Sosyalist Dergi: 24 |  ÜRÜN |
Çankaya’nın Rövanşı

Çankaya savaşlarının ardından sermaye gruplarının bitmez tükenmez güç denemelerinin yeni bir dönemine girdik. Yerel yönetimlerden, parlamentodan ve merkezi hükümetten sonra cumhurbaşkanlığını da AKP’ye kaptıran büyük sermaye ve uzantısı yüksek bürokrasi, “Çankaya kalesi”nin ardından, egemen rejimde cumhurbaşkanlığına tanınan stratejik yetkilerin bir sonucu olarak Yüksek Öğretim Kurumu YÖK’ün de yeni palazlanan sermaye çevrelerinden ve uzantılarından oluşan rakiplerinin eline geçmesini yaşadı.

Sıranın üniversite rektörlerine ve dolayısıyla Üniversiteler Arası Kurul’a geldiğini, ardından yüksek yargı organlarının ve en sonunda belki ordu üst yönetiminin de elden gidebileceğini bilen bu kesimlerin yeni hamlesi, Anayasa Mahkemesi’nde AKP’ye parti kapatma davasının açılması oldu.

Bu kez başrolü ordu üst yönetimi değil, yüksek yargı bürokrasisi üstlendi.

Silahlı Kuvvetlerin Çankaya’nın kaybıyla biten başarısız girişimlerinin ardından sahneye zaten “silahsız kuvvetler” girmiş, büyük kapitalist medyanın, o sırada henüz elden gitmemiş olan YÖK’ün, yüksek yargı organlarının, TÜSİAD ve TOBB gibi has kapitalist kuruluşların ve “sivil toplum örgütleri”nin kampanyasıyla AKP’nin “sivil anayasa” girişimi başarıyla tavsatılmıştı.

AKP gerilemesini örtbas etmek için hiç olmazsa kendi tabanını geçici olarak tatmin edebilecek bir adım atmaya karar verdi, üniversitelerde türbanı serbestleştirmeyi amaçlayan “mini anayasa değişikliği”ni gündeme getirdi.

17 Ocak 2008 günü Yargıtay Başsavcılığı’nın türban konusunda yapılacak bir anayasa değişikliğinin parti kapatma nedeni olacağı ve ertesi gün Danıştay’ın türbanın serbest bırakılmasının laikliğe aykırı olacağı yolundaki uyarılarına rağmen, MHP’nin desteğini bir kez daha yanına alan ve Genelkurmay’dan açık herhangi bir itiraz gelmemesini iyiye yoran AKP türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasını sağlayacağını umduğu anayasa değişikliğini 9 Şubatta yapılan son oylamada 103 red oyuna karşı 411 kabul oyuyla Meclis’ten geçirdi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, anayasa değişikliğini herkesin sınır ötesi harekâta odaklandığı bir sırada, 23 Şubatta imzaladı. Üniversiteler Arası Kurul’un bütün itirazlarına rağmen YÖK 25 Şubatta üniversite rektörlüklerine türbanı serbest bırakma genelgesi gönderdi. CHP, DSP’nin ve Kamer Genç’in verdiği imzalarla itiraz için gerekli milletvekili sayısına ulaşarak 27 Şubatta anayasa değişikliğinin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Danıştay 8. Dairesi 11 Martta YÖK’ün genelgesini iptal etti. 14 Martta ise asıl vurucu darbe geldi: Yargıtay Başsavcısı AKP’nin laikliğe karşı eylemlerin odağı haline geldiği gerekçesiyle AKP’nin kapatılmasını, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile eski Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın da içinde bulunduğu 71 kişinin siyasetten 5 yıl yasaklanmasını isteyen iddianamesini Anayasa Mahkemesi’ne sundu.

AKP, sınır ötesi harekâta onay vermekle Genelkurmay’la arasını kökten düzelttiğini düşünüyor, Genelkurmay’ın Kürt hareketine karşı bölgede tek alternatif siyasi parti olarak AKP’nin kaldığını dikkate alarak hiç olmazsa yerel seçimlere kadar kendisine mecbur olduğunu hesaplıyordu. ABD’nin hükümet ile Genelkurmay’ın uzlaşmasına yönelik tavsiyelerini ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın sınır ötesi harekâtın bitirilmesini eleştiren CHP ve MHP’ye karşı göğsünü hükümete siper etmesini, kendisine açılan geniş bir siyasi manevra alanının belirtisi sayıyor, bu nedenle kendi ölçülerine göre “gözü kara” gitmekte bir sakınca görmüyordu.

Daha 1999’da DSP-MHP-ANAP hükümetinin prim gün sayısını 5000’den 7000’e çıkarmasını açıkça zulüm olarak nitelendiren AKP büyüklerinin bugün prim gün sayısını 9000’e çıkarmak istemesini teşhir ederek AKP hükümetinin İMF ve bütün sermaye sınıfı adına yasalaştırmaya çalıştığı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası’na karşı uzun süredir başarılı bir kampanya yürüten, AKP seçmenleri dahil geniş halk kitlelerini etkileyici eylemler yapan ve iki saatliğine bütün yurtta iş bırakan işçilere ve memurlara, onları destekleyen emeklilere karşı Başbakan ve bakanlar işte bu güvenle kükrer, sendikalara hakaret yağdırırken, rakipleri tarafından gafil avlandılar.

İlk şaşkınlığı geçtikten sonra AKP açılan kapatma davasının “darbeci Ergenekon örgütü”nün marifeti olduğunu iddia etti. Darbelerin gerçek ve potansiyel kaynağının üzerine gitmeye cesaret edemeyenler, hatta politikalarını onlarla birlikte şahinleşme üzerine kuranlar, eşeğini dövemeyen semerini döver hesabı, belki işe yarar ve rakiplerimize gözdağı veririz umuduyla 21 Martta İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perinçek ve arkadaşlarını “Ergenekon terör örgütü” suçlamasıyla evlerine baskın yaparak gözaltına aldırdılar. İlhan Selçuk ve Kemal Alemdaroğlu yükselen tepkiler arasında serbest bırakıldı, Doğu Perinçek ve arkadaşları tutuklandı.

AKP bu nafile çabayla kamuoyunu oyalarken, asıl güvendiği dağlara başvurdu; ABD’yi ve Avrupa Birliği’ni doğrudan doğruya devreye sokarak dava iddianamesinin kabul edilmemesi için Anayasa Mahkemesi üzerinde baskı kurmaya çalıştı. Avrupa Birliği yetkilileri AKP’yi açıkça savunan demeçler verirken, ABD yetkilileri “hem demokrasiye, hem laikliğe önem veriyoruz” diyerek daha dengeci ve her iki tarafa mavi boncuk dağıtan bir tutum takındı. ABD ve Avrupa büyük medyası ise, başta New York Times, Financial Times ve Economist olmak üzere AKP’ye açık açık destek çıktı.

TÜSİAD’ın ve TOBB’un başını çektiği çevreler, sureti haktan görünerek “herkes bir adım geri atsın” sloganıyla, AKP’nin türban değişikliğinin yanlış olduğunu kabul etmesini ve Anayasa Mahkemesi’nin türban değişikliğini iptal etmesini; AKP’nin Ergenekon davasından vazgeçmesini; Anayasa Mahkemesi’nin AKP’ye karşı kapatma davasını reddetmesini veya AKP’yi kurtaracak bir anayasa değişikliğinin parlamentodaki bütün partilerin uzlaşmasıyla yapılmasını istediler.

Anayasa Mahkemesi 31 Martta davayı görüşmeyi oybirliğiyle kabul etti. Mahkeme, Cumhurbaşkanı Gül hakkında vatana ihanet gerekçesi dışında dava açılamayacağı yorumlarını da reddederek Yargıtay Başsavcılığı’nın istemine uydu ve 4’e karşı 7 oyla Gül’ün de davaya dahil edilmesini kararlaştırdı.

Çankaya’yı fethetmesini rakiplerine başarıyla kabul ettirdiğini ve artık düze çıktığını sanırken siyasi hayatın dışına itilme tehdidiyle yüz yüze kalan AKP, ne gibi adımlar atmasının daha uygun ve sonuç getirici olacağını kestirmeye çalışırken, savunma taktiğini “gadre uğramış özgürlükçü demokrat” imajı üzerinden kurmaya karar verdi.

Yani işçilerin ve emekçilerin en temel haklarını gasp etmek için elden gelen her şeyi yapanlar, yoksulu sadakaya muhtaç etmeyi, zengine kârını katlama imkânı sağlamayı marifet bilenler, Tuzla tersane patronlarının düpedüz işçi kanı üzerinden semirmesini, neredeyse her gün bir işçinin ölmesini boş gözlerle seyredenler, küçük çiftçileri, küçük esnafı, küçük üreticileri çökertenler, savaş hükümeti olmakta bir sakınca görmeyenler, Newroz kutlamalarını kana bulayanlar, ırkçı cinayetleri ört bas edenler, anadil hakkını isteyenlere hakaret edenler, kadınları, gençleri yok sayanlar, bağımsızlık derdi taşımayanlar, kardeş halklara karşı emperyalizmin ve siyonizmin safında yer almaktan utanmayanlar, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü sağlayacak en basit adımları bile atmayanlar, 301. maddeyi sadece göstermelik değişikliklerle muhafaza etmekte kararlı olanlar, gadre uğramış özgürlükçü demokrat olacaklar! Bu taktiğin işe yarayıp yaramayacağını göreceğiz.

Kapitalist sınıfın işbirlikçi neoliberal politikalara sıkı sıkıya sarılan iki kanadı arasındaki çatışma ve uzlaşma girimlerinden; işçi sınıfının, emekçilerin, ezilen halkların temel menfaatlerine karşı birlik ve beraberlik ruhuyla saldırıya geçerken birbirlerini de alt etmeye çalışan düşman kardeşlerin itişmesinden ne sonuç çıkacağını şimdiden bilemeyiz. Şu anda bilebileceğimiz, her iki kanadın sömürülen ve ezilen toplum kesimleri açısından anlamlı ve önemli bir dava sahibi olmadıkları, ilkesiz, hukuksuz kaba bir menfaat kapışmasını siyasi dava olarak göstermeye çalıştıklarıdır. İşçi ve emekçi halkın, Nazım’ın pek yerinde tanımıyla büyük insanlığın egemenliğini yansıtan ilkeli ve hukuklu demokratik bir siyasal sistem, sömürü ve baskıya son veren bir sosyo-ekonomik düzen kapitalist sınıfın her iki kanadını, uzantılarıyla birlikte, kesinlikle aşmayı gerektirecektir.





 
Yazarın Diğer Yazıları
 MERHABA
 Onbeşleri Andık
 Gündemden
 Oğuzhan Müftüoğlu ve Arkadaslarına Açık Mektup
 Kıbrıslı Türkler Kardeşimizdir, Eşitimizdir, Dostumuzdur
 Libya Gündeminden
 Bıçak Kemiğe Dayandı
 Merhaba
 Atılım Üzerine
 Engin Ardıç’ın İftiracılığı Tescil Edildi
 AKP 12 Eylül Rejiminin Yeni Efendisi
 Şiir: Gerileyen Türkiye Yahut Adnan Menderes’e Öğütler
 Merhaba
 Hrant Dink’i anıyoruz
 Barış bölmez, birleştirir

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS