Sosyalist Dergi: 26 |  Erhan Kaplan |
Pamuk Eller Cebe

Kriz bizi teğet mi geçti, her sektörde var mı yok mu, tartışmaları bitecek gibi görünmüyor. Bu tartışmaların bir kısmı spekülasyondan ibaret. Krizi değerlendiren kimi yaklaşımlar arasında, ancak onlarca faktörün eşzamanlı olarak bir araya gelmesi durumunda gerçekleşecek olanlar da var, hiç gerçekleşmeyecek olan da. Kimi görüşlere göre 1929 Büyük Buhranı’nı aşan boyuttaki bu kriz, merkez ülkeleri farklı, üretim ve tedarik zincirleri içinde çevrede yer alan ülkeleri daha farklı düzeylerde etkileyecek. Ama, her hâlûkârda bütün ülkeler etkilenecek. Hele de eğer bu krizin yıllarca sürebilecek bir daralmanın öncüsü olduğu yaklaşımları gerçekse, biz daha uzun yıllar ekonomi ve siyaset ilişkisini yoğun olarak konuşacağız demektir. Kesin olan bir tek şey var, o da, kapitalist dünya, sistem olarak kapitalizm ve bugüne dek önerilen tüm neo-liberal tezler çöktü. Başka bir dünya talebi artık dün olmadığı kadar gerçekçi, yakın ve yakıcı hâle geldi.1



Krizin boyutları veya etkisi tartışmaya açık belki ama, ülkemizin dört bir yanındaki fabrikalardan yükselen çığlıkların hepsi gerçek. Her gün bir yerlerde bir fabrikada işten atılmaların olduğunu, bir diğerinin işvereninin kaçtığını, işçilerin kıdemsiz, ihbarsız sokakta kaldığını duyuyoruz, görüyoruz. Dünkü kıpır kıpır hareket hâlindeki işçi havzaları gitmiş, yerlerine yarınından emin olmayan kaygı dolu kitleler gelmiş vaziyette.


Kurtuluş örgütlenmede

İşverenlerin iyice pervasızlaştığı böylesi dönemlerde emekçiler için en büyük kurtuluş yolu örgütlenmeden geçiyor. Örgütlü bir işçi gücü her dönemde çok önemlidir; fakat, patronların da panik hâlinde işleri tatil etmeye ve işçi çıkarmaya koyuldukları dönemlerde örgütlülük çok daha fazla önemlidir. Yaygın kanının aksine, krizler ile sendikaların üyelerinin azalması arasında doğrudan bir ilişki yoktur; dünya sendikaları kriz dönemlerinde üye sayılarını arttırmışlardır. Daha önce kendilerinin “işçi” olarak nitelenmesinden rahatsız olan, kendilerini işyerleri ile, patronla özdeş görme eğiliminde olan beyaz yakalılar arasında bile sendikaya ilginin arttığını gözlüyoruz. İnsanlar tek başlarına kurtuluşun olamayacağını daha fazla hissediyorlar. İşçiler arasında sendikal örgütlülüğe doğru güçlü bir yönelişin hakkını verebilecek fikirsel ve örgütsel bir sendikal altyapının olması durumunda, Türkiye sendikal hareketinin bu krizden devleşerek çıkması mümkün olabilir. Sendikalarımız ise henüz o noktada değiller. Hâlâ savunma pozisyonunda krizin sessizce geçiştirilmesine duacılar.

Bu noktada, kayıtlı işçiler ve doğal olarak sendikalar açısından büyük bir kazanım olan işsizlik sigortasının kaderi konusunda da sendikaların sessizliklerini koruduklarını görüyoruz. İşverenler ise, “Türkiye ekonomik krize giriyor” tespiti yapıldığından bu yana ağızlarından işsizlik sigortası fonu laflarını düşürmüyorlar.

Gerçi, kriz yokken de TÜSİAD, MÜSİAD, TİSK, TOBB gibi işveren örgütleri, değişik sözcüleri aracılığıyla bu fona dair düşüncelerini belirtmişlerdi. Ortada henüz krize dair bir emare yokken de, fonun işverenlere verilmesi gerektiğini iddia ediyorlardı. Çünkü bu sayede istihdam yaratacaklarını belirtiyorlardı. İşçiler için kurulan fonun işverenlere ucuz, hatta bedava kredi olarak verilmesini, çünkü ancak bu sayede yatırım yapılabileceğini iddia ediyorlardı. Bu taleplerin hiçbirinin yerine getirilemeyeceğini anladıklarında, yine de fonda biriken milyarlarca dolardan bir anda vazgeçmediler. Bunun yerine, işçiler adına işverenlerin ödemesi gereken bütün vergi yükünün bu fondan karşılanmasını istediler. Bu son taleplerinin de gerekçesini, eğer işletme olmazsa, iş de olmaz diye açıklıyorlar.


Pervasızca açıklamalar

Bugünkü kriz ortamında ise çok daha pervasız biçimde, kendilerince bir meşruiyet, haklılık zemini buldukları varsayımıyla bütün fonun doğrudan işverenlerin kullanımına açılmasını talep ediyorlar. Rahmi ve Mustafa Koç’un, Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın, çeşitli oda başkanlarının açıklamaları da hep aynı doğrultuda: Ülkemiz krizde, işsizlik sigortası fonunun işverenlerin yatırım şevkini arttıracak şekilde kullanılması gereklidir. Çünkü, onlar istihdam yaratırlar, onlar yatırım yaparlar, onlar olmazsa işçi de olmaz. Vesaire, vesaire.

İnsana bıkkınlık verecek derecede tanıdık gelen, tüm bir kapitalist sınıfın ideolojik bakış açısını bu kadar net ifade edecek başka bir alan var mıydı geçmişte de, ben bilmiyorum. Gerçekten de karşımızdaki sınıf öylesine aç, doymak bilmez hırslara sahip ki, dünyayı versek, hepimiz açlıktan kırılsak, köşede bucakta ölsek bile rahatlarından en küçük bir tavizi gönüllü olarak vermeyecekler. Tüm dünyayı ellerine geçirmişler, en güzel yerlere, en güzel koylara, en güzide mekânlara yapışmışlar; bizlere kırıntıları reva görüyorlar. 40 yıldır oturduğumuz evler, istinat duvarları olmadığı için başımıza yıkılıyor, içinde çoluğumuz çocuğumuzla ölüyoruz; sorduğumuzda orası kayıtlarda yeşil alan görülüyor, iyileştirme yapamayız diyorlar. Ama, yeşil alanlardaki inşaat izni olmayan uydurma binaları üç kuruş paraya alıp sonradan imar izni çıkarttırdıklarını da biliyoruz.


Fonun önemi

Bizim işsizlik sigortası fonunun üzerinde bu kadar çok durmamıza, sendikalarımızın bir türlü bu fona dair ısrarcı taleplerde bulunmamaları yol açtı. Sendikaların kamuoyuna yaptığı açıklamalarda, araştırmalarda işsizlik sigortası fonu yer almıyor mu, alıyor. Ama muazzam paraların biriktiği bu fondan çoğunlukla sadece bahsedilmekle kalınıyor. Fakat, nedense fonun karar alma mekanizmalarında, yönetiminde, paraların hangi alanlara yatırılacağı kararlarında, birikimlerin kimlere, ne şekilde pay edileceği konularında sendikaların da söz sahibi olabilmesi için yeterli bir baskı gücü oluşturmadıkları görülüyor.

Halbuki, arkasına işsiz kaldığında uzun bir süre aç açıkta kalmayacağını bilen bir işçinin psikolojik rahatlığını almış olan sendikal hareketin, bugünkü ile karşılaştırılamayacak kadar büyük bir hızla örgütlenebileceğini görmemek imkânsız. Zaten bu alanda çalışanların yakından bildiği gibi, sendikalaşmak için tereddüt yaşayan büyük bir işçi çoğunluğu bu tereddüte –haklı– bir gerekçe olarak “işten atılma korkusunu” öne sürerler. Bu bilinmesine rağmen yine de sendikaların işsizlik sigortası konusunda seyirci kalma ısrarlarını anlamak gerçekten mümkün değil. Ya aymazlık, ya cehalet, ya da vurdumduymazlık diyebiliriz buna yol açan sonuca. Ama, hangi sebeple olursa olsun hepsi de birbirinden vahim bir durumu işaret ediyor.

Ne zaman işsizlik sigortasına işverenlerce el koyma talebi yükselse, sendikalardan neredeyse sadece mızıldanma, mırıldanma, yakınma dışında bir ses gelmemesi düşündürücü değil midir? Hâlbuki, patron örgütleri fona el koyma düşüncesini iyice meşru hâle getirmek için en küçük bir fırsatı bile kaçırmıyorlar.


Fonun bugünkü durumu

Yazımıza temel oluşturması için incelediğimiz işsizlik sigortası fonunun güncel durumunu veren bülten çok açıklayıcı. Bu bültenden birkaç rakamı verelim ki yazımızın çerçevesini daha rahat oluşturabilelim. Bir muhasebe kesinliğinde olması gerekmediği için, aşağıdaki rakamların tümünün yuvarlandığını belirtelim.

İşkur tarafından aylık olarak yayınlanan Bültenin Şubat 2009 nüshasına göre, işsizlik sigortasının uygulamaya geçtiği Mart 2002’den 31 Ocak 2009’a kadar toplam 1 milyon 350 bin kişi işsizlik ödeneği almaya hak kazanmış. Hak kazanan kişilere de bugüne dek toplam 1 milyar 915 milyon TL ödenmiş.

İşsizlik sigortası fonunda, 31 Ocak itibariyle birikmiş para yuvarlak hesap 39 milyar TL. Bu meblağı yazının yazıldığı günün Merkez Bankası kurundan Amerikan dolarına dönüştürdüğümüzde bunun karşılığı 23 milyar 863 milyon ABD Doları oldu. Yuvarlarsak 24 milyar dolar yapıyor diyebiliriz.

İşte, Türkiye’nin bütün işverenlerinin, siyasetçilerinin gözünü diktiği meblağ bu. Az para mı? Değil elbette. Ülkemiz emekçilerini bir kez daha İMF cenderesine sokacak olan 20. stand-by anlaşmasından beklenen para ise bunun ancak yarısı kadar. O yüzden az denilemez. O kadar çok para ki, durma noktasına gelen GAP projesine bile işsizlerimizin kullanması için oluşturulan bu fondan kaynak aktarılması hedefleniyor. Zor duruma düşen işverenlere de buradan para aktarılması düşünülüyor. İşyerini kapatıp kaçan sahtekâr işverenlerin yakalanıp kendilerinin ve birinci derecede akrabalarının bütün mallarına el konulması yerine, işçilerin alacaklarının da bu fondan karşılanması öngörülüyor. Çalışanlar bilir; işverenler, tehditle ücretsiz izne çıkarttıkları işçilerin ücretini ödemezler. Kısmen bu durumu da gidermek üzere, kriz ve olağanüstü durumlarda işin kısmen veya tamamen durması durumunda işçilerin çalışmadıkları süreler için belli bir para alabilecekleri “kısa çalışma ödeneği” denen bir yasal düzenleme var. Bu ödenekler de bu fondan hallediliyor.

Kısacası, Türkiye’nin işçileri bu kadar kısa bir sürede öyle bir fon yaratmışlar ki, ülkenin işverenlerinin bütün dertlerine derman oluyor. Fakat, bütün bu hayhuy içinde, bir zamanlar Başbakan’ın ağzından çıkan “sigortadan yararlanma süresini uzatıp kolaylaştıralım” lafı çoktan unutuldu.

Fonun yönetimi sendikalara

O nedenle, sendikalar bir an önce İşsizlik Sigortası Fonu’nun karar alma mekanizmalarında sendikaların yer almasını sağlayacak yasal düzenleme talep etmelidir. Bu mekanizmalarda yer almanın standart bir formülü yok. Her ülkenin farklı bir yöntemi var. Kararlarda söz sahibi olmanın şekli, sınıf mücadelesinin boyutlarına ve işçilerin gücüne veya geleneklerine bağlı olarak değişkenlik gösteriyor. Ama, tüm farklı düzenlemelerin ortak noktası, fonların devletten ve siyasi iktidardan bağımsız veya doğrudan sendikalara bağlı bir yönetim tarafından idare edilmeleridir.

Türkiye’ye özgü nasıl bir mekanizma oluşturulabileceği bağımsız uzmanlar tarafından değerlendirmeli ve geç kalınmadan harekete geçilmelidir. Yoksa, sendikal örgütlenme çabalarına katkı sunabilecek İşsizlik Sigortası Fonu da, siyasiler ve doymak bilmez patronlar tarafından “cebellezi” edilecektir.


Patronlar–hükümet–medya cephesi

Bir kısa ara verip bir gazete kupüründen bahsetmek istiyoruz. 13 Şubat 2009 tarihli Milliyet gazetesinin ekonomi sayfası, bir tesadüf eseri olarak bütünüyle yukarıda aktardığımız konulara eğilmiş. Gazete sayfasında, soldan sağa doğru haberler şu şekilde sıralanıyor:

İlk haber, “Bakan Şimşek: IMF’yle anlaşma süresi üç yıla çıkabilir” şeklinde. Haberde Şimşek İMF’nin taleplerinin neler olduğunu anlatmış. Bu talepler arasında işçi ve memur ücretlerinin baskı altında tutulması da var; sermayenin güçlendirilmesi de.

İkinci haber, Tayyip Erdoğan’la TÜSİAD yönetim kurulunun buluşması üstüne. Resimde Ümit Boyner’in, Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın, Mustafa Koç’un ve Tayyip Erdoğan’ın yer aldığı, emir kipi kullanılmış bir haber bu: “TÜSİAD: Krizi hızlı yönetin, bizim de görüşümüzü alın”. Haberde Tüsiad’çıların, karar sürecine iş dünyasının da dahil edilmesini talep ettikleri ve İMF ile bir an önce anlaşmaya varılmasını istedikleri belirtiliyor.

Üçüncü sırada, haber formatında yazılmış Güngör Uras’ın köşesi var. Uras, köşesini sanayi odası başkanlarına açmış ve kriz konusunda görüşlerini almış. Kayseri Sanayi Odası başkanı Mustafa Boydak’ın beş maddelik önerisinden birisi “İşsizlik Fonu’nun [işverenler adına] kısa sürede etkin biçimde kullanılabilmesi için kısa dönemli çalışma düzenlemesinin yapılması” doğrultusunda. Bir diğer önerisi ise “İMF işi kamuoyunda ve medyada yürütülen tartışmalarla değil, masa başında bir sonuca bağlansın” şeklinde. Tüm bu açıklamaların sonunda Güngör Uras kendi yorumunu da eklemiş: “Gerçekçi olalım. Bu öyle bir kriz ki, herkes krizin boyutunu görüyor, ama kimse çaresini bilemiyor. Herkesin kendine göre bir tedbir bekleyişi var. Önerilen tedbirlerin tamamı parasal desteği hedefliyor. Her tedbir teklifinin pahalı bir faturası var. Kriz nedeniyle gelir kaynağı kuruyan bütçeden bu pahalı faturaların nasıl ödeneceğini ise kimse bilmiyor.”

Sadece bir günlük gazetedeki birkaç bilgi bile patron kulüplerinin krizi nasıl değerlendirdiklerini görmeye yetiyor. Uras’ın yorumundaki “faturaların nasıl ödeneceğini ise kimse bilmiyor” lafını da çok kaale almamak gerektiğini tecrübelerimiz söylüyor. Bu laflar, bu fatura patronlara çıkmasın da ne yaparsanız yapın mesajı içeriyor.


Zenginlerin serveti

Şimdi tüm bu söylenenlerden yola çıkarak önemli bir konuyu ele alalım ve emekçilerin önerisini gündeme getirelim. Yine sendikalarımız tarafından hiç gündeme getirilmeyen bir talep, zenginlerimizin servetleri üzerinde duracağız. Gerçi, uzun zamandır sosyalist örgütlerden de zenginlerin servetlerine dair güçlü sesler çıkmıyor. O nedenle, gerçekten de sosyalist örgütlerde olsun sendikal örgütlerde olsun bir zihniyet devrimi yaşanması gerekiyor. Biz bu işi başaracağız duygusunun her hücreyi kaplaması gerekiyor. Yapabiliriz, inancı kitleler tarafından paylaşılmadıkça hiçbir işin yapılamayacağını herkesin idrak etmesi gerekiyor.

Biliniyordur, İngilizce olarak yayınlanan Forbes dergisi, her yıl dünyanın en zenginlerinin listesini yapar. Türkiye’nin en zenginleri de bazen bu dergiden alıntı yapılarak bazen de doğrudan bir araştırmacı aracılığıyla ilan edilir. 2007’den 2008 yılının ortalarına kadar olan dönem için Türkiye’nin en zenginlerinin kimler olduğu bilgisini Ekonomist dergisi 2008/42 nolu sayısında derlemiş. Milliyet gazetesi de 19 Ekim 2008 tarihinde bunu “İşte en zengin 100 Türk” başlığıyla haberleştirmiş. İlginç bilgiler var araştırmada:

Araştırmaya göre, hem kriz hem de dövizdeki dalgalanmalardan dolayı, geçen yıl 18 milyar dolar olan Koç ailesinin varlığı 11 milyar dolara, 17 milyar dolar olan Sabancı ailesinin varlığı da 10 milyar dolara gerilemiş.

Yine öğrendiğimize göre, süper zenginlerin evine ortalama olarak ayda 148 bin dolar giriyormuş. Bu zenginlerimizin de çoğunluğu İstanbul’da oturuyormuş. Türkiye’de yoksulluktan dolayı izin günlerinde bile orada burada çalışmak zorunda kalan emekçilere inat, gazetenin yorumuna göre “ yaz-kış tatil yapıyorlarmış” bu zenginler. Üstelik her yıl birkaç kez tatil yaptıkları yetmiyormuş gibi, tatillerini de yurtdışında geçirmeyi tercih ediyorlarmış.

Meraklısı bu zenginlerin bütün hobilerini, giyim kuşam zevklerinin bütün ayrıntılarını okuyabilir ama, biz sadece bize ilginç gelen ikisini verelim. Mesela Ferit Şahenk’in hobisi, Les Ottomans adlı otele, Doğuş Grubunun üst yönetimi ile birlikte SPA’ya (bir çeşit bitki banyosu) gitmekmiş. Diğer zenginlerin erkekleri de kıyafetleri için ortalama olarak yılda 200 bin dolar harcıyorlarmış. En zenginlerin yeni moda hobileri arasında ada satın almak da varmış. Dediğimiz gibi, derginin ilgili nüshasını alanlar bu inanılmaz derecede sıkıcı hayatların ayrıntılarını okuyabilirler.

Bizi ilgilendiren aşağıdaki listede ise ülkemizin en zenginlerinden sadece 100 ailenin servetleri var. Bu servetler onların “kişisel” zenginliğini, yani ceplerindeki nakit parayı gösteriyor. Ellerinde bulunan şirketlerin kurumsal değeri anlamına gelmiyor. Kurdukları işletmeler, holdingler aracılığıyla bu varlıklar piyasa değerleri pazar paylarına ve diğer iktisadi etkenlere bağlı olarak katlanabiliyor da.

Şimdi önce aşağıdaki listeyi bir inceleyelim, sonra üzerine konuşmaya devam edeceğiz.

EN ZENGİN 100 TÜRK

8 Milyar Dolar ve Üstü

1. Koç Ailesi

2. Sabancı Ailesi

 

6-8 milyar dolar

3. Ülker Ailesi

4. Doğan Ailesi


5-6 Milyar Dolar

5. Şahenk Ailesi

6. Tara Ailesi

 

4-5 Milyar Dolar

7. Hüsnü Özyeğin

8. Mehmet Başaran

9. Eczacıbaşı Ailesi

10. Yazıcı Ailesi

11. Dinçkök Ailesi

12. Özilhan Ailesi

13. Çolakoğlu Ailesi


3-4 Milyar Dolar

14. M.Emin Karamehmet

15. Zorlu Ailesi

16. Boydak Ailesi

17. Konukoğlu Ailesi


2-3 Milyar Dolar

18. Kocabıyık Ailesi

19. Faruk-Cengiz Yalçın

20. İssak Lodrik

21. Feyyaz Berker

22. Nihat Gökyiğit

23. Necati Akçağlılar


1.5-2 Milyar Dolar

24. Kibar Ailesi

25. Gürçelik Ailesi

26. Necati Kurmel

27. Demir Sabancı

28. Turgay Ciner

29. Lucien Arkas

30. Doğramacı Ailesi

31. Ali Ağaoğlu


1-1.5 Milyar Dolar

32. Salih Tatlıcı

33. İdris Yamantürk

34. Demir Karamancı

35. Oğuz Gürsel

36. Çarmıklı Ailesi

37. Sudi Özkan

38. Zafer Yıldırım

39. Zafer Kurşun

40. Nihat Özdemir

41. İshak Alaton

42. Garih Ailesi

43. Boyner Ailesi

44. Ahmet Çalık





750 Milyon – 1 Milyar Dolar

45. Kamhi Ailesi

46. Altınbaş Ailesi

47. Ethem Sancak

48. Yılmaz Soyak

49. Aziz Torun

50. Saffet Ulusoy

51. İnan Kıraç

52. Nuri Özaltın

53. Erol Üçer

54. Murat Vargı

55. Cevahir Ailesi

56. Mehmet Ali Aydınlar

57. Nezih Barut

58. Yaşar Ailesi

59. Eren Ailesi


500 – 750 milyon Dolar

60. Yılmaz Ulusoy

61. İsfendiyar Zülfikari

62. Kanatlı Ailesi

63. Cihan Kamer

64. Selahattin Beyazıt

65. M. Nazif Günal

66. Ali Akkanat

67. Ünal Aysal

68. Ahmet Keleş

69. Çiftçi Ailesi

70. Sadioğlu Ailesi

71. Recep Yazıcı

72. Mermerci Ailesi

73. Hüseyin Özdilek

74. Hamdi Akın

75. Uran Ailesi

76. Bodur Ailesi

77. Ertuğrul Kurdoğlu

78. Zapsu Ailesi

79. Bayram Aslan

80. Amram Ailesi

81. Erdoğan Demirören

82. Erdal Aksoy

83. Yahya Kiğılı

84. Aşçı Ailesi

85. Öztürk Ailesi

86. İlyas Özsüer

87. Topbaş Ailesi

88. Turgut Yılmaz


300 – 500 Milyon Dolar

89. Celal Sönmez

90. İbrahim Polat

91. Kemal Gülman

92. Ali-İsmet Abalıoğlu

93. Bektaş Ailesi

94. Hasan Aslan

95. Yüksel Gamgam

96. Adnan Çebi

97. İhsan Kalkavan

98. Nevzat Kalkavan

99. Çeçen Holding

100. Kiler Ailesi

[Ekonomist dergisinin araştırmasına göre 19 Ekim 2008 tarihli Milliyet'te yayınlanan liste

Görüldüğü gibi, kimisi kamuoyu tarafından yakından tanınan, bir kısmı ise pek tanınmayan insanlardan oluşan bir En Zenginlerimiz listesi. Listeyi dikkatle incelediğimizde, cebinde 300 ila 500 milyon dolardan aşağı parası olana zengin denmediğini anlıyoruz. Sade insanların asla ulaşamayacakları meblağları bu listeyi yapanlar zenginlikten saymamışlar. Hâlbuki, sınır olarak belirlenen bu rakamın çok çok daha altındaki meblağlar bile bizim için inanılmaz seviyeleri gösteriyor. Mesela emeğiyle geçinen bir işçinin 25-30 yıllık çalışma hayatından sonra aldığı emekli ikramiyesi en fazla 50-60 bin lira civarındadır. Ama, bu listeye göre, 250 milyon doları, 100 milyon doları, 10 milyon doları olanlar fakir sayılmış. Hatta, 1 milyon doları olanın adını bile anma gereği duymamışlar.

Somut öneri: En zenginler vatan görevine

Sıra geldi bu gerçekler temelinde yapacağımız öneriye. Biz, şimdi önerimizi yaparken, bu ülkenin milyonlarca emekçisine göre çok zengin sayılanların tümünü birden de hedeflemiyoruz. Aşağıdaki önerimizle, sadece yukarıdaki listeye girmeye hak kazanan “süper zengin” yurttaşlarımıza sesleniyoruz.

Elimize aldığımız hesap makinesiyle basit bir hesap yaptık. Listede yer alanların ne kadar paralarının olduğunu alt sınırdan hesap ettik. Alt sınırdan hesap yapmamıza rağmen tüm ülkemizi rahatlatacak, emekçilerin boğazlarından kesmelerine yol açmayacak ve hatta -belki yeni bir üs, belki mehmetçiğin paralı asker olmasına yol açacak- İMF ile anlaşmaya bile gerek kalmayacak bir öneri paketi hazırladık.

Eğer daha ilk dört sırada yer alan Koç, Sabancı, Ülker ve Doğan aileleri birazcık fedakârlık yapmayı kabul ederlerse, 24 milyar dolarlık bir varlığı olan İşsizlik Sigortası Fonu’na el atılması gerekmeyecek bile. Çünkü sadece bu dört ailenin kişisel servetleri 28 milyar dolar yapıyor.

Haklı olarak “niçin bu fedakârlığı sadece bizden istiyorsunuz” derlerse, aralarına Şahenk, Tara, Özyeğin, Başaran, Eczacıbaşı, Yazıcı, Dinçkök, Özilhan ve Çolakoğlu ailerini alarak (alt tarafı 13 aile) bu kez bütün ülkemizi refaha çıkartmak mümkün oluyor. Bu şekildetoplam olarak ülkemiz bir anda 66 milyar dolar kazanır ki, ne İMF’ye ihtiyacımız kalır ne de krizden etkilenme gibi bir derdimiz.

Ama, eğer yine haklı olarak bu on üç aile de “bir tek bizi mi buldunuz” diye yakınacak olursa, o zaman aralarına diğerlerini de katmak şart olur. Hesap ettik, bu yüz ailenin toplam serveti tam tamına yüz kırk dört milyar dolar, (rakamla 144 milyar dolar) yapıyor. Görüldüğü gibi, alt tarafı bu yüz ailenin yapacağı katkı Türkiye’nin bütün darboğazlardan kurtulmasına yetiyor da artıyor bile.

Ama bu kadar insafsız olmamak lazım; insanlar da yıllarca yemeyip içmeyip biriktirmişler, boğazlarından kısıp bu kadar zengin olmuşlar, tüm paralarına el koymak olmaz ki denebilir. Böyle bir itirazın haklı yönleri de olur mutlaka. O zaman da bu ülkenin kurtuluşunu sağlayacak formül için yine çok uzağa gitmeye gerek yok. Milyonlarca SSK’lı işçi, bordrosunu her ay aldığında ne ile karşılaşıyorsa, bu En Zengin 100 Aile de aynı muameleye maruz kalsın. Yani, bu servetlerini ücret olarak sayalım ve primleri, vergileri, stopajı vs. düşüp çıkan parayı Hazineye aktaralım. Yaklaşık ve ortalama olarak alt sınırdan alırsak, SSK’lı işçilerin kesinti oranı bildiğimiz gibi yüzde otuza tekabül ediyor.

Yüz ailenin servetlerine uygulanacak alt sınır yüzde otuzluk bu “bir defalık vergi” sonucunda, ülkemiz en az 43 milyar dolarlık bir gelir elde eder. Zenginlerimize kalan servetlerinin yüzde yetmişi de herhâlde rahat rahat yaşamalarına yeter. Zaten hepsinin kendi evi var, kira dertleri de olmaz. Hazineye devredeceğimiz bu 43 milyar dolarlık servet de işsizlik mağduru milyonlarca insanı bugünkü gelirleriyle en az on yıl geçindirmeye yeter de artar bile.

İşte, en hakkaniyetli, en rahat, en hızlı çözüm. Haydi En Zengin 100 Türk. Vatan sizden görev bekliyor. Böylesi şerefli görevler her zaman çıkmaz. Sizlerin ne kadar hayırsever olduğunuzu biliyoruz. Televizyonlara çıkıp yok Tema için, yok sulak araziler için, yok kızlar okula kampanyası için bizi ikide bir cep telefonlarına mesaj atmaya davet ederken yüzleriniz çok ağlamaklı görünüyordu.

Biz de millet olarak sizden bir kez fedakârlık istiyoruz.

Haydi ey zenginler. Haydi en zengin 100 Türk. Servetinizin yüzde otuzunu millete iade edin.

22 ve 23 Şubat 2009 tarihli Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.


1 Petrol-İş sendikal eğitim uzmanı

 
Yazarın Diğer Yazıları
 Koray Çalışkan ve Kültürel Nazizm
 Taşeron İşçilerinin Sorunları Nasıl Çözülecek
 Pamuk Eller Cebe

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS