmamalıdır. Daha iyi anlaşılması açısından birkaç alıntı yapmak yerinde olacaktır. “Bu kuram (Kuantum Kuramı, y.n.) Dünyayı serbestce parçalara ayrıştıramıyacağımızı, bağımsız ve ayrı olarak “var olan” en küçük birimlerin mevcut olamayacağını göstermiştir. Eğer Niels Bohr ile konuşursak, yalıtılmış maddesel parçacıklar yalnızca birer soyutlamadan ibarettirler. Bu nedenle onların özelliklerini tanımlayamayız, onları ancak diğer sistemlerle giriştikleri etkileşimler aracılığıyla gözlemleyebiliriz. Aslında insan klasik görüşte yer alan ve dünyayı bağımsız ve aynı olarak var olabilen bölümlere ayrıştırarak analiz edebileceğimizi savunan yaklaşımı terk edip, kesintisiz birlik ve bütünlük yaklaşımına ister istemez eğilim gösteriyor.”(3)
     Ne yazık ki bugün hâlâ klasik görüş hakim bilim dünyasına. Sosyal bilimciler, hâlâ toplumu bireylerin toplamı olarak düşünüyor, homo economicus’tan yola çıkıp bütün bir toplumu açıklamaya çalışıyor. Eh, indirgemeci, insan merkezli bakışın insanı da gen merkezli, tek tek genlerin toplamı olarak açıklaması da kaçınılmaz oluyor bu durumda. Ve bu sağlıksızlığın kökeni, ta burjuvazinin bugünkü uygarlığının temeline, Antik Yunan’a dayanıyor. “...Çin felsefesinin bu bakışı, insanı doğadan ayrı bir yere koyan Yunan düşüncesiyle tam bir karşıtlık oluşturur. Aslında Yunanlılardan etkilenmemiş olan bütün inanç sistemlerinde insanın doğanın ayrılmaz bir parçası olarak düşünülmesi neredeyse evrensel bir olgudur”.(4)
     İnsansoyu, bilhassa batı, bu bütünlüğü kavrayamamış olmaktan dolayı başını sürekli belaya sokuyor. Hemen aklıma gelen bir örnek, veba salgınıdır. Tarlasına dadanan yılanlara karşı toplu kıyım gerçekleştiren Avrupa köylüsü, bunun sonucunda artan fare nüfusu nedeniyle veba illetiyle uğraşmak zorunda kalmıştır. Bütünü parçalayarak açıklayan insan merkezli bakışın amacı, doğaya hakim olmaktı, teknolojileri de buna hizmet etmekteydi. İnsan merkezli bakış açısı insanı da gen merkezli açıklamaya çalışmaktadır bugün. Bunun nedeni yine hakim olmaktır, ama bu sefer insana. Evet bugün gen teknolojilerine bu kadar yatırım yapılmasının nedeni, iki emperyalist ülkenin başkanlarını bir araya getirip onlara ortak basın toplantısı yaptıran şey, insan soyuna hakim olma isteğidir. Bu noktada, burjuvazi zaten iktisadi ve toplumsal olarak hegemonyasını kabul ettirmiştir denilebilir.
     Evet, ancak bu hegemonyanın sürekli yeniden üretilmesi gerekmektedir. Kaldı ki bazen yeniden üretim gerçekleştirilememekte, kırılmalara uğramakta, bazen de hegemonya ilişkisi tersine dönebilmektedir. Onların isteği ise, yeniden üretilmesine gerek kalmadan sonsuza kadar sürecek bir hükümdarlıktır. İşte genler bu iş için inanılmaz olanaklar sunmaktadır.
     İnsan soyunun genler yoluyla “mükemmelleştirilmesi” olarak adlandırılan Eugenics (öjeni) Fransız “bilim adamı” Francis Galton”un çalışmalarıyla başlamış, bunu Alman soyunun “mükemmelleştirilmesi” olarak algılayan Naziler, II. paylaşım savaşı ile 38 milyon insanın ölümüne neden olmuşlardır. Bugün her ne kadar insan sağlığı için yapıldığı söylense de, bu alandaki çalışmaların pratikteki yansıması hiç öyle olmamıştır. Kendilerine göre yaptıkları “hasta” tanımının içine girenler, genler yoluyla sağaltılacaktır. Peki nedir hasta ya da kimdir? Örneğin, son yılların en iyi fizikçilerinden birisi olan, ama genetik bir hastalığı (motor nörön) nedeniyle konuşamayan, yürüyemeyen, vücuduna hakim olamayan Stephan Hawking, bu teknoloji iyice hayatımıza girdikten sonra doğsaydı yaşamasına izin verilecek miydi, ya da doğumuna izin verilecek miydi, ya da genlerine yapılacak müdahale ile “normal” bir insan haline mi getirilecekti? Bu “normal”leştirmenin sınırları nedir? Bu tektipleştirme değil midir? Ve en önemlisi, tektipleştirmeye kimler, neden ihtiyaç duyarlar? Cevabı basit: Egemen olmak isteyenler (bununla ilgili çok güzel bir yazı Bilim-Ütopya’nın Ağustos 2000 sayısında yer alıyor). Egemenliğin sağlanmasının en önemli şartlarından birisi tekleştirmedir, diğeri de tektipleştirme. Bunu gerçekleştirirken insanları düşünmekten, sorgulamaktan uzak tutmaları gerekir. Bu, düşünmelerini sağlayacak bilgileri ondan saklayarak yapılabileceği gibi (son yıllara kadar yapıldığı gibi), anlayamayacakları bilgilerle bombardıman edilmeleri yoluyla da yapılabilmektedir. Son yıllarda yapılan da budur. Son üç-dört ayda önce ışık hızının üç yüz kat aşıldığı bilgi sunumu, ardından genom projesinin tamamlanmak üzere olduğu yolundaki sunum insanların kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramamış, solun aktif olarak taraf olamaması nedeniyle de gerek ilk deneyin sonucu olarak sunulan zamanda yolculuk, başka galaksilere ziyaret söylemlerine gerekse de genom projesinin ardından söylenen “hastalık diye bir şey kalmayacak, 1200 yıl yaşayacağız” safsatalarına inanmıştır insanlar.
     Oysa ki bunlar birer safsatadan başka bir şey değildir. Parasızlık nedeniyle İstanbul’un bir ucundan diğerine gidemeyen insanlar başka galaksilere yolculuk hayali kurmaya başlamışlardır. Hem nasıl olsa ömrü de 1200 yıla uzayacak, hastalık diye bir şey de olmayacak, parası olmadığı için hastane kapısında ölenleri, çöpten ekmek toplayanları unutup uzun ve sağlıklı bir ömürde yapacağımız ziyaretleri düşünüyoruz. Ne diyelim, hayırlı yolculuklar!
     Sırası gelmişken, şu ömrümüzün 1200 yıla uzayacağı hikâyesi hakkında da bir şeyler söyleyelim. Bizler buna benzer hikâyeleri daha önce de duyduk 20. yüzyılda ölüm oranlarının azaldığını, bunun da geliştirilen ilaçlar ve tıp biliminin atılımı ile gerçekleştiğini söylüyorlardı. Ama yapılan araştırmalar, ölüm oranlarının azalmasında belirleyici olanın 20. yüzyıl ile birlikte ekonomik koşulların düzelmesinin olduğunu ortaya koymuştur. Milli gelirdeki, evet yanlış duymadınız, milli gelirdeki küçük bir artışın, ortalama ömür süresine olumlu etki yaptığı ortaya konmuştur.
     Bu kadar para bağladıkları bir projenin sonucunu da yine ilk elden para olarak almak isteyeceklerdir. Çünkü bu insanların verimlilik anlayışları, harcanan ve kazanılan paralar arasındaki oranla sınırlıdır. Genleriyle oynanmış tohumları çiftçilere satıyorlar, hem de satışı sürekli hale getirebilmek için tohumların üreme kabiliyetlerinin üzerine ambargo koyuyorlar. Buldukları genlerin patentlerini alıyorlar. Biyologlar! Bir gen üzerine araştırma yaparken dikkatli olun, çünkü genin patentli olması nedeniyle, patentli gene tecavüz suçundan mahkemeye verilebilirsiniz! Bizden uyarması. Velhasılı kelam, bu araştırmaların sonuçlarından herkes yararlanamaz, yararlandırtmazlar, yedirmezler.
     Böyle tehlikeli fikirlerin peşinde koşarlarken gülünç duruma düştükleri de oluyor tabii. Mesela, İsviçreli bilim insanları, komünistliğin nedenini bulmuşlar. Neden, beynin ön lobuymuş. O alınınca komünistlik filan kalmıyormuş. Kendilerine, bence tam Marks’a Lenin’e yakışan tarzda, ince bir cevap meslektaşlarından, Kübalı doktorlardan geliyor: “bir insanın beyni alınınca kapitalist olmasına şaşırmadık”. Bence, ayda 20 dolar maaş alan Kübalı doktorların, nasıl olup da onlardan daha başarılı olduklarını araştırsınlar. Çünkü, “Kübalı doktorlar mütevazi laboratuvarlarında menenjit, hepatit ve akciğer, meme ve boyun kanserlerine karşı geliştirdikleri aşı ve ilaçlarla, batılı meslektaşlarını yaya bırakıyorlar. Kübalılar, menenjite karşı dünyadaki ilk ve tek aşıyı geliştirirken, kanserli hastaların ömrünü iki katına çıkarabiliyorlar. Bunun nedenini bilimsel olarak olmasa bile siyasal olarak bulmuşlar. Bu başarının ardında Castro’nun siyasi başarı sağlama isteği var[mış]. Castro bu yüzden son 10 yılda sadece kanser araştırmalarına 1 milyar dolar ayırıyor”.(5) Tabii bu durumda da “Castro neden diğer dünya liderlerinin aksine, siyasette bu şekilde başarılı olma yolunu seçmiş?” sorusu beliriyor. O da diğerleri gibi silah üretimine ağırlık verip güçlü nükleer silahlara sahip bir ülke olma yolunu seçebilirdi.
     Son günlerde ülkemizde F tipi cezaevleri tartışılıyor. Resmi makamlar, konforlu, rahat olduğunu söylüyorlar. Ama asıl amaç izolasyon. Bunu kendileri de dile getiriyorlar, “teröristler birbirleriyle haberleşmemelidir. Çünkü terörist haberleşmediği zaman sudan çıkmış balık gibi olur. Başka bir ifadeyle, teröristi ruhen ve fikren besleyen kaynaklar kesilip kurutulunca, onun devrimci, yıkıcı yanı ölür. İşte bu ihtiyaçtandır ki teröristler çevreleri ile, dünya ile, yandaşı örgütlerle haberleşmek için bütün dünyada çırpınıp duruyorlar” (Cezaevi İdaresi Elkitabı). Sayın Türk, boşuna uğraşmayın. Sizin bilim insanlarınız, onların beyinlerinin ön lobu nedeniyle, genleri nedeniyle devrimci olduklarını “bilimsel” olarak kanıtlamış durumdalar. Değil F tipi, Z tipi de yapsanız, onlar devrimci olarak kalacaklardır, çünkü onları devrimci yapan genler olduğu yerde durmaktadır. Bunu ben söylemiyorum, bilim insanlarınız söylüyor, sayın Türk.
     Peki, genom projesinin hiç mi yararı olmayacak insansoyuna? Tabii ki olacak. Gen haritamızın çıkarılması, diğer canlılarla benzerlik ve farkılıklarımızı ortaya koyacak, genetik hastalıkların (tabii insansoyuna ve doğaya uygun bir hastalık tanımı yapıldıktan sonra) sağaltımı yapılacaktır. Bu insansoyu için gerçekten ciddi bir amaçtır. Ancak, kuantum fiziğinin bir diğer sonucu da insanın bir özne olduğunu ortaya koymuş olmasıdır. Sorun da bu bilgilerin kimlerin elinde toplanacağıdır, yani kim, neyin öznesi olacak? Eğer bu bilgiler bu insanların elinde kalacaksa, şimdiden endişelenmeye başlamalıyız. Çekirdek reaksiyonundan atom bombası yapan zihniyet, genom projesinden neler çıkarır bilinmez ama, bizim hayrımıza bir şey çıkarmayacağı tecrübeyle sabit.
     İnsan, sadece genleri nedeniyle insan değildir. Onbinlerce yıldır insan genlerinde bir değişiklik olmamış, fakat yaşantısında büyük değişimler geçirmiş, hâlâ da geçirmeye devam ediyor. İnsanı genlere indirgemek bu binlerce yıllık tarihi de genler tarihine indirgemek anlamına gelir ki, bu durumda değişimden değil statükodan bahsetmek gerekir. Değişime karşı olan, statükoyu savunan, egemenliğinin sonsuza dek sürmesi yolunda çalışmalar yapan burjuvaziye inat, değişimi savunmak, istemek, onun için mücadele etmek ve zafere ulaşmak; işte özelde genetik biliminin, genelde tüm bilimsel disiplinlerin, insanın evrenle olan uyumunu en üst noktaya çıkarmak için yapılacak çalışmalar olarak tezahür edilmesini sağlayacak olan budur.
     Zafere ulaşmak için her alanda burjuvaziyle hesaplaşmak zorunda olan işçi sınıfının, sosyalistlerin, öncelikli olarak bağımsızlığını ilan etmesi gerekir. Ne yazık ki bugün bu kopuş, özellikle bilimsel disiplinlerde sağlanamamıştır. Sol, emperyalizmden kopmalı, gelecek projesini bilimsel temel üzerine oturtmalıdır. Bu alandaki mücadelenin başka birçok şeyde olduğu gibi devrimden sonraya ertelenmesi, solun kopuşu hiçbir zaman gerçekleştirememesi anlamına gelir ki bizler onlarca yıldır bunun bedelini ödüyoruz. Artık basit bir teknoloji düşmanlığıyla burjuvaziyle bilimsel arenada hesaplaşamayacağımızı görmemiz gerekir. Yeni bilimsel bulguları marksizmin kılavuzluğu ile ele alıp yorumlamalıyız. Bunun yapılmaması, dünyanın birçok yerinde marjinal topluluklar olarak görülen solun, bu ülkede de marjinal bir topluluk olmasına neden olacaktır. Reflektif olarak herşeye hayır diyen, yaşanacak güzel bir gelecek olan, bilimsellikten bahseden, ama ne yazık ki kendisine ait bir evren anlayışı olmayan bir marjinal topluluk. Sahi, evrenin oluşumu konusunda bizim düşüncemiz nedir? Tanrı mı yaratmıştır, yoksa “Big Bang” (büyük patlama) ile mi oluşmuştur? İkisine de hayır diyorsak ne, nasıl oluşmuştur? Bunun cevabını veremeyen ya da en azından aramayan bir solcunun bence devrim yolunda yürürken ihtiyacı olan malzemelerinin eksik kalacağını bilmesi gerekir.
NOTLAR
(1) Gelenek 86-91 Yazıları, Harun Koçak
(2) Bilim Felsefesi, Ömer Demir
(3) Fiziğin Taosu, Fritjof Capra
(4) Bilimin Doğal Olmayan Doğası,
Lewis Wolpert
(5) Radikal, 28 Temmuz 2000
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Can Çekişen Kapitalizm ve Düzenbaz Maliyeciler - Ozan Gökbakar
 NATO Emperyalizmin Zulüm Aygıtıdır* - James Petras
 Sınıf Mücadelesinden Bir Kesit - Ali Kaplan
 Rusya Sosyal Demokratlarının Görevleri - V. İ. Lenin
 TKP’nin Tarihsel İsim Hakkı - Sadık Varer
 Yolcu - Hasan Hüseyin Korkmazgil
 İktidar İkiliği Üzerine / V. İ. Lenin
 Özellikle Kendiliğinden, (Sınıf) Bilinçli Değil! / Anna İoannatou
 Sendikalara Yaklaşımda Kafa Karışıklığı / İbrahim Akseloğlu
 Kavramlarla Kapitalizm ve İktisat-3 / Özcan Solmazer
 Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme ve İdeolojik Görev / Bahattin Seven
 İran Tudeh Partisi'nin Kısa Tarihçesi I / M. Umidvar
 Devrimin Öğrettikleri / V. İ. Lenin
 Osman Can, Nabi Yağcı, Orhan Gazi Ertekin / Deniz Gönül
 Ulusal Gelir Kime Aittir / Ozan Gökbakar

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS