Sosyalist Dergi: 29 |  Erhan Kaplan |
Taşeron İşçilerinin Sorunları Nasıl Çözülecek

Süleyman Üstün bir sendika eğitimcisi. 80 yaşında idi; 2007 yılında kendisini hâlâ verimli olduğu bir dönemde kaybettik. Ondan dinlediğim bir öyküyü paylaşmak istiyorum.



1980 öncesinde DİSK’in “devrimci” bir sendikal örgüt olduğu, toplumda ezilenlerin umudu olduğu dönemde kendisi de DİSK’te, Maden İş’te ve diğer kardeş sendikalarda eğitimcilik yapıyor. DİSK bir çekim merkezine dönüştüğü için, bağımsız sendikaların yanı sıra, kimi Türk İş sendikaları da DİSK’e girmek istiyorlardı. Bu sendikalardan biri de, DİSK’in örgütlü olmadığı bir işkolundan, belediye işkolundan gelecek olan Genel İş sendikasıydı. Genel İş’in DİSK’e başvurusu 11 Haziran 1976’da kabul edildi. Genel İş üyeleri belediye işkolunda çalışan işçileri örgütlediği, bu işkolunun özelliğinden dolayı en görünen kesimleri temizlik işleri olduğu için, daha mücadeleci ve sert bir karaktere sahip metal işkolunda çalışan kimi işçiler tarafından yanlış bir değerlendirme ile “çöpçüler sendikası” olarak nitelenirdi. Sendikada da bu konuda aşırı bir duyarlılık olduğundan, eskiden “çöpçü” olarak tanımlanan birimler, sonradan “temizlik hizmetlisi” olarak adlandırılmaya başlanmıştı. Örtük biçimde de olsa küçümseme içerdiğini düşündükleri çöpçü sıfatının unutulması için büyük hassasiyet gösteriliyordu.

Sendikanın DİSK’e girmesinden sonra geleneksel olarak DİSK’in ne olup ne olmadığının anlatılacağı bir toplantı yapılıyor. Bu toplantıda hem yeni üyelere hoşgeldiniz denmesi, hem de DİSK’in kısaca ilkelerinin aktarılması planlanıyor. Konuşmacılardan biri de Süleyman Hoca.

Süleyman Hoca kürsüye çıkıyor, şöyle bir bütün salonu gözleriyle tarıyor ve gür bir sesle, “ÇÖPÇÜLER! Hepiniz hoşgeldiniz” diyor. Tabii ki bütün salonda buz gibi bir hava esiyor. Sesler kesiliyor. Salondaki kayıtsızlar bile gözleri faltaşı gibi açılmış vaziyette kürsüye bakmaya başlıyor. Sanki bir anda herkes kürsüye hücum edip toplantıyı darmadağın edecek gibi, çıt çıkarsan duyulacak bir sessizlik yaşanıyor. Süleyman Hoca, tane tane konuşmaya başlıyor sonra:

“Sizlere çöpçü dediler, sizleri küçümsediler. Ne iş yapar ki bunlar dediler. Çöpçü ne işe yarar ki dediler. Cahildir, okumamıştır, elinden başka bir iş gelmediği için, almış bir süpürge bu işi yapıyordur, dediler. Siz, daha bir iki yıl önce büyük bir grev yaptınız; hatırlıyor musunuz? Siz dediniz ki aldığımız para yetmiyor, çocuklarımıza et, süt alamıyoruz. Çocuklarımıza kitap alamıyoruz. Kiramızı ödeyemiyoruz. Geçinemiyoruz dediniz. Onlar size, bu aldığınız neye yetmiyor ki, hepiniz alt tarafı çöpçüsünüz, bu bile çok size, dediler.

Siz de, gönüllü değiliz ama, madem öyle, mecbur kalırsak, bizi mecbur ederseniz, vallahi billahi biz de grev yaparız dediniz. Yaparsanız yapın, alt tarafı çöpçüsünüz, çöpçünün grevinden ne olurmuş ki dediler.

Sonra siz hakikaten de grev ilan ettiniz. Siz grev yapınca, çöpleri ortada bırakınca, her taraf çöp yığınlarıyla dolunca, bir anda tüm kent sineklere, farelere, iğrenç kokulara büründü. Kapıların eşiğinden geçilmez oldu. Ortalık salgınlarla doldu. Sokağa çıkan çocuklar oyun oynayamaz, büyükler paçaları pisliğe bulaşmadan işe gidemez oldu.

Dün size çöpçü deyip küçümseyenler, nerede bu TEMİZLİK işçileri, nerede o güzelim insanlar demeye başladılar. Yalvar yakar sizleri çağırdılar. İnsanların, küçücük çocukların hastalıktan kırılmaya başladığını gören belediye, sizlerle anlaştı ve siz derhâl ortalığı süpürgelerinizle, kovalarınızla, hortumlarınızla tertemiz hâle büründürdünüz.

Sonra herkes sizlere, işte bunlar temizlik işçileri, bunlar halk doktorları demeye başladı. Sayenizde kentlerimiz pırıl pırıl.

Hoşgeldiniz ey Genel İş üyesi temizlik işçileri. Hoşgeldiniz ey HALK DOKTORLARI.”

Bunun üzerine salondaki tüm işçiler ayağa kalkıp coşkuyla alkışlamaya, sloganlarla DİSK’i desteklemeye başlarlar. İşte, eski çöpçülerimizin, temizlik işçilerinin DİSK’le tanışmalarını Süleyman Hoca kendi üslubunca böyle aktarır.

Bugün böyle bir toplantı yapılamaz.

Çünkü, neredeyse hiçbir belediyemizde kadrolu temizlik görevlisi kalmadı. Şimdi kentimizi temizleyenler bilmem ne inşaat, turizm ve ıvır zıvır şirketine bağlı olarak çalışıyorlar. Sadece temizlik görevlisi değil, park bahçe bakımları, yemekhaneler, su, gaz dağıtım, tahsilat işleri, ulaşım işleri, sosyal hizmetler gibi bir çırpıda sayabileceğimiz onlarca iş ve dolayısıyla bu işleri yürüten milyonlarca insan, güvenceli bir kadrodan yoksun. Hep birlikte, tek bir işkolundaki sendikaya üye olamayacakları için bugün yukarıda aktardığım türden bir toplantı yapılamaz.

Taşeron işçilerinde izin durumu

Son yıllardaki neoliberal kapitalist saldırının sadece belediyelere değil, tüm kamu kurumlarına yansıması, insanlarımızın ihaleli işlerde çalıştırılmasıyla sonuçlandı. Mevcut hukuksal düzenlemelere göre, Kamu İhale Kurumu’na bağlı olarak ihaleye çıkartılan işleri kazanan şirketlerin istihdam ettiği yeni bir işçi kitlesinden bahsediyoruz. Bu işlerde çalışanlar, işçi sınıfının bu topraklarda yüz yıldır devam eden mücadelesiyle elde ettiği haklardan yoksunlar. Bahsettiğimiz haklar günümüzün en geri toplumlarında dahi temel insan hakkı kategorisinde nitelenmektedir. “İşçinin işgücünü yeniden toparlaması için” gereken günlük, haftalık ve yıllık izin hakları; “işsiz kaldığında iş bulana dek geçinmesi için alması gereken” her yıl için 1 ay tutarındaki kıdem hakkı; “sosyal bir varlık olduğu için” mutlaka kullanması gereken evlilik, analık, doğum, ölüm, hastalık yardımları ve izinleri bu temel haklar arasındadır.

Bugün, ihaleli işler aracılığıyla bir iş bulan, yani, günlük deyimle, müteahhit ve taşeron işçisi olarak çalışanların hiçbiri, saydığımız bu en temel haklardan fiilen yararlanamıyor. Kimi işlerde parça başı ücret sistemi getirildiğinden, patron izin verse bile, günlük 8 saati “gönüllü olarak” aşma mecburiyeti doğmakta. Aksi takdirde kazanılan para asgari ücretin bile altında olmaktadır. Evlilik, analık, doğum izni ve parası gibi haklar, zaten talep dahi edilemeyen kategorisine girmiş durumda. Eksikli de olsa yasal iş güvencesinin sadece sözü edilmekte, fiilen hiçbir alanda işe yaramamakta.

Fakat, tüm bu haksızlıkların en önemlisi, bir işçinin eskisi gibi çalışamaz duruma geleceği günlerin teminatı olarak elde edilmiş kıdem hakkının ortadan kalkması ve doğal uzantısı emeklilik hakkının belirsiz bir tarihe ertelenmesidir. Bugün, henüz kamusal hizmet olmaya devam eden evlerdeki su, doğalgaz ve elektrik sayaçlarının döşenmesi, okunması, borcu birikenlerin sayaçlarının kesilmesi ve açılması, yol bakım ve onarım ve bütün buna benzer işlerin oransal olarak yüzde ellisine yakını taşeron işçileri eliyle yürütülüyor. İş Başmüfettişi Arif Temir’in (Radikal, 20.08.2010) aktarımına göre, 2008 yılında hizmet alımını amaçlayan kamu ihalelerinin oranı yüzde 34,70 olmuştur. Hizmet alımlarının, yani taşeronlaşmanın azalmak bir yana, giderek arttığını düşünürsek, yüzde elliye yaklaşmış bir hizmet alımı oranının gerçekçi olduğunu söylemek mümkündür. Bunun anlamı, istihdam yaratması beklenen kamu sektörünün bile, yarattığı iş alanlarında çalıştırdığı emekçilerin yarısının geleceğini belirsiz hâle getirmesidir.

Bu durumu daha net anlaşılması için basitleştirerek aktarmayı deneyelim:

Bir taşeron işçisi, hizmet alımı kamu ihalesi yoluyla, örnek olsun, İstanbul Anadolu yakasının doğalgaz sayaç okuma işini alan bir şirketin elemanı olarak çalışmaya başlar. Çalışmaya başladığı tarih Kasım sonu, Aralık başıdır. Çünkü genellikle ihaleler sonbaharda açılmakta, yeni yıl başlamadan önce de sonuçlanmaktadır. Doğalgazı döşeyen, evlere boruları çeken, gazı temin eden şirket kamuya ait olmasına rağmen, bahsettiğimiz işçi, sadece sayaç okuma işini alan şirketin işçisi sayılmaktadır. İşi ihaleyle veren ana şirket kamuya aittir, ancak, yasa, ihaleyi açan kurumun o alanda işçi çalıştırmasını engellediği için, işçiler ana şirkete dair bir hak talebinde bulunamamaktadırlar. Ayrıca, tebliğler yoluyla, kamu kurum ve kuruluşlarının, ihale sonucunda işe başlayacak olanların haklarına, işten çıkarma yetkisine, daha önce orada çalışmış olanların veya hâlen çalışmakta olanların işe devam etmesi yönünde bir talepte bulunması engellenmekte ve ihale sonucu açılan iş alanına yerleştirilen işçilere dair bütün tasarrufun ihaleyi alan şirkette olmasına dikkat edilmektedir.

Yine Arif Temir’in aynı yerdeki aktarımı ile, 22.08.2009 tarih ve 27327 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Kamu İhale Kurumu’nun Kamu İhale Genel Tebliği’nin 78. maddesinde yukarıda belirttiğimiz husus çok kesin ifadelerle yer almaktadır: “4857 sayılı Kanun’un 2’nci maddesinin dokuzuncu fıkrası gereğince hizmet alımına dayanak teşkil edecek sözleşme ve şartnamelere, işe alınacak kişilerin belirlenmesi ve işten çıkarma yetkisinin kamu kurum, kuruluşları ve ortaklıklarına bırakılması, hizmet alım sözleşmeleri çerçevesinde ya da geçici işçi olarak aynı işyerinde daha önce çalışmış olanların çalıştırılmasına devam olunması yönünde hükümler konulmayacaktır. İdarelerce, çalışan personel açısından denetim, sadece teknik şartnamede istenen kriterlere göre ve Hizmet İşleri Genel Şartnamesi’nde idareye verilen yetki ve sorumluluklar çerçevesinde yapılacak olup ihale dokümanında, anılan Kanun maddesine ve ilgili mevzuata aykırı şekilde, işe alınacak veya işten çıkarılacak personelin idarece belirleneceğine yönelik düzenlemelere yer verilmeyecektir.” (vurgular bize ait)

Bu tebliğin anlamı çok açık. AKP iktidarının bütün sermaye karşıtı söylemlerinin bir demagojiden ibaret olduğunu göstermek için başka bir kanıt aramaya gerek duyurmayacak kadar açık bir anlamı var. Bu tebliğ, emekçi için, on yıllar boyunca çalıştığı hâlde kıdem hakkı, ihbar hakkı, dinlenme hakkı elde edemeyecek demektir. Evcilleşmek durumunda kalan kapitalizmin ürünü sosyal devlet anlayışıyla “Devlet/kamu, güçsüzü korumakla yükümlüdür” yaklaşımının terk edilmesi demektir. Tek başına bir işçi ile, onu, işsizken, yani tehdit altında iken ve kendisine dayatılan bütün şartları kabul etmek mecburiyetinde iken devletten/kamudan ihaleyi alan şirketle baş başa bırakmak, kapitalist şirketlerin acımasız kâr hırslarına boyun eğdirmek demektir.

4857 nolu İş Kanununun 53. maddesinde yıllık ücretli izin hakkı şu şekilde düzenlemektedir: “İşyerinde işe başladığı günden itibaren, deneme süresi de içinde olmak üzere, en az bir yıl çalışmış olan işçilere yıllık ücretli izin verilir

Bu yasanın ardından gelen madde 54’te ise, izne hak kazanmak için gereken sürenin nasıl hesaplanacağı aktarılmaktadır: “Yıllık ücretli izine hak kazanmak için gerekli sürenin hesabında işçilerin, aynı işverenin bir veya çeşitli işyerlerinde çalıştıkları süreler birleştirilerek göz önüne alınır. Şu kadar ki, bir işverenin bu Kanun kapsamına giren işyerinde çalışmakta olan işçilerin aynı işverenin işyerlerinde bu Kanun kapsamına girmeksizin geçirmiş bulundukları süreler de hesaba katılır.” (Bu kanun maddesindeki kayıtdışı çalışmanın, yani “bu Kanun kapsamına girmeksizin” çalışmanın doğal gibi gösterilmesindeki garabeti şimdilik bir yana bırakalım.)

Dolayısıyla, ihale dönemleri arasında boşluk bulunduğu ve yeni ihaleyi başka bir şirket kazandığı takdirde, aynı işçi yıllar boyunca aynı işyerinde, aynı işi yapıyor olsa bile, ücretli izin hakkına sahip olamayacak demektir. Çünkü, ihaleler genellikle bir önceki ihalenin bitiş tarihinden sonra karara bağlanmakta ve bu nedenle çalışanlar bir sonraki şirkette işe başlamak için bir süre beklemek zorunda kalmaktadırlar. Bu durumu giderecek bir yasal düzenlemenin yapılması milyonlarca işçinin mağduriyetini gidermenin önkoşuludur.

Çok basit ve hızlı bir düzenleme ile, işçilerin yıllık izinlerinin “temel ve vazgeçilmez haklar” arasına alınmasıyla sorun çözülebilir. Çalışılan sürelerin tümünün üst üste konulması ve izin hakkının mesela kesintisiz şekilde 365 gün çalışma şartına bağlanmadan hesaplanması sorunun basitçe ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır.

Arif Temir, bu talebi aynı yazısında yaklaşık benzer sözlerle dile getirmektedir: “Ancak ihaleler arasında boşluk var ise işyeri devri hükümleri işlemeyece(ktir). İhale ile verilen işlerde çalışan işçilerin hak kayıplarının önlenmesi için ihale makamlarının ihale yapmak suretiyle verdiği işlerde çalışan işçilerin kıdemlerinin bir bütün olarak dikkate alınmasına yönelik yasal bir düzenleme yapılmasına ihtiyaç vardır. Ancak böyle bir düzenleme ile bu alanda oluşmuş olan kıdeme dayalı hak kayıpları önlenmiş olacaktır.”

Bu düzenlemeye ilaveten işçilerin iki ihale arasında yaşadıkları hak kayıplarını ortadan kaldıracak yeni bir yaklaşım da getirilebilir: Kamu İhale Kurumu tarafından kamu kurumlarının açacakları ihalelerde, eğer bir önceki sözleşmeyi alan şirket, yeni ihaleyi alamıyor ve başka bir şirket aynı işi yürütüyorsa, bu durumda, iki ihale arasında çalışılmayan sürelerdeki bütün hak kayıplarının ilgili kamu kuruluşu tarafından giderilmesini zorunlu kılan bir hüküm, işçilerin çalışamamaktan kaynaklanan izin, ihbar ve kıdem sorunlarını ortadan kaldırmaya yetecektir. Eğer kamu kurumu bunu herhangi bir sebeple karşılamayacak ise, o takdirde, ihale şartnamesine çalışan işçilerin hak kayıplarını giderecek bir hüküm konması da sorunun çözümünü hızlandıracaktır.

Kısacası, kamu kurumları aracılığıyla hizmetleri satın alınan işçilerin en temel haklarını vermek için bu iki yasal düzenlemeyi yapmak yetecektir.

Tek kullanımlık işçiler

Devleti bugün yöneten sermaye yanlısı anlayışın işçilerin haklarını vermekten ziyade kırpmaya gayret ettiğini biliyoruz. Ancak, buna rağmen bu en meşru talebi dile getirmekten kaçınılmamalıdır. Taşeron işçileri, işçi sınıfı içinde hızla devrimcileşme potansiyeli taşıyan en dinamik kesimlerden birini oluşturuyor. Ancak, aynı kesim, işçi sınıfının birbiriyle teması en az kesimlerinden birini oluşturuyor. Temassızlık olgusunun bir boyutu fiziksel (çalıştıkları mekânların birbirinden kopuk olması nedeniyle). Diğer boyutu ise işçi sirkülasyonunun çok hızlı olmasından dolayı işçiler arasında derinlemesine ilişki kurmanın çok zor olması. Taşeron işçilerine dönük olarak sendikaların ve sosyalistlerin yetersiz ilgisini de ekleyince, bu alandaki örgütsüzlüğün nedenleri açığa çıkar.

Buna rağmen, işçilerin sosyal hakları için mücadele kapitalizmi yıkmayı hedefleyen genel devrimci mücadeleden bağımsız düşünülemez. Bu nedenle, taşeron işçiliği yapan ve yıllardır hak kayıplarına uğrayarak mağduriyet yaşayan emekçiler için belirli yasal düzenlemelerin talep edilmesi sosyal haklar mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır.

AKP, bugün hak kayıplarına uğrayanların kayıplarını telafi etmek bir yana, kamu çalışanlarının mevcut haklarını bile aşındırmaya çabalıyor. Güvenceli, kalıcı, kadrolu işlerin dışında üretilen, geçici, sözleşmeli vs. gibi adlarla anılan yeni istihdam düzenlemeleri tümüyle kamu çalışanlarının haklarını ortadan kaldırmaya dönüktür. Dolayısıyla, ilk adım olarak taşeron işçiliğinin kadrolulardaki tüm haklarla birlikte var olmasını, hemen ardından da taşeron işçiliğinin bütünüyle ortadan kaldırılmasını temin edecek tüm düzenlemeler, neticede kamu çalışanlarının da iş garantisi anlamına gelecektir.

Taşeron sorunu, sadece ülkemizin sorunu değildir. Dünya kapitalistleri çok uzun zamandır kadrolu ve sürekli bir işe sahip olan işçilerin elde ettiği örgütlülükten, kimi yerde ücretlerine denk sosyal haklardan, gelişen rekabet karşısında sorun olarak gördükleri iş güvencesinden yakınıyorlardı. Bu nedenle, kimi toplum bilimciler tarafından “disposable workforce” olarak adlandırılan, yeni tür işçiliği tanımlamak için kullanılan bir kavram ortaya atılmıştır. “Disposable workforce” terimi, sağlık sektöründe kullanılan şırıngalardan yola çıkılarak bulunan bir terimdir ve Türkçesi “tek kullanımlık” veya “atılabilir malzeme” içeren “işgücü” anlamına gelir. Patronların, işçiyi istediği zaman işe almasını, sadece işlerin yoğun olduğu dönem için istihdam etmesini, işçiye ilave hiçbir hak vermemesini, istediği zaman evine göndermesini, sonra keyfi isterse yeniden çağırmasını içeren sözde “çalışma ilişkileri” düzenlemelerinin genel adlandırmasıdır.

Bir zamanlar Süleyman Hoca “Hoş geldiniz ey halk doktorları” diye temizlik işçilerine seslenmişti. Kapitalistler işçinin varlığını çalıştığı zaman değil, işi bıraktığı zaman hatırlarlar. Bugün belki sadece bir sendikanın çatısı altında değil ama, bizzat işçiler tarafından oluşturulmuş devrimci bir emek odağı tarafından düzenlenen bir toplantıda, benzer sıfatlarla bugünün taşeronu, yarının gerçek bir iş sahibi işçilerine seslenme imkânı bulmanın ve hepsinden önemlisi, tek kullanımlık malzeme olmamanın yegâne yolu, her şeye rağmen örgütlülükten geçiyor.

 
Yazarın Diğer Yazıları
 Koray Çalışkan ve Kültürel Nazizm
 Taşeron İşçilerinin Sorunları Nasıl Çözülecek
 Pamuk Eller Cebe

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS