Sosyalist Dergi: 33 |  Diğer Yazarlarımız |
Can Çekişen Kapitalizm ve Düzenbaz Maliyeciler - Ozan Gökbakar



Günümüzden yaklaşık yüz elli yıl önce Karl Marks, kapitalizmin sonuna yaklaşıldıkça krizlerin daha da sıklaşacağını ve sermayenin yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine bağlı olarak giderek daha fazla insanın proleterleşeceğini belirtmiştir. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, kimi zaman büyük şirketlerin küçükleri yuttuğu, kimi zamansa karmaşık mali ortaklıkların ortaya çıktığı tekelleşme sürecidir. Tekelci kapitalizmin günümüzde geldiği nokta itibariyle dolaşım sisteminin giderek daha karmaşık bir yapıya dönüştüğü, fiziki mal dolaşımı ile bunun bir yansıması olması gereken kâğıt üstündeki ekonomi arasında süregelen uyuşmazlıkların giderek daha fazla içinden çıkılamaz bir hâl aldığı görülmektedir. Emperyalist sömürü mekanizması geçmişte olduğu gibi yine içine düştüğü açmazdan kurtulabilmek adına para ve maliye politikaları aracılığıyla gerçekleştirilen “ince ayarlamalar”a ve emperyalist işgallere, savaşlara yönelmiştir. Ama durum artık sistemin bunlarla dahi kurtarılamadığı bir ortamı resmetmektedir.

Aslında Amerikan borsalarında dolaşımda bulunan hisse senetlerinin işlem gördüğü değerlerin maddi üretim sürecindeki gerçeklerden olağanüstü ölçülerde koptuğunun anlaşıldığı 1986 krizi, içinde bulunduğumuz dönemin erken habercilerinden biriydi. Emperyalizmin 1980’lerin sonunda hâkimiyet alanının genişlemeye başladığı, 20. yüzyıla damgasını vuran emperyalizm-sosyalizm çelişkisinin ortadan kalktığının sanıldığı, sosyalist güçlerin geri çekildiği bir dönemin ardından kapitalizmin hâlen bolluk içinde boğulduğuna tanık olmaktayız.

Marks kâğıt üstündeki ekonomiyle gerçek mal dolaşımı arasındaki uyuşmazlıkları; kapitalizmin başlıca kaynak tahsisi aracı olan piyasa mekanizmasının düzensiz ve raslantısal dengelenmelere bağlı işleyişini; toplam sermaye büyüdükçe üretilen artı değerin yetersiz kalmasını ve kârların düşme eğilimine girmesini; buna bağlı olarak da, durgunluk ve durgunluğu aşmak için spekülasyon eğilimini; sermayedarların kâr hırsını ve kapitalist toplumların sınıfsal yapısının bir sonucu olan çarpık bölüşüm ilişkilerini, krizin nedenleri olarak gösterir.*

Hâlen içinde bulunduğumuz ve kapitalizmin tekelci aşaması olarak bilinen dönemde, özellikle de 20. yüzyılın ilk yarısında burjuvazi, kriz süreçlerini öteleyici bir araç olarak emperyalist savaşlara yönelmeye başlamıştı. Sistemin evrimi sürecinde küresel finans tekellerinin gücü de giderek arttı. Bu aynı zamanda dolaşım yapılarının da giderek karmaşıklaştığı bir durumu da beraberinde getirdi. Kriz süreçlerinin giderek daha sık ve yoğun hâle gelmesinin nedenlerinden biri de budur. Kapitalizmde tüketim için değil, kâr için üretim yapıldığı ve daha en başından beri paranın bile mübadeleyi zaman ve mekân olarak ikiye ayırmasının kriz olasılığını beraberinde getirdiği düşünüldüğünde ve bununla birlikte kapitalist dolaşım ve değişim mekanizmasının giderek karmaşıklaştığı ve günümüzdeki noktaya geldiği göz önünde bulundurulduğunda kriz risk ve sıklıklarının yüzyıl öncesine göre neden daha fazla olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Kapitalizmin krizsiz gelişiminin mümkün olamayışının bir diğer nedeni ise kapitalist üretimdeki temel koşutun “tüketim” yerine “kârlılık” oluşudur. Kapitalist büyümenin başat ön koşullarından biri olarak kâr, sermayedarların önünde duran bir havuç gibi sürekli olarak onları daha yüksek kazanç imkânı olan alanlara yatırım yapmaya sürükler. Örneğin çok az sayıda insanın yakalandığı ama tedavi edilebilir bazı kanser türleri için ilaç üretilmiyor oluşu, ya da çok sayıda insanın yakalandığı kan kanserinin tedavisinin çok pahalı oluşu tamamen kâra dayalı olan kapitalist üretim sisteminin bir sonucudur. Benzer bir şekilde üretim düzeyinde artış olduğu hâlde piyasa dengesinin bütün mali ve parasal önlemlere rağmen sağlanamayışı, eksik tüketim ve göreli aşırı üretimden kaynaklanan krizlerin sıklaşması, toplumun çoğunluğunun sağlık, giyinme, beslenme ve ısınma ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz hâle gelmesinin temelinde yine aynı unsur bulunmaktadır.

“Bu üretim genişlemesinin ölçütü sermayenin kendisidir, varolan üretim koşullarının düzeyidir; kapitalistlerin kendilerini zenginleştirmek ve sermayelerini genişletmekteki sınırsız arzularıdır. Ama hiçbir biçimde tüketim değildir. Nüfusun çoğunluğu emekçi insanlar, tüketimlerini çok dar sınırlar içinde genişletebildiklerine, emek talebi, her ne kadar mutlak olarak büyüyorsa da, kapitalizmin gelişimi ölçüsünde, göreli olarak azaldığına göre tüketim daha başından engellenmiştir. Ayrıca tüm dengelenmeler raslansaldır ve ayrı ayrı alanlarda kullanılan sermaye oranları sürüp giden bir süreçle her ne kadar eşitlenirse de bu sürecin bir türlü sona ermeyen varlığı, aynı biçimde sürekli bir oransızlığın varolduğunu gösterir.”

Dalgalanmalara mahkûm kapitalist gelişimin dört aşamalı çevrimlerden oluştuğu düşünülür: Birinci aşama, canlanma; ikinci aşama, atılım; üçüncü aşama, durgunluk; dördüncü aşama, çöküntüdür. Burjuvazinin ve onun iktisatçılarının kriz olarak adlandırdığı şey, aslında sermayedarların mallarını satamadığı, iflasların arttığı, kapitalist ekonominin sağlıksızlığının ve toplumsal huzursuzlukların ayyuka çıktığı dönemlerdir. Yoksa kriz olarak adlandırılan durum emekçi yığınlar açısından, dönem dönem değil, her zaman söz konusudur. Kapitalizm işçi sınıfının ve emekçi halk kitlelerin eylemiyle yerini başka bir ekonomik sisteme bırakmadığı sürece, çöküntü aşamasının ardından gelen süreç yine yeni bir çevrim dalgasının canlanma aşaması olarak karşımıza çıkar.

Ne var ki, kapitalist gelişimin dört aşamalı çevrimlerden oluştuğu günler artık geride kalmaya, canlanma ve atılım dönemleri ile durgunluk ve çöküntü dönemleri artık iç içe geçmeye başlamıştır. Daha 19. yüzyılın sonunda sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması sonucunda ortaya çıkan tekelleşme sürecinin “aksak piyasa” olgusunu da beraberinde getirdiği zaten bilinmektedir; burjuvaların kendi aralarındaki fiyat rekabetine bağlı olarak üretim değerleriyle piyasa fiyatlarının her çevrim döneminin genelinde ortalama olarak örtüşmesi durumu belli alanlarda ve belli dönemlerde gözlemlenemez olmuştur. Bu durum kimi ürünlerin fiyatlarının gerçek değerinin çok üzerinde satıldığı, kimi ürünlerin ise kârlı olmadığı için üretilmediği ve rekabetin yalnızca belli tekellerin arasında arada bir gözlemlendiği, buna bağlı olarak piyasa mekanizmasının değer belirlenimi noktasında işlevini yitirdiği ve krizlerin giderek daha da sıklaştığı bir ortamı betimler. Finansal kriz ve aynı şekilde bütün dünyayı etkisi altına alan kamu borç krizleri de genel olarak aşırı üretim krizlerinin birer artbileşenidir. Ayrıca dünya genelinde kapitalist ülkeler arasında 80’li yıllarda giderek daha fazla derinleşen ekonomik entegrasyon ve ortaklaşan pazar, birbirine coğrafi açıdan uzak olan ülkelerin bile kriz koşullarını pasif olarak iç içe geçirmektedir.

Hatırlanacak olursa 90’lı yılların sonunda, zamanla dalga dalga bütün dünyayı etkisi altına alacak olan yeni bir kriz süreci başlamıştı. ABD ve zengin Avrupalı tekellerin öteden beri Asya ve Güney Amerika’ya yönelik olarak gerçekleştirdikleri üretici sermaye ihracı küresel krizin ilk dalgasının öncelikle bu bölgelerde daha net hissedildiği bir süreci de beraberinde getirmişti. 1997’deki Asya krizi ve 2000’lerin başındaki Arjantin krizi buna dair örneklerdir. Krizin etkilerinden korunmak adına geri kapitalist ülkelerin emekçi halklarını sömüren ABD’li ve Batı Avrupalı tekeller para ve kur bileşenleri üzerinde çeşitli ayarlamalar yapmak ve belli bir noktadan sonra bir çeşit kısır döngü içerisine girecek olan kredi ilişkileriyle krizin gelişmiş kapitalist ülkeleri daha da derinden etkilemesi sürecini belli bir süre erteleyebilmişlerdi. Ancak 2008’e gelindiğinde bütün mali ve parasal düzenlemelerin aslında yetersiz kaldığı, Lehman Brothers, Merril Lynch, Citi Bank, Morgan Chase gibi büyük finansal kuruluşların küçüldüğü ve hatta kimilerinin battığı, bir zamanlar dünyanın en büyük servetine sahip olan Rockefeller’ın kurduğu şirketlerden GM’nin batma noktasına geldiği, Amerikan otomotiv ve finans sektörünün işleyemez hâle geldiği görülmüştür. Sonuç olarak bir bir batmakta olan batının büyük finans tekelleri, emperyalist kazanımlar üzerine inşa edilmiş olan ABD ve Batı Avrupa devlet aygıtlarına can simidi gibi sarılarak halktan alınan vergilerle oluşturulan kurtarma fonları, vergi indirimleri ve sübvansiyon paketlerinden yararlanmışlardır. Şimdi de kamusal borç krizleri bütün dünyayı etkisi altına almaktadır. Bütün bunların faturasını da emekçi halklar ödeyecektir. Bu duruma aslında biz hiç de yabancı değiliz. 1994 yılında ülkemizde de bir kamusal borç krizi yaşanmış ve kamu gelir gider dengesinin sağlanması adına emekçi halktan “ekonomik denge vergisi” adı verilen bir vergi bile alınmıştır.

Son zamanlarda açıklanan kamu maliyesi verilerine göre ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi en zengin gelişmiş kapitalist ülkeler aynı zamanda en borçlu ülkeler konumundadır. Batı basınında kriz kazanının fokurdamaya başladığından, çok daha fazla insanın işini kaybedeceğinden, emeklilik ve işsizlik fonlarının eriyeceğinden bahsedilmektedir. Avrupa Birliği büyük mali yardım paketleri ile Yunanistan’daki düzeni ayakta tutmaya çalışmaktadır. Ancak piyasaya tahvil karşılığında büyük miktarda para sürülmesi anlamına da gelen bu önlemler para değerinde ciddi düşüşlere yol açacağından Avrupa genelinde yüksek enflasyon kaçınılmaz hâle gelmektedir. Krizin yarattığı olumsuz koşullar Yunanistan’ın yanında İtalya, Fransa, İngiltere, İspanya gibi ülkelerde de insanların sokaklara dökülmesine neden olmuştur. ABD’ye bakıldığında da durum benzerlik göstermektedir. Emperyalizmin hamileri, içinde bulundukları bu durumdan kurtulmak için yine mali düzenbazlıklara ve savaşa başvurarak kendi ülkelerindeki huzursuzlukları hafifletmek için emperyalizme bağımlı halkları daha çok sömürmeye yönelmişlerdir.

Ülkemiz açısından bakıldığında ise cari açık büyük bir sorun teşkil etmektedir. Üretken yatırımları dizginlemek ve işsizliği müzminleştirmek pahasına güdülen, faiz oranlarını uluslararası piyasa düzeyinin üstünde tutarak gelişmiş kapitalist ülkelerden ikraz sermayesi ithal etmeye dayalı sekiz yıllık politika işlerliğini daha fazla sürdüremez. Ayrıca merkez bankası rezervlerindeki 75 milyar dolar aynı bağlamda kimse için bir güvence değildir. İşte bu noktada kıdem tazminatını kaldırmak, işsizlik fonuna el koymak, halktan alınan dolaylı vergileri arttırmak ve ezilen halklara karşı başlatılan haçlı seferine ortak olmak ve yağmadan pay almak egemenlerimize cazip gelmektedir.

Toplumun çoğunluğunu oluşturan büyük emekçi kitleleri tüketimden soyutlayan, kimi kaynakların atıl kalmasına ve kimi kaynakların da aşırı kullanımına neden olan, her seferinde toplum adına en zararlı sonuçlara yol açan ve insanlığı her çevrim döneminde yeni bir tutsaklar çıkmazına sokan kapitalizmin ve onun iflasının temelinde yatan olgu kâr hırsı ve bencilliktir.

İnsanlık kendi kendine yarattığı bu açmazı çözmek durumundadır. Kapitalizmin kendi kendine çökmeyeceği ve insanlığa giderek daha fazla zarar verdiği gerçeği ışığında çare, işçi sınıfının bilinçlenmesi ve üretimden gelen gücün düğümü kesen bir kılıç gibi harekete geçirilerek mevcut üretim sisteminin ortadan kaldırılması, ardından da üretim ve değişim araçlarının kamuya ait olduğu ve merkezî bir plan aygıtının piyasa mekanizmasının yerini aldığı yeni bir ekonomik düzenin kurulmasından başka bir şey değildir. Can çekişen canavarın yazgısı ellerimizdedir!

* Marks, Karl. Artı Değer Teorileri, İkinci Kitap, s. 473, Sol Yayınları, Birinci Baskı, Ankara 1999
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Can Çekişen Kapitalizm ve Düzenbaz Maliyeciler - Ozan Gökbakar
 NATO Emperyalizmin Zulüm Aygıtıdır* - James Petras
 Sınıf Mücadelesinden Bir Kesit - Ali Kaplan
 Rusya Sosyal Demokratlarının Görevleri - V. İ. Lenin
 TKP’nin Tarihsel İsim Hakkı - Sadık Varer
 Yolcu - Hasan Hüseyin Korkmazgil
 İktidar İkiliği Üzerine / V. İ. Lenin
 Özellikle Kendiliğinden, (Sınıf) Bilinçli Değil! / Anna İoannatou
 Sendikalara Yaklaşımda Kafa Karışıklığı / İbrahim Akseloğlu
 Kavramlarla Kapitalizm ve İktisat-3 / Özcan Solmazer
 Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme ve İdeolojik Görev / Bahattin Seven
 İran Tudeh Partisi'nin Kısa Tarihçesi I / M. Umidvar
 Devrimin Öğrettikleri / V. İ. Lenin
 Osman Can, Nabi Yağcı, Orhan Gazi Ertekin / Deniz Gönül
 Ulusal Gelir Kime Aittir / Ozan Gökbakar

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS