Sosyalist Dergi: 26 |  ÜRÜN |
BSP Program Taslağının Eleştirisi

Özellikle sosyalist ülkelerdeki karşı-devrimlerden sonra sosyalist ve devrimci saflarda kapitalizmin ideolojik üstünlüğünü şu ya da bu ölçüde kabul eden teslimiyetçi eğilimlere karşı Marksist-Leninist kadroların 1990’larda yürüttüğü düşünsel mücadeleyi belgeleyen bir yazıyı okurlarımıza sunuyoruz. Birleşik Sosyalist Parti programına ilişkin tartışmayı hatırlamanın, kapitalist sistemin derin kriziyle belirlenen günümüz koşullarında benzer görüşleri hâlâ aynı kalıplarla tekrarlayan eğilimleri değerlendirmekte yararlı olacağını umuyoruz.



Bu yazıda Birleşik Sosyalist Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun tartışmaya açtığı “Program Taslağı”nı ve “Güncel Politik Mücadele Hedefleri”ni kısaca ele alacağız.

Bu programatik belgeleri eleştirirken BSP’ye kesinlikle yapıcı ve dostça bir anlayışla yaklaştığımızı, eleştirel görüşlerimizin sosyalist dayanışma duygularının içtenliğiyle kaleme alındığını vurgulamak istiyoruz. Çünkü ülkemizin legal alanda da tutarlı bir sosyalist partiye ihtiyacı olduğunu, Marksist teoriyi benimseyen, dolayısıyla da kapitalizme karşı tam boy mücadele hedefinden taviz vermeyen sosyalist bir partinin devrimci kadrolara ve bir bütün olarak işçi-emekçi kitlelerine önemli katkılarda bulunacağını biliyoruz. BSP ise, en azından hazırladığı belgelerde, kendi kimliğini ortaya koyarken “Marksizmi bir eylem kılavuzu ve bilimsel bir yöntem olarak benimseyen”, “amacı sosyalizm” olan ve “kapitalizmin toplumsal bir devrimle ortadan kaldırılmasını hedefle[yen]” sosyalist bir parti olduğunu açıklıkla belirtiyor. Ayrıca, bu programatik belgelerin dikkate alınması gereken özelliklerini sıralarken bunların “sınıf mücadelesinin gereklerinden hareketle hazırlanmış” olduğunu önemle duyuruyor. Biz de eleştirilerimizi, aynı şekilde, sınıf mücadelesinin gereklerinden hareketle ortaya koyacağız.


Program Gerekçesi

BSP Program Taslağı’nın birinci bölümünü oluşturan “Gerekçe” bölümü çok önemli bir saptamayla başlıyor. Bizim de bütünüyle katıldığımız bu saptamaya göre:

“Gezegenimiz büyük bir tehlike altında. Emperyalist kapitalizm, özgürlüğü, demokrasiyi, barışı, temel insan haklarını, emeği, yoksul ulusları, kadınları, gençleri, çevreyi, tüm insanlığı ve bir bütün olarak yerkürenin varlığını ve geleceğini tehdit ediyor.” (BSP Program Taslağı s. 1).

“Gerekçe” bölümünde yine doğru olarak belirtildiği gibi, emeğin, kültürün ve bir bütün olarak insanlığın karşısına dikilen emperyalist kapitalizme karşı tek seçenek ise sosyalizm. (Aynı yerde).

Bu saptamalardan yola çıkarak, Program Taslağı’nda önemli bir sonuç dile getiriliyor:

“Paris Komünü ve Ekim Devrimi’yle açılan çağ devam ediyor. Sosyalizm insanlığın biricik umudu olmayı sürdürüyor. Ya sosyalizm, ya barbarlık! Evet, insanlığın ikilemi budur.” (s. 6).

Kısacası, doğru olarak çizilen tabloya göre, bir tarafta barbarlığın temsilcisi olan emperyalist kapitalizm, bir yanda ise insanlığın biricik umudu olan sosyalizm var ve kapitalizmin güçleriyle sosyalizmin güçleri arasında bir ölüm kalım mücadelesi sürüyor. Dolayısıyla, dünyadaki belli başlı her önemli siyasal-toplumsal olayı değerlendirirken bu temel etkeni mutlaka dikkate almanın zorunlu olduğu açıktır. Dünyadaki hiçbir gelişme bu eksenden bağımsız olarak, kapitalizmin güçleriyle sosyalizmin güçleri arasındaki ölüm kalım mücadelesinden kopuk olarak ele alınamaz. Daha doğrusu, olaylar bu eksenden bağımsız olarak ele alındığında gerçekliğin çarpıtılmış bir tablosuyla karşı karşıya kalacağımız, yönümüzü kaybedeceğimiz besbellidir.

Yukarıda belirttiğimiz saptamaları yapan ve özetlediğimiz dünya tablosunu çizen Program Taslağı’nda da olaylara böyle yaklaşılacağını beklememiz gayet doğaldır. Ne var ki daha “Gerekçe” bölümü sona ermeden şaşırtıcı bir tutumun ortaya konduğunu görüyoruz. Sosyalist sistemin yıkılması gibi çok önemli bir siyasal-toplumsal gelişme bakınız BSP Program Taslağı’nda nasıl değerlendiriliyor:

“Ekim Devrimi ile başlayan sosyalizme geçiş süreçleri; kitlelerin yaratıcı inisiyatifi ve katılımının sosyalizmin önünü açacak tarzda gerçekleştirilememiş olması ve sosyalist demokrasinin hayata geçirilemeyişi gibi nedenlerle bir krize girerek çöktü.” (Aynı yerde).

Nasıl böylesine sığ bir değerlendirme yapılabilir? Nerede emperyalizm, nerede kapitalizm? Nerede barbarlığın temsilcileri? Nerede daha Ekim Devrimi’nin ilk gününden başlayarak sosyalizmi boğmak için amansız bir haçlı seferine girişen kapitalist dünya? Nerede Soğuk Savaş? İkinci Dünya Savaşının bitiminden başlayarak 1975 yılındaki Vietnam Zaferine kadar sosyalizm karşısında dünya çapında adım adım güç kaybeden dünya kapitalizminin, 1970’lerin ikinci yarısından itibaren karşı-devrimci bir atağa hazırlanışı ve özellikle 1980’ler boyunca Amerikan emperyalizminin liderliğinde dünya çapında başlattığı yeni-muhafazakâr saldırı stratejisinin kilit rolü nerede bu çözümlemede? Ne çabuk unutuldu Yıldız Savaşları girişimiyle taçlandırılan büyük silahlanma yarışı, ne çabuk unutuldu ekonomik ambargolar, ne çabuk unutuldu bütün sosyalist ülkelere karşı girişilen yıkıcı faaliyetler? Ve ne çabuk unutuldu “insan hakları” bayrağı altında yürütülen ideolojik savaş? Bin türlü yolla yayılan “Amerikan tarzı hayat” propagandasıyla sosyalist ülkelerde kitlelerin beyninin fethedilmesi ve tüketimciliğin pırıltısıyla gözlerinin kör edilmesi ne çabuk unutuldu?

Açıkçası, sosyalist ülkelerdeki çöküş emperyalizmin çok yönlü saldırısından bağımsız olarak ele alınamaz. Soğuk Savaş da bir savaştı ve bu savaşı şimdilik sosyalistler kaybetti. Her savaş önce kafalarda kazanılır, her savaş önce kafalarda kaybedilir. Sosyalist ülke yönetimleri, bu savaşı önce kafalarda kaybettiler, emperyalist kapitalizm karşısında yenikçi bir psikoza girerek iradelerinin felce uğramasına yol açtılar ve inisiyatifi dünya kapitalizmine kaptırdılar. Çöküş böyle meydana geldi, Gorbaçov’lar, Yeltsin’ler tarihin en büyük ihanetini bu koşullarda kotardılar.

Kuşkusuz bu ihanete karşı liderlerin, kadroların ve emekçi kitlelerin direnemeyişinde Taslak’ta belirtilen nedenler de rol oynamıştır, ama bu etkenler, tablonun sadece küçük bir dilimini açıklayabilir, bütününü değil. Hiç unutmayalım ki, sınıf mücadelesi de önce kafalarda kazanılır veya kaybedilir; toplumsal düzenler, toplumsal sistemler de aynı şekilde önce kafalarda kazanılır veya kaybedilir. Ayrıca, liderler ve kadrolar da hata yapar, kitleler de yanılır; liderler ve kadrolar da, kitleler de zaman zaman ölümcül hatalar yaparlar. Dünya çapındaki sınıf mücadelesinin bütünsel koşullarını bir yana bırakarak sosyalist ülkelerin çöküşünü “sosyalist demokrasinin hayata geçirilemeyişi”ne bağlamak gayet yüzeysel bir yaklaşımın ürünüdür. Reel sosyalist ülkelerdeki bütün eksiklik ve çarpıklıklara rağmen, en geri durumdaki sosyalist ülkede bile, demokratik gelişim, hangi ölçütle değerlendirilirse değerlendirilsin, Yeltsin’lerin, Havel’lerin, Jelev’lerin, Walesa’ların başında bulunduğu kapitalist restorasyon düzenlerinden çok daha ilerideydi. Dünyanın her yanından gelen kapitalist vurguncuların serbestçe at oynattığı, emekçilerin bütün toplumsal kazanımlarının budandığı, emeklilerin sokaklarda dilendiği, parlamentonun topa tutulduğu, mafya kanunsuzluğunun kol gezdiği, kültürün rafa kaldırıldığı, milliyetçi boğazlaşmaların komşuyu komşunun kurdu hâline getirdiği, dinin hortladığı, fahişeliğin yayılarak saygın Nataşa adının kirletildiği, türedi kapitalistlerin restorasyon düzenlerinde demokrasinin izi mi var?

Sosyalist ülkelerde meydana gelen toplumsal çöküş, bir bütün olarak kapitalizm ile sosyalizm arasında dünya, bölge ve ülke çapında süregiden mücadelenin koşullarından yola çıkılarak, bütün nesnel ve öznel etkenler hesaba katılarak açıklanabilir; “demokrasi” etkenini tarihdışı bir yaklaşımla abartarak hiçbir yere varamayız.


Uluslararası Durum ve Kapitalizme Karşı Mücadele

BSP Program Taslağı’nın ikinci bölümü “Uluslararası durum ve kapitalizme karşı mücadele” başlığını taşıyor. Bu başlık, BSP’nin uluslararası durumu değerlendirirken kapitalizme karşı mücadele perspektifinden yola çıktığının bir göstergesi olarak ele alınabilir. Taslağın bu bölümünde, ilkin, Amerikan emperyalist ideologlarının Soğuk Savaştan ve Körfez Savaşından zaferle çıkmanın küstahlığıyla Yeni Dünya Düzeni adını verdikleri bugünkü dünya düzeni kısaca tanımlanıyor: “Bugünkü uluslararası durum; başlıca emperyalist devletlerin 1917’den ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yitirdikleri egemenlik alanlarını yeniden paylaşmaları ve dünya ölçeğinde egemenlik sistemlerini yeniden yapılandırma süreçleriyle belirleniyor. Yeni Dünya Düzeni işte bu stratejinin adı oluyor.” (s. 7).

Bu tanımlamanın hemen ardından ise kapitalizmin nitelendirilmesine geçilerek şöyle deniliyor:

“Kapitalizm, bir kez daha teknolojik olarak kendisini yenileme gücüne sahip olduğunu gösterdi. Kapitalist sistemin krizle yaşayabildiği, hatta bu krizin yarattığı ortamdan kendisini yeniden üretmek için yararlandığı ortaya çıktı”. (Aynı yerde).

Kapitalizme istikrar, yaşama gücü ve hatta kendisini yenileme gücü izafe eden bu tanımlama, sosyalist ideallerini terketmeyen “mücadeleci bir parti’nin, “devrimci bir parti”nin (bakınız “Partinin Kimliği” bölümü, s, 13) program taslağında nasıl yer alıyor?

Kapitalizmin teknolojik olarak kendisini yenilemesi ne anlama gelir? Günümüzdeki teknolojik yenilenme ile eski dönemlerdeki teknolojik yenilenme arasında can alıcı önemde bir farklılık var mı? Bu sorulan irdelemeden genel geçer yargılarda bulunmak anlamsız olur. Bilindiği gibi, sermaye açısından teknolojik yenilenmeye yol açan öğeler, kapitalizmin olmazsa olmaz özellikleri olan rekabet ve üretim sürecinde emeğin rolünü azaltma güdüsüdür. Teknolojik yenilikler ancak kapitalistlerin kârını arttıracak olduklarında uygulama alanına konurlar ve kapitalizmin sistemsel özellikleri çerçevesinde etkide bulunurlar. Hiç bir teknolojik yenilik, kapitalizmin sistemsel özelliklerini ortadan kaldırmaz ve dolayısıyla kapitalizmin içkin krizlerini önlemez. Üstelik yeni teknoloji kendisiyle birlikte sisteme yeni çelişki ve sorunları da taşır.


Yeni teknolojinin sonuçları

On dokuzuncu yüzyıldaki sanayi devriminden bu yana, kapitalizmde köklü teknolojik yenilikler meydana geldi. Günümüzde en gelişkin kapitalist ülkelerde, yeniden programlanabilen robotlarıyla “esnek otomasyon”a geçilmeye başlandığını, bir başka deyişle tam otomatik fabrikaların kurulmasına başlandığını görüyoruz. Ama önde gelen bir robot fabrikatörünün dediği gibi, “işçilerin tek bir vardiyada ürettikleri ürünleri bile satamaz durumdayken, işçilerin iki katı hızla yirmi dört saat kesintisiz çalışan bir robotunuzun olması pek de anlamlı olmayabilir”. (Bakınız, Joyce Kolko, Restructuring The World Economy [Dünya Ekonomisinin Yeniden Yapılandırılması], Pantheon Books, New York, 1988, s, 146). Yani kapitalist düzende her türlü teknolojik gelişme ister istemez kapitalizmin “kanunlarına” tâbi olur. Ayrıca, esnek otomasyon, büyük yatırımlar gerektiren, diğer iş dallarından geniş çapta girdilere gerek gösteren ve böylece ekonomide genişleyici etkiler doğuran büyük ölçekli işletmelerden kaçış eğilimini yaratır. Günümüz sanayiinde belli başlı büyük şirketlerin büyüklükten kaçış eğilimine girdiklerine, dev işletmelerini küçülttüklerine, “ölçek ekonomisi” yerine “kapsam ekonomisi” sağlayan daha küçük ama daha otomatik fabrikalara yöneldiklerine tanık oluyoruz. Paul Sweezy’nin, Joyce Kolko’nun ve öbür Marksist araştırmacıların ısrarla vurguladığı gibi, elektronik ve robotik ağırlıklı yeni bilimsel ve teknolojik gelişmeler, buhar makinesinin ve demiryollarının, otomobil sanayiinin ve uçak sanayiinin tersine, ekonomiyi büyük oranda daraltma, istihdamı azaltma etkisine sahiptirler. Demiryolu, otomobil ve uçak gibi ürünler diğer iş dallarından hammadde ve ara maddelere (demir ve çelik gibi) yoğun bir talep yaratır ve ekonominin bütününü kamçılayarak iş alanlarını genişletirdi. Silikon ürünlerine, yarı iletkenlere, entegre devrelere, minicik bilgisayar çiplerine dayalı bilgisayar, telekomünikasyon, elektronik kontrol ve robot sanayileri, daha önceki teknolojik devrimlerin ürünleriyle karşılaştırılamayacak ölçüde daha az malzeme girdisine ihtiyaç gösterirler ve diğer sanayi dallarının ürünlerine pek talep yaratmazlar; sonuçta ekonominin bütünü küçülür, istihdam seviyesi de büyük ölçüde geriler. (Aynı kitabın özellikle “New-Technology Industries” [Yeni Teknolojilere Dayalı Sanayiler] başlıklı 7. Bölümüne bakınız).

Aynı derecede önemli diğer bir nokta, günümüz kapitalist dünya ekonomisinde üretken olmayan yatırımlarının ulaştığı muazzam boyuttur. Herkesin bildiği gibi, sermaye kâr peşinde koşar; ve 1970’lerin ortalarından bu yana en büyük kârlar üretim alanında değil, mali ve ticari spekülasyon alanlarında elde edilmekte olduğu için sermaye esas olarak bu asalaklık sektörlerine akmaktadır. Toplumda gerçek büyüme ve gelişme üretimle sağlanır; ama günümüz kapitalizmi bir borsa kapitalizmine, bir kumarhane kapitalizmine dönüşmüş bulunuyor; günümüzde üretmek değil, almak satmak, uluslararası borsalarda oynamak, paranın ve her türlü malın spekülasyonunu yapmak geçerli; ideal iş adamı tipi de üretimden “çakmayan” ama her türlü spekülasyon ve ayak oyununun uzmanı olan “yappi” adlı korsanlar. Tabii kapitalizmin bu eğiliminin de istihdam seviyesini önemli ölçüde düşürdüğü açıktır. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün rakamlarına göre dünyadaki toplam işgücünün yaklaşık yüzde 30’u ya işsiz durumdadır, ya da yetersiz ölçüde istihdam edilmektedir. Yani, 120 milyon insan işsizdir, 700 milyon insan ise yetersiz olarak istihdam edilmektedir. (8 Şubat 1994 tarihli Wall Street Journal’den aktaran Monthly Review, Aralık 1994, sayı 7, s. 1, “Unemployment; Achilles’ Heel of Capitalism” [İşsizlik: Kapitalizmin Zayıf Noktası] adlı başyazı).

Kısacası, kapitalizmin “kanunları” çerçevesinde meydana gelen günümüzdeki bilimsel ve teknolojik gelişmeler, istihdam yaratmamakta, artan sayıda işçi ve emekçi gruplarını işsiz bırakmakta, insan gruplarını, bölgeleri, ülkeleri ve hatta kıtaları “gereksiz” hâle getirmektedir. Bu tabloya, kapitalizmin en uç noktalara varan spekülatif yöneliminin iş sahaları açmak, istihdamı arttırmak açısından son derecede olumsuz sonuçlar yaratmasını ekleyelim. Çıkarılabilecek tek sonuç şudur: Kapitalizmin mantığını kırmadan, kâr peşinde koşmayı insan toplumunu yönlendiren ilke durumundan çıkarmadan, bir başka deyişle kapitalizme son vermeden bu durumu değiştirmek mümkün değildir. Bunun da ilk şartı, kafalarımızı değiştirmek, kapitalizmin kader olmadığı bilincini yaymak, bütün insanların insanca yaşayabileceği anlayışını benimsemek ve kapitalizme karşı harekete geçmektir. BSP Program Taslağı’nın teknolojik yeniliklerden yola çıkarak kapitalizme yaşam gücü izafe eden sözleri, en yumuşak şekilde söyleyelim, bu anlayışa hizmet etmemektedir.


Kapitalizmin krizleri

Gelelim konunun daha da vahim olan yanına. Bugüne kadar hiç bir Marksist, kapitalizmin krizleri nedeniyle kendiliğinden yıkılacağını söylemedi. Kapitalizmin iç çelişkileri kaçınılmaz olarak krizlere yol açar. Krizler kapitalizmin zayıf anlarıdırlar. Ama sosyalistler ve emekçiler kapitalizmin bu zayıf anlarından yararlanarak iktidarı ele geçirmek üzere harekete geçemez ve iktidarı ele geçirebilecek örgütlülüğü ve stratejik-taktik ustalığı gösteremezlerse kapitalizm yoluna devam eder; krizin faturasını emekçilerin sırtına yükler, halkın yaşam seviyesini ve yaşam kalitesini düşürür ve kapitalist sınıf ve devlet, günümüzde olduğu gibi artık refah vaadinde bulunma zahmetine bile katlanmadan azgın sömürü ve baskı düzenini sürdürür. Kapitalizmi bütün temelleriyle birlikte ortadan kaldırmaya kararlı örgütlü bir siyasal hareketin müdahalesi olmadıkça, bir başka deyişle işçi sınıfının öncülüğünde emekçiler siyasal bir devrimle iktidarı ele geçirip toplumsal devrimi gerçekleştirmedikçe kapitalizm düşe kalka egemenliğini sürdürür.

Sorun kapitalizmin kendini yenileme kapasitesi, kapitalistlerin ve devletin gücü, yeteneği, becerisi değildir; sorun, kaçınılmaz krizleriyle zayıflığını ikide bir ortaya koyan kapitalizm karşısında sosyalistlerin ve emeğin yeterince bilinçli, kararlı, örgütlü ve mücadeleci olamamasıdır. “Kendini yenileme gücüne sahip kapitalizm” teorileri üreteceğimize kendimize bakalım, kendi zayıflık ve kusurlarımızı giderelim ve emekçi halkın her şeye kadir olduğunu fiilen gösterelim. Sosyalistlere yakışan tutum, gerçekten mücadeleci ve devrimci olmaktır; Program Taslağı’nda yapıldığı gibi yılgın horoz bahanelerine sarılmak değildir.


Kürt Sorunu ve Bölgesel Dayanışma

Program Taslağı’nın 3. Bölümü “Bölge halklarıyla barış, işbirliği ve dayanışma” başlığını taşıyor. Bu bölümde Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya halklarının her zamankinden daha fazla dostluğa, barışa, işbirliğine ve dayanışmaya ihtiyacı olduğu vurgulanıyor. Bölgede Kürt ulusal hareketinin önemli bir dinamik olarak öne çıktığı belirtiliyor. BSP’nin ulusal özgürlük hareketlerini sosyalist ilkeler temelinde desteklediği ve ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkını önkoşulsuz tanıdığı ifade edilerek, “Kürt sorununun çözümüne yapılacak en önemli katkı[nın] bölge düzeyinde etkili ve güçlü bir sosyalist hareket oluşturmak” olduğu sonucuna varılıyor. (s. 10).

Bu bölümde, ayrıca, Türkiye’nin bölgede yayılmacı bir anlayışla “nüfuz alanı” oluşturmaya çalıştığına işaret ediliyor.


Sosyo-Ekonomik Yapı ve Toplumsal Dinamikler

Taslağın 4. Bölümü, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısını ve toplumsal dinamiklerini ele alıyor. Bu bölümde ilkin Türkiye’nin emperyalizme bağımlı orta derecede gelişmiş kapitalist bir ülke olduğu ve Türkiye kapitalizminin tekelci bir karakter taşıdığı ortaya konuyor. Türkiye kapitalizminin “oldukça gelişkin” bir işçi sınıfı yarattığı belirtiliyor ve sistemin, bir yandan emperyalizme bağımlılığın, öte yandan iç dengesizliklerinin yarattığı sorunlar nedeniyle sık sık krize sürüklendiği, istikrarsız olduğu açıklanıyor. Daha sonra, Türkiye Cumhuriyeti devletinin, kapitalizmin gelişmesinde üstlendiği can alıcı rol ve genel nitelikleri açısından tanımlanmasına geçiliyor. Bu konuda yapılan saptamalarda doğru olarak şöyle deniliyor:

“Cumhuriyetin kuruluş yıllarından itibaren toplumun kaynakları kapitalist özel mülkiyetin geliştirilmesine, sermaye birikiminin sağlanmasına ve bunun gerektirdiği altyapının tamamlanmasına aktarılmıştır.” (s. 11).

“Osmanlı İmparatorluğunun kalıntıları üzerinde kurulan Cumhuriyet, daha baştan merkeziyetçi, baskıcı, bürokratik ve militarist bir devlet olarak şekillenmiştir. Bu yapıyla uyum içinde 1950’ye kadar süren ‘tek parti rejimi’ siyasal demokrasinin herhangi bir biçimde gelişmesine olanak tanımamıştır. Daha sonra uluslararası koşulların da zorlamasıyla ‘çok partili’ rejime geçiş, devletin bu niteliklerini değiştirmediği gibi, birden fazla partinin varlığı da burjuva çerçevede bir politik çoğulculuk anlamına gelmemiştir”. (s. 11-12).


Doğrusu, bu tutarlı değerlendirmelerden sonra insan günümüze ışık tutacak siyasal-toplumsal çözümlemeler yapılmasını ve aynı şekilde tutarlı siyasal sonuçlar çıkarılmasını bekliyor. Ancak ne yazık ki tutarsızlıklar ard arda gelmeye başlıyor. Tutarsız ilk çıkarım şu:

“Orta sınıfları da içine alan bir genişlikte bakıldığında burjuvazinin ortak bir kültüründen söz edilemez. Yine burjuvazinin sektörel bir geleneği ve bundan kaynaklanan refleksleri yoktur.” (s. 11).

Türkiye’de orta sınıfları da içine alan bir genişlikte bakıldığında burjuvazinin ortak bir kültüründen söz edilebilir, böyle bir kültür vardır. Egemen bir sınıf varsa ve bu egemenliğini en azından 70 yıldır sürdürüyorsa egemen bir kültür de vardır. Bizzat Program Taslağı’nda yer alan saptamalara göre özel mülkiyetçi, baskıcı, bürokratik ve militarist bir devleti şekillendiren, siyasal demokrasinin herhangi bir biçimde gelişmesine olanak tanımayan, burjuva çerçevede bir siyasal çoğulculuğa bile kapıları sımsıkı tutan bir egemen kültürdür bu. Ve bu kültür içinde en ağırlıklı yeri dün de, bugün de Kemalizm tutmaktadır.


Kemalizm

Kemalizm Türkiye burjuvazisinin resmî ideolojisidir. Değerli toplum bilimci Taha Parla’nın açıkladığı gibi, “Kemalizmin/Atatürkçülüğün çağdaş Türkiye’de ... her konuyu kucaklayan bir kamusal felsefe olduğunu söylemek herhâlde ‘malumu ilam’ olacaktır. Kemalizm yalnız meşru sayılan siyasete, millî eğitime ve ulusal kültüre yön veren bir ideoloji/dünya görüşü değildir; toplumsal yaşamın her alanında, sağduyu eseri ve kamuya yararlı sayılan tutumların, görüşlerin ve açıklamaların bir parametresi ve gerekçesi hükmündedir. Bir yandan, resmî siyasetin ve siyasal iktidarın otoritesini dayandırdığı bir meşruiyet formülü ve miti; öbür yandan genel olarak kamunun -şu ya da bu bilgi ve bilinç düzeyiyle- kabul ettiği ve birçok fikir ve fiili değerlendirmekte kullandığı bir temel meşruiyet normudur. ... Kısacası, Kemalizm/Atatürkçülük çağdaş Türkiye’de tam bir resmî ideoloji, tam bir egemen ideoloji, kapsayıcı bir kamu felsefesi olarak, bunlardan daha geniş bir kategori olan ‘siyasal kültür’ dairesinin içini çok önemli ölçüde dolduran bir gerçekliktir. Siyasal kültür ve Kemalizm özdeş değildir ve çakışmaz ama, denebilir ki, bugünkü Türk siyasal kültürünün en ağırlıklı, en belirleyici kompartımanı, Kemalizm olarak özetlenebilecek bir bilişsel ve duygusal-normatif yönelişler ve davranış eğilimleri bütünüdür. Siyasal kültürün toplam içeriği içinde yer aldığı söylenebilecek başka unsurlar (sol, liberal, dinci yönelişler gibi alt-kültür ideolojileri) ile ‘yüksek kültür’ hâline gelmiş olan Kemalizmin nüfuz edemediği ölçüde ‘halk kültürü’ ve Osmanlı-İslâm toplumunun geleneksel uzantıları/tortuları ya marjinaldir, ya da gayrimeşrudur.” (Taha Parla, Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları cilt 1,   Atatürk’ün Nutuk’u, 1. baskı, İstanbul, 1991, s. 15-16).


Türkiye’de din

Türkiye’de burjuvazinin ortak bir kültüründen söz edilemeyeceği konusunda Taslak’ta yer alan iddia belki de, Kemalizmin Batıcı olması, siyasal yaşamda İslâma yer vermeyen bir Türk-Batı sentezi anlamına gelmesi; buna karşılık, Türkiye’de orta sınıfların ve burjuvazinin bir kesiminde İslâmın yayılması, dinin yükselen bir değer hâline gelmesi, kitleselleşen bir İslamcı akımın siyasal yaşamda ağırlığını duyurması ve sonuçta burjuvazi ve genel olarak toplum içinde bir Batıcı-İslâmcı ikiliğinin görülmesinden kaynaklanıyor olabilir. Ama bu konuda görüntüleri aşmak, süreçleri doğru tahlil etmek, üç unsurun, yani Türk milliyetçiliğinin, İslâmcılığın ve Batıcılığın Türkiye’deki egemen kültürün şekillenmesinde nasıl bir rol oynadığını irdelemek gerekir. Bu konuyu kapsamlı biçimde inceleyen Taha Parla’ya tekrar kulak verelim:

“Türk yönetici sınıfının, giderek de Türk toplumunun 250 yıllık kültürel kimlik arayışında çeşitli ‘sentez’ler ortaya atıldı. İçinde din-devlet ilişkisinin ve milliyetçilik sorununun merkezî bir yer tuttuğu bu sentezler, aynı zamanda toplum içinde zaman zaman sertleşen, önemli politik-ideolojik boyutları olan bir kültür savaşının da eksenini oluşturdu. Hiçbiri tam tutarlı olamayan (arayış sürüyor) bu sentezlerde, çocukların oyun blokları gibi kullanılan üç öğe benimsendi veya reddedildi: Türklük, İslâmiyet, Batı(cılık).” (Taha Parla, Türkiye’nin Siyasal Rejimi 1980-1989, 2. baskı, İstanbul, 1993, s. 200-201).

“İşte 12 Eylül’den sonra meydana geldiğini düşündüğüm değişiklik, yönetimlerin ve bürokrasinin klasik Kemalist laik çizgiyi bırakarak Türk-İslâm Sentezi adı altında (vurgu Türk’te) oluşmaya başlayan dinci bir milliyetçiliğe (vurgu milliyetçilikte) razı gelişleridir. Bu sentezde din, bir ahlak sistemi ve toplumsal kurum olmaktan çok, bürokratik-otoriter devletin elindeki toplumsal denetim araçlarından biri olarak görülmektedir. 1980’lere kadar neredeyse bir ‘alt-kültür’ statüsünde kalan dinin ortodoks devletçi türü, artık, resmî ideoloji Kemalizmin yanıbaşında ‘resmî kültür’ olmak yoluna girmiş bulunuyor.” (Aynı kitap, s. 202-203).

“Türkiye, 12 Eylül 1980’den sonra laiklik konusunda 1920’lerin gerisine düşmüştür. Yalnız bir toplumsal ahlak sistemi olarak değil, bireysel ahlak olarak da çağdaş yaşamda yeri çok küçülmüş olan din, Türkiye’de tekrar yaygınlaşmakla kalmamış, siyasete de sokulmuştur. Hem de aşırı dinci gruplar ya da partiler tarafından değil, bizzat devlet eliyle. 1982 Anayasası’nda aynı zamanda Kemalizmi resmî ideoloji ilan eden bir devletin eliyle! Din ‘hortlamamış’, hortlatılmıştır.” (Aynı kitap, s. 217).

“Kemalizmin yanı sıra dine de devletin denetimi ve gözetiminde verilen görev ve işlev çok açıktır. Din, yurttaşların ideolojik olarak türdeşleştirilmesinde, toplumun depolitize edilmesinde ve çoğulcu siyasetin önlenmesinde ikinci bir ideolojik araç olarak Kemalizme yardım edecektir. Teorik-kavramsal planda bağdaşması olanaksız iki dünya görüşü, Kemalizm ile İslâmiyet, otoriter devletin çifte dayanağı olarak işlevsel planda yanyana kullanılmak istenmiştir. (Bu tasarımdaki iç-gerilime ne kadar egemen olunabileceği ayrı bir sorudur.)” (Aynı kitap, s. 219).


Uzlaşmanın kanıtları

Kemalizm ile İslâmın Türkiye’de devletin çifte ideolojik dayanağı olarak nasıl kullanıldığı, bu iki akımın solu ezmek üzere Türkiye kapitalizminin hizmetine nasıl koşulduğu, Kemalizmle İslâmcılık arasında karşılıklı tavizlerle nasıl bir uzlaşma sağlandığı konusunda iki örnek vereceğiz. Bu örneklerin, kültürel ikiliğin nasıl “tevhid edildiğini” göstermekte, kayıkçı dövüşlerinin ardında yatan gerçek süreçleri ortaya koymakta yararlı olacağını sanıyoruz.

Örneklerden birincisi, Fatih Güllapoğlu’nun Tanksız Topsuz Harekât (Tekin Yayınları) adlı kitabıdır. Kitap, Milli Güvenlik Kurulu’na şeriatçı akımların örgütlenmesi konusunda yapılan bir şikâyetin aşamalarını ayrıntılı olarak vermekte, sonuçta bu örgütlenmenin bizzat Milli Güvenlik Kurulu’nun denetimi ve yönlendirmesi altında yapıldığını kavrayan şikâyetçinin uğradığı şaşkınlığı dile getirmektedir. Toplumla İlişkiler Başkanlığı’nın (TİB), yani devletin psikolojik savaştan sorumlu çekirdek kadrosunun en yetkili komutanının odasında bir duvarın boydan boya Nutuk’la, karşı duvarın ise boydan boya Kuran’la dolu olması yaşadığımız sürecin anlamlı bir simgesi olarak kabul edilebilir. Komünist Manifesto’ya karşı bir elde Nutuk, bir elde Kuran’la çarpışan kontr-gerillacılar; işte günümüzün gerçeği!

İkinci örnek, Refah Partisi’nin programıdır. Refah Partisi, programının “Başlangıç” bölümünde şunları söylemektedir:

“Bu Program: Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununda yer alan, Atatürk ilkeleri doğrultusunda

-Tarih boyunca bağımsız yaşamış, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet ve Demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak, kişinin temel hak ve hürriyetlerini sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak amacıyla,

-Türkiye Cumhuriyetinin herşeyden önce Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, yani bütün, fertlerinin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün hâlinde, diğer bir deyişle millî dayanışma ve adalet anlayışı içerisinde yaşayan bir toplum olduğu görüşüyle, Türk Devletinin bağımsızlığına önem veren, temel insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğü prensibini benimsemiş, kanun karşısında din, dil, ırk, renk ve mezhep farkı gözetmeksizin herkesi eşit sayan, toplum huzuruna ağırlık veren bir inançla hazırlanmıştır.” (Refah Partisi Programı, s. 5-6).

Ne Refah taraftarlarının, ne de Refah karşıtlarının hiç açığa vurmadıkları bu program, Kemalist devlete ve ardındaki yerli ve yabancı sermayeye verilen bir taahhütname niteliğindedir. Tavizler karşılıklıdır; din Kemalizmi, Kemalizm dini tanımaktadır. Ortak çizgi bulunmuştur.


Amerika’nın yeniden gelenekselleştirme programı

Yine Taha Parla’nın işaret ettiği gibi, dine verilen bu rol sadece Türkiye’ye özgü değildir. Bu gelişme, Amerikan emperyalizminin geliştirdiği “re-traditionalization” (yeniden gelenekselleştirme) politikasının Türkiye koşullarındaki uygulamasıdır:

“Devlet kontrolünde dinci milliyetçilik, 1980’ler Türkiye’sine özgü bir şey değildir. Müttefik Üçüncü Dünya ülkelerinde ‘vesayetçi demokrasilerle modernleşme’ tezleri ve politikalarının tutmadığı görülünce geliştirilen ‘bürokratik-otoriter yönetimlerle yeniden gelenekselleşme’ tezleri ile uyum, belki de irtibat içinde. İkinci sınıf Amerikan akademisyenlerince ‘sosyal bilimsel’ dayanak kazandırılan bu tezler, ABD’li ve yerli uygulamacılar tarafından yalnızca sola değil, genel olarak demokrasiye karşı kullanılan devlet politikalarına dönüştürülüyor. Din kutusunun içi, örneğin Endonezya ve Pakistan’da İslâmiyet’le, Brezilya ve Şili’de ise Hıristiyanlıkla doluyor.” (Taha Parla, Türkiye’nin Siyasal Rejimi 1980-1989, “Dinci Milliyetçilik”, s. 204).

“Amerikan sosyal bilimlerinde üretilen ‘yeniden gelenekselleşme’ ‘tezleri, daha doğrusu ‘yeniden gelenekselleştirme’ ideolojisi, ABD güdümündeki Batı emperyalizminin nüfuz bölgesindeki Üçüncü Dünya ülkelerinde yürütülen politikaların rehberi olmuştur. Allah bilir popülarize edilerek ‘örtülü operasyon’ talimnamelerine ve üst düzeydeki askerî danışmanların sözlü telkinlerine kadar girmiştir.” (Aynı kitap, “Laiklik ve Türk-İslâm-Nato Sentezi”, s. 220).


Türkiye’de egemen kültür

Bütün bu söylenenler ışığında Türkiye’de burjuvazinin ortak bir kültürünün var olmadığını iddia etmenin temelsiz olduğunu gösterebildiğimizi sanıyoruz. Türkiye burjuvazisinin kültürü emek düşmanlığına, mülkiyetçiliğe, tüketimciliğe, şovenizme, bürokratizme ve militarizme dayalı olan ve dinle takviye edilmiş Kemalist kültürdür. Burada çok ilginç bir noktaya da işaret edelim: BSP Program Taslağı’nda Kemalizmin adı hiç geçmemektedir. Sanki bu taslak Türkiye’de değil de ayda yazılmıştır ve taslağın yazarları toplumun bütün gözeneklerine kadar sinmiş olan ve insanlarımızı daha çocukluktan sakatlayan her yerde hazır ve nazır bu gerçekliği hiç görmemiş ve hiç duymamışlardır. Bu tutumu gerçekten anlaşılmaz ve gayriahlaki buluyoruz. Hitler’in ülkesinde Nazizm’den, Mussolini’nin ülkesinde Faşizm’den, Franko’nun ülkesinde Falanjizm’den, İbni Suud’un ülkesinde Vahabilik’ten, Humeyni’nin ülkesinde Humeynizm’den söz etmeden siyasi tahlil yapmaya kalkan insanlara, hele hele bu insanlar devrimci ve sosyalist olma iddiasındaysalar, ne denirdi, bir düşünelim. Siyasal taktik, gerçekçilik, yanlış anlamalara yol açmamak gibisinden şu ya da bu gerekçeyi özür olarak gösterenlere, özürlerinin kabahatlerinden büyük olacağını hatırlatmak isteriz. Çünkü Taslak çok doğru olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin daha baştan özel sektörcü, baskıcı, bürokratik ve militarist bir devlet olarak şekillendiğini, bugüne kadar da siyasal çoğulculuğa olanak tanımadığını söylüyor. Bu şekillenme sırasındaki rehber ideolojinin adı neydi peki? Rejime bizzat rejim yöneticileri tarafından ve genel olarak sosyal ve siyasal bilimciler tarafından hangi ad veriliyordu? Anayasa’da, Siyasal Partiler Yasası’nda hangi ideolojiye bağlılık zorunlu kılınıyor? Türkiye’nin bütün okullarında daha körpecik çocukların beyni neyle yıkanıyor?

Gelelim burjuvazinin sektörel bir geleneği ve bundan kaynaklanan refleksleri olmadığı iddiasına. Bu bulanık iddia ne anlama geliyor ve taslakta ne arıyor? Rekabetin kapitalizmin ayrılmaz bir özelliği olduğunu biliyoruz. Çıkar ayrılıklarının çeşitli sektörlerin burjuvaları arasında farklı tutumlara yol açtığını hiç görmüyor muyuz? Bunun en yeni örneği, tekstilcilerle otomobilciler arasında gümrük birliğine giriş konusunda yaşanan farklılık değil mi? İhracatçılarla ithalatçılar arasında, bankalarla sanayiciler arasında çeşitli ekonomik ve siyasal kararlar konusunda çekişmeler meydana gelmiyor mu? Belirli sektörlerin yararına veya belirli sektörlerin zararına olan her karar çeşitli sektörler ve gruplar arasında kimi zaman açık, kimi zaman örtülü bir mücadeleye konu olmuyor mu? Ama bu bulanık iddia, burjuvazinin hiçbir kesiminin demokratik bir çizgiyi savunmadığı, emeğe ve özgürlüklere karşı bütün temel konularda bütün burjuva kesimlerinin bir ve bütün davrandıkları anlamına geliyorsa, bu olgunun, kapitalizmin en temel özelliğinin, yani sermaye ile emek arasındaki sınıf karşıtlığının ve sınıf mücadelesinin zorunlu sonucu olduğunu hatırlatırız.


Devletin çelik çekirdeği

BSP Program Taslağı günümüzdeki siyasal tabloyu tanımlarken şöyle yazıyor:

“Bu koşullarda rejimi sürdürmeye çalışan güçlerin yanı sıra, bir yandan faşist hareket yükselirken, diğer yandan da şeriatçı hareket toplumu teslim almaya çalışıyor.

“Burjuvazinin başka bir siyasal eğilimi ise, ‘yeniden yapılanma’ öneriyor. Bu proje ile sistemin krizinden liberal-batıcı çıkış yolları aranıyor.” (s. 12).

“Rejimi sürdürmeye çalışan güçler”le faşist hareket ve şeriatçı hareket arasındaki binbir bağı siyasal tahlilimizin merkezine yerleştirmeden Türkiye’de bırakın sosyalist politikayı, herhangi bir politikayı bile yürütmek imkânsızdır. Bir defa adını koyalım. Rejimi sürdürmeye çalışan güçlerin odağında devletin çelik çekirdeği yer alıyor. Bir başka deyişle iç ve dış sermaye çevreleriyle içli dışlı olan ve Türkiye kapitalizmi adına siyasetin çerçevesini çizen, siyaset planlamasını yapan askerî ve sivil yüksek bürokrasi yer alıyor. Türkiye’deki bütün burjuva partilerinin devletin çelik çekirdeğinin güdümünde hareket ettiklerini ağır bedeller ödeyerek edindiğimiz bu kadar yıllık tecrübeden sonra artık biliyoruz. Şeriatçı hareketin devletle olan ilişkisini yukarıda açıkladık. Türkeş’in Milliyetçi Hareket Partisi’nin devletin çelik çekirdeğinin legal uzantısı olduğunu bilmeyen kimse kaldığını sanmıyoruz. Devletin çelik çekirdeğiyle, rejimin ana bekçileriyle doğrudan bağlantısı olmayan, “bağımsız” ya da “özerk” faşist veya şeriatçı çevrelerin ancak marjinal güçler olduğunu da kabul etmeliyiz.

Burjuvazinin ‘yeniden yapılanma’ önerdiği belirtilen eğiliminin, bununla galiba Cem Boyner’in Yeni Demokrasi Hareketi kastediliyor, batıcı olduğu kesin ama liberal olduğu çok su götürür. YDH’nin ne programıyla, ne politikasıyla, ne de kadrolarıyla siyasal ve felsefi anlamda liberal olduğunu gösteren herhangi bir kanıt yok. Özelleştirme şampiyonluğu yapmasıyla belki iktisadi anlamda liberal olduğu söylenebilir ama bu kadarlığını zaten liberal olarak nitelendirilemeyecek diğer sağ partiler de yapıyorlar.


Özne ve Dinamikler

Taslağın 4. bölümünün en sonunda Türkiye’deki toplumsal kurtuluş mücadelesinin dinamikleri sıralanıyor. Toplumsal dinamiklerle ilgili paragraf şöyle:

“Kapitalizme karşı mücadelenin öznesi mavi ve beyaz yakalı işçiler ve onun etkin bir parçası olan kamu çalışanları; geniş kent yoksulları kitlesi; küçük üreticiler; yoksul köylüler ve kapitalizmin sömürü düzenini sürdürmesini sağlayan baskı biçimlerine karşı yürüttükleri mücadeleden dolayı Kürt dinamiği, kadın, çevre, ve barış hareketleri toplumsal kurtuluş mücadelesinin başlıca dinamiklerini oluşturuyor.” (s. 12).

Öncelikle özne ve dinamik ayırımının ne anlama geldiğini çıkaramıyoruz. Her özne dinamiktir, her dinamik de öznedir. İkincisi, yukarıda sıralanan bütün dinamiklerin şu ya da bu şekilde toplumsal kurtuluş mücadelesinde yer aldıkları kesindir ama bu durum, bu dinamikleri birbirinin eşdeğeri sayma sonucunu doğurmamalıdır. Kapitalizme ve emperyalizme karşı toplumsal kurtuluş mücadelesinin öncü ve temel gücü işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının toplumsal devrim mücadelesinin öncüsü ve omurgası olduğu ve ancak işçi sınıfı çevresinde sözü edilen diğer güçlerin toparlanabileceği gerçeğinin vurgulanmamasını önemli bir eksiklik sayıyoruz. Üçüncüsü, başta işçi sınıfı olmak üzere sözü geçen dinamiklerin bölümün sonunda sıralanması yerine, öne çıkarılarak Cumhuriyet tarihi boyunca ne ölçüde ve nasıl etkili olduklarının verilmesinin, yani Cumhuriyet tarihinin emek ile sermaye arasındaki sınıf mücadelesi tarihi olarak sunulmasının, sınıf mücadelesi öğretisini benimseyen sosyalist bir parti için çok daha uygun olacağını düşünüyoruz.

Önemli bir noktayı daha belirtelim. Kürt ulusal hareketinin, toplumsal kurtuluş mücadelesinde yer alan dinamiklerden biri olduğu doğru olarak ortaya konurken, Türkiye’de Kürtlerin dışındaki ulusal toplulukların ve inanç gruplarının eşitlik mücadelesinin de bu dinamikler arasında sayılmaması ciddi bir eksikliktir. Türkiye gerçek bir milletler ve inanç grupları hapishanesidir. Arapların, Lazların, Çerkezlerin, Gürcülerin, Boşnakların, Süryanilerin, Ermenilerin, Elenlerin, Yahudilerin ve diğer ulusal grupların dillerini, kültürlerini korumak, ulusal haklarına kavuşmak ve hatta bu topraklardan yok olmamak için yürüttükleri mücadelenin boyutları bugün küçük olabilir, ama zorunlu olarak büyüyecektir. Aynı şekilde, Alevilerin ve diğer dinsel, mezhepsel azınlıkların eşitlik mücadelesi de Türkiye’de toplumsal kurtuluş yolunda önemli bir dinamiktir. Çok-uluslu, çok-kültürlü ve çok-dilli eşit bir toplumu gerçek bir zenginlik sayıyorsak, bütün ulusal topluluklara ve inanç gruplarına gerekli özeni öncelikle bizim göstermemiz şarttır.


Partinin Kimliği

Taslağın 5. Bölümü iki kısımdan oluşuyor. İlk kısımda BSP’nin kimliği üzerinde duruluyor. Buna göre BSP, daha önce de işaret edildiği gibi, Marksizmi benimseyen, sınıf karakterli, birleşik, çoğulcu, mücadeleci, devrimci, enternasyonalist bir kitle partisidir. (s. 12-13).

Bu kısımda iki noktaya değinmek istiyoruz. Birincisi, Partinin toplumsal devrim mücadelesini örgütlemek, yaymak ve yönetmek amacıyla çalışan öncü örgüt olduğu belirtilmiyor. Öncülük iddiasından vazgeçmek pratikte devrim iddiasından vazgeçmek demektir. İkincisi Leninizm’den koparılmış bir Marksizm, Marksizm olmaktan çıkar. Marksizm-Leninizm bir bütündür. Dünya proletaryasının on dokuzuncu yüzyıldaki mücadele deneyimi ile yirminci yüzyıldaki sosyalist devrim ve iktidar dönemlerini de içeren uluslararası deneyimi, emperyalizm çağının uluslararası deneyimi keyfî biçimde birbirinden ayrılamaz, işçi sınıfının bilimsel teorisi dondurulamaz. Türkiye işçi sınıfının devrimci öncüsü, mücadelelerini Marksizm-Leninizm’le Türkiye komünist ve işçi hareketinin ülkenin özgül koşulları içinde edindiği deneyimi birleştirerek yürütür.


Partinin Amacı

5. Bölümün ikinci kısmında “Partinin Amacı” işleniyor. Buna göre “BSP’nin amacı sosyalizmdir. Kapitalizmin toplumsal bir devrimle ortadan kaldırılmasını amaçlar.” (s. 13). Bu kısımda BSP’nin herkesin eşit ve özgür olduğu, sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız ve insanla doğa arasındaki uyumun sağlandığı bir dünyayı amaçladığı, devlet ve toplum ikiliğinin aşıldığı bir özyönetim düzenini savunduğu anlatılıyor.

Bütün bunlar kuşkusuz çok yerinde ama can alıcı bir eksiklik var. Böyle bir dünyaya nasıl varılacağı, cennetlerini kaybetmek istemeyen kapitalistlerin ve uşaklarının iktidarına nasıl son verileceği ve kurulacak sosyalist iktidarın, dünya kapitalist sınıfının bir parçası olan Türkiye kapitalist sınıfının uluslararası destekli saldırılarına karşı nasıl korunacağı ve savunulacağı konusunda en ufak bir ipucu yok. Kısacası, proletarya diktatörlüğünün gereği üzerinde, devrimci kazanımların uluslararası sermayenin ne kadar kanlı olabildiğini gördüğümüz saldırılarına karşı fiilen korunabilmesinin tek yolu üzerinde hiç durulmamış. Burada belki Türkiye’nin bilinen koşullarında legal bir partinin programında konuya bu açıklıkla değinilemeyeceği şeklinde bir itirazda bulunulabilir. Ama Taslak’ta, devrimin korunması ve savunulmasının gerektireceği önlemler konusunda en küçücük bir imada bile bulunulmamış, anti-demokratik yasal sınırlamaları kuş diliyle aşmak, “arif olanın anlayacağı” şekilde meram anlatmak için hiç çaba gösterilmemiş.

Bir başka can alıcı eksiklik, sömürüye son vermek, sermayenin emek üzerindeki tahakkümüne son vermek için mutlaka atılması gereken vazgeçilmez nitelikteki sosyal, ekonomik ve askerî-diplomatik adımlar konusunda taslak yazarların kaleminden tek bir satır bile çıkmaması. Belki inanmayacaksınız, daha doğrusu inanamayacaksınız ama BSP’nin Program Taslağı’nda büyük sermaye şirketlerinin kamulaştırılması, dış ticaretin kontrol altına alınması, İMF boyunduruğunun kırılması, NATO’dan çıkılması, Amerikan üslerine el konulması, büyük medya kuruluşlarının sermayenin ve devletin güdümünden çıkarılması gibi bir tek önlem bile yok. Peki ama sermayenin tahakkümü denen şey nasıl kırılacak, emekçiler sömürüden nasıl kurtulacak, yeni dünya nasıl kurulacak? Sihirle büyüyle mi, yoksa dua ederek mi?

Son bir umutla, BSPnin “Güncel Politik Mücadele Hedefleri”ne bakıyoruz, belki asıl programda her nasılsa unutulan bu kilit önlemler burada yer alıyordur diye düşünerek... Güncel politik mücadele hedefleri 16 maddeden oluşuyor ve özelleştirmeye karşı mücadele için; Kürt sorununun çözümü için; işçilerin, emekçilerin ve tüm ezilenlerin politik yaşama etkin katılımı için; 12 Eylül anayasasını ve hukukunu aşmak için; düşünce, eylem ve örgütlenme özgürlüğü için; yeterli ücret ve maaş için; adil bir vergi düzeni için; işsizliğe karşı emekçi halkın korunması için; yoksul köylülüğün desteklenmesi için; düzenin çevreyi tahrip etmesini önlemek için; kadınların eşitliği ve özgürlüğü için; tutarlı ve demokratik bir laiklik için; herkese parasız, eşit eğitim ve sağlık hizmetlerinin sağlanması için; gençliğe güvenli bir gelecek, gelişme ve özgürlük için; emeklilerin korunması için; son olarak da, özürlülerin hakları için alınacak önlemleri sıralıyor. (s. 16-23). Holdingleri kamulaştırma, NATO’dan çıkış ve benzeri önlemler burada da yok.

Ne demeli? Galiba bu bir unutkanlık değil, sistemli bir yaklaşımın ürünü; Marksizme bağlılık, mücadelecilik, devrimcilik konusunda söylenen bütün güzel sözlere rağmen gerçekte Avrupalı eski komünistlerin birbiri ardından benimsedikleri yeni sosyal demokratik platforma kayma eğiliminin somut bir göstergesi. BSPnin çeşidi grup ve çevrelerin ortaklığını temsil ettiğini kuşkusuz biliyoruz. Ama bu grup ve çevrelerin ortak paydasının sermayeyi kamulaştırmaktan vazgeçme, NATO’da kalma, İMF’de kalma, Amerikan emperyalizminin üslerine dokunmama, kısacası bağımsızlık ve sosyalizmden vazgeçme gibi geri ve gerici bir platform anlamına geldiğini hiç düşünmemiştik ve hâlâ da düşünmek istemiyoruz. Ama bu konuda derhâl bir açıklama ve düzeltme yapılmasının zorunlu olduğu da ortada.

TİKP ve TBKP dışında Türkiye’de bugüne kadar sosyalizm adına ortaya çıkan hiçbir parti bu konularda taviz vermedi. Aydınlıkçılar “Sovyet sosyal-emperyalizmi”ne karşı Türkiye’nin NATO’da kalmasının gerekli olduğunu savundular. Haydar Kutlu’lar ve Zülfü Dicleli’ler ise hazırladıkları programda NATO’nun siyasi kanadında kalınmasını, ama askerî kanadından çıkılmasını önerdiler. BSP’yi oluşturan çevre ve grupların bu iki olumsuz örneği izlemek isteyeceklerine inanmak istemiyoruz.


Sonuç

BSP Program Taslağı’nda sosyalist bir partinin programına yakışmayan çeşitli ifade ve yazım bozuklukları var. Bunlar titiz bir redaksiyon çalışmasıyla düzeltilebilir. Burada onlar üzerinde durmayacağız. Ancak, yukarıda işaret ettiğimiz, partiyi sosyalist bir parti kimliğinden uzaklaştıracak çok önemli ilkesel yanlışların düzeltilmesinin ve eksikliklerin giderilmesinin zorunlu olduğu kanısındayız.

BSP’nin işçi sınıfının toplumsal devrim mücadelesinde olumlu bir rol oynayabilmesi için Program Taslağı’nda en azından aşağıdaki ilkesel düzeltme ve eklemeler yapılmalıdır:

1. Burjuvazinin siyasi-askerî tahakkümünü kırmak ve devrimin kazanımlarını korumak için işçilerin ve emekçilerin özgücüne dayanan bir meşru savunma teşkilatının gerekli olduğu bir şekilde ifade edilmelidir.

2. Türkiye burjuvazisinin resmî ideolojisi olan Kemalizme karşı kararlı olarak mücadele edileceği belirtilmelidir.

3. Sosyalist devrimin öncü ve temel gücünün işçi sınıfı olduğu ifade edilmelidir.

4. Tüm toplumun eşitlik ve refah içinde yaşaması, maddi ve kültürel düzeyinin her geçen gün yükseltilmesi için emperyalistlere ve yedi holdinglere ait bankaların, sigorta şirketlerinin, sanayi, ticaret ve tarım işletmelerinin kamulaştırılacağı; dış ticaret şirketlerinin kamulaştırılacağı; büyük toprak sahiplerinin mülkiyetine el konulacağı, bu topraklarm tarım işçilerinin, topraksız ve az topraklı köylülerin üretim kooperatiflerine devredileceği belirtilmelidir.

5. Dünya kapitalist ekonomisinden bağımsız planlı bir ekonominin kurulabilmesi için İMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist mali kuruluşlardan çıkılacağı; dış borçların iptal edileceği; eşit olmayan ikili anlaşmaların geçersiz sayılacağı; Avrupa Topluluğu ile ortaklık anlaşmasının ve gümrük birliği anlaşmasının iptal edileceği açıklanmalıdır.

6. Bağımsızlığımızı korumak ve dünya banşına ve halklar arasındaki dostluk ve dayanışmaya katkıda bulunmak için NATO’dan çıkacağımız; NATO ve Amerikan üslerine el koyacağımız; gizli diplomasiye son vereceğimiz ilan edilmelidir.

7. Yazılı, sözlü ve görüntülü basın ve yayın kurumlarını kapitalist grupların ve devlet bürokrasisinin elinde halkı aptallaştırma ve gütme silahı olmaktan çıkarmak için kamulaştıracağımız ve bu kurumlan işçi ve emekçi kollektiflerinin yönettiği özerk kurumlar hâline getireceğimiz açıklanmalıdır.

 
Yazarın Diğer Yazıları
 MERHABA
 Onbeşleri Andık
 Gündemden
 Oğuzhan Müftüoğlu ve Arkadaslarına Açık Mektup
 Kıbrıslı Türkler Kardeşimizdir, Eşitimizdir, Dostumuzdur
 Libya Gündeminden
 Bıçak Kemiğe Dayandı
 Merhaba
 Atılım Üzerine
 Engin Ardıç’ın İftiracılığı Tescil Edildi
 AKP 12 Eylül Rejiminin Yeni Efendisi
 Şiir: Gerileyen Türkiye Yahut Adnan Menderes’e Öğütler
 Merhaba
 Hrant Dink’i anıyoruz
 Barış bölmez, birleştirir

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS