Sosyalist Dergi: 32 |  Erhan Kaplan |
Koray Çalışkan ve Kültürel Nazizm

İnsanlık tarihinde faşizmin, ırkçılığın, şovenizmin, ötekileştirmenin binbir hâli görülmüştür. Bu hâllere dair dünyada sadece Nazilerden, ülkemizde ise sadece MHP'den bahsetmek işin kolayına kaçmak olur. Kafasını kazıtmış, saçlarından gamalı haç şekli yapmış iğrenç bakışlı dazlak ile sarkık bıyıklı, kurt başlı yüzük taşıyan ülkücüden ibaret değil faşizmin görünümleri. Bu tipten ırkçı yansımaları anlamak da, algılamak da, bunlara karşı mücadele etmek de görece kolaylık taşır.1

Ancak, faşizmin, ırkçılığın, şovenizmin çok daha tehlikelisi, çok daha incesi, alenen görünmez olanı, hatta hoş sözler ardına sığınılarak yapılanları da mevcuttur. Kültürel açıdan benzemezlikten yola çıkıp bir ulusu, bir halkı, bir mezhebi dışarıda tutan, böylesi bir toplulukta, onları diğer kalanların bütününden topyekün farklı kılacak olumsuz, kötü nitelikler olduğunu ima ve iddia eden yaklaşımlar çok daha yaygındır. Ki, genellikle bu hâl, atasözlerinin, deyimlerin arkasına sığındığı için fark edilmeyen bir “doğallık”, dolayısıyla “gerçeklik yanılsaması” da içerir.

Irkçılığın görünümlerinden ilki en pespaye sokak ağzıyla konuşur. Küfürler eşlik eder. Daha rafine olan diğeri ise aynı pespayeliktedir, aynı müptezelliktedir, ama, daha akademik bir dile sahiptir. Birinci türdeki özelliklere sahip olanların binlercesi bir çırpıda sayılabilir. İkinci tür ise daha fazla zekâ gerektirir, sayısı diğerine göre azdır. Rafine ırkçıların dünyadaki sonuncu örneklerinden biri için, Almanya eski merkez bankası başkanı Thilo Sarrazin'e ve yazdığı Almanya Kendini Yok Ediyor isimli kitabına bakınız. O da kitabında “kültürleri buna genetik olarak izin vermediği için, yüksek niteliklere sahip Alman toplumuna entegre olamayan” azınlıklardan ve multi kulti'nin sona ermesinden bahsediyor.

Türkiye'de yok mu bu müptezellerden? Olmaz mı; var, hem de dünyadaki örneklerine şapka çıkartacak kadar başarılı olanları da var.


Gelelim Koray Çalışkan'a

Türkiye'de kültürel ırkçılar eski dönemde çok fazla bulunmazdı. Türkiye'nin egemen ideolojisi, ulus olarak Türklükten, din olarak Müslümanlıktan ve mezhep olarak Sünnilikten beslenir. Bunların dışında kalan bütün unsurlar ise “zararlı” olarak nitelenir. Ayrıca, aynı egemen ideoloji felsefi olarak sosyalizme ve Marksizme de düşman olduğu ve onları da “kökü dışarıda” diye nitelediği için, egemenler ilaveten daha güçlü şovenizme ihtiyaç duymuyordu. İçinde barındıramadığı Hıristiyanları, Yahudileri, Kürtleri, Alevileri de yok sayarak bugüne kadar gelmiş bir egemen ideolojiden bahsediyoruz. Yani, Türk İslam NATO sentezini bugüne kadar zor yoluyla uygulatmış bir ülkeden ve bu ideolojiyi “doğal” bulmaya başlamış, giderek içselleştirmiş aydınlardan, öğretim üyelerinden ve siyasetçilerden müteşekkil bir entelejansiyanın var olduğu iktidar ilişkilerinden bahsediyoruz.

Koray Çalışkan, bu ilişkilere sahip ülkenin muhalif kanadında yer aldığını iddia ediyor. O da, ülkesinin otoriter uygulamalarına muhalif olduğunu, ülkesinin tam demokrasiyle yönetilmesi için uğraştığını iddia eden bir akademiya üyesi. Azınlık haklarıyla iştigal ediyor. Yeni bir sendikal dünyanın doğması için arayışlar içinde. Sinemayla uğraşıyor. Kooperatifçilik işine samimi olarak girmiş gibi bir izlenim veriyor. Hümanist olduğunu da önkabulle varsayarak hareket ediyoruz. Sosyalist olduğunu da kendisi iddia ediyor.

Peki, onun 12 Ağustos 2011 tarihinde yazarı olduğu Radikal gazetesinde çıkan makalesini okudunuz mu? Lütfen ibretlik bir yazı olarak okuyunuz. Lütfen çevrenize de okutunuz.

Kısacık bir yazıdan onlarca soru doğuyor. Nerede sosyalistlik? Nerede sosyalizme içkin hümanizm? Nerede azınlıklara saygı? Nerede farklılıkların zenginlik olduğunu söyleyen Marksist öğreti? Nerede araştırmacılık? Nerede emperyalist tekellerin elindeki medya araçlarının manipülasyonlarını deşifre edebilen akademisyen? Nerede dil bildiği için kaynak çeşitliliğinde zorluk çekmeyen, Vaşington Londra hattının ötesine bakmayı becerebilen aydın tavrı?

Yazıyı okuyunca, ne yazık ki insanlık adına olumlu özelliklerin hiçbirini göremedik. Koray Çalışkan'ın kendisine vehmettiği niteliklerin buharlaştığını gördük. Bir anda karşımızda kendi ülkesindeki kapitalist oligarşinin emperyalizmin maşası rolünü üstlenip huruç harekatına girişme ihtimali doğunca ağzının suyu akan bir insancık bulduk. Eski bir sosyalistin, cumhurbaşkanının uçağına binmesi onu bu kadar mı burjuva egemenlere yakınlaştırmalıydı.

Eski bir dostumuzun halklar arasına (bilerek veya bilmeyerek) düşmanlık serpmesine karşı olma sorumluluğu ile kızgınlık içinde yazılmış bir yazı bu okuduğunuz. Koray Çalışkan'ı her şeye rağmen, örneğin Hakan Albayrak'tan, tüm o gerici faşist güruhtan ayırma ve onu gerçeklere davet etme kaygısıyla yazılmış bir yazıdır bu.

Gelin yazdıklarını (dikkat edin, ağzından yanlışlıkla öylesine çıkıvermiş “söylediklerini” değil) birlikte değerlendirelim.


Yazısının başlığı “Ne Şam'ın ordusu, ne Amerika'nın yüzü!”

Koray Çalışkan, zekice bir hamle yapıyor daha yazısının başlangıcında. Yazısına, ülkemizin yok edilmesi gereken kültürel kodlarından birini kaşıyarak başlıyor. Doğrudan söylemiyor, okurunun izanına bırakıyor vurgulamak istediğini. “Ne Şam'ın şekeri, ne Arabın yüzü” sözündeki ırkçı küçümseyiciliği bile bile kaşımak hoşuna gitmişe benziyor.

Suriye'den bahsediyor, ama oraya giden bizim saftakilerin hiçbirinin görmediklerini, ne hikmetse, görebiliyor.

Bizimkiler Suriye'ye baktıklarında orada haymatlos devrimcilere yer veren, pasaport temin eden, faşizme karşı mücadele etmek isteyenlerin eğitim kampları kurmasına izin veren, oralara lojistik katkı sağlayan, Filistin davasının uzun yıllardır savunuculuğunu yapan, İsrail'in temel askerî stratejisinde “baş düşman” konumunda bulunan, ülke içinde kamucu, kapitalist tekellere izin vermeyen, laik, çocuk ve halk sağlığında Türkiye'den bile daha gelişkin, ilerici, sosyalist değil ama antiemperyalist milliyetçi bir rejim görüyorlar. Dünyanın en büyük emperyalisti ABD'nin yüz binlerce askerinin kuşatması altında var olmaya çalışan, Irak işgalinden kaçan 2 milyonun üzerindeki mülteciye evsahipliği yapıp yetersiz kaynaklarını onlarla paylaşan, sömürge olmamak için binbir manevra yapan, emperyalizmden bağımsız bir ülke görüyorlar.

Tabii ki sadece bunları görmüyorlar. Kuşkusuz, antiemperyalist olsa da milliyetçi olan ve özellikle dünya sosyalist sisteminin yıkılmasından sonra adım adım kapitalistleşen, özelleştirmelere başlayan, borsa kuran, emekçilerin haklarını bildik neoliberal politikalar doğrultusunda geri almaya çalışan, Kürt halkına ayrımcılık yapan bir yönetimi de görüyorlar. Buradakiler de oradaki komünistlerin, Kürt yurtseverlerinin, demokratların yaptığı gibi bu politikalara karşı çıkıyorlar; ama tıpkı bu kesimlerin yaptığı gibi, Suriye'yi ABD'ye ve Suriye'nin Golan bölgesini de hâlâ işgal altında tutan İsrail'e karşı savunmaya devam ediyorlar.

Koray Çalışkan baktığında ise, Suriye'de “kaskatı kesilmiş kurumları, cellatları, içine kapalı sistemi, bir garip korku adası” görüyormuş.

Bizimkiler Suriye'deki son eylemlere baktıklarında silahlı gerici faşist Müslüman Kardeşler adlı terör örgütünün emperyalist gizli servislerin yardımıyla başlattıkları isyan girişimini görüyorlar. Devrimlerle sonuçlanan anti emperyalist Arap Baharının, bu kez emperyalistler lehine tersyüz edilme girişimini görüyorlar.

Koray Çalışkan ise Suriye'ye bakıyor ve eylemlerin başlama sebebi olarak “Dara'da çocuklar duvara sprey boyayla 2011 ayaklanmalarının ana sloganını yazdılar.” demeyi biliyor.

Olayları çarpıtıyor, üstelik cahil de. Ne tarih bilgisi var, ne de olguları tarihsel bağlamda ele alabiliyor.

Osmanlı döneminde en büyük kıyıma uğrayan Aleviler için “Osmanlı'dan beri Suriye, Alevilerin elit olduğu bir yerdir” diyebilecek kadar da tarihi ters yüz etmeye meraklı. Ayrıca aynı cehaletle, “Osmanlı emperyal sistemini yönettiği yerlerdeki azınlıklara siyasi güç vererek kurmuştu. Irak'ın Sünni, Suriye'nin Alevi bir azınlıkla yönetilmesinin nedeni bu tarihsel arka plandır.” diye bir cümle kurabiliyor.

Bu söylenenlerin neresini düzeltelim.

Bir, Suriye'de “Alevi azınlığın yönettiği” bir rejim yok. Bu son zamanlarda ısrarla vurgulanan bir iddiadan başka bir şey değil. Çünkü Baas rejiminin Alevi “karakteri” yok.

En basit siyaset gerçeğini hatırlatalım. Bir örgütün, bir partinin, bir rejimin karakteri onu oluşturanların dinsel, cinsel veya etnik kimliğiyle anlaşılmaz. Baas partisinde ve rejiminde de Aleviliğe veya başka bir etnik unsura dayanmak yoktur. Baas'ın açılımı Arap Sosyalist Diriliş Partisi'dir. Baas partisi, tüm Arap halkının partisi olduğunu iddia eder ve Suriyelilik kimliğini öne çıkartır. İçinde de gerçekten her etnik gruptan insanlar vardır. Elbette, diğerlerine göre daha az mı, daha çok mu bilinmiyor; ancak Aleviler de vardır. Esad ailesi de Arap Alevisidir. Beşşar Esad'ın eşi Esma Esad ise Suriye'nin en tanınmış Sünni ailelerinden birinin kızıdır.

Bunları, Vikipedi düzeyindeki bilgilerden bile teyit etmek mümkün iken, hâlâ belirli odakların yalanını muhalif kimliğinle tekrar etmenin amacı nedir Koray Çalışkan? Kendi yüreğini mi ferahlatmaya çalışıyorsun? Yoksa Türkiye'deki şeriatçı faşistlerin fütuhatçı duygularını okşayarak onlara vicdani bir zemin mi hazırlıyorsun?

Alevilerin Suriye'de elit olduklarını söylemek, Türkiye'deki Alevilerin hiç baskıya uğramadıklarını söylemek kadar cahilce ve yalandır. Hatta Suriye için o kadardır ki, 1930'lu yıllarda Fransız Mandasının sona ereceği anlaşıldıktan sonra, Alevi önde gelenleri, işgalci Fransa yönetimine “gerekli önlemler alınmaz ise Suriye toplumunda (Aleviler dahil) azınlıkları karanlık bir gelecek beklemektedir” diye mektup yazıp özerklik talebinde bulunmuşlardı.

Basit bir Suriye haritasına baksanız, Suriye'deki, Akdeniz'e paralel bir bölgenin adının Cebel el Aleviyyin, yani Alevi Dağları olduğunu görürsünüz. Acaba, bu “Osmanlıdan beri elit Aleviler” niçin verimli ovaları bırakıp, aynen bizim ülkemizdeki gibi, dağların ücra köşelerine yerleşmiş olabilirler ki? Dersimli Alevilerle, Türkmen Alevilerle aynı tehditlere maruz kalmalarından olabilir mi acaba? Yavuz'un biçtiği, mallarına el konulan, canlarını zor kurtaran bütün Alevilerin ortak geliştirdikleri bir refleks olmasın dağlara yerleşme, egemenlerden alabildiğine uzak durma isteği?

Hiç olmazsa biraz tarih oku. Hadi tarih okumuyorsun, bari İletişim'den çıkan Suriye'de İktidar Mücadelesi adlı kitabı oku.

Buraya kadarki kısmı işin cehalet kısmıydı. Birkaç kitap, bir iki uygun makale okuyarak cehalet kısmı giderilir. Cehalet, eğer kişi ısrarcı değilse, hoş görülebilir.

Peki, Koray Çalışkan'ın yaptığı şu bariz ırkçılık nasıl ele alınmalıdır:

“[Suriye'de] Sünniler toplumun alt kesimini oluşturur. Suriye Alevisi denince akla Türk ve Kürt Aleviler gelmesin. Adı aynı bu iki mezhep farklı kültürel ve sosyal evrenlere aittir.” (abç)

Koray Çalışkan sosyalist olduğunu söylüyor. Sosyalizm birbirlerine asla dokunamayacak “evrenler” olduğunu asla iddia etmez. Tam aksine, sosyalizm, bütün dışlayıcı, ötekileştirici ideolojilere karşı evrensel bir kültürün var olabileceğini, insanlığın tüm değerlerinin ortak kültürle yoğrulduğunu iddia eder. Böyle bir dünyayı savunur. Yeni insanlık da bu ortak evrensel kültürün yansıması olarak doğacaktır zaten.

Koray Çalışkan'ın sadece ima edip adını anmadığı bu “Suriye Alevileri”, kendilerini onun dediği gibi “Suriye Alevisi” olarak değil, doğrudan “Alevi” veya “Arap Alevisi” olarak tanımlarlar. Bilmediği ise, Arap Alevileri sadece Suriye'de yaşamazlar, Lübnan'da da varlar mesela. Ülkemizde de Samandağ, Antakya, İskenderun, Adana, Tarsus, Mersin hattında da yüz binlerce Arap Alevisi yaşamaktadır.

Koray Çalışkan, yazısının başlığında ima ettiği ırkçı “ne Şam'ın şekeri, ne Arabın yüzü” deyimiyle önce bütün Araplara hakaret ediyor. Yazının içinde ise hakaretlerine bu kez Aleviler için devam ediyor. Bunu da dürüstçe yapmıyor. Gizliyor. AKP'lilerin, Bülent Arınçların, Abdullah Güllerin eski yol arkadaşı Recai Kutan kadar dürüst olup “onlar Alevi değil ki, Nusayriler denen sapık bir mezhep” diye açıkça küfür etmeyi bile beceremiyor.


“Alevinin malı ve canı helaldir” anlayışı

Kısacık bir makale yazmış, içine her türden şovenizmi sığdırabilmiş. Ama, Suriye'de sırıtarak kameralara poz veren silahlı terör örgütü, şeriatçı faşist Müslüman Kardeşler üyelerinden bahsedilmemiş. Suriye güvenlik görevlilerini satırla doğrayıp Allah ü Ekber nidalarıyla nehre atanlardan, bu marifetlerini sonra Facebook'a yükleyenlerden de bahsedilmemiş. Unutkanlık diyelim, yeri dar, sonra mutlaka bahsedecektir, diyelim.

Ama o kısacık makalede başka şeyler var: Mesela, General Custer gibi bir soğukkanlılıkla, sözde Davutoğlu'nun, yani Türkiye'nin ağzından, Esad'a “seçime gir, [seçimi] kaybet, kaç, canını malını kurtar” denebilmiş. Yine aynı yerde, bütün Kızılderili'lerin yok edilmesini savunanlar gibi, eğer Esad, Koray Çalışkan'ın makalesini okur da “gözünü açabilirse”, kendi sözleriyle “demokrasiyi bir kenara bırakın, çok can kurtulur. Başta Esad'ınki” demeye yer bulunmuş. Çok bilmiş askerî stratejist edasıyla “Artık Suriye'de ok yaydan çıkmış durumda. Esad'ın iktidarda kalarak rejimi reforme etmesi mümkün değil.” diye ahkâm kesebiliyor. Ama, aynı yerde mesela Suriye'li yetkililerin defalarca yaptığı “isterseniz çatışma olduğu iddia edilen kentlere, buyrun medyayla birlikte gidelim” davetinin ısrarla duymazdan gelindiğine, gitmek zorunda kalan Türkiye büyükelçisinin aktardıklarının ise ana akım medyada haber dahi olamadığına dair bir bilgi okuyamıyoruz.

Kime Amerikan borazanı denir, kimlere denmesi gerekir bilinmeyebilir belki...

Ama, kime hümanist denmeyeceği bilinir. Gevrek gevrek bir insanın katlinden bahsedenlere her şey denebileceğini, ama, asla hümanist, asla sosyalist denmeyeceği kesindir. Kimlerin ilkeleri bir kenara bırakıp reel politiker oldukları da bellidir. Kimlerin şeriatçı ideolojileriyle emperyalistlerle kol kola istilaya zemin hazırladıkları da aşikârdır.

Niçin bu cevval demokrasi sevdası şeriatçı Suudi Arabistan için, şeriatçı Kuveyt için, Bahreyn için harekete geçmiyor? Niçin sadece emperyalizmin işaret ettiği yerlere demokrasi götürme sevdası içindesiniz? Emperyalizmin Kuveyt, Bahreyn, Arabistan'daki şeriatçı rejimlere değil de, tek tük kalmış laik ülkelere yönelmesi sizlerde niçin şüphe uyandırmıyor?

Suriye halkı, tüm Suriye emekçileri, Suriye'nin anti emperyalist güçleri, Sünni, Alevi, Hıristiyan Araplar, Kürt halkı, İsmaililer, Dürziler, Türkmenler, Çerkezler, Ermeniler, Ortodoks Rumlar emperyalistlerin kendi ülkelerini işgal etme planlarını biliyorlar. Şeriatçı faşist İhvan ı Müslimin teröristlerini mutlaka alt edecekler. İlerici, kamucu mevcut yönetimi umut ediyoruz ki daha da geliştirip sosyalizmi kuracaklardır. Türkiye'nin bütün ilerici güçleri de bu mücadelelerinde ilerici Suriye halkının yanında yer alacaktır.

Ama, o gün geldiğinde, Suriye halkı düşmanlarının ne dediğini hatırlamayacak bile. Ama, “dostlarının” söylediklerini ve söylemediklerini asla unutmayacaklardır.

Son olarak, her gün üzerimize Vaşington Londra hattından boca edilen, rızamızı almak üzere masa başında imal edilen, sözde objektif, tam sayfaya yayılmış “Suriye'de katliam” haberleri arasına sıkışmış tek sütunluk bir haber vermek istiyoruz: “Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, Türkiye'deki Suriye yurttaşlarının sayısının 7 binin altına düştüğünü, diğerlerinin kendi istekleriyle ülkelerine döndüğünü açıkladı.” (Cumhuriyet, 15 Ağu. 2011)

“Her gün yüzlerce insanın katledildiği” kentlerine beşer onar geri dönen mülteciler nerede görülmüş bugüne kadar bilen var mı acaba?



 
Yazarın Diğer Yazıları
 Koray Çalışkan ve Kültürel Nazizm
 Taşeron İşçilerinin Sorunları Nasıl Çözülecek
 Pamuk Eller Cebe

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS