Sosyalist Dergi: 26 |  ÜRÜN |
Dipten Gelen Dalga

Olağanüstü zamanlarda yaşıyoruz. Dipten gelen dalga kapitalist egemenlik sahnesini çatırdatıyor. Bunun en son örneği Latin Amerika’nın pembe dalgasının koyulaşması. Bolivya, Küba, Dominik, Honduras, Nikaragua ve Venezüella devlet ve hükümet başkanlarının 23 Nisan 2009’da yayınladığı ortak bildiri, kapitalizmin reddi çağrısında bulunuyor ve temel eğitimin, sağlığın, suyun, enerji ve telekomünikasyon hizmetlerinin insan hakkı ilan edilip özel ticaret konusu olmaktan çıkarılmasını ve Dünya Ticaret Örgütü’nün yetki alanı dışında tutulmasını talep ediyor.


Başka bir çözümün mümkün olduğu gün geçtikçe berraklaşıyor. Dünya kapitalizminin krizi derinleşip emekçiler sistemin yaydığı masalların büyüsünden kurtulurken, düzenin profesyonel aktörleri çiğ ışıklar altında acemi bir görüntü vermeye başlıyor. Makyajlar akıyor, mantık örgüsü kayboluyor, roller inandırıcılığını yitiriyor, aktörlerin ve aktrislerin bir söyledikleri diğerini, bir yaptıkları öbürünü tutmuyor; pot üstüne pot kırıyorlar. Israrla seyirci konumunda tutulan sade insanlar tezahüratlarıyla oyundan hiç memnun olmadıklarını ortaya koyuyorlar. Homurdanmalar öfkeye dönüşüyor, seyirciler sahneye yürümeye başlıyor. Egemenlere ve uzantılarına daha önce alkış getiren sözler, sloganlar, davranışlar, hareketler artık işe yaramıyor. Daha önce kesin başarı anlamına gelen formüller bu kez tutmuyor, keramet sayılan çözümler alay konusu oluyor.

Alın dünya kapitalizminin emperyalist-militarist saldırı örgütü NATO’yu. Afganistan’da sömürgeci savaşı yürütürken “yerli Müslüman halkı kazanmak gerekir, onların duygularına hitap etmeliyiz” saptamasını oybirliğiyle yapıyor ve İslam dünyasını ayağa kaldıran “peygamber karikatürleri” provokasyonunun baş sorumlusu Danimarka Başbakanı aşırı sağcı Anders Fogh Rasmussen’i (Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kolunu bükerek bu konudaki tek itirazı geri aldırdıktan sonra) oybirliğiyle genel sekreterliğe getiriyor.

George Walker Bush’un mutlak dünya egemenliği hayaliyle Irak ve Afganistan’da bataklığa saplanmasından sonra Amerika’nın iyice yıpranan imajını düzeltmek, “yumuşak güç”ünü tamir etmek göreviyle başa gelen Barack Obama ilk iş olarak Afganistan’daki savaşı yayıyor, Afganistan cephesini Afganistan-Pakistan cephesi hâline getiriyor. Bütün dünyadaki savaş harcamalarının yarısından fazlasını oluşturan dev Amerikan askerî bütçesini yetersiz buluyor ve arttırılması için Kongre’ye başvuruyor. Bush’tan miras aldığı “Savunma” Bakanı Robert Gates, 2010 askerî bütçesi hakkında bilgi verirken, yeni bölgesel savaşlarda ve ayaklanmaları bastırma harekâtlarında kullanılabilecek silah ve donanıma ağırlık verdiklerini açıklıyor.

ABD Başkanı Barack Obama’dan İngiltere Başbakanı Gordon Brown’a, Almanya Başbakanı Angela Merkel’den Fransa Cumhurbaşkanı Nikola Sarkozy’ye, Japonya Başbakanı Taro Aso’dan İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’ye emperyalizmin bütün elebaşları, kamu kaynaklarını emekçileri, işsizleri, yoksulları destekleyecek sosyal harcamalar için değil, aslında liberal peri masallarına göre bile iflası çoktan hak etmiş büyük banka, holding ve şirket patronlarını kurtarmak üzere kullanıyorlar. Yunanistan ve Fransa’da olduğu gibi genel grevler, İtalya, Belçika, İngiltere, Polonya, Macaristan, Almanya’daki gibi grevler, mitingler, gösterilerle iktidarlarını protesto eden emekçileri hiçe sayıp kapitalist tekellere kutsal emanet muamelesi yapıyorlar. 2 Nisan 2009’da büyük tantanayla Londra’da düzenlenen ve klasik emperyalist ülkelerle Çin, Hindistan, Rusya, Türkiye, Arjantin, Brezilya, Suudi Arabistan, Endonezya, Güney Afrika Cumhuriyeti, Meksika, Güney Kore gibi iri kıyım ülkeleri bir araya getiren G-20 toplantısı halk düşmanı bu eğilimin yeni bir kanıtı oldu.

Amerikalı ve Avrupalı burjuva siyaset danışmanlarının üzerinde mutabık kaldıkları başka bir saptamaya göre, Arap ve diğer İslam halklarını yatıştırmak, bölgede Amerikan ve Batı düşmanlığını azaltmak, işgal altındaki vatanlarını kurtarmak isteyen Filistinlilerin “terörizm”ini yalnızlaştırmak üzere İsrail-Filistin yönetimi arasında hiç olmazsa görüntüyü kurtaracak bir barış anlaşması imzalanması gerekiyor. Oysa İsrail’de bu ülke tarihinin en ırkçı, en dinci, en militarist, en aşırı siyonist hükümeti kuruluyor ve bu yönetim “sandıktan çıktılar, demokratik temsil gücüne sahipler” gerekçesiyle Batı dünyasındaki bütün hükümetlerin desteğini alıyor. Başta ABD olmak üzere Batılı devletler öte yandan, Filistin’de aynı şekilde “sandıktan çıkan ve demokratik temsil gücüne sahip olan” Hamas yönetimini tanımıyor, boykot ediyor ve yok etmek için her yola başvuruyor. Zalime mübah görülen mazluma haram sayılıyor.

Dünya böyle de Türkiye farklı mı? Düzenin bütün allameleri Kürt sorununun çözümü için hep dağdaki PKK’lileri aşağıya indirmekten, Kürtlere şiddet yöntemi yerine parlamenter siyaset yöntemini benimsetmekten söz ederler. Peki ne görüyoruz? DTP içinde siyaset yapan Kürt politikacılar ve uzmanlar ülke çapındaki baskınlarla toplanıp hapse atılıyor. Şiddetle alışverişi olmayan, şehirde politika yapan 51 DTP yöneticisinin bir çırpıda tutuklanması, parlamenter siyaset veya şiddet politikası konusunda Kürt halkına nasıl bir mesaj veriyor acaba? Başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP temsilcileri “karşımıza sandıkta çıkın” diyerek DTP’ye meydan okuyorlardı. DTP karşılarına sandıkta çıktı ve bölgede devletin tam desteğine sahip AKP’yi açık arayla geride bıraktı. Bunun üzerine Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, “DTP’liler Ermenistan sınırına dayandı. Bu durum sadece AKP için değil, bütün partiler için bir sorundur, millî bir tehdittir” demecini patlatıverdi. DTP’nin kapatılma davasını, Kürt göstericilere ateş açılmasını, taş atan çocukların “terörist” olarak yargılanmasını, Kürt politikacıların sürekli aşağılanmasını ve sudan nedenlerle ikide bir mahkemeye verilmesini de hesaba katın.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, 14 Nisan 2009’da yaptığı “2008 yılını değerlendirme konuşması”nda Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımlamasını anlatırken, “Eğer Atatürk’ün sözü ‘Türkiye halkı’ yerine ‘Türk’ ifadesiyle yazılırsa işte o zaman etnik ayrımcılık olur” yorumunda bulundu. (Fatih Çekirge, “Orgeneral Başbuğ’dan tarihi açılım”, Hürriyet, 14 Nisan 2009). Cumhuriyet tarihinin sözcük kuyumculuğuyla hiç bağdaşmadığı açık olan uygulamalarını bir an unutsak bile, Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde hâlâ dağlara taşlara yazılan “Ne mutlu Türküm diyene” sloganını, askerlerin, polislerin şehirlerde geçit törenlerinde bu sloganı haykırarak yürütülmelerini ne yapacağız? Bu gerçekler ışığında sözcük kuyumculuğunun bir anlamı kalır mı?

AKP hükümeti 1 Mayıs’ın işçi sınıfının bayramı olarak ücretli tatil günü kabul edilmesi talebine geçen yıl “asla olmaz, ekonomi batar” diye karşı çıktıktan sonra bu yıl diğer partilerin de desteklediği yasama girişimiyle bu talebi kabul etti. Pek güzel, hatadan dönmek iyidir. Geç olsun, güç olmasın diyelim. Peki ama Nisan ayı içinde Polis Haftası münasebetiyle Taksim meydanını polis kutlamalarına iki kez açtıktan sonra “Taksim’de işçilere 1 Mayıs’ı kutlatmam, yasak!” demek ne anlama geliyor?

İşte böyle bir ortamda, medyanın siyaset dâhisi saydığı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlık ettiği AKP, bütün hünerlerini ortaya koyduğu hâlde son yerel yönetim seçimlerinden başarısızlıkla çıktı. İMF politikalarıyla halkı işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm ederken seçmenlere kömür ve beyaz eşya dağıtma “hayırseverliği”, çevresini hızla ve her yolla zenginleştirirken işçiyi, çiftçiyi, emekliyi “devletin imkânı bu kadar” diyerek yok sayma becerisi, TRT-Şeş’le böbürlenirken Kürtlere kendini ifade etme serbestliğini tanımama hoyratlığı, “İslam halklarına ağabeylik etme” tafrası atarken ABD, AB ve NATO’nun sömürgeci planlarında kilit rol oynamakla iftihar etme tutarsızlığı, İsrail’le siyasal, askerî ve ekonomik işbirliğini sıkı sıkıya sürdürürken Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’e “ağzının payını verme” gösterisi, temel devlet politikalarında Genelkurmay’la yakın işbirliğini sürdürürken onları Fethullah hareketiyle işbirliği içinde çevreden sıkıştırma kurnazlığı, “darbecileri temizliyoruz” ve “demokrasinin yolunu açıyoruz” sloganı altında bütün muhalif örgütleri Ergenekon’a bağlama ve haklama cinliği, “Aydın Doğan’ın medya imparatorluğuna karşı mücadele ediyoruz” sloganı altında Erdoğan-Fethullah medyasını tekelleştirme planı bu kez işe yaramadı, AKP inişe geçti.

AKP iktidarının sınırları anlaşıldıkça toplumsal muhalefetin de, egemen burjuvazinin Kemalist kanadının da daha hareketli hâle geleceği beklenmelidir. Krizin etkilerinin gitgide ağırlaşmasıyla AKP eski parlak günlerini arayacaktır. Kuzey Kıbrıs’ta AKP’yle aynı doğrultuda hareket eden CTP’nin seçimi açık farkla kaybetmesi, Ermenistan’ı ABD’nin Kafkasya planları bağlamında Batı kampına çekme girişiminin Azerbaycan’ı küstürmesi AKP’nin emperyalist merkezlerin dış politikada kendisinden beklediği görevleri yerine getirmekte zorlanacağını gösteriyor. ABD Dışişleri Bakanlığı ile CİA’nın paravan örgütü Stratejik ve Uluslararası Etüdler Merkezi CSIS’nin Obama yönetimine sunduğu Türkiye raporunda bir yandan AKP’nin desteklenmesi önerilirken bir yandan da, “Genelkurmay ve Dışişleri Bakanlığı Batı yanlısı yönetimin sürmesine yardımcı oluyor” saptamasının yapılıp “Ankara’da daha milliyetçi veya askerî bir liderliğin arzı endam etmesi, ABD-Türkiye ittifakının tehlikeye gireceği anlamına gelmez” denilmesi (“CSIS Raporu”, Radikal, 2 Nisan 2009), ABD yönetiminin Kemalist-milliyetçi kanada göz kırpması, AKP’ye vazgeçilmez olmadığını hatırlatması ve egemen sınıfın her iki kanadına da mavi boncuk dağıtması olarak yorumlanabilir.

Obama’nın Türkiye ziyaretinde “ılımlı İslam” kavramını kullanmaması, “laiklik”ten söz etmesi ve Atatürk’ü övmesi Kemalist-milliyetçi kanatta sevinçle karşılandı. Bedri Baykam ve Ergenekon tutuklusu Tuncay Özkan AKP-Fethullah çevrelerini Obama’ya şikâyet eden açık mektuplar yayınladılar. Cumhuriyet gazetesi, Aydın Doğan medyası, TÜSİAD çevreleri ABD’nin bu manevrasında büyük anlamlar keşfettiler. ABD Kemalist-milliyetçi cephenin bir bölümünde geçici olarak kaybettiği saygınlığını tekrar kazandı. ABD Türk egemen sınıfının bütünüyle işbirliğini sağlamlaştırdı.

Laikliği veya demokrasiyi, anti-emperyalizmi veya anti-militarizmi emperyalizme bağımlı egemen burjuvazinin şu veya bu kanadından bekleyenler fantezi dünyasında yaşıyorlar. Sermaye ve devlet koalisyonunu silip süpürecek, eşitlik ve özgürlüğe dayalı yeni bir dünyayı kuracak tek güç, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi halk kitlelerinin dipten gelen dalgası olacaktır.

 
Yazarın Diğer Yazıları
 Cengiz Çandar’ın Yeni Hedefi
 Yanlış Tarih, Yanlış Politika
 Ordu ve AKP
 Hesap Vakti
 Akıl Tutulması
 Tarih Hızlanıyor
 Merhaba
 Gündemden
 Haydi, Devrimci Dayanışmamızı Göstermeye
 Libya Gündeminden
 1 Mayıs Gündemi
 Seçimden Önce
 12 Haziran 2011 Seçiminde Tutumumuz
 12 Haziran 2011 Seçim Sonuçları
 Seçimden Sonra

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS