Sosyalist Dergi: 21 |  ÜRÜN |
Günümüz Dünyası ve Türkiye İşçi Sınıfı

Bilindiği gibi, Ürün Sosyalist Dergi olarak Mustafa Suphi ve yoldaşlarını anma gecelerini eskiye ağıt olmaktan çıkartıyoruz. 29 Ocak 2006 tarihinde yapılan anma gecemizde de, önce burjuvazinin komünistlere yaşattıklarını yeni kuşaklara aktardık. Daha sonra ise, emekçilerin önüne çıkabilecek sorunların sosyalist bir perspektiften çözümünü tartıştık.

Yapılan panelde, Türkiye işçi sınıfının mevcut durumu tartışıldı. "Günümüz Dünyası ve Türkiye İşçi Sınıfı" konulu panelde, yeniden yapılanan kapitalizmin işçi sınıfı içinde yarattığı yeni dinamiklerin neler olabileceği derinlemesine incelendi.

Kristal-İş sendikası eğitim uzmanı Zafer Aydın, sosyolog Hakan Koçak ve Petrol-İş sendikası eğitim uzmanı Erhan Kaplan'ın katıldığı panelde sol hareket ve sendikalar, yeni oluşan işçi yatakları ve sendikal zafiyet, sendikaların ve sol hareketin farklı toplumsal kesimlerle buluşma ihtiyacı, işçi sınıfı kültürü konu başlıkları değerlendirildi. Tüm bu başlıkların günümüz işçi sınıfı ve sol açısından taşıdığı potansiyel irdelendi.

Her üç konuşmacımızın sunumlarını emek mücadelesine mütevazı bir katkı olması amacıyla yayınlıyoruz.

Sol ve İşçi Sınıfı
Zafer Aydın
Ben de çok teşekkür ediyorum, beni buraya davet eden arkadaşlara, görüşlerimi fikirlerimi sizinle paylaşma imkânı verdikleri için. Doğrusu, arkadaşlar aramıştı beni. Bir panel yapıyoruz sen de gelir misin? diye. Sonra konular ne olabilir diye biraz konuştuk. Ben biraz tembel bir öğrenciyim, o yüzden en kolayıma gelen şeyi tercih ettim. Dedim ki benim ki sol ve işçi sınıfı olsun. Telefonu kapattıktan sonra fark ettim ki aslında halt etmişim. Çünkü bu alan bir derya, bir anlamda dipsiz kuyu. Buraya girdin mi çıkmak toparlamak filan çok mümkün değil. O yüzden ben biraz seçerek en azından konuyu daraltarak görüşlerimi anlatmak istiyorum. Onu da şöyle yapacağım: Esas olarak sendikalaşma hareketlerinden ve sendikalaşma hareketlerinin içindeki solun, solcuların etkilerinden biraz söz edeceğim.

Karadeniz'de iki köylü bir tarlada çalışıyormuş. Kendi aralarında da konuşuyorlarmış. Yanlarına bir yabancı yaklaşmış. Bizimkilere İngilizce yol sormuşlar, bizimkiler cevap verememiş. Almanca sormuşlar, İtalyanca sormuşlar, Japonca sormuşlar falan… Bizimkilerden hiç tık yok. Cevap yok. Sonra Allah kahretsin gibi bir işaret yapmışlar, dönmüş gitmişler. Bizimkiler başlamış kendi aralarında konuşmaya. Birisi demiş ki dil çok önemli. Bir dil öğreneceksin. Öbürü demiş ki aman öğreneceksin de ne olacak, bak o kadar dil biliyorlar bir dertlerini anlatamadılar. Şimdi ben bildiğim dilde derdimi anlatacak mıyım, anlatamayacak mıyım bilmiyorum ama en azından anlatmaya çalışacağım.

Şimdi sol ve işçi sınıfı denilince hemen karşımıza bir klişe soru çıkıyor: Karşılıksız aşk mı? Çünkü insanlar bazı verilere bakıyorlar. Mesela, işçi sınıfı sol partilere oy vermiyor. İşçi sınıfı sol partilerin içinde siyaset yapmıyor. İşçi sınıfı sol örgütlerin gösterilerine destek olmuyor. Bütün bu verilere bakınca hemen insanın aklına bu acaba aşk karşılıksız mı? sorusu geliyor. Tabi karşılıklı mı, karşılıksız mı, ya da aşkın karşılıksızlığında acaba aşıkların bir rolü var mı? Buna birazdan değineceğim ama esas olarak bu aşk hikayesi, işçi sınıfına solcuların duyduğu muhabbet nereden ortaya çıktı, bir onu kısaca hatırlatmak istiyorum. Biliyorsunuz 19. yüz yılın başlarında oluşum halindeki komünist hareketin devrimci akımları için esas olarak ikameci ve otoriter bir devrim perspektifi vardı. Onlar bir önceki toplumsal yaşama falan da bakarak şöyle bir sonuç üretiyorlardı: Her şey yaşanan bu koşulların ürünü, bu koşulların hızla ve çarçabuk değişmesi lazım. Bunu da kim değiştirebilir? İşte bu yapıların içerisinde aydınlanmış, nispeten bu koşulları aşmış insanlar. Bu insanlar eğer iktidar olurlarsa, kısa sürede bu koşulları değiştirebilirler. Özellikle Fransa'da ki Jakoben hareketin ve onun türevi olarak ortaya çıkmış çeşitli akımların devrim perspektifi böyle bir şeydi. Tabi Marks özellikle dönemin ileri işçi hareketlerine, Çartist harekete filan bakarak başka bir devrim perspektifi ortaya koydu. Ve devrim açısından metodolojiyi, baştan sona yeniledi. Dedi ki; artık bir işçi sınıfı var. Dolayısıyla işçi sınıfını dikkate alan bir hareket tarzı geliştirilmek zorunda. Komünist Manifesto böyle bir böyle bir perspektif taşır. 1. Enternasyonal'in kuruluş bildirgesinde Marks tarafından yazılan cümlede şöyle diyordu: " işçilerin özgürleşmesi, bizzat işçilerin görevidir, işçilerin eseri olacaktır." Bu cümleden hareketle 1. Enternasyonal'de ortaya çıkmış, alınmış karalara dayanarak komünistler işçileri örgütlemek üzere -özellikle endüstrileşmiş ülkelerde- sınıf partileri ve sendikaları kurmakla görevli olarak yollara düştüler.

Bizde yani Türkiye'de özellikle 46 öncesindeki süreçte komünistlerin sendikalaşma çabaları ya da işçi mücadelesinin içerisinde yer alma çabaları var; ama ben genel olarak 46 sonrasını ele almayı tercih ediyorum. Çünkü zaten bildiğiniz gibi geç sanayileşmiş bir ülke. Esas olarak ortada ciddi fabrikalar, sanayi falan yok. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte ithal ikameci politikaya yönelinmesi, yani, dışarıdan ithal edilerek tüketilen malların burada üretilmeye başlanması, montajcı bazı fabrikaların kurulması ve o fabrikaların giderek büyümesi, esas olarak 60'lı yıllarda daha belirtik olarak ortaya çıkıyor. Ama 46'da 47'de filan da bunları kısmen görmeye başlıyoruz. Mesela biz Arçelik'i 60'da tanıdık. Anadol marka arabanın üretimini Türkiye'de 60'lı yıllarda tanıdık. Ama ondan öncede bu ve benzeri fabrikalar yavaş yavaş varlıklarını hissettirmeye başlamışlardı. 46'da Türkiye'de sınıf esasına dayalı örgütlenme yasağı kalktığında ilk önce iki tane yasal olarak kurulmuş sol parti vardı. Türkiye Sosyalist Partisi ve Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi… Bu partiler hızla sendikaları örgütlemeye başlıyorlar. Tabii bir yıl içerisinde Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı bunları kapatıyor. Hem partileri hem sendikaları. Bunlar kapatıldıktan sonra 47'de sendika kurma hakkı tanındığında yeniden sendikalar kuruluyor. 47'de ki kurulan sendikaları,-ki bunların bir kısmı 52'de Türk-İş'in oluşumunda fiilen çok etkin oldular- bunları kuranların çoğu Demokrat Partili. Demokrat Parti o zaman muhalif bir kimlik taşıyor. Muhalif bir hareket olarak da işçi sınıfına ve sendikalara ilgi gösteriyor. 47 sendikacıları Demokrat Partili olmalarına rağmen farklı bir görüntü veriyorlar.

Bir örnek vereyim. Şu sıralar bir başka vesileyle Petrol-İş'in eski genel başkanı Ziya Hepbir'le epey uzun bir süre görüşme yaptım. Bir konuşuyor, değme komüniste taş çıkartır. Ama Demokrat Partili. Doğru Yol Parti'sinin de, 12 Eylül'den sonra, kurucusu olmuş, veto yemiş biri. O dönemki sendikacılara bakıyorsunuz aslında hepsinde bariz bir emek vurgusu, solcu sayılabilecek bir vurgu var bütün yaklaşımlarında, tonlarında… Bunu neye bağlamak lazım? Tabii DP'nin muhalif kimliği de burada etkili ama esas olarak 46 sendikalarının etkisine bağlamak gerek. Çünkü 46'da komünistler sendikaları kurmaya başladığında Demokrat Partililer bunlara meydanı boş bırakmamak lazım diye düşündüler. O zaman ne yapmak lazım? Onlar ne yapıyorsa, onlardan daha iyisini yapmak daha kuvvetlisini yapmak lazım diye düşündüler. Dolayısıyla kendilerine komünistleri, o dönemki solcuları, sosyalistleri rakip gördükleri için daha ileri taleplerle, ileri cümlelerle ortaya çıkmaya başladılar. Yani 47 Kurulmuş sendikaların yönetimlerinde solcular yoktu ama sendikaların üzerinde sol bir etki vardı.

60 sonrasında da özel olarak solda bir yükselme dönemi söz konusu. Zaten dünyanın her yerinde emek hareketinin yükselmesiyle sol hareketin yükselmesi arasında birebir bir ilişki söz konusu. Bir paralellik vardır. Fakat Türkiye'de de 60'lı yıllar itibariyle sol yükselmiştir. Bütün renkleriyle yükselmiştir. -Cumhuriyet Halk Partisi solcu sayılır mı sayılmaz mı? Ayrı bir tartışma konusu. Ben solcu saymaktan yana değilim ama- CHP de yükselmiştir, TKP de yükselmiştir, Dev-yol da yükselmiştir ya da silahla külahla başka işler yapan sol örgütler filan da yükselmiştir. Emek hareketi de yükselmiştir. Böylesine bir paralellik söz konusudur. 61 Anayasası demokratik bir ortam yaratınca, sendikalaşma hakkı, grev hakkı falan işçilere tanınınca, sol ve solcular yeniden sendikalar içerisinde etkinlik göstermeye başladılar. Tabi bu askeri darbenin ürünü olması biraz paradoksal bir şey gözüküyor. Askeri darbeyle birileri iş başına geliyor ve demokratik bir açılım yapıyor. Ama Türkiye üzerine araştırmalarıyla tanıdığımız Feroz Ahmad Türkiye'nin Demokrasisi Süreci kitabında diyor ki "esas olarak bu demokratikleşme perspektifi askerlerin değil, o dönemki anayasayı hazırlayan sola meyyal akademisyenlerin çabasının ürünüydü" Dolayısıyla solun yükselişiyle birlikte mesela solla ilişkilenmiş DİSK'in kuruluşu gündeme geldi. DİSK'in kuruluşu konusunda genellikle Türk-İş içerisindeki sendikacıların iddiası TİP'in DİSK'i kurdurduğu doğrultusundadır. Fakat Nihat Sargın TİP'li Yılllar kitabında bunu reddediyor. Diyor ki "Bizim, en azından Türkiye İşçi Partisinin merkez organlarının, DİSK'in kuruluşu konusunda her hangi bir kararımız yoktur." Karar yok ama bence bir damar var, bir ekip var TİPlilerden oluşan. Zaten Türk-İş içerisinde onlar muhalefet ediyorlar, her tarafta toplantılar yapıyorlar. DİSK'in kurulduğu yıllarda Türk-İş 1. Bölge temsilciliği yapan Petrol-İş'in eski başkanlarında İsmail Topkar anılarında diyor ki, "Türk-İş Bölgeye geliyorlardı. Türk-İş yöneticileri geldiği zaman arkaya diziliyorlardı bunlar, biz ne diyorsak çıkıp tersini söylüyorlardı" Yani bir tür bir tür muhalefet hareketi olduğundan söz ediyor. Dolayısıyla orada örgütlü bir karar yoksa bile bir sol damar, DİSK'in kuruluşunda büyük ölçüde etkili olmuştur. Sonrasında da DİSK'î örgütleyenler hep solcular olmuştur. DİSK'ten sendikacılardan daha çok, solun çeşitli fraksiyonları, çeşitli politik örgütlenmeler, DİSK'e bağlı sendikaları örgütlemek konusunda çaba sarf etmişlerdir. Ve DİSK'in sendikal hareketteki varlığı, sendikal harekette yeni bir dinamizm, yeni bir hareketlilik getirmiştir. Bunu da sola borçludur. Bildiğimiz fotoğrafı yeniden çekmek pahasına söylemek lazım: Bir de DiSK'e monte edilen uzman kadrolar var. Özellikle o uzman kadrolar üzerinden DİSK'in yönelimi biçimlenmiştir. Sadece sendikal mücadelede değil, siyasi hayatında da önemli bazı adımlar atılmıştır. Mesela söyleyeceğim çok tartışılabilir bir şey; ama Türkiye'de 16 Eylül DGM direnişi TKP'nin Merkez Komitesi kararıyla yapılmıştır. Ama DİSK yapmıştır. Bu hareketliğin sağlanmasında, bu kararın hayata geçirilmesinde büyük ölçüde uzman kadrolar olmuştur.Yani onların oradaki varlığı da bir tür, işçi hareketinin politikleşmesi, politikaya müdahil olması konusunda da dönem içerisinde bir şey ifade ediyordu. Varlığı bir şey ifade ediyordu. Doğruydu yanlıştı ayrı bir şey. Yani hem bu söylediğimin doğruluğu yanlışlığı açısından ayrı bir şey diyorum. Hem de onların yaptığının doğruluğu yanlışlığı açısında ayrı bir şey diyorum. Ama bir fotoğrafı ortaya koymak açısından bunu da söylemek gerekiyor diye düşünüyorum.

Sonra mesela 89 Bahar Eylemleri var. 12 Eylül sonrasında DİSK kapatılmış, DİSK üyelerinin Türk-İş'e yönelimi meselesi var. Bunu da esas olarak solcular, komünistler yapmıştır. Çünkü sonuçta işçiler "Ya sendikasız kaldık, DİSK ne olacak, ne yapacağız ?" falan filan diye kendi kendilerine karar vermediler. Birileri oturdu, bunu konuştu. Sonra gitti bulunduğu fabrikalarda, bulunduğu sendikalarda anlattı, o iş kolunda uygun görülen sendikalara doğru yönelindi. Hatta metal işçileri Yusuf Abi burada, biliyor, metal işçileri Türk-İş'de uygun sendika bulunmadığı için bağımsız sendikalarda örgütlendiler. Ama bunların hepsi birer politik iradeyle ortaya çıktı. 89'a kadar solcuların sınıf içerisindeki varlığı çok işe yarıyordu. Yaradı daha doğrusu. Sendikal birliğin sağlanmasında, işçilerin sendikasız kalmamasında, hatta 89 Bahar Eylemlerinin renkliliğinin sağlanmasında solcuların, komünistlerin varlığı önemliydi. Türkiye'de sınıf hareketi açısından solcuların kırılması, geri çekilmesi 89'dan sonra ortaya çıktı. Reel sosyalizmdeki çözülme, sembolik olarak söyleyecek olursak Berlin Duvarı'nın yıkılışı ile özellikle sol kadrolar açısından esas tartışma işçi sınıfının niteliğine ilişkin bir tartışma haline dönüştü. Ve bu dönüşümde, solcuların önemli bir kısmı işçi sınıfından umudunu kesmeye başladı. İşçi sınıfından umudunu kesen komünist ve solcu kadrolar fabrikaları terk etmeye başladı. Esnaflığa tercih etti. Çünkü zaten çoğu şöyle bakıyordu; "ben öncü partinin üyesiyim, öncüyüm ben zaten fonksiyonel olarak mevcut işçi sınıfından biraz daha ilerde bir biriyim. Zaten ben özel yetenekleri olan birisiyim. E niye burada kalıyordum? Fikrim, ideallerim için uğraşmak için. Berlin Duvarı da üzerimize çöktü, artık burada yapılacak bir şey yok. O yüzden ne yapalım? Artık ticarete atılalım, esnaflık yapalım." Bu bakışa haiz önemli sol kadro sınıfın içerisinden çekilmeye başladı. Politikada yaşanan likidasyona bağlı olarak sendikal alanda da sınıfın içerisinde bir likidasyon yaşanmaya başladı. Mesela 89 eylemleri sonrasında sendika yönetimlerine gelen sol kadrolar, bir politik organizasyon neticesinde yönetime gelen son kadrolardır. Ondan sonrasında artık bir politik irade yoktur arkasında. Arkadaşlık ilişkileri vardır, solculuktan kalma birbirlerini tanıyor olmanın yarattığı bir iletişim kolaylığı vardır. O sayede birlikte olup kendilerini bir yerlere taşımışlardır. Ama bunun arkasında bir politik organizasyon yoktur. Politik organizasyon olmadığı için politik denetim de yoktur. Eskiden bu sendikalar içerisindeki politik örgütlenmeler aynı zamanda bir denetim işlevi görüyordu. Sendikacı "Ben seçildim" diye kimseye dönüp hava atmıyordu. "Kimse bana karışamaz, ben istediğimi yaparım" demiyordu. Çünkü hem onu seçen delegeler var, hem o delegelerin içerisinde başka bir organizasyon vardı. Dolayısıyla işçi hareketinin içerisinde sol kadroların gerilemesiyle birlikte, sendikalarda gerileme ortaya çıktı. Şu anda sendikal hareketteki krizi konuşuyoruz, gerilemeyi konuşuyoruz. Belki buna ilişkin fikirler de ortaya çıkıyor. Ama bu fikirler nasıl dolaşacak? Bu fikirler nasıl değiştirici, dönüştürücü bir dinamik haline gelecek? Buna ilişkin cümle kuramıyoruz. Çünkü sınıfın içinde bir politik örgütlenme yok. Bu fikirler nasıl taşınacak? Tamam burada konuştuk… İstihdamın yapısı değişti, iş yerleri değişti, teknoloji değişti, bir sürü yenilik var. Ve diyelim ki biz bütün bunların hepsine hakim olan bir fikrin sahibiyiz. Ama bu fikir nasıl hayat bulacak? Nasıl dolaşacak? O zaman başka bir mekanizmaya ihtiyaç duyuluyor. O da politik mekanizma. Olmayınca ne oluyor? İşte şu anda sendikalarda olan oluyor. Yönetimlerde değişiyor, hem de çok sık değişiyor. Çünkü iki dönem üst üste sendikacılık yapan neredeyse azaldı. Genellikle şöyle bakılıyor: "Burada bir imkân var. Bu imkânı kullanmak lazım. Sen kullandın şimdiye kadar. Artık bundan sonra ben kullanayım. Kimsenin sendikacılık konusunda bir fikri ve ideali yok. Sendikacılık şu anda ne olmuş? Açık gözlülerin işi haline gelmiş. Açık gözlülerin işi haline gelmesi de arkasında bir politik iradenin, sınıfın içerisinde bir politik iradenin, olmamasından kaynaklanıyor, Ortaya koyduğum fotoğraftan sonra bir şey söylemem gerekiyor. Eğer bir işçi sınıfı ve sol ilişkisinden söz ediyorsak, esas olarak, solun siyasetle kurduğu ilişkiden de söz ediyoruz demektir. Sol sözünü nasıl çoğaltacak? İşçilerle nasıl buluşacak? Esas problem bana kalırsa bu. Ama mesela sol şimdiye kadar, özellikle 12 Eylül sonrasındaki sol hareketlerin, ve bu arada kendim içinde yer aldığım pek çok yapının deneylerinden de yola çıkarak söylüyorum ki sol hareketin siyaset tarzının bir sürekliliği yok. Arkasında bir iz bırakmıyor. Sözünü çoğaltmaya dönük bir tarzı yok. Mesela, tecrübeyle sabittir, İstiklal Caddesi'nin bir başından çıkıp, öbür başından 3500 tane bildiriyi, yarım saat içerisinde beş kişiyle dağıtabilirsiniz. Bildiri işini küçümsemiyorum. Sözünü sokağa yaymanın bir parçası ama, bu mesela fabrikanın içerisindeki işçiyle solcuların buluşmasına bir vesile olabiliyor mu gerçekten? Yani fabrikada olmadan, yani mahallede olmadan sözümüz çoğalabilir mi? Bizim hala perdelerimiz kapalı. Biz oturduğumuz apartmandaki insanlara biz solcuyuz demiyoruz çoğunlukla. Biz hala komünistiz demiyoruz, devrimciyiz demiyoruz. Onların ellerini tutmaya çalışmıyoruz. Yani biz toplumsallaşma konusunda, siyaseti toplumsallaştırma, kendimizi toplumsallaştırma konusunda bir çaba içerisine girmiyoruz. Ondan sonra da birisi kalkıp da, karşıtlarımızdan biri özellikle, "Ya bu işçi sınıfına karşı solun duyduğu aşk galiba karşılıksız" dediğinde kızıyoruz. Ama aslında belki kendimize kızmamız gerekiyor. Çünkü bizim zihinsel faaliyetlerimizi de, siyasetle kurduğumuz ilişkiyi de, toplumla kurduğumuz ilişkiyi de bir kez daha gözden geçirip ve yenilemek zorundayız. Hakikaten vaktin, 20 dakikanın bu kadar kısa olduğunu bilmiyordum bana çok uzunmuş gibi geliyordu ama kısaymış. Yani belki son cümle olarak şunu söyleyebilirim, solun ütopyacı boyutunun yeniden tanımlanması gerekiyor. Çünkü içinde bulunduğumuz koşullarda biraz da devrimci romantizme ihtiyacımız var. Azız, azınlıktayız ama sözümüzü, kendimizi çoğaltmak istiyoruz. O da birazcık, büyük yürüyüşleri küçük bir eğer adımla başladığı bilinciyle hareket etmemize bağlı gibi geliyor bana. Teşekkür ederim.


İstihdamdaki Başlıca Değişim Eğilimleri ve Emek Hareketi İnşası İçin Bazı Çıkarsamalar
Hakan Koçak
 Merhaba herkese. Öncelikle teşekkür ederim panele davet edildiğim için. "Amele sınıfını" bitmez, tükenmez bir enerjiyle büyük bir özveriyle örgütlemek için mücadele veren insanların anıldığı bir toplantıda olmak onur verici. Bu vesileyle de ayrıca teşekkür ederim. Ben aslında bir süredir üzerinde çalıştığım, Türkiye'de değişen istihdam yapısıyla ilgili bir çalışmadan örnekler sunmak istiyordum ama organizasyonu yapanlardan kaynaklı olmayan bir gecikme oldu. Salon kalabalık ve hava da sıcak, dolayısıyla sıkıcı olabileceğini düşünerek istediğim ölçüde girmeden çok genel başlıklarla bu çalışmadan birkaç sonuç sunmak istiyorum. İlgilenenler olursa ayrıca konuşup yazışabiliriz. Niçin önemli bu? Burada Türkiye'deki komünist hareketin öncüleriyle ilgili bir toplantı yapıyoruz. Hem Lenin'in, hem de Türkiye'deki komünist öncülerin de önem verdikleri, üzerinde durdukları konulardan bir tanesi de işçi sınıfının yapısı, işçi sınıfının nesnel durumu, bir anlamda işçi sınıfının sosyolojisi.

Bu şimdilerde maalesef sosyalist hareketlerin ve teorisyenlerin fazlaca ilgi alanına girmiyor gibi. Zaten genel olarak emekten, bir sınıftan uzaklaşma da var ama, ben bunun her durumda kıymetli ve önemli bir çaba olduğunu düşünüyorum. Proleter yığınların nesnel bilgisinin verislerinin üretilmesinin sosyalist hareketin gelişimi için de gerekli, önemli olduğunu düşünüyorum. Hep "Bu proletarya kimdir?" sorusuna yanıt arayan ya da sürekli olarak proletaryanın ne olduğunu anlatmaya çalışan komünist öncülerden Ethem Nejat bundan yıllar önce mesela bir dergi makalesinde şöyle anlatıyor: "Proletarya kimlerdir? Proletarya hayatı boyunca çalışıp emeğinin karşılığını alamayan, iki yakası bir araya gelmeyen sınıftır. Proletaryayı en veciz olarak eski bir Türk deyişi 'yevmün cedid, rizkün cedid' anlatır. Yani bu, günübirlik yaşamaya mahkûm edilen, rızkları için bir sonraki günü bekleyen yığınların tarifidir. Proletaryanın öyle geniş bir tarifi var ki nüfusun yüzde doksan beşi proleter sayılır. Proletarya sadece fabrika işçilerinden oluşmaz, daha genel tanımıyla proletarya 19.yüzyılın çalışan kesimlerinin oluşturduğu yığınlardır. Ne acıdır ki sömürü, baskı ve yoksulluk içinde büyüdüğü halde sindirilen Türk proletaryası çoğu yerde kendi varlığından habersiz." diyor o zaman yazdığı bir yazıda.

Bugün de bir yandan baktığımızda çok benzer şeylerle karşılaşıyoruz. Nelerle karşılaştığımıza dair ben derlediğim verilerden bir takım başlıklar sunmak ve bu bölümü öyle geçip daha sonra genel olarak buradan hareketle "nasıl bir yeni emek hareketi inşası" meselesine dair tartışmaya sunulacak fikirler söylemek istiyorum. Bu verileri nereden derledim? Devlet İstatistik Enstitüsü'nün yaptığı Hane Halkı İşgücü Anketleri var. Güvenilirliliği, yeterliliği konusunda epeyce tartışma olmakla birlikte bu düzeyde bakabileceğimiz yegane veri kaynağı orası. Bu tür veriler bizim bakış açımızla pek değerlendirilmiyor. Biraz öyle değerlendirmeye çalıştım ve bazı genel eğilimlerden dediğim gibi geçerken çok genel söz etmeye çalışacağım.

Her şeyden önce şunu söylemek gerek 1988- 2003/2004 yılları arasındaki verilere baktım. Bu veriler bize çok net bir şey söylüyor. Türkiye'nin istihdam yapısı içinde uzun yıllar en önemli kategorilerden biri olmuş bir kategori gitgide eriyor ve çözülüyor. Bu özellikle kırda, köyde ücretsiz aile işçisi olarak çalışan kesimin çözülüşü. Bu büyük çözülmenin tersine bir eğilim de ücretli çalışanlarda görülüyor. Sürekli bir artış kaydediyor ve 2004 rakamlarıyla bakarsak 1988'den bu yana dört milyon kadar yeni ücretli ve yevmiyeli çalışanın istihdama katıldığı ortaya çıkmış. Gitgide istihdam edilenler içinde ücretlilerin oranının yükselişi, bir ücretliler toplumu haline gelme eğilimi olduğunu söyleyebiliriz. Bir başka önemli eğilim olarak Türkiye'de istihdamın yapısıyla ilgili öteden beri konu olan, geleneksel küçük burjuvazi diyebileceğimiz kesimin de aslında önemini görece yitirdiğini, sayıca azalmadığını ama oranının sabit kaldığını görüyoruz. Bu kendi hesabına çalışan kategorisi olarak istatistiklerde yer alan kategori. Ondaki artış da çok düşük, dönemin başlangıcına göre sonundaki sayısal artış oranı %17 civarında. Dolayısıyla kırda ücretsiz işçilerde bir çözülme ve bu kırdaki ücretsiz işçilerin giderek kente yığılması ve kentte giderek ücretli çalışan haline gelmesi gibi bir genel eğilimden söz etmek mümkün bu tabloya bakarak.

Peki, bu ücretlileşme eğilimi içinde kimler ücretli hale geliyor yani kimler git gide proleter hale geliyor diye baktığımızda da yine önemli birkaç noktaya değineceğim çok detaylara girmeden. Her şeyden önce tarım dışındaki üretim faaliyetlerinde, yani imalatta büyük bir sayısal artış var. Üçüncüsü hizmet işlerinde çalışanlarda bir artış var. İkincisi bence önemli ve konuşmaya değer diye düşünüyorum: İlmi teknik eleman, serbest meslek sahibi ve bununla ilgili meslekler diye isimlendirilen bir kategoride artış var. Yani mimar, mühendis, avukat gibi yüksek eğitim görmüş kesimlerde iki anlamda da bir artış, bir yoğunlaşma var; Hem işveren hem de ücretli olarak. Bunu şöyle yorumlayabileceğimizi düşünüyorum ben, giderek sayıca ve oran olarak artan eğitimli işgücünün ikiye ayrıldığını, bu anlamda bir sınıfsal kutuplaşma olduğunu, işveren ve beyaz yakalı ücretli emekçi olarak bu alanda bir sınıfsal kutuplaşma olduğunu gözleyebiliyoruz bu kesimde. Bunu birkaç açıdan önemli sanıyorum. Bir tanesi bu kesimi Oda ve Baro gibi mesleki temelde örgütlemeye çalışan kurumların zorlanmasını gündeme getirecektir bu diye düşünüyorum. Bu alanda çalışanların sınıf temelli örgütlenmesi meselesi ki son günlerde, yıllarda tartışılan bir şey daha ciddi bir biçimde tartışılmalı her halde. Ve yine farklı alanlarda örgütlenme faaliyeti sürdüren sendikalar açısından da bu giderek oransal olarak muazzam ölçüde artan beyaz yakalıların örgütlenmesi önemli bir gündem başlığı olmak durumunda gibi geliyor. Burada da yine tabloda baktığımızda ücretsiz aile işçiliğinin çözüldüğünü ve ücretlilerin arttığını görmek mümkün.

Hızlıca geçiyorum dediğim nedenlerden ötürü. Hangi iktisadi işkollarında yoğunlaşmalar var diye baktığımızda burada da çok temel söyleyebileceğim birkaç şey var. Geleneksel işkollarında bir azalma var. Mesela maden ve taş ocakçılığı gibi veyahut da inşaat ve bayındırlık hizmetleri gibi. Buna karşılık en büyük, en yoğun sayısal artış toptan, perakende ticaret, lokanta ve otel kategorisinde ve ondan sonra ikinci artış da imalat sanayinde. Ve üçüncü olarak da toplum hizmetleri, sosyal, kişisel hizmetler (sağlık hizmetlerinin, yaşlı bakımının ve benzerinin de içinde bulunduğu bir kategori bu). Dolayısıyla bu tablodan da şunu söylemek mümkün sanıyorum, esasen ticaret, turizm ve hizmet sektöründe yoğunlaşan bir ücretliler nüfusu var. İmalat sektöründe de yoğunlaşıyor bir yandan, ama geleneksel işçi sınıfı hareketi açısından da önemli olan örneğin maden gibi kimi işkollarıysa artık ücretli istihdamının çok az olduğu işkolları haline geliyor. İşyeri büyüklüğüne baktığımızda da önemli bir eğilim görmek mümkün. Yine çok fazla detaylarına girmeden bu tablodan da söyleyebileceğim şu, 25'ten daha fazla çalışan istihdam eden işyerlerinde bir yoğunlaşma var.

Bu niçin önemli? Bu da sendikal faaliyet, örgütlenme için önemli. Çünkü her zaman küçük işyerlerinde bir örgütlenme faaliyeti yürütmek bilindiği gibi çok zor bir şey ama genel eğilimin de 25'ten fazla çalışan istihdam eden yerlerde bir yoğunlaşma olması aslında olumlu bir işaret.

Bir başka kategori bu tablolardan gördüğümüz, yevmiyeli, geçici, mevsimlik işçiler. Buraya bakmak da önemli. Burada da gördüğümüz şu ki; geçici, yarı zamanlı, yevmiyeli ve mevsimlik işler esasen hizmet sektöründe yoğunlaşıyor. Demek ki hizmet sektörü bir yandan daha fazla ücretli istihdam ediyor ama, bunların büyük kısmı aslında güvencesiz işlerde çalışanlar ve dönemsel çalışanlar, sürekli bir iş imkânına sahip olamayanlar.

Evet benzeri saptamalar çok fazla arttırılabilir dediğim gibi fazla arttırıp sizi sıkmak istemiyorum. Buradan iki şey söylemek mümkün bir tanesi geçtiğimiz yıllar bundan on, on beş yıl öncesi yoğun tartışmalar vardı işçi sınıfı öldü mü, işçi sınıfı önemini kaybetti mi, işçi sınıfı toplumsal yaşam içinde var mı yok mu gibi... Bu tartışmalara ilişkin verilerle konuştuğumuzda aslında proletaryanın giderek büyüyen bir sınıf olduğunu Türkiye içerisinde baktığımızda görmek mümkün. Hele de son yıllarda giderek ivme kazanan bir biçimde arttığını görmek mümkün. Bu dikkate değer ve sosyalizm mücadelesi veren hareketler için de kaydedilmesi gereken önemli bir nokta diye düşünüyorum. Ama bu tabi çok sancılı ve ızdıraplı bir süreç. Çünkü bir başka yönü daha var onu da söylemezsek tablo eksik kalır. Evet bir yandan ücretliler artıyor ama bir yandan da burada göstermediğim bir tablo aslında Türkiye'de genel olarak istihdam edilen nüfusun işgücüne katılım oranının azaldığını gösteriyor ve işsizlik oranı da yükseliyor. Bu da aslında her bir çalışanın ve bunlar içinde de özellikle, ücretlilerin sırtındaki yükün daha fazla olduğu anlamına geliyor. Yani daha az kişi çalışıyor ve onlar daha fazla sayıda insana bakmakla mükellefler. Bu proleterleşmenin derinleşmesi anlamına geliyor ve aynı zamanda bu pratik yaşamda emekçilerin, proleterlerin yaşam koşullarının daha da zorlaşması anlamına da geliyor.

Bir başka önemli nokta da şu, istihdamın yapısı evet genel olarak bir proleterleşme var ama bu öncelikle geleneksel sektörlerden öte, perakende, ticaret ve benzeri sektöründe yani esasen ticaret ve alışveriş sektöründe yoğunlaşan bir eğilim. Bu da bir zorluğu içeriyor tabi ki, çünkü geleneksel olarak burası sendikaların gözlerini öncelikle çevirdikleri bir alan değil. Hem sendikaların hem de emek hareketiyle ilgilenen sosyalistlerin bir anlamda fabrika ve imalat sektörü takıntısı olduğunu zaman zaman gözlüyorum. Bundan kurtulmak ve gelişmekte olanı görüp ona göre politikalar belirlemek önemli diye düşünüyorum.

İstihdamdaki değişim meselesi tabi sadece Türkiye'de bakılan bir mesele değil, bütün dünya'da bakılıyor. Bu konuda çeşitli kitaplar çıkıyor ve esasen şu soruların peşine düşülmüş durumda bütün dünyada konuyla ilgili insanlar tarafından: "Bir enformasyon toplumu, bir bilgi çağı toplumu olunuyor mu?, Peki böyle bir toplum olunuyorsa istihdam ne hale geliyor?, Aslında iş ve istihdam ortadan yok mu oluyor?" gibi bir sürü sorular... Bunlar da görebildiğim kadarıyla Türkiye'de en azından sosyalist siyaset yapanlar arasında fazlaca tartışılan konular değil gibi. Ben bu etkinliklerin bu tür sorunların da tartışılacağı yerler olması gerektiğini düşünüyorum.

Madem ki işçi sınıfı siyasetinden söz ediyoruz… Dünyanın bütününde şöyle bir eğilim var görebildiğim kadarıyla evet enformasyon teknolojisi, yeni teknolojiler gelişiyor hatta artık yeni bir devreye girdiği kapitalizmin söyleniyor ama bu iş'in sona erdiği anlamına gelmiyor. Bununla birlikte iş'in anlamı değişiyor yani insanlar açısından iş, çalışma artık bir kimlik oluşturmamaya başlıyorlar git gide. En büyük değişimlerden bir tanesi bu. Tabi bu arada post modern bir çağdayız ve başka bir sürü kimlik kendisini daha da büyüterek ve geliştirerek büyük alanlar kaplıyor ve burada sınıfsal kimlikler esasen işyerinden kaynaklı bir sınıf kimliği giderek güçleşiyor. Burada bir erozyon, bir aşınma var.
Bu noktada benim burada tartışılması gerekir diye düşündüğüm önemli bir şeyi söylemek istiyorum. İşçi sınıfı hareketini, emek hareketini yeniden inşa etmek gerekiyor. Ama bunu sadece sendikal ufuktan, sendikalar üzerinden mi tartışmak gerek yoksa daha genel mi tartışmak gerek? İş'e, çalışmaya, istihdama bağlı olmayan daha genel düzeyde emek taleplerini de bu işin en başına koymak gerekmez mi? Ben gerekir diye düşünüyorum. Yani ben düşünmüyorum bir çok insan konuşuyor ama ben de burada bunu tartışmaya açmak istiyorum. Kapitalizmin geldiği aşamada öylesine büyük bir sermaye birikimi bir kenarda duruyor ve öylesine büyük ve giderek büyüyen sayıda insan istihdamın dışında kalıyor veya istihdam edilenlerin o kadar büyük bir kısmı yoksulluk çekiyor ki. Burada çok radikal ve temel bir emek talebi olarak neden şu iki talep yeterince emek hareketi tarafından konuşulmuyor, bu aslında hayret verici bir şey. Bir tanesi bir temel ücret talebi, yani iş'e istihdama bağlı olmadan her yurttaşın temel asgari düzeyde bir yeter ücrete sahip olması gerekmez mi? Kapitalizm şu an için insanlığa bu imkânı veriyor ama kapitalizmin işleyiş mantığı buna izin vermiyor. Burada çok ciddi sınıfsal bir politik problem var. Yine bununla bağlantılı olarak ikinci bir şey, sürekli olarak fabrikalar kapanıyor, fabrikaların bölümleri kapanıyor, istihdam azalıyor, sendikalar da bununla cebelleşiyorlar. Türkiye şu an tam bunu yaşıyor, işte sürekli bir büyüme var ama büyümenin istihdam yaratmadığını artık Recep Tayip Erdoğan bile söylüyor. Bu artık solcuların söylediği bir şey olmaktan çıktı. O zaman neden daha fazla sayıda insanın istihdam edilmesi için iş saatlerinin, çalışma saatlerinin düşürülmesi, indirilmesi gibi bir talebi gündeme getirmiyoruz. İki gün üç gün önce televizyonda bir program vardı, Meryem Koray Yıldız Üniversitesi'nden sosyal siyasetçi, sosyal demokrat siyasi kimliği de olan bir hocamız, karşısındakilerden bir tanesi de Eser Karakaş. Ben liberallerin, özellikle de üçüncü dünya ülkelerinde, bizim gibi ülkelerde liberallerin çok sıkıcı insanlar olduklarını düşünürüm, o da böyle sıkıcı insanlardan bir tanesi. Sürekli bir küreselleşme övgüsü düzüyor, fakat bir soru sordu Meryem Koray tam benim demin sorduğum soruyu. Yani sekiz saate indirilmesi işgününün 20. yüzyıl başlarında büyük mücadeleyle olan bir şey. Aradan bir yüzyıl geçti neden bunda radikal indirimler yapmayı düşünmüyoruz aradan 100 sene geçtikten sonra ve böylece daha fazla sayıda insanı istihdam etmiyoruz? Bu sorunun; "kapitalizmin mantığına uymuyor" dışında mantıklı bir yanıtı var mı? Eser Karakaş buna hiçbir yanıt vermedi, veremedi.

Ben işte bu noktanın, bu sorunun cevabının emek mücadelesi açısından çok kritik önemde olduğunu, emek mücadelesi, sınıfı yeniden kalkındırmanın mücadelesini verenler açısından öne çıkarılması gereken bir talep olduğunu düşünüyorum. Her halde vaktim bitmiştir. Belki soru-cevap kısmında daha fazla da başka şeylere değinme imkânı olur. Teşekkür ediyorum beni dinlediğiniz için.

Yeni Oluşan İşçi Yatakları ve Sendikal Hareket
Erhan Kaplan
İki değerli konuşmacının ardından konuşma yapmak her zaman çok daha zordur. Bunun bilinciyle ve sizin de sabrınızı zorlamamaya gayret ederek ben de birkaç söz söylemek istiyorum. Ama, önce hem Zafer arkadaşımın, hem Hakan arkadaşımın aktardıklarının benim için de çok öğretici olduğunu belirteyim.

Konumuz Türkiye işçi sınıfı. Daha geniş bir açıdan günümüz dünyası ve Türkiye işçi sınıfı. Dolayısıyla sürekli olarak vurgulanması gereken, yeniden yeniden defalarca tekrar edilmesi ve gündeme alınması gereken bir konu. Sorunlarımız çok, çözüm yolları bulmaya gayret ediyoruz. Bir panel içerisinde elbette bütün sorunların çözümü de olmuyor. Elbette hiçbirimizin elinde sihirli bir değnek de yok. O sihirli değneği vurur vurmaz da belli sorunların çözümünü sağlayamıyoruz. Bu toplantıya davet edildiğim için ben de düzenleyen arkadaşlara teşekkür ediyorum.

Bu toplantının yapılıyor olması birkaç açıdan önemlidir diye düşünüyorum. Ben en önemli gördüğüm iki açıya kısaca değineyim. Bir konulardan biri, şuradaki afişte gördüm, "TKP'liler buluşuyor" diye yazılmış. TKP'lilerin buluşması, TKP'liler açısından önemli; o belli. Bunun ne anlama geldiğini ben kendi tecrübemden hemen anladığımı belirteyim. Bana "kimin toplantısına gidiyorsun" diye sorulduğunda, "TKP'liler buluşuyor, onların toplantısına gidiyorum" dediğimde. örneğin bana dışarıdaki arkadaşlarım "bu hangi TKP? Tarihi TKP mi? eski TKP mi, yeni SİP/TKP mi" diye bir soruyla karşılık vermediler. TKP deyince belli ki ülkemizde hâlâ aynı TKP anlaşılıyor. Bu da bu toplantıyı düzenleyen bütün arkadaşlarımız açısından çok sevindirici bir durumdur. TKP'nin kendi içinde bir meşruiyeti varmış, gücünü kendinden alıyormuş demek ki her şeye rağmen, hem de hiçbir zaman yok olamayacak biçimde.

Bu toplantının öneminin benim vurgulayabileceğim ikinci bir boyutu daha var. Bu toplantının başarısı ve önemi "Türkiye işçi sınıfı" konulu bir toplantı olmasıdır. Bu konuyu başlığa alan bir toplantının düzenlenmesi, kendi başına bile bir başarıdır. İşte ben de kendi açımdan en önemli gördüğüm iki yönün, Türkiye işçi sınıfına ilişkin kısmı ele almayı düşünüyorum. Çünkü zaten birinci kısmı, yani "TKP'liler buluşuyor" kısmını, programınızdan gördüğüm kadarıyla, çok ayrıntılı bir şekilde öğreneceğiz. Arkadaşlar filmler, oyunlar hazırlamışlar. Benim söz düzeyinde anlatmayı başaramayacağım işleri yapmışlar.

Şimdi, işçi sınıfının bugünkü durumu hakkında arkadaşlarımın bıraktığı yerden itibaren devam edecek olursam; Zafer, 1947'den geldi, Hakan, günümüze kadar yaklaştırdı. Ben de konuma Fukuyama'dan bahsederek başlayayım. Bugün belki artık insanların unuttuğu bir isimdir. Francis Fukuyama Amerikalı bir akademisyendir. Bu akademisyen, kendisi vasat ve başarısız bile sayılsa, o günlerin havasına denk bir yaklaşımıyla günümüze kadar adını devam ettirebildi. Bu akademisyen, 1989'dan sonra, yani daha doğrusu 91 yılından sonra, sosyalist sistemin yıkılmasının ardından tarihin sonunun geldiğini ilan etmesiyle meşhur olan biridir. Tarihin sonunu ilan etti. Ve "Bu iş bitti, dedi. Yani "liberal düşünce bundan sonra tek hakimdir. Artık yeryüzünde işçi sınıfı yoktur. Yeryüzünde işçi sınıfının ideolojisini savunarak başarıya ulaşacak herhangi bir kimse, herhangi bir düşünce, herhangi bir ideoloji olamaz; işçi sınıfının başarabileceği, dönüştürebileceği hiçbir şey kalmamıştır" demişti.

Türkiye açısından baktığımızda -aslında arkadaşlarımız biraz değindiler ona- 1989 yılındaki Bahar Eylemleri onun söylediklerinin tam zıddını ilan ediyordu. Dolayısıyla ben onun söylediklerini bugün artık çok önemli bulmuyorum. Yani "işçi sınıfı öldü" propagandasını önemsemiyorum. Ama, ben "işçi sınıfı öldü" propagandasının bizim mutlaka önemsememiz gereken birkaç boyutu olabileceğini düşünüyorum.

Bunlardan biri bizi, bir diğeri de bizim karşıtlarımızı ilgilendiriyor. karşıtlarımız derken de sınıf düşmanlarımızı kast ediyorum. Yani Özalların, yani Demirellerin, bugün de Recep Tayyip Erdoğanların, "işçi sınıfı yoktur, herhangi bir gücü yoktur, onlar amele parçasıdır" gibi bir yaklaşım içerisine girmeleri, bence, tabii ki eleştirilecek bir durumdur da, bizi ilgilendiren kısımları itibariyle çok önemli değildir.

Ben asıl olarak, Zafer arkadaşın da vurguladığı şekilde, sosyalistlerle işçi sınıfı arasındaki ilişkinin çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Şimdi bir soruyla devam etmek istiyorum: "işçi sınıfı ve sendikalar yok oldu mu? Çözüm nerede?"

İşçi sınıfı da yok olmadı, sendikalar da yok olmadı. İşçi sınıfının yok olmadığını şöyle basitçe çevremize baktığımızda aslında görmemek mümkün değil. İşçi sınıfı yok olsaydı, bugün biz fiziki olarak bu masada oturuyor olamazdık. Her hangi bir sandalyemiz olmazdı. Üzerimizdeki kıyafetlerimiz olmazdı. Buraya gelirken her hangi bir araba kullanamazdık. Çünkü tüm bunlar işçiler tarafından yapılıyor.

Yeri gelmişken çok basit de bir örnek vereyim.
New York dediğimizde, hepimiz biliriz, aklımıza dev gökdelenler gelir. Amerika'nın finans merkezi gelir. Amerika'nın finans merkezi demek, dünya kapitalizmin de finans merkezi demektir. Dolayısıyla da New York denildiğinde doğal olarak akla, yüzleri gülen, ceplerinde paraları olan ve hayatlarında paranın dışında her hangi bir amaç gütmeyenlerden oluşan bir şehir gelir.

Geçenlerde, tam yıl başı öncesinde, New York'ta hiç kimsenin bilmediği, dünyanın yok saydığı bir grup işçi hep birlikte kalktılar, sendikaları aracılığıyla ve yasak olmasına rağmen, New York'ta otobüs şoförleri, bütün taşımacılık sektöründe çalışan kardeşlerimiz, yani bizim emekçi arkadaşlarımız, "Biz artık çalışmıyoruz", dediler. Ve tüm dünya, -Allah'tan grev New York'ta oldu, İstanbul belediye işçileri yapsaydı belki dünyanın o kadar haberi olmayacaktı- ama New York olunca çok ilgi çekti. Bir anda tüm dünya, "a, işçiler varmış, üstelik de Amerika gibi bir ülkede bile işçiler varmış ve hâlâ grev dahi yapabiliyorlarmış, hem de yasak olmasına rağmen" dediler.

Bunun çok önemli bir olay olduğunu ısrarla vurgulamak istiyorum. Bunu mutlaka ama mutlaka bir tarafa kaydetmemiz gerekir.
Şimdi işçi sınıfı yok oldu mu? Bir açıdan elbette yok oldu. Egemen medyadan yok oldu. Yani ideolojik saldırı altında, artık gazetelerimizde, büyük medyada işçi sınıfı yok. Artık akademyada, yani sosyal araştırmalar dalında, akademisyenlerimizin ilgilendiği bir işçi sınıfı yok. Çok uzun zamandır akademisyen arkadaşlarımız, çok daha çekici olabilecek post modern bir tarz tutturdular, belki hayatın dışında oldular. Dolayısıyla işçi sınıfı kültürümüzden, görünür olmaktan ve ortadan kaldırıldı. Bu anlamıyla yok oldu işçi sınıfı.

Elbette, "Böyle bir saldırı altında da sendikaların yeri nedir?" sorusunun cevabı belli kesimler açısından da çok net oldu. "Sendikalar işlevsiz, günümüze ayak uydurmaları imkânsız, yararsız", hatta bir kısım insan onu bile söyledi, "vatana millete zararlı unsurlardır" diye söylendi. Dolayısıyla bizim bakmamız gereken "işçi sınıfı var mıdır, yok mudur? Sendikalar bu anlamda onların bir aracı mıdır?" sorusunun bizler açısından olumlu bir cevabı olmak durumunda.

Durumunu bildiğim için söylüyorum, Hakan arkadaşımın uzmanlık alanıdır; eski işçi havzalarını inceler, oradaki ilişkileri, sosyal hayatı v.s. inceler. Şu andaki konusu da Paşabahçe'dir. Eski havzaların durumundan da aynı bağlamda bahsedebiliriz. Şimdi deniyor ki, "eski işçi havzaları yok oldu ve bu da işçi sınıfı hareketini zayıflattı".
"Böyle bir yaklaşım doğru mudur, yanlış mıdır?" sorusunun cevabı çok net vermek mümkün: Evet, doğrudur.
Eski işçi havzaları, mesela, meseleye İstanbul açısından bakacak olursak, artık yok. Yani Haliç bölgesinde artık fabrika kalmadı. Kağıthane bölgesinde artık fabrika kalmadı. Eminönü'nde, Cağaloğlu'nda baktığımızda, eski küçük işletmeler yerlerini -doğal olarak başka taraflara kaydırılarak- terk ettiler. Artık buralarda, bildiğiniz gibi daha çok turizme açılan yerler vardır. Rant geliri çok yüksek olduğu için bu bölgelerdeki işletmeler başka taraflara gitti. Dolayısıyla buralar artık eskisi gibi işçi yatağı değil.

Şimdi ise ana sorun eski işçi havzalarının bir şekilde yer değiştirmesi değil. Yüzlerce yıldır sanayi oradan oraya yer değiştirip durur. Dünyanın her kapitalist ülkesinde bu durumla karşılaşırız. Sorun burada sendikaların sorunu olmaktan çok, asıl olarak sosyalist hareketin, hatta "yolumuz işçi sınıfının yoludur" diyenlerin sorunudur. Biten ve yeniden doğan işçi havzaları bir sorun olarak önümüze düşmezse, oluşan yeni havzalara ideal yaklaşımları bulmak da söz konusu olmayacaktır.

Bu nedenle, artık tükenen işçi havzalarındaki tecrübeleri bir kenara kaydetmek, ama yeni oluşan mücadele alanlarını gündeme getirmek elzem hale dönüşmüştür. Ne demek istiyorum?

Bakınız, ülkemizde, çok kısaca, üstün körü, şöyle hızla göz attığımızda, Çerkezköy'de, Çorlu'da, Çorum'da, Denizli'de, Gebze'de, Kocaeli'nde Manisa'da, Çukurova'da, Antep'te hatta Urfa'da çok yeni, yüz binlerce işçiden oluşan, bazen organize sanayi bölgelerinde, bazen ise tek tek fabrikalar dahilinde işçi yığınları mevcut. Hiç kimsenin adını bilmediği, tahmin edemeyeceği Düzce'de bile binlerce insan çalışıyor. Ben sırf kendi sektörümüzden örnek verecek olursam, en az iki işyeri var: Birinde 1300 insan çalışıyor; diğerinde ise 600 insan çalışıyor. Ve biz buralarda "var mıyız yok muyuz; varsak ne şekilde" sorusunun cevabını verebildiğimiz takdirde, nasıl bir mücadele yürütülmeli, ne şekilde bir mücadele yürütülmelinin cevabını da vermiş olacağız.

Burada bizim konuşmalarımızı dinleyen herkesin de çok içini acıttığını tahmin ettiğim bir olaydan daha bahsetmek istiyorum. Anlatacağım olayı muhtemelen gazetelerden hatırlıyorsunuzdur. Ama yine muhtemelen hiçbiriniz olayların içinde yer almadınız, çünkü ben de yoktum. Eğer, şu anda bizi dinleyenler arasında oralarda mücadele yürütmüş bir arkadaşım varsa onun tecrübelerinden de yararlanmak isterim doğrusu.

Çorum diye bir şehir var. Biraz taşra sayıldığından yaygın kesimler açısından uzak bir yer. Çorum'da da kiremit işçileri var. Çorum'un ana özelliği kiremit işçilerinin çok yoğun çalışması. Çorum'da bilebildiğimiz 7500 kiremit işçisi var. Aileleriyle çarptığınız zaman neredeyse 50 binlik bir kitle yapıyor. Çorum'daki kiremit işçileri, solcuların deyimiyle, bir gün "kendiliğinden" eyleme başladılar. Eyleme başladılar ve bu "kendiliğinden" başlayan eylem iki ay sürdü.

Şimdi niye kendiliğinden dediler? Sol jargonda kendiliğinden teriminin karşılığı çok nettir: "çünkü içinde biz yoktuk." Ama şöyle bir şeyi unutmayalım. Ben dünyanın hiçbir yerinde 7500 insanın gökten vahiy gelmişçesine bir anda, aynı anda harekete geçebildiğini görmedim. 7500 insan örgütlü, 7500 insan organize halde davrandı, tüm işçiler aynı sabah ortak bir kararla iş bıraktılar.

Örgütlü yapılar içinde yer alanlar bilir. Bu kadar insanı ortak bir amaç etrafında hareket ettirebilmek için aylarca uğraşmak gerekir. Karşı çıkanı ikna etmek, korkanları sakinleştirmek, çok cesurları geriye itmek, ihbarları önlemek, gibi. Yani kendiliğinden değil, çok uzun süreli bir hazırlık gerektirir bu şekil bir eylem. Hem de onlarca insanın katılımını gerektirir.

Ama orada yapılan tüm bu faaliyetlerde bizim için bir sorun var. Orada sosyalist sol yoktu. Sosyalistler yoktu. Bunu çok net olarak tespit ediyoruz. Sosyalist solda yer alanlar hep uzaktan desteklerini ilettiler. Ama, hiçbir sol yapının o kiremit işçileri içinde olmadığını biliyoruz.

Sonra aradan çok uzun zaman geçti. Bir ara emekçi sorunları üzerine bir yazı hazırlıyordum. Bu konudan da bahsetmeyi hedeflediğim için ne olup ne bittiğini öğrenmeye çalıştım.

Kiremit işçileriyle ilgilenecek iki sendika var ülkemizde. Bir tanesi Kristal-İş, bir tanesi Çimse-İş. Çimse-İş, Kristal-İş'ten daha farklı bir sendika, en nazik biçimiyle öyle söyleyeyim. Mücadele yöntemi biraz değişiktir. Kibarlaştırarak söyleme gereği duyuyorum.

Çimse-İş'i aradım, çünkü oradaki sendikalaşma çalışmasında bu sendikanın adı geçiyordu. Aradan aylar geçmişti. İki ay sonra ben direnişin bittiğini biliyorum, fakat elimde herhangi bir taraftan alınmış net veri yok, ne oldu diye? Çimse-İş genel merkezi "biz onlarla daha sonra ilgilenmedik ki" cevabını verebildi. Ki kendileri örgütleniyordu.

Neyse, bu sendikanın sol olma gibi bir iddiası olmadığı için, gerçekten de bilgileri ve ilgileri olmayabilir dedim. Ama, sosyalist soldan herhangi birilerinin mutlaka bilgisi vardır dedim. En çok haberleri çıkartan Evrensel gazetesiydi. Cumhuriyet gazetesinde birkaç tane çok kısa haber çıktığını biliyorum o günlere dair. En çok ilgilenen Evrensel olmuştu.

Neyse, Evrensel gazetesini aradım muhtemelen işin içinde EMEP vardır düşüncesiyle. Hayır. Evrensel gazetesi de olaylarla ilişkisini ve ilgisini, eylemlerin başladığı dönemde başlatmış, eylemler bitince gene yok olmuştu.
Geçmiş dönemde, benim yaşım oraya varmadı ama, 60'ları, 70'leri anlatan arkadaşlar söylüyorlar, yazıyorlar, biz de okuyoruz, o dönemlerde, böyle bir durum olduğunda, yani bir köyde köprü ihtiyacı olduğunda "kendiliğinden", bu sefer ama sosyalistler açısından "kendiliğinden", insanlar o köye gidiyorlar, "oralarda bir köprüyü nasıl yaparız" diye düşünüyorlar. Kafa yoruyorlar.

Daha sonraki dönemde, işçi sınıfının mücadelesinin daha ön plana geçtiği dönemlerde ise böyle bir hareket olduğunda hızla o şehre gidiyorlar, o şehrin insanlarıyla iç içe, el ele, o insanlarla birlikte ve o insanlar gibi yaşayarak örgütleniyorlardı. Demin söylendi, DİSK'in 1970 yılında, 15-16 Haziran yaşanırken 29 bin olan üye sayısı eğer 1980'e gelindiğinde, bir bakışa göre 500 bin, bir başka bakışa göre 200 bin hiç fark etmez üyesi vardı. Kesin rakamı bilmediğim için ben öyle söylüyorum. Bu üye sayısı konusu bilindiği gibi tartışmalıdır. Ama en azından on yılda üye sayısı on kat arttıysa bu sadece DİSK'teki beş on uzmanın katkısıyla olabilecek bir şey değil. Bu belli ki her noktadaki sosyalistlerin kendi mücadelelerini DİSK'le birleştirmelerinden, yerel mücadeleyi merkeze kanalize etmelerinden kaynaklanıyordu.

"Bu gün eksik olan ne?" sorusunun cevabını aslında Çorum işçilerinin mücadelesi esnasında yapılanlar ve yapılamayanlar çok net biçimde gösterdi. Bakın aradan bu kadar zaman geçti, ben bu konuşmayı yapacağım için internette bir araştırma yaptım hâlâ net bir bilgi yok bu konuda. Çorum işçilerine dair üç beş dergide, buna hepimiz dahiliz, herhangi birimizi dışlayarak söylemiyorum; ama genel olarak sosyalistlerin belli eksikliklerinden bahsetmek açısından söyledim. Hâlâ Çorum işçilerine ne olduğuna dair bir şey yok. Sadece birkaç ay önce gazetelerden birinde, tazminatsız işten atılan bir kısım işçinin, tazminatlarını alabildiklerine dair küçük bir haber gördüm. Hepsi o kadar.
Orada ne olduğunu öğrenmeden, niçin yenildiğimizi anlamadan, daha iyisini yapmak mümkün olmayacak. Ne olup olmadığı kesin değil belki, ama belli ki büyük bir direniş vardı patronlara karşı. O direniş ne yazık ki bu yönüyle başarısızlığa uğramış vaziyette. Biz bu durumdan gerekli dersleri çıkartıp muhasebesini yapmadıkça da durum değişmeyecek.

Hakan'ın gösterdiği tabloda da gördük ki Türkiye'de ücretlilerin sayısı artıyor. Her anlamda artıyor. Ama sendikalılar aynı oranda artmıyor. Giderek bir düşüş var. Ayın on yedisinde, bir iki hafta önce açıklandı, Türkiye'deki sendikalaşma oranlarına ilişkin resmi veriler geldi. O resmi verilerin gerçeği tam olarak yansıtmadığını biliyoruz. Onların her hangi bir gerçekliği yok. Ama şu anda 12 milyon ücretlinin içerisinde, sadece %8 civarında bir sendikalının var olduğunu biliyoruz. Resmi kayıtlar %30'ları %40'ları buluyor ama %8'ler civarında.
Bu ne demektir?

Her şey tabii ki sendikalardan ibaret değildir ama işçi sınıfının örgütlülüğü açısından, bunun adına ister sendika deyin, ister başka bir şey deyin, ister yetkisi olsun, ister olmasın ama önemli olan işçi sınıfının bir şekilde orada burada örgütlü olmasından bahsedeceksek ne yazık ki, işçilerin ezici bir çoğunluğunun örgütünün olmadığı çok net. Ülkemizde ücretli sayısının artmasıyla birlikte taşeron işçiliği had safhaya ulaştı. Müteahhit elemanlarının sayısı çok çok arttı. Geçici işçilik sürekli artıyor. Bunlarla doğrudan şu anda mevcut, büyük sendikaların, belli anlayıştaki sendikalar için söyleyeyim, ilgilenme gibi bir niyetleri de yok.

Türkiye'nin en büyük sendikalarından birisi Tes-İş tir. Tes-İş üyesi arkadaşlarımız da var burada ben biliyorum. Ama Tes-İş için "rahatı en yerinde" sendikadır diyebiliriz. Örgütlülüğü kendi işkolunda %80'i bulmuştur. Ve eğer sendikacının işçi sınıfı mücadelesine evet diyecek, onu yükseltecek bir amacı yoksa hiçbir yeni örgütlülük içerisine elbette girmez. Ve ne yazık ki Tes-İş'in işkolu kapsamında giderek yaygınlaşan, binlerce insanı kapsayan taşeron işçiliğiyle mevcut resmi sendikanın hiçbir ilişkisi olmadığını söyleyebilirim.

Burada görüyorum, enerji işkolunda taşeron olarak çalışan arkadaşlarımız var, onlar da bilebilirler. O sendikanın taşeronlarla ilgilenmesi mevcut yönetim kadrosuyla mümkün değildir. Yeni bir anlayış, yeni bir yaklaşım bu ve benzeri sendikalara hakim olmak durumundadır.

Bugün gördüğüm bir başka haberden bahsedeyim size. Bu haber sermaye sisteminin bizi nereye götürmek istediğini, nasıl bir ülke ve nasıl bir çalışan istediğini, çok net gösterebildiği için ilgimi çekti. İşçilikte, işçi sınıfının dertlerine kafa yoranlar arasında "mekdanıldslaşma" diye bir kavram kullanılmaya başlandı. Mc Donald's şirketinin tüm dünyada uyguladığı istihdam modelinden esinlenerek konuldu bu isim.

Mekdanıldslaşma dedikleri, tümüyle esnek çalışan, tam gün çalıştırılmayan, sadece ihtiyaç duyulduğu takdirde çağırılan, hasta olmasına izin verilmeyen, mazeret izni almasına müsaade edilmeyen, tatile çıkmasına izin verilmeyen v.s. v.s. bir istihdam modeli. Yani dünya işçi sınıfının yüzlerce yıldır mücadele ederek elde ettiği hiçbir hakkı vermeyen, çalışmadığı gün aç kalınan bir sistemi anlatmak üzere "mekdanıldslaşma" deniliyor. Mc Donald's şirketi şimdi, başka kapitalistlere de örnek olabilir yakında, yeni bir çalıştırma biçimi geliştirmiş. Bunun da adına "aile boyu işçilik" demiş. Bugün ajans sitelerinde gördüm bu haberi.

Aile boyu işçilik deyince ben önce yanlış anladım. Zaten hepimiz aile boyu çalışıyoruz, dedim kendi kendime. Yani annemiz çalışıyor, babamız çalışıyor, kendimiz çalışıyoruz. Hayır, meğerse aile boyu işçilik bu değilmiş. Mc Donalds'ın şöyle bir derdi varmış: Mc Donalds'da özellikle gençler çalışıyor biliyorsunuz, çalıştırdığı işçiler, genç de olsalar arada bir hastalanıyorlar. Hastalandıkları dönemde, hızla aynı nitelikte işçi bulmakta zorluk yaşıyorlarmış. Bu yüzden Mc Donalds şirketi "aile boyu çalışabilirsiniz" kampanyası başlatmış.

Çocuk hastalandığı takdirde annesi, o gelemediği takdirde babası, o da olmadığı takdirde bir akrabası gelebilirmiş işe. Ama işçinin inisiyatifini de kırmak istememiş! Çalışanın bu karara yabancılaşmasını, kendisini emir kulu gibi hissetmesini istememiş ve o arkadaşa demiş ki; "kimin geleceğini önceden bize haber vermen gerekmez!" Yani siz ailece oturun karar alın ve bizim ihtiyacımız olan şu şu saatler arasında gelin de, ister baban gelsin, ister teyzen, ister sen gel o bizim için fark etmiyor.

Bizlerin yıllarca bahsettiğimiz işçilerin inisiyatifinde, üretime yabancılaşmayacakları bir çalışma sistemi dediğimiz bu olmasa gerek herhalde, değil mi?

Dolayısıyla, eğer biz gerçekten sağlam bir karşı duruş gerçekleştiremezsek, dünyanın da ülkemizin de gidiş hattı korkarım ki işte bu yönde olacaktır.

Şimdi çözüm var mı? Panellere çıktığınız zaman size teşekkür ederler; "sağ olun, çok güzel aydınlattınız ama, bundan sonrası için ne yapmak lazım?" diye hemen ardından sorarlar dinleyiciler.

Bu soruyu sormakta çok haklısınız hakikaten. Çözüm var mı? Çözüm elbette var. Çözüm var ama ne yazık ki yaşadığımız dönemin egemen çözüm anlayışı "hiç gayret göstermeden, emek harcamadan, hatta oturduğumuz yerden tek dokunuşla ve bir anda çözüm" istemekte.

Bizim böylesine tek dokunuşla, bir anda tüm sorunları halledebilecek çözümlerimiz yok. En azından varsa da ben bilmiyorum. Bilen arkadaşlarımız lütfen bizlerle paylaşsın. Bir anda derken sihirli değneği vurur vurmaz halledilebilecek herhangi bir çözüm yok demek istiyorum.

Ama elimizde taşeronuyla, işçisiyle, işsiziyle, geçicisiyle, kadrolusu, kadrosuzu ile tümüyle, beyaz yakalısıyla, mavi yakalısıyla çalışan inanılmaz dev bir kitle var. Yani bu toplumun ezici bir çoğunluğu, asalakları dışarıda bırakırsak, %10'luk bir kesimi dışarıda bırakacak olursak, tümüyle emeğiyle geçinen, ya da artık emeğiyle geçindikten sonra emekli olmuş insanlardan müteşekkil bir topluluktur.

Ama bu emekçilerden oluşan topluluğu biz bir araya getiremiyoruz. Getirmeyi beceremiyoruz. Getiremediğimiz ve devrimci bir emek odağı yaratamadığımız müddetçe de aynı şeyler olacaktır, aynı sorunlar sürekli karşımıza çıkacaktır. Tüm bu farklılıkları, yani bahsettiğimiz taşeronun, bahsettiğimiz işsizin, bahsettiğimiz emeklinin farklılıklarını da gözetecek, ama o farklılıkları gözeterek onların el birliği ile aynı hedefe yönelmesini sağlayabilecek bir odak yaratılmalı. Bu odak yaratılmadığı takdirde, biz ne yazık ki aynı şeyleri tartışmaya devam edeceğiz.

Zafer arkadaşım çözümün bir ucundan değindi. Burada sorun, sendikal hareketin öne geçip geçmemesi, kamu çalışanının öne geçip geçmemesi v.s. değil. Sorun, "işçi sınıfının bu ülkede ve diğer ülkelerde de hâlâ bir şeyler yapabileceğine inanan insanlarımızın artık işçi sınıfıyla eskisi gibi doğrudan fiziksel temas kuramaması" sorunudur. Yani işçi sınıfının öncülüğüne inananların doğrudan işçilerin yaşam alanlarında yer almaması sorunudur. Tartışmaların doğrudan onların bulunduğu yerlerde, hayatlarını geçirdikleri yerlerde yapılıp yapılmaması sorunudur. Yani eğer öğretmense okuluna, işçiyse fabrikasına, ne bileyim taşeronsa onun sürekli olarak çalıştığı, gezdiği yerlere gidilmemesi sorunudur.

Sorun sadece ezbere ahkâm kesme sorunudur. Yani işçinin kim olduğunu, halkın kim olduğunu, işçinin değer yargılarını, halkın değer yargılarını gözetmeyen anlayışların başarılı olması mümkün görünmüyor. Sorunu tespit edip ona uygun çözümler bulmadan, farklı bir çaba içerisine girmeden nihai çözüm olmayacak.

Şundan da herkes emin olsun, bu işi de bizim adımıza, yani sosyalistler adına bir başkası gelip yapmayacaktır. Bizim adımıza, Türkiye işçi sınıfını tekrardan sokaklara dökecek, o en zayıf olduğu dönemde bile 15-16 Haziranlarda sokağa çıkıp koskoca bir meclisin, ki o dönemde de güçlü olan bir meclisin, çıkarttığı yasayı yasadışı bir şekilde, ama gayet demokratik ve meşru bir şekilde ortadan kaldırtmayı başarabilmiş bir sınıfı sokağa dökecek kimse yok. Ve demin yine söz etmiştim, bu kez 1989 yılında çürümüş ve koltuklarına yapışmış bir sendikacı kitlesini olduğu gibi önüne katıp yok etmeyi başarabilmiş bir sınıftan bahsediyoruz. 89 yılı da çok eski değil. Buradaki bütün arkadaşlarım onu yaşadılar. Şu andaki sendika yöneticilerinin çoğu o eylemlerde öncüydü ve o eylemlerin ardından yönetime geldiler.
Bugün Türkiye'de işsizlik oranı 2,5 milyon. Ki bu resmi rakamlar dahilinde. Asgari ücret var. Asgari ücret belirlendi. Buna rağmen bugün tekstil, konfeksiyon, inşaat, turizm gibi emek yoğun işlerde asgari ücretin altında çalışmaya razı binlerce insan var. Çünkü işsizlik her zaman kapitalizm açısından gereklidir ve herkesin bildiği bir gerçeğe göre de, aslında işsize değil, çalışana tehdittir. Yani ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek tekniğidir sürekli olarak. Sendikalar bu anlamda bir çözüm olabilir mi? Elbette olabilir.

Elbette olabilir. Hani haksızlık etmemek için demin eleştirdiğim bir durumu kısmen düzeltme gereği duyuyorum, "sosyal bilimlerde artık eskisi gibi işçi sınıfıyla ilgilenilmiyor" dedim ama, son beş, belki de daha öncesi, ama kesinlikle 95'ten öncesi değil onu söyleyebilirim, son beş yıl içerisinde artan ölçülerde artık Türkiye'de yeniden, asıl olarak bir şeyler yapabilecek olan sınıfa doğru bir yöneliş başladı, akademisyenler tarafından. Bu hepimiz için olumlu bir durumdur. Yani bilim insanlarının yeniden, bu ülkenin gerçek sahiplerinin sorunlarıyla ve çözüm yollarıyla ilgilenmeye başlamaları bu anlamda iyidir.

Bu kapsamda, elimde üç değerli araştırmacının yaptığı bir çalışma var. Burada sendikasız işçilerle üç ayrı kategoride konuşuyorlar. Üç ayrı kategori derken yani işçi sınıfı içindeki farklı katmanlardan bahsediyorum.
Birinci kategori olarak "sendikalı" işçilerle, ikinci kategori olarak "sigortalı ama sendikasız" işçilerle ve üçüncü kategori olarak "sendikasız ve sigortasız" işçilerle konuşuyorlar.

Sendikasız ve sigortasız deyince bir gülümseme görüyorum. Çünkü buradaki benim doğrudan tanıdığım pek çok arkadaşımın hem sendikasız, hem de sigortasız çalıştıklarını bildiğim için o gülümsemelere bir anlam verdim.
Şimdi, araştırmacılar bir soru soruyor; "sendikasız işçiler, sendikalı olur mu?" diye. Türkiye'de sendikalara güvenilmiyor, elbette bu sorunun böyle bir boyutu var. Türkiye'de sendikalar işçilerin sorunlarıyla doğrudan ilgilenmiyor. Elbette böyle bir boyut da var. Ama, "Sendikasız işçiler sendikalı olur mu?" diye sorulduğunda yüzde 40'ı "olmak istemiyorum çünkü işten atılmaktan korkuyorum" demiş. Yüzde 17'si "olurum ama, arkadaşlarımı bir türlü ikna edemedim bu konuda" demiş. Yüzde 16'sı ise "sektördeki sendika kötü, bizimle bir türlü ilgilenmiyor" demiş.

Çok basitçe bir tespit yapayım. Bu üç örneği yüzeysel olarak bile bir araya getirdiğimde, neredeyse yüzde 73'ü bulan, örgütlenmeye hazır bir kitle olduğunu görüyoruz. İşte bu insanlarımızı, bütün çalışanlarımızı örgütlemek de gene bizlerin görevidir diye düşünüyorum. Kısacası, örgütlenmek istemeyen değil, örgütlenmeyi nasıl ve ne şekilde yapacağını bilmeyen dev bir işçi kitlesiyle karşı karşıyayız, bunu tespit etmek istedim.

Vaktin tamamını aldım hatta ek süreyi de aldım ama son bir kaç cümle söyleyip bitirmek istiyorum.
Çok tartışılıyor, toplumsal hareket sendikacılığı, işsiz işçiler hareketi, topraksız köylüler hareketi, Latin Amerika modeli, Latin Amerika deneyimi, Güney Kore, Güney Afrika v.s. v.s. diye pek çok konu, pek çok ülke deneyimi tartışılıyor. Bunların hepsi doğrudur. Hepsi dünya işçi sınıfı mücadelesinin bir parçasını oluşturuyorlar. Hepsinin bizim işçi sınıfı mücadele tarihimizde belli yerleri vardır. Ama şöyle bir şey var. Bunları örnek alalım, tecrübe haznemize katalım, ama sürekli tekrar ettiğim bir uyarı mı dersiniz, öneri mi dersiniz, bir tespitim var onu aktarmak istiyorum.

Latin Amerika ülkeleri, özellikle ABD'nin Irak'la savaşından sonra, yoğun olarak Irak'la ilgilenmesinden kaynaklı olarak biraz daha rahat hareket edebiliyor. ABD'nin manipülasyonlarından uzak kalabildiği için, örneğin Bolivya'da, henüz neler yapabileceklerini bilmesek de, son dönemde, "biz Amerika'nın kâbusuyuz" diyen bir ekip geldi iktidara. Venezüella'sından, Bolivya'sından, Brezilya'sından v.s. aklıma ilk etapta gelmeyen yerler dahil, buralardan hepimiz örnekler alalım.
Ama şunu unutmayalım; özellikle İlerici Gençlik'ten, özellikle kendisine "yolumuz işçi sınıfının yoludur" diyen, ancak işçi sınıfıyla birlikte bir şeyler yaparsak başarabiliriz diyen arkadaşlarımız açısından ve bütünüyle de işçi sınıfının bir şeyleri değiştirebileceğine inanan tüm sosyalistler açısından şöyle bir durum var:

Dünyaya dair değerlendirmeler yapmak elbette çok önemlidir. "Latin Amerika'da yükselen halk hareketleri Ortadoğu devriminin kaldıracı olacaktır", diye başlayan bir cümle de çok hoştur. Ama Dikmen'de ne olduğunu bilmiyorsan, Kâğıthane'de ne olduğunu bilmiyorsan böylesi hoş tespitlerin hiçbir anlamı yoktur. Eğer Gebze'deki işçilerle bir şekilde buluşamazsak bütün bu yaklaşımların hiçbir anlamı kalmayacak.

Şunu asla unutmamak gerekiyor; Latin Amerika'da, Bolivya'da, Venezüella'da eğer işçi sınıfı, eğer emekçiler bir şekilde iktidara geldiyse, o ülkelerin sosyalistleri işe kendi Dikmen'lerinden, kendi Mamak'larından, kendi Kâğıthane'lerinden, kendi Nurtepe'lerinden, kendi Gebze'lerinden, kendi Antep'lerinden, kendi Denizli'lerinden başladılar. Hep örgütlenmeyi hedeflediler, başka bir şey yapmadılar. Sadece kendilerinden binlerce kilometre uzaktaki devrimcilere hayranlıkla bakmakla yetinmediler.

O yüzden her zaman ve ısrarla tekrar etmek gerekiyor; "bütün ülkelerin işçileri birleşin, ama birleşmeye de kendi ülkenizden başlayın".

Dolayısıyla sosyalistlerle işçi sınıfının birleşmesi için, tüm gençlerin, tüm sosyalistlerin, tüm ilericilerin, tüm "ben buradayım ve bu işi yapacağım" diyen arkadaşların, fabrikalara girmesi, fabrikalardan da bizzat sendikaların yönetimine gelmesi en büyük dileğimizdir.
Teşekkür ederim.
 
Yazarın Diğer Yazıları
 MERHABA
 Onbeşleri Andık
 Gündemden
 Oğuzhan Müftüoğlu ve Arkadaslarına Açık Mektup
 Kıbrıslı Türkler Kardeşimizdir, Eşitimizdir, Dostumuzdur
 Libya Gündeminden
 Bıçak Kemiğe Dayandı
 Merhaba
 Atılım Üzerine
 Engin Ardıç’ın İftiracılığı Tescil Edildi
 AKP 12 Eylül Rejiminin Yeni Efendisi
 Şiir: Gerileyen Türkiye Yahut Adnan Menderes’e Öğütler
 Merhaba
 Hrant Dink’i anıyoruz
 Barış bölmez, birleştirir

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS