Sosyalist Dergi: 27 |  ÜRÜN |
Kürt Sorunu Üzerine

AKP’nin Kürt açılımına kadar gelen süreci, devletin ve Kürt ulusal hareketinin politikalarını tarihsel gelişim içerisinde anlamak ve geleceğe yönelik kestirimlere temel sağlamak için Ürün’ün Kürt sorununa ilişkin değerlendirmelerini okurlarımıza topluca sunuyoruz



Ürün, burjuva milliyetçiliğine karşı proletarya enternasyonalizmini ödünsüz biçimde savunacak, marksizm leninizmin ulusal soruna ilişkin yaklaşımını, ulusal sorunun ülkemizdeki kapsam ve boyutlarını tarihsel somut bütün yönleriyle irdeleyecektir. Kürtlerin meşru demokratik eşitlik taleplerini tanımamak için ısrarla sürdürülen ve ülkemizde bütün toplumsal yaşamı zehirleyen boyutlara ulaşan savaşın durdurulmasına ve sorunun ulusların tam eşitliği ve kardeşliği temelinde çözülmesine çalışacaktır. (Ürün Kitap Dizisi Sayı: 1, 28 29 Ocak 1997, “Başlarken”)


Silahlı Kuvvetler, emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ’ın üst düzey bir komutana dayanarak açıkladığı gibi “verilecek bilgi belki düşmana sızabilir düşüncesiyle başlama vakti hükümetten bile gizlenen” bir harekâta girişerek komşu bir ülkeye girdi. PKK üslerini yok etmek gerekçesiyle başlatılan bu “Çekiç harekâtı” bütün basında yer alan açıklamaya göre, “1974 Kıbrıs çıkarması da dahil olmak üzere Cumhuriyet tarihinin en büyük ve en kapsamlı operasyonu. Harekât, bölgenin tüm sınırlarına dayanmış durumda. TSK, yaklaşık 25 bin asker, 4 bin korucu, tank, top ve diğer zırhlı araçlar ve hava desteğiyle Kuzey Irak’ta çok geniş çaplı bir operasyon yürütüyor.” [ Radikal , 26 Mayıs 1997, s. 8]. Başta bölge ülkeleri Suriye, Irak ve İran olmak üzere bütün Arap Birliği ülkeleri, Rusya, Avrupa Birliği ülkeleri ve Birleşmiş Milletler genel sekreteri Kofi Annan tarafından kınanan, sadece ABD tarafından “sınırlı bir sürede geri çekilmek kaydıyla” desteklenen bu operasyonun Türkiye’ye ne getirip, ne götüreceği hiç tartışılmıyor bile.

Benzeri operasyonların Kürt sorununun çözümüne hiç yardımcı olmadığını, sadece sorunu kangrenleştirdiğini, demokratik ve barışçı çözümün yolunu tıkadığını, Kürt sorununu askerî yollarla çözme stratejisinin sonuçlarından birinin irticanın hızlı gelişimi olduğunu, bu yöntemin Türkiye’yi ister istemez ABD’ye daha da bağımlı hâle getirdiğini, ülkemizin ABD İsrail eksenli politikalara mahkûm hâle gelmesinin felaketli bir yol olduğunu bilebilecek durumda olanların sırf Refahyola karşı oluşan cepheyi bölmemek adına bu konudan uzak durmaları ahlaki açıdan olduğu kadar siyasal strateji açısından da yanlış bir tutumdur. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 2, 15 16 Haziran 1997, “Toz Duman İçinde”)


Ulusal hareketlerin, doğaları gereği birer kurtuluş hareketi olduğunu öne sürmek de pek doğru olmayacaktır. Sosyalizmin dünya coğrafyasından bir güç olarak yok olmasıyla birlikte, ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerin, günümüzdeki ulusal mücadeleler üzerindeki en belirleyici dışsal belirleyenin etkisi altına girme tehdidiyle karşı karşıyadırlar. Bu tehdidin panzehiri ise toplumsal kurtuluş ideolojisinin güç kazanmasına, bu hareketlerdeki sosyalizmin ideolojik ağırlığının artmasına, kendi bölgelerinde özel perspektifler üretebilmelerine, bu kapitalist güçlerin karşısında yeni bir alternatif üretebilmelerine bağlıdır. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı : 2, 15 16 Haziran 1997, “Dünden Bugüne Dünya ve Türkiye”)


Türkiye barış güçleri, Kürt sorununun barışçı bir çözüme kavuşturulmasını, ülkedeki kanayan yaranın derhâl durdurulmasını, kirli savaşın sona ermesini istiyorlar. “Olağanüstü hâl”, “Bölge valiliği”, “koruculuk kurumu”, “özel tim” gibi yapılanmalara son verilmelidir. Susurluk çeteleri dağıtılmalı ve cezalandırılmalıdır. Savaş mağdurlarına tazminat ödenmelidir. Her zaman ve her yerde olduğu gibi, savaştan en ağır yarayı alan kadınların ve çocukların ruhsal ve bedensel sağlıklarını yeniden kazanması için köklü adımlar atılmalıdır. Savaşın yaraları her anlamda sarılmalıdır.

Herkesin bildiği gibi köylerin, ormanların yakılması, insanların toplu göçe zorlanması, kimyasal silah kullanımı, halkların düşman ilan edilmesi, kültürlerin yok edilmesi, ulusal ayrımcılık yapılması bütün uluslararası belgelerde insanlık suçu sayılmıştır. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 3, 10 Eylül 1997, “Barışı Kazanmak İçin Savaşmak Gereklidir”)

Ekonominin yanı sıra siyasal alanda da yıkım politikası egemen. “Susurluk’u çözemezsem başbakanlık bana haram olsun” diyen Mesut Yılmaz Susurluk’u gündeminden tamamen çıkardı. İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’a düzenlenen suikast girişiminin yeniden ortaya serdiği kanlı bağlantılar bile izlenmedi, olayın en alt düzeydeki faşist çete elemanlarının yakalanmasıyla çözüme kavuştuğu varsayıldı. Şemdin Sakık operasyonuyla Kürt sorununda askerî çözümün sağlandığı, “terörün sona erdirildiği” havası kim bilir kaçıncı kez yeniden ve pek yoğun olarak estirildiyse de gerçekler inatçı olduklarını bir kez daha kanıtladılar. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 5, 22 Temmuz 1998, “Tehlikeli Yönelim”)


Geçen sayımızda vurguladığımız gibi, egemen sermaye oligarşisi Türkiye’yi “dışta macera, içte yıkım” çizgisine sürüklüyor. Kürt sorununun askerî çözümü için “terörün dış desteğini ortadan kaldırma” gerekçesiyle Suriye’yle savaşın eşiğine geldik. ABD ve İsrail’le girişilen stratejik ittifak çerçevesinde iki yandan köşeye sıkıştırılan Suriye’nin Öcalan’ı topraklarından çıkarması, sorunları savaş tehditiyle çözme çizgisinin bir kez daha olumlanmasına yol açtı. Rusya yönetiminin siyasi sığınma hakkı tanımayı reddetmesiyle iyice zafer sarhoşu olduk. Ne var ki, İtalya’nın sığınma hakkını tanıyacağını ve bunu sorunun barışçı yollardan çözümü için bir fırsat olarak gördüğünü açıklamasıyla zafer sarhoşluğu öfke nöbetine dönüştü.

Koro hâlinde ulusal nefretleri körükleyen, iç savaş kışkırtıcılığına soyunan medya, sığınma hakkının temel bir insanlık hakkı olduğunu “unuttu”. Oysa, ilkokul tarih kitaplarında bile “Türkler’in kendilerine sığınanları ne pahasına olursa olsun başkasına teslim etmeme hasleti”yle övündüğümüzü herkes biliyor. Bu kitaplarda, “Atalarımızın kendilerine sığınan kişileri teslim etmemek için savaşı bile göze aldığı” cümlesini okumayan bir tek eğitimli kişi bile yoktur. En azından okur yazar olduklarını varsaymak zorunda olduğumuz anlı şanlı kişilerin ve medya mensuplarının bu hasleti başkalarında da görmekten neden bu kadar gocunduklarını anlamak gerçekten zor. Demek ki, bu kişiler para ve iktidar dışında değer tanımıyorlar. Ekonomik ve askerî tehditlerin işe yaramadığını görünce çılgına dönüyorlar. Kabagücün ve paranın hak yaratmadığı gerçeğini içlerine sindiremiyorlar.

Soğukkanlı bir değerlendirme yapan her gözlemci Suriye’ye savaş tehditleriyle başlayan sürecin Kürt sorununu dünyanın gündemine iyice oturttuğunu, sorunun evrenselleştiğini saptayabilir. Bu durumda, toplumsal zihniyetimizin, siyasal kültürümüzün insanlığın en asgari evrensel normlarıyla çeliştiği artık herkesin gözüne daha çok batacak. Politikacılarımızın, kurumlarımızın, zihniyetimizin, alışkanlıklarımızın ne kadar köhnemiş oduğu bu kez dünya ölçeğinde kanıtlanacak. Bütün “uygarlık” ve “çağdaşlık” iddialarımıza rağmen, attığımız her adımla büyük insanlıktan daha da uzaklaşıyoruz. Yanımızda dost olarak savaş tacirlerinden, Berlusconi gibi gırtlağına kadar yolsuzluğa bulaşmış işadamı politikacılardan, dünya egemenliğini elinde tutmak için strateji hesapları yapan ABD’nin emperyalist yöneticilerinden, Netanyahu gibi siyonist ırkçılardan, faşistlerden ve mafya babalarından başka kimseyi bulamıyoruz.

Kana, gözyaşına, inanılmaz acılara, derin yaralara yol açan politikalarda ısrar edenler, insanlığın en temel normlarına uyum sağlayarak elde edilmesi mümkün barışçı çözümleri reddedenler, ülkemizin bugününe ve geleceğine gerçekten kıyıyorlar. Barışçı çözümleri elinin tersiyle itenler, ülkemizi ABD’nin emperyalist planlarına, İsrail siyonizminin payandalığına mahkûm ediyorlar. Unutmayalım ki, hiçbir şey halkların dostluğunun yerini tutamaz. Eşitlik ve özgürlük ilişkisi, ilişkinin taraflarını birlikte yüceltir, her iki tarafa da sayısız faydalar sağlar. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 6, Aralık 1998, “Yeni Bir Başlangıca Doğru”)


Her türlü ulusal ayrıcalığı reddetmek, her ulusun dil ve kültür özgürlüğünü eksiksiz tanımak, özgür ulusların özgür birliği esasına dayalı federasyon usulüne açık olmak, kanlı ulusal kavgalara yol açmamak üzere kendi kaderini tayin hakkını tanımak gibi temel demokratik ilkeler 75 yıl boyunca asla benimsenmemiş, aksine düşmanca karşılanmıştır. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 6, Aralık 1998, “Cumhuriyet’in 75. Yılında”)


Amerikan emperyalizminin düzenlediği bir uluslararası kontrgerilla operasyonuyla yakalanan Abdullah Öcalan 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye teslim edildi. ABD, İsrail, Kenya ve üzerinde yoğun bir diplomatik baskı uyguladığı Yunanistan’ın katkısıyla yürüttüğü operasyondaki kilit rolünü hiç saklamıyor. ABD’nin en önde gelen gazetelerinden The New York Times , üst düzey Amerikan yetkililerine dayanarak, “Türkiye’nin Abdullah Öcalan’ı yakalamasına yardımcı olmak için ABD’nin dört ay boyunca çalıştığını” bildiriyor. (Tim Weiner, “US Agents Helped Turkey Find and Capture Kurd Rebel”, 20 Şubat 1999).

Amerikan yetkilileri bu hummalı çalışmanın gerekçesini şöyle açıklıyorlar: “ABD’nin Türkiye’yle gitgide yoğunlaşan yakın bir askerî ve istihbarat ilişkisi var. Türkiye Amerika pilotlarının İncirlik’teki NATO üssünden havalanarak Irak’a karşı harekât düzenlemesine izin veriyor. Bu üs, Amerikalılar’ın Irak’a karşı casusluk faaliyetleri için elektronik dinleme istasyonu olarak da hizmet görüyor.”( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 6, Aralık 1998, “Cumhuriyet’in 75. Yılında”)


ABD yetkililerinin açıklamasına göre, Türkiye Suriye’ye ultimatom vererek Öcalan’ı ülke topraklarından çıkarmadığı takdirde savaş açacağını bildirdiğinde, ABD de Suriye’den aynı talepte bulundu. ABD’nin ve Türkiye’nin baskısına dayanamayan Suriye 9 Ekim 1998’de Öcalan’ı Moskova’ya gönderdi. Öcalan’ın Suriye’yi terk ettiği İsrail istihbaratı tarafından saptandı.

Bundan sonra ABD, Rusya’yı ve Öcalan’a sığınma hakkı verebileceği düşünülen bütün Avrupa ülkelerini böyle bir karardan vazgeçirmek için didinip durdu. 2 Kasım 1998’de İtalya’ya gelen Öcalan l6 Ocak 1999’da sığınma hakkı elde edemeden İtalya’dan ayrılıp yeniden Rusya’ya geçti. Öcalan 30 Ocak’ta emekli Yunan generali Andonis Naksakis’in temin ettiği bir uçakla Atina’ya geldi. l Şubat’ta Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılanma talebiyle Hollanda’ya girmek isteyen Öcalan’ın uçağına iniş izni verilmedi. Atina’ya dönmek zorunda kalan Öcalan ertesi gün Yunanistan hükümeti tarafından Kenya’nın başkenti Nairobi’deki Yunanistan büyükelçiliğine gönderildi.

Amerikan yetkililerinin açıkladığı gibi, Kenya, Öcalan’ın saklanması için en uygunsuz yerdi. Bağımsızlığını kazandığı 1963’ten beri geleneksel olarak yabancı sermaye ve özel sektör yanlısı politika izleyen bir diktatörlüğün hüküm sürdüğü Kenya, Afrika’da ABD’nin ve İsrail’in güvenilir bir müttefikiydi. Üstelik, Ağustos 1998’de Nairobi’deki Amerikan büyükelçiliğinin havaya uçurulması ve 213 kişinin ölmesinin ardından, Nairobi, olayı soruşturan Amerikan ajanlarıyla kaynıyordu.

Amerikalılar Öcalan’ın Yunanistan büyükelçiliğinde olduğunu hemen saptadılar ve Türkiye’ye haber verdiler. Yapılan pazarlıklardan sonra, kurulacak tuzağın planları hazırlandı ve operasyon başlatıldı. Yunan hükümeti Öcalan’a Hollanda’ya gidebileceğini bildirdi. Güya Hollanda’ya uçmak üzere Kenya güvenlik görevlilerinin refakatinde Nairobi havaalanına götürülen Öcalan orada bekleyen Türk komandolarına kıskıvrak teslim edildi ve Türkiye’ye getirildi. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 6, Aralık 1998, “Cumhuriyet’in 75. Yılında”)


Öcalan’ın yakalanıp Türk makamlarına teslim edilmesi medyada şovenist bir kampanyaya yol açtı. Bir yandan “bu olayla devletin büyüklüğünün ispatlandığı, Türkiye’nin tıpkı ABD ve İsrail gibi, başka ülkelerde gizli operasyonlar yapacak güce ulaştığı” vurgulanırken , bir yandan da, “Apo’yu bize teslim edin, parça parça doğrayalım” diyen MHP’lilerin tepkileri televizyonlarda uzun uzadıya “halkın galeyanı” olarak yansıtıldı. İntikam çığlıkları ortalığı sardı.

Zafer sarhoşluğuna kapılan çevreler, ABD ve İsrail’in uluslararası hukuku sürekli ihlal eden zorba devletler olduğunu, bu durumun Uluslararası Adalet Divanı’nın çeşitli kararlarıyla da tescil edilmiş olduğunu, hukuksuzluğa özenmenin büyüklük sayılamayacağını unutturmaya çalıştılar. Büyüklüğün halkın yaşam kalitesini yükseltmekle, örneğin okullara giden küçücük öğrencilerin başlarına yıkılmayacak sağlamlıkta okul inşa etmekle; insanların hastane kapılarında sürünmemesini sağlamakla; emekçileri sendikasız ve sigortasız bırakmamakla; herkese iş, eğitim temin etmekle; halkın temel özgürlüklere sahip olduğu bir hukuk düzenine geçmekle; işkenceyi ortadan kaldırmakla; barış, dostluk ve kardeşliği egemen kılmakla; sömürüye son vermekle; görüşünden, dilinden, inancından, kökeninden dolayı kimseye zulmetmemekle; halkın büyük çoğunluğu en temel ihtiyaçlardan yoksun biçimde kıvranırken küçük bir azınlığın lüks içinde yaşadığı ayrıcalık, vurgun ve talan düzenine izin vermemekle ölçüldüğünü bir kez daha gizlediler.

Üstelik Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin acilen yanıtlanması istemiyle yönelttiği sorulara verdiği resmî yanıtta, “Türk özel timlerinin Kenya topraklarında operasyon yaptığı iddialarını” kesin bir dille reddetti, “Öcalan’ın Kenya yetkilileri tarafından yakalanıp etkisiz hâle getirildikten sonra havaalanında bekleyen Türk yetkililere teslim edildiğini” ve “Öcalan’ın gözlerinin de Kenyalı yetkililer tarafından bağlandığını” bildirdi. ( Cumhuriyet , 10 Mart 1999, s. 1). Görüldüğü gibi, bu resmî yanıt, büyüklük taslamak adına halka bile bile yalan söylendiğini belgeliyor. Medyanın ve medyaya yön verenlerin ikiyüzlülüğü gerçekten sınır tanımıyor.

Oysa ülkemizin ve bölgemizin ortak geleceği açısından yaşamsal bir sorunla karşı karşıyayız. Sorun böylesi sorumsuzlukları ve kışkırtıcılıkları kaldıramayacak kadar ciddidir. Naziler’in halkları son bireyine kadar yok etmeyi öngören “nihai çözüm”ünü çözüm olarak kabul etmeyen her insan bilir ki, köklü bir ihtilafın taraflarının eninde sonunda oturup anlaşmaya varması, uygar bir şekilde, barış içinde yaşama iradesini göstermesi kaçınılmazdır. Bu irade ise baskıdan, “ben güçlüyüm, seni kanırta kanırta yener, sana her istediğimi dayatır, seni yok sayarım” aymazlığından değil, eşitlikten güç alır, haklara saygı gösterilmesini gerektirir. Hiçbir şey halkların dostluğunun yerini tutamaz. Zafer sarhoşluğu, intikamcılık, öfke, bir siyaset olamaz. Kardeşliğin ve dostluğun önkoşulu eşitliktir. Türkler ve Kürtler kardeşlik, dostluk içinde yaşayacaklar demek, Türkler ve Kürtler eşit haklara sahip olarak yaşayacaklar demektir. Bu bilinci gösteremeyenler ülkemizin ve bölgemizin bugününe ve geleceğine kıyarlar.

Hele hele, ABD emperyalizminin ve İsrail siyonizminin bölgesel ve küresel stratejik hesaplarının bir parçası olmayı kabul ederek ülkemizin ve bölgemizin esenliği için böylesine önemli bir sorunda onları doğrudan doğruya taraf hâline getirenler, yeni Ortadoğu seferlerinde, yeni Balkan seferlerinde, yeni Kafkas seferlerinde yeni felâketlerin hazırlığını yapmış oluyorlar.

Öte yandan, herhâlde aklı başında hiç kimse, bir hareketin liderini ele geçirmekle o hareketin son bulacağını sanacak kadar saf değildir. Ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir birey, hareket demek değildir. Hareket yeni liderler çıkarır. Kitlelerin yaşamını ilgilendiren sorunlar çözülmedikçe hareket de varlığını sürdürür.

Yapılması gereken, sorunun çapına uygun köklü ve soğukkanlı bir siyaseti benimseyerek barışa yönelmek, kanayan yaraları sarmaktır. Siyasete her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Barış elçisi olmak istediğini, Türk Kürt kardeşliğini sağlama yolunda köprü görevi üstlenmeye hazır olduğunu açıklayan Öcalan’a bunu kanıtlama fırsatı verilmesi ülkenin yararına olacaktır. Hukuksal teknik kavram olarak nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, onbeş yıldır can alan, ocak söndüren bu savaşın sona ermesinde ve çözüme kavuşturulmasında rol oynayabilmesi ortamının sağlanması ortak çıkarımıza olacaktır. Dökülen kanları, yaşanan acıları öne sürerek en ağır cezalardan, idamlardan dem vurmak bir çözüm getirmeyecek, belki de sorunu daha da ağırlaştıracaktır. Geçmişe değil, geleceğe bakmak gerekir. Kürt kardeşlerimize güçlü bir barış mesajı verilmesi, dostluğa, kardeşliğe dayalı ortak bir gelecek için güçlü bir irade beyanı demektir.

Kanun maddelerini öne sürerek böyle bir irade beyanından kaçınmak işin bahanesi olur. Bütün savaşlar, çatışmalar, ihtilaflar kanun maddeleriyle değil, siyasal irade ile biter; barış teknik bir iş değil, siyasal irade işidir. Ülkenin ve bölgenin bu yaşamsal sorununu siyaseten çözme iradesi ortaya konulduğunda, buna uygun hukuksal düzenlemeler çok kolayca yapılabilir. Böyle bir politika, Türkler’in, Kürtler’in ve hangi etnik kökenden olursa olsun bütün yurttaşların çıkarına olacaktır. Sorunun barışla çözülmesi, Türkiye’nin emperyalizmin savaş makinesine bağlanmasına, Amerika’nın şantajlarına boyun eğmesine, bölge halklarıyla düşmanlığa sürüklenmesine yol açan düzen ve tertiplerden kurtulması yolunda da büyük bir adım olacaktır.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri tartışmasına da böylesine kapsamlı bir siyasal açıdan bakılmalıdır. Kimileri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, asker üyelerin varlığı nedeniyle DGM’lerin bağımsız mahkeme sayılamayacağı ve dolayısıyla kararlarının hukuk açısından geçersiz olduğuna ilişkin kararından yola çıkarak, “bu sakıncayı düzeltelim, dünya kamuoyunun elinden bu gerekçeyi alalım ve Öcalan’a en ağır cezayı verdiğimizde kimsenin diyecek bir lafı kalmasın” görüşünü öne sürüyor. Bu görüşün, olayın çapını, siyasal önemini, bütün yurttaşların, toplumun bütününün bugününü ve geleceğini derinden etkileyecek bir karar noktasında bulunduğumuzu anlamayan, sığ, ufuksuz bir görüş olduğu açıktır.

Birincisi, DGM’ler sadece asker üyelerin varlığı nedeniyle değil, yapısı, işleyişi, yargılama usulleri, savunmaya getirdiği kısıtlamalar, ceza infaz kuralları vb. açısından doğal mahkeme ilkesine aykırı olağanüstü kurumlardır. 12 Mart 1971 cuntası tarafından dayatıldıktan sonra başını DİSK’in çektiği işçi sınıfı ve demokratik güçlerin eylemiyle hukuk sisteminden çıkarıldıktan sonra ancak 12 Eylül 1980 darbesiyle yeniden hukuk sisteminin içine yerleştirilmiş olan bu kurumlara yönelik eleştiri tek bir noktayla sınırlanamaz. İkinci olarak ve daha önemlisi, sorun teknik bir yargılamanın çok ötesinde boyutları olan yaşamsal bir siyasal sorundur ve konuya Türk Kürt kardeşliği, toplumun esenliği çerçevesinde, toplumsal varlığımızın yüce menfaatleri açısından siyasal olarak yaklaşma zorunluluğu vardır.

Bir de madalyonun öteki yüzüne bakalım. Hangi gerekçeyle olursa olsun, halka yönelik bütün bombalama, molotof, kundaklama vb. eylemler yanlış, gayrimeşru ve zararlıdır. Halka zarar veren, onları hedef seçen bütün eylemler ağır birer suçtur. İşe giden, çalışan, alışverişe çıkan, gezintiye çıkan, dinlenen, eğlenen masum insanları öldürmek, yakmak, yaralamak, terörize etmek faşist kontrgerilla taktiğidir ve kim tarafından yapılırsa yapılsın faşizme yarar. Bu tür eylemler hem felsefi açıdan, hem siyasal açıdan kesinlikle reddedilmelidir. Öte yandan, kurtuluş, eşitlik, özgürlük mücadelesi yürütmek adına halkların en büyük düşmanları emperyalistlerle sıkı fıkı olmak, onlara dayanarak çözüme ulaşılacağını sanmak, onların stratejik hesaplarına bel bağlamak hileli bir kumara oturmak demektir. Bu kumarda yazı da gelse, tura da gelse hiçbir zaman halklar kazanmaz; hep kapitalistler, emperyalistler, sömürücüler kazanır. Emperyalistler bir hareketi ortada bıraktığında da, o hareketin elinden tuttuğunda da kaybeden emekçilerdir, halklardır. Öcalan’ın yakalanmasında kapitalist emperyalist sistemin bir bütün olarak oynadığı rol gözleri açmalıdır. Diplomasi yapmak başkadır, diplomasinin labirentlerinde büyük güçlerin oyuncağı durumuna düşmek başkadır. Madalyonun bu yüzünde de tekrarlanması gereken büyük gerçek şudur: Hiçbir şey halkların dostluğundan daha değerli değildir. Enternasyonalizmden vazgeçenler emperyalizmin pençesine düşmekten, kapitalist sistemin basit bir halkası olmaktan kaçamazlar. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 1, Nisan Mayıs 1999, “Ortak Geleceğimiz İçin”)


16 Mart 1988 Halepçe Katliamı

Halepçe, Irak’ta canlı bir ticaret hayatına sahip ve yönetim merkezi özelliğinde bir Kürt şehriydi. Peşmergelere 30 yıldan beri verdiği güçlü destekle biliniyordu. Şehirde sosyalist, komünist grupların yanı sıra Celal Talabani’nin KYB’si ve İran yanlısı İslami Hareket Partisi aktif olarak faaliyet yürütmekteydi. İran Irak savaşının sonlarına yaklaşıldığı dönemlerde İran ordusunun saldırısına dayanamayan Irak hükümet güçleri geri çekildi ve Halepçe Kürtlerin eline geçti. Irak hükümetinin verdiği karşılık şehre kimyasal bomba atmak oldu. Şehrin 5000 sakini çoluk, çocuk, genç, ihtiyar demeden en ağır acılar içinde kıvranarak can verdi.

İnsanlık tarihine bir kara leke olarak geçen bu soykırım, o sırada henüz Saddam yönetimini desteklemekte olan ABD ve Avrupa egemenleri ve Özal yönetimi tarafından sessizce geçiştirildi. İki yüzlü bir tutumla, ancak Saddam ABD’nin ayağına bastığında gündeme getirildi. İlerici insanlık, Halepçe katliamını yapanları da, bu katliamı ancak işlerine geldiğinde hatırlayanları da nefretle anıyor ve anacak. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 1, Nisan Mayıs 1999, “Mart Ayı Bizi Anlatır”)

Kürt halkı ise, 21 Mart’ı zalim hükümdar Dehak’ın iktidarının Demirci Kawa önderliğinde yıkıldığı gün olarak kutlamaktadır. Efsaneye göre, halka zulmeden acımasız hükümdar Dehak, yaptığı işkencelerle ve uyguladığı baskılarla halkı susturmuş, halka hiçbir kurtuluş umudu bırakmamış. Ancak, demircilik yapan Kawa’nın önderliğinde harekete geçen halk, Dehak’ın sarayını ateşe vermiş ve kurtuluşunu ilan etmiş. O yüzden her Newrozda halk ateşler yakarak şenlikler yapmış ve kurtuluşunu kutlamış.

Bilindiği gibi Newrozun Türkiye’de kutlanması çoğu zaman yasaklanıyor ve büyük olaylara sebep oluyor; ama 95 96 yıllarında olduğu gibi devletin kutlamalar için kamyon lastiği dağıttığı da oluyor. 90’lı yılların başından beri her Newroz kutlamasında onlarca insanın gözaltına alındığı, yüzlercesinin yaralandığı, hatta bazen öldürüldüğü görülmektedir.

Her şeye rağmen, Newroz, asırlar geçse bile tüm halkların neşe, isyan ve mücadele günü olarak kutlanmaya devam edecektir. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 1, Nisan Mayıs 1999, “Mart Ayı Bizi Anlatır”)


Ülkenin bugünü ve geleceği açısından çok önemli bir konuda da önemli gelişmeler var. Öcalan davasının ilk aşaması, ekranları duygu sömürüsü yapan faşist grupçuklara ve kerameti kendinden menkul uzmanlara açarak ülkeyi bir uçtan öbür uca şovenist beyin yıkama sahnesine çeviren medyanın tek sesli korosunun eşliğinde çok kısa sürede idam kararıyla sonuçlandı.

Oysa Öcalan’ın mahkeme boyunca barış ve ortak yaşama iradesini ısrarla dile getirmesi, bu iradenin başkanlık konseyince desteklenmesi, toplumsal yaraları sarmak, ölümlere ve acılara son vermek isteyen herkese somut, elle tutulur bir imkân sağlamıştır. Ülkesine ve halkına karşı sorumluluk taşıyan herkes, bu imkânın şu ya da bu gerekçeyle heba edilmesini önlemekle yükümlüdür. Hep tekrarlıyoruz, halkların dostluğunun yerini hiçbir şey tutamaz. Eşitlik, barış, dostluk en büyük güçtür. Bağımsızlığımızı korumak, emperyalizmin stratejik hedeflerinin oyuncağı olmamak, ülkenin karanlık maceralara sürüklenmesini önlemek de bu büyük gücü bize kazandıracak sorumlu politikalara bağlıdır. Sorumlu politikanın ilk adımı da idama hayır demektir. Böylesine önemli bir ülke sorunununda sorumluluk ve duyarlılık zorunluluğu bir yana, Türkiye bütün uygar dünyanın reddettiği idam cezasının ilkelliğinden de derhâl kurtulmalıdır.

Öte yandan, ABD’nin ve müttefiklerinin Yugoslavya’ya karşı savaşı yarım bir zaferle sonuçlandı. ABD ve NATO bütün Yugoslavya’yı köleleştirme hedefini gerçekleştiremedi, ama Kosova emperyalist güçlerin işgaline uğradı. Bu emperyalist çözüm, yeni çözümsüzlüklerin de başlangıcını oluşturuyor. Kosova’nın geleceği şimdilik belirsiz; ama şovenist politikaların yolaçtığı felaketler, halkların dostuğunu öne almamanın emperyalizme verdiği kozlar ve ağır sonuçları şimdiden açık. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 2, Temmuz Ağustos 1999, “Sermayenin Saldırısına Karşı”)

HADEP, Doğu ve G.doğu Anadolu’da aldığı oyları geçen seçimlere göre arttırmıştır. 1995 seçimlerinde G.doğu Anadolu’da 2., Doğu Anadolu’da 4. sırada olan HADEP, diğer bölgelerde 7. sırada bulunuyordu. 18 Nisan seçimlerinde ise HADEP G.doğu Anadolu’da 1. sırada, Doğu Anadolu’da 2. sırada yer almış, diğer bölgelerdeki sırası değişmeden, gene 7. olmuştur.

Seçim sonuçlarını ve milletvekili dağılımlarını renkli verebilme olanağımız bulunsaydı, Türkiye haritasının dikine dilimler hâlinde üç renge ayrıldığı görülebilirdi. Ülkenin batısının DSP’yi, ortasının MHP’yi, doğu bölgelerinin ise HADEP’i birinci parti yaptığı çok kesin sınırlarla belli edilmiştir. Dolayısıyla, ülkenin bölünmemesi için gösterilen tüm gayretlerin seçimler esas alındığında boşa gittiği, mecliste temsil edilen partilerin hiçbirinin ülkenin bütününü kucaklayabilecek bir genişlikte olmadığı tespiti de yapılabilir.


HADEP

Güçlü olduğu tahmin edilen bölgelerde, tahminlere uygun olarak 1. parti gelen Halkın Demokrasi Partisi, yüzde 4.75’lik bir oy oranına ulaşmasına rağmen, dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen bu denli yüksek baraj engeline takılarak meclise giremedi. Ancak, buna rağmen kendi bölgesinde yaşayan halkın öncelikli tercihi olduğunu da kanıtladı ve geçen seçimlerde aldığı 4.1’lik orana göre oylarını arttırdı. HADEP’in bir diğer özelliği ise, başta Diyarbakır olmak üzere pek çok belediye başkanlığını kazanmasıydı. Batıdaki bölgelerden de 4 başkanlığı kazanan HADEP, ileride oluşturulacak çeşitli blokların asli unsurlarından biri olabileceğini gösterdi.

HADEP’in bu seçimlerde aldığı sonuç, sol ve demokratik partilerle ittifak yapması hâlinde yüzde onluk barajın bile rahatça alınabileceğini de göstermesi açısından anlamlıydı. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 2, Temmuz Ağustos 1999, “Geçmişten Bugüne Seçimler”)


Öcalan’ın silah bırakma ve teslim olma çizgisine gelmesinden sonra ortada sığınılacak hiçbir bahane kalmadığı hâlde Kürt sorununda en küçük bir adım atmayı reddetme, sınırlı bir dil ve kültür özgürlüğünü öngören bir reforma yanaşmama ve en küçük özgürlük belirtisini tehdit olarak algılama politikası, düzenin zihniyet iflasıdır. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 3, Eylül Ekim 1999, “Toplumsal Deprem”)


Türkiye’de “Yeni Düşünce”

“ Yeni düşünce” Türkiye’de önce TKP’ye musallat oldu. 1983 yılında yapılan 5. Kongre’de kabul edilen programın ve NATO’cu faşist diktatörlüğe karşı genel direnişi örgütleme kararının daha mürekkebi kurumadan, Haydar Kutlu yönetimi Gorbaçov’un papağanlığına başladı. “Barış ve Ulusal Demokrasi Alternatif Programı” kabul edildi. TKP’nin Türkiye’deki egemen kesimler dahil herkesle “demokrasi ve barış için” işbirliğine hazır olduğu ilan edildi.

Buna göre, NATO’dan çıkmak, faşizme karşı mücadele etmek, tekelci sermayeye karşı direnmek, militarizme son vermek artık söz konusu değildi. Başta TÜSİAD olmak üzere eskiden sınıfsal karşıtımız olan bütün güçlerin partner olarak görülmesi gerekiyordu. Programdan günlük çalışma tarzına, sloganlardan kavramlarımıza kadar herşey yenilenmeli, genel zihniyetimiz kökten değişmeliydi; gün çağdaşlık günüydü.

Sermayeye uyum sağlamayı amaçlayan yenilenmeci program, kapitalizmin ve emperyalizmin sadık uşağı 12 Eylül faşizminin zulmünü iliklerine kadar yaşayan partililere ve sempatizanlara bu teslimiyet çizgisini kabul ettirebilmek için TİP ve TKP birliği ambalajıyla sunuldu. İki partinin TBKP adıyla birleşmeye karar verdikleri açıklandı ve Kasım 1987’de Haydar Kutlu ile Nihat Sargın ülkeye dönerek teslim oldular.

Haydar Kutlu, TBKP’ye en yakın partinin kapitalistlerin gözdesi ANAP olduğunu açıkladı. Sağcı çevreleri memnun etmek için, solun en haklı olduğu bir konuda bile günah çıkardı: Solcuların zamanında Boğaz köprüsüne karşı çıkarak hata ettiklerini ilan etti. Likidatörlerin burjuvaziye ve emperyalizme yaranmak için böylesine alçalması bile, devletin kılını kıpırdatmadı. Yasal olarak kurulan TBKP bir süre sonra Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.

Peki, “yeni düşünce” Türkiye’yi, demokrasi, bağımsızlık, eşitlik, hukuk ve barış açısından bir santim ileriye götürdü mü? Türkiye’de yaşayan herkes bu sorunun yanıtını kendi deneyimlerine dayanarak kolayca verebilir.

TBKP’den sonra “yeni düşünce” art arda başka yapılara da sıçradı. Örnekleri herkes tarafından biliniyor. Şimdi sıra Kürt ulusal hareketine gelmiş görünüyor. Öcalan, yeni dünya düzenine uyum sağlamakta geciktiklerini, demokrasinin erdemlerini yeni anlamaya başladıklarını, ama bu yolda yürümeye kararlı olduklarını açıkladı. Sovyet sisteminin çözülüşünün başta Doğu Avrupa olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde demokratikleşmeye yol açtığını, birey özgürlüğüne değer veren Amerika’nın sapasağlam ayakta olduğunu, ama bireyi geliştirmeyen totaliter sosyalizmin yıkıldığını bildiklerini söyledi. Demokrasinin yirminci yüzyılda faşizmin total amansız diktatörlüğü ile zıt yöndeki reel sosyalizmin totaliter rejimlerine karşı direnerek yüzyılın sonunda kesin zaferini ilan ettiğini, toplumun yüceltilmesi gereken ifadesi olarak devlete saygılı ve bağlı olduğunu, sorunların çözüm dilinin isyan veya devrim olamayacağını, barış içinde anayasal evrim yolunun geçerli olduğunu, yirminci yüzyılın sonunun bunu böyle emrettiğini, üniter devlete inandığını, siyasi kimlik değil, demokratik ve kültürel kimlik istediğini, Misak ı Millî’nin gereklerinin çağdaş ölçüler içerisinde geliştirilmesine yani büyütülmesine çalıştığını, Türkiye’nin iç barışından aldığı güçle bölgede lider bir ülke olarak hamle gücüne kavuşmasını arzuladığını, Ortadoğu’da liderlik döneminin Orta Asya’dan Balkanlar ve Kafkasya’ya kadar etkili olma anlamına geleceğini, Türkiye’nin genel ekonomik yapısının bölge olanakları kadar, oradan Ortadoğu’ya taşırılmasıyla gerçekten bir hamle sürecine gireceğini, yasal sürecin işlemesiyle devletle bütünleşmek için kendisinin ve taraftarlarının herşeyi yapacağını belirtti. Son olarak, silahları bırakma kararı aldıklarını ve bunun samimiyetini kanıtlamak için bir grubun silahlarıyla birlikte devlete teslim olacağını ilan etti.

Süreç devam ediyor. Sonuçlarını hep birlikte göreceğiz. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 3, Eylül Ekim 1999, “Merkezin İntiharı”)


Herşeyin üstünü örttük dersiniz, ama sonunda Toprak bile dayanamaz olur. Dile gelir. Dinci faşist engizisyon örgütü Hizbullah’ın öyküsü düzenin bütün aktörlerinin elini yakarak faş olur. Gizli servis operasyonlarının önemsiz ayrıntılarına takılmaya gerek yok; bu ayrıntıları günün birinde nasılsa öğreniriz. Medyanın masallarını bir yana bırakıp en temel siyasal gerçekleri vurgulamak gerekiyor bugün. Hizbullah’ın anası dinci gericilik, babası kontrgerilla, ebesi ve fayda sağlayanı sermayedir. Sola ve PKK’ya karşı tepe tepe kullanılan Hizbullah bütün dikkatli gözlemcilerin ve bu örgütün zulmüne maruz kalan halkın bildiği bir sırdı. PKK etkisizleştirildiğinde Hizbullah Türkiye’deki sermaye düzeni açısından asli işlevini tamamladı; bu dinci faşist cinayet şebekesinin gitgide İran gizli servisinin güdümüne girmesiyle karmaşık bir operasyon başlatıldı. Bir taşla birkaç kuş birden vuruldu. Ulusal soruna duyarlı Kürt Nur cemaatinin önde gelenleri de ortadan kaldırıldı; Kürt sorununda yeni bir silahlı şeriatçı odağın da önü kesilmiş oldu. Kimi kanlı katiller yakalandı; şüphesiz, iyi oldu. Ama tablonun bütününü, buzdağının su altındaki bölümünü unutmamak ve unutturmamak halka karşı sorumluluğun gereğidir. Fazilet Partisi başkanı Recai Kutan’ın olayın kendileriyle hiçbir ilgisi yokmuş gibi sadece 28 Şubatçıları suçlaması geçersizdir. Hizbullah örgütlenmesi konusunda “epeyce bilgisi ve görgüsü olduğu” zamanında medyaya bile yansıyan eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu bugün Fazilet’in başkan yardımcısıdır. 28 Şubatçıların önde gelenlerinden Teoman Koman’ın 1992’de Hizbullah taraftarlarını PKK’ye karşı direnen dini duyguları kuvvetli yurttaşlar olarak tanımladığı anımsandığında sadece dinci gericiliğin suçlanması da geçersizdir. Bu örnekler istenildiği kadar çoğaltılabilir. Şaşırma numaraları gerçekten gülünç kaçıyor. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 4, Ocak Şubat 2000, “Büyük İllüzyon”)


Ulusal ve kültürel haklara AB üyeliği yoluyla ulaşılacağını hayal eden Kürt çevrelerine de biraz daha gerçekçi olmalarını, ayaklarını yere basmalarını öneririz. Real politiker olmakla gerçekçi olmak aynı şey değildir; real politikerlerin kelimenin en kötü anlamıyla ütopik oldukları çok görülmüştür. Kapitalizm ve emperyalizm çerçevesinde kendilerine bir yer arayanların, bunun pek mümkün olmadığını içleri yanarak anlamak zorunda kaldıkları birçok örnek yaşanmıştır. İşçi sınıfı mücadelesiyle dayanışma içinde olmadıkça, enternasyonalist ve eşitlikçi bir yaklaşımı esas almadıkça, tutarlı ve kararlı bir toplumsal ve ulusal kurtuluş programı çevresinde birleşilmedikçe, bölük pörçük, kırık dökük kimi olası ödünler dışında ulusal ve kültürel haklar da gerçekleşmeyecektir.

...

Öcalan’ın ve PKK’nin yeni yönelimiyle Türkiye politikasında ve Kürt ulusal hareketinde yeni bir evreye girildiği doğrudur. Kürt egemen sınıfları Cumhuriyet’in kuruluşundan sonraki isyanların bastırılmasının ardından, 1940’lardan itibaren geleneksel olarak devletle işbirliği çizgisini ısrarla takip etmişlerdir. PKK hareketi, Kürt toprak beylerinin ve burjuvazisinin bu çizgisinden bir kopuşu temsil ediyordu; Öcalan’ın Kürt elitlerinin dışından gelmesi de bu gerçeğin simgesel bir göstergesiydi. Sözünü ettiğimiz yeni yönelimin geleneksel çizgiye dönüş anlamına geldiği açıktır. Ama, sorun orta yerde duruyor. Kaynakta bir değişiklik olmadan sonuçların değişmesini beklemenin ne ölçüde gerçekçi olacağını herkes değerlendirebilir. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 4, Ocak Şubat 2000, “2000’lerin Başında Türkiye”)

... HADEP’li belediye başkanlarının tutuklanması ve görevden alınması kararından çok kısa sürede dönülmek zorunda kalındı. Siyasal gözdağı girişimi ters tepti ve son yılların en büyük Newroz kutlaması yapıldı. Büyük medyada birçok köşeyazarı ve yorumcu, uygulamanın “en azından şık olmadığını” belirtme “gereği”ni duydular. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 5, Mayıs Haziran 2000, “Çok Alâmetler Belirdi”)


Yerli egemenlerimiz ile Avrupa ve Amerikan emperyalizmi arasında Kürtler, Aleviler, Kıbrıs ve Yunanistan’la ilişkiler, AB üyeliği, Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği gibi alanlarda bir pazarlık gündemdedir; bu pazarlığın çekişmelerinden medet ummak ölü gözünden yaş ummaktır. Yerli egemenlerin şerrinden korunmak için Avrupa ve Amerikan sermayesine yanaşanlar da, Avrupa ve Amerikan sermayesinin şerrinden korunmak için yerli egemenlere yanaşanlar da kapitalizmin ve emperyalizmin ortak şerrinden kurtulma umudunu yok eden bir intihar politikası güttüklerini anlayacaklardır. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 6, Temmuz Ağustos 2000, “Özgüven”)


Kürt sorununda ulusal eşitlik ve halkların dostluğu yönündeki beklentiler şiddetle reddediliyor. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 7, Eylül Ekim 2000, “Fanteziler ve Gerçekler”)


Bu arada, Meclis “Avrupa’ya uyum yasaları” adı verilen paketi kabul etti. …Türkiye’de Türkçe’den başka dillerin bulunduğunu kabul eden, bu dillerin kurslarda öğretilmesine izin veren ve bu dillerde televizyon yayınına imkân sağlayan yasa, simgesel kavramsal düzeyde büyük önem taşıyor ve seksen yıllık bir tabuya son veriyor. Kürtçe, Arapça, Lazca, Çerkezce, Gürcüce, Boşnakça… üzerindeki yasak perdesi kalkıyor. Bu simgesel kavramsal değişikliğin pratik bir gerçekliğe dönüştürülmesi ve toplumsal yaşamın her alanında dillere ve kültürlere eşitlik sağlanması görevi ise önümüzde duruyor. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 11, Eylül Ekim 2002, “Seçime Doğru”)


İMF programını uygulayarak Türkiye emekçilerini ekonomik soykırıma uğratan MHP, ANAP ve DSP’ye oy yok! Aynı programı uygulamaya devam edeceklerini ilan eden AKP ve DYP’ye oy yok! Kemal Derviş’i bağrına basan İMF CHP’sine, Derviş’i CHP’ye kaptırdıkları için ağıtlar yakan YTP’ye oy yok! Şovenist İP’ye, sahteci SİP’e oy yok! Emekçi bakışını bir yana atıp ANAP ve SP’yle pazarlık yapan HADEP’i eleştiriyoruz! Sosyalist ve devrimci demokratik partiler bloku kurulsun! ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 11, Eylül Ekim 2002, “Seçime Doğru”)


Bütün bu gelişmeler ışığında rahatlıkla söylemek gerekir ki gerçek ve adil bir dünya barışından yana olan herkes öncelikle kapitalist, faşist, emperyalist, gerici politikaların karşısında yer almak zorundadır. Bu ise ancak, sosyal ve siyasal eşitliğe, Kürdüyle, Türküyle, Arabıyla, Türkmeniyle, Rumu, Ermenisi, Gürcüsü, Çerkezi, Abhazası, Lazı, Süryanisi, Yahudisi, Çingenesiyle, bütün dünya halklarının kendi kaderini tayin hakkına sahip çıkmasıyla gerçekleşecektir. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 11, Eylül Ekim 2002, “Yaşasın 1 Eylül!”)


ABD, savaş durumunda ağır bir ekonomik zarara uğrayacağı aşikâr olan Türkiye’yi ise bir yandan Irak “pasta”sından pay vermekle kandırmaya çalışıyor, bir yandan da kurulabilecek bir Kürt devletiyle korkutarak kendisine katılmaya zorluyor. Bu arada, İMF kaynaklarının musluğunun kendi elinde olduğunu da hatırlatıyor. Musul Kerkük özlemcisi yayılmacı şovenist MHP çevrelerini ve başbakan olursa Irak’a karşı savaşta ABD’yle birlikte hareket edeceğini açıklayan Tansu Çiller’i çantada keklik sayarak Türkiye’yi bu haksız savaşa sürüklemek için elinden geleni yapıyor. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 11, Eylül Ekim 2002, “Emperyalist Savaşa Karşı”)


[Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti] Kürt sorununda ve F tipi zulmünde eski iktidarların duyarsızlığını aynen sürdürüyor. Şovenist ve intikamcı bakış açısıyla en temel hakların çiğnenmesine ortak oluyor.

...

Amerikan yönetimi, yerli oligarşinin Kürt sorunu konusundaki şovenist önyargılardan kaynaklanan korkusunu sömürüyor ve hem Irak Kürtlerini, hem Türkiye’yi “tavşana kaç, tazıya tut” taktiğiyle kendi sömürgeci emellerine alet etmeye çalışıyor. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 12, Mart Nisan 2003, “Yanlış Hesap Bağdat’tan Döner” )



Ürün Okurları Türkiye Koordinasyonu, işçi ve köylü kitlelerini, kendilerini emperyalizmin ve yerli tekelci kapitalistlerin çıkarına ekonomik soykırıma mahkûm eden İMF programının yırtılıp atılması, işsizliğe ve yoksulluğa son vermeyi amaçlayan sosyal bir programın uygulanması için harekete geçmeye çağırdı. Emperyalist savaş politikasına, kapitalist sömürüye ve faşizme karşı bütün halkı birleştirmeyi, özgürlüğe, bağımsızlığa ve refaha kavuşturmayı güvence altına alacak bir güçbirliğinin yaşamsal önemini vurguladı.

Bu amaçla, 3 Kasım 2002 seçimlerinde emek, barış ve demokrasi blokunu destekleme, oylarımızı ve gücümüzü DEHAP için seferber etme kararını onayladı ve bu kararın uygulanması için gerekli düzenlemeleri yaptı. Emek, barış ve demokrasi blokunun seçimlerden sonra da devam edecek bir emekçi cephesinin çekirdeği olarak benimsetilmesi için elden gelen her şeyin yapılmasının gereğine işaret etti. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 12, Mart Nisan 2002, “Sonuç Bildirisi 6 Ekim 2002”)


DEHAP

Blok olarak bizim de desteklediğimiz çatı partisi DEHAP bu seçimlerde başarılı oldu.

Biz başarı ölçütü olarak barajın aşılmasını görmüyoruz. Elbette parlamenter bir hedef koyduğunuzda başarının meclise yolladığınız milletvekili sayısına bakarak değerlendirilmesi doğaldır. Ancak, 3 Kasım seçimlerinin 1999 seçimlerinden bir farkı var. O seçimde hatırlanırsa tüm sol, sosyalist ve demokratik partiler tek başına hareket etme kararı almıştı. Taze kurulmuş ve seçim çalışmalarına yeni yeni başlayan partilerin kendi doğal sınırlarını görmek istemeleri bir nebze anlaşılabilirdi. Bu dönemde ise, komünistlerin büyük değer verdiği, seçim dönemlerinde daha kolay hâle gelen propaganda olanağı yanı sıra, eğer demokratik mücadele kapsamında başarılı bir adım atılması amaçlanıyorsa, belli sınırlar çerçevesinde bir arada yürünmesinin yöntemleri zorlanmalıydı.

DEHAP bu gayretin bir sonucu oldu; biz de Türkiyeli partili komünist hareket geleneğine uygun olarak, Kürt hareketi ile sosyalistlerin bir arada yürüyebileceğini ve etkili propaganda yöntemleri kullanarak kitlelerle kaynaşabileceğini öngördüğümüz için destekledik. Ayrıntıları kamuoyuna duyurularımızda mevcut olduğu için bu kadarını söylemekle yetinelim.

Bu arada, büyük medya kuruluşlarından akıl almaz destekler alan, tüm mitinglerinin önü açılan ve en küçük bir engel dahi çıkartılmayan, alabildiğine propaganda yapma imkânı verilen sözde komünist partilerin, tüm şartlar elverişli iken aldıkları ihmal edilebilir düzeydeki oya rağmen, özeleştiri verme zahmetine bile katlanmadan Blok bileşenlerini ve HADEP’i suçlamaları başarısızlıklarına kılıf bulma gayretinin yeni bir safhası oldu. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 12, Mart Nisan 2002, “Yürüyüşte Bir Ara Durak: 3 Kasım 2002 Seçimleri”)


Seçimlere DEHAP çatısı altında giren Emek, Barış ve Demokrasi Bloku, anti demokratik bütün baskı ve engellemelere rağmen, 1 milyon 945 bin seçmenin oyunu toplamayı başardı. Savaşa ve faşizme, İMF politikalarına, halkları inkâr eden şovenist dayatmalara karşı önemli bir siyasal ve toplumsal kazanım elde etti. 13 ilde açık farkla birinci olduğu, birçok seçim bölgesinde seçim barajını aştığı hâlde, dünyanın hiçbir yerinde örneği olmayan despotik seçim sistemi nedeniyle milletvekili çıkaramadı. Ne var ki, seçim sistemi nedeniyle mecliste temsil edilmemek, Kürt Türk, Alevi Sünni ayrımı gözetmeksizin sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever güçlerin şehir şehir, köy köy, sokak sokak, çalışmasıyla elde edilen bu büyük kazanımın köklü etkisini asla silemeyecektir. DEHAP’ın bugünkü başarısı çok daha büyük zaferlerin habercisidir.

Biz, Emek, Barış, Demokrasi Bloku’nun programında dile getirilen öncelikleri kararlı biçimde savunmaya devam edeceğiz. İMF programının yırtılıp atılması, Irak’ta savaş politikasına karşı durulması, Türk Kürt kardeşliğinin sağlanması, sendikal yasaklara son verilmesi, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün tanınması, F tipi baskıların kalkması, genel af ilan edilmesi, parasız eğitim hizmeti, YÖK’ün kaldırılması, özelleştirmeye son verilmesi, tarımın ve sanayinin desteklenmesi, herkese iş sağlanması, kadın erkek eşitliği için mücadeleyi yoğunlaştıracağız. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 12, Mart Nisan 2002, “Seçim Sonuçlarına İlişkin 5 Kasım 2002 Tarihli Değerlendirmemiz”)


Ürün Okurları Türkiye Koordinasyonu 3 Kasım 2002 seçimlerinde oylarını ve gücünü seferber ettiği Emek Barış Demokrasi Bloku’nu değerlendirdi. Seçimlerin ardından blokun hangi ilkeler ve çalışma kuralları çerçevesinde devam edeceğine ilişkin görüş alışverişinde bulundu. Bloku oluşturan tüm bileşenlerin eşitliği temelinde çalışmaların yürütülmesine onay verdi. Koordinasyonumuz, Blok’un emperyalist savaş tehdidini birinci öncelikle gündemine alması, kapitalist sistemin tüm sonuçlarına son vermeyi hedeflemesi doğrultusundaki görüşlerimizin Blok bileşenlerine iletilmesini kararlaştırdı. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 12, Mart Nisan 2002, “Sonuç Bildirisi 12 Ocak 2003”)


Anayasa Mahkemesi yeni bir anti demokratik kararla HADEP’i de kapattı.

Böyle bir karar, ancak görmeyen, duymayan ve susan bir zihniyetin kararı olabilir. Bu karar, halkların kardeşliğine en fazla ihtiyaç duyulan böyle bir dönemde en yalın ifadeyle inanılmaz bir gaflettir. En küçük hak aramaya ve demokratik sese tahammülsüzlüğün bir örneğidir. ABD’nin Irak halkına yönelik saldırı politikalarına katılanlar, bu kararla Türkiye’nin ulusal güçlerini dağıtma yönünde pervasız bir adım atmış oluyorlar.

HADEP Türkiye’nin bir partisidir. Ana politika alanı olarak Kürt kardeşlerimizin sesi olmayı ve demokratik haklarını savunmayı seçen HADEP’in kapatılması kararı, emperyalizmin “böl yönet” politikasına hizmet ediyor ve ABD’nin Ortadoğu’daki savaş politikalarını kolaylaştırıyor. Ülke içindeki savaş karşıtı hareketin, savaşa karşı mücadelenin bir unsuru olan Kürt kardeşlerimizin sesinin susturulması, solun, devrimcilerin, sosyalistlerin ve komünistlerin de baskıya uğraması anlamına gelecektir.

Bugün HADEP’e uygulanan bu anti demokratik kapatma kararı, yarın hepimize yönelecektir. Toplumsal hakları savunan, ilerici, demokratik, insanlığın gelişimini başlıca hedef sayan sol, demokratik, sosyalist partilerin kapatılmasına son verilmelidir. Sermayenin sözcülerine kapıları sonuna kadar açan, ancak emekçilerin haklarını savunan partilere ve örgütlere legal siyaset yapma olanağı tanımayan bir düzenin demokrasi anlayışı göstermelik olmaktan öteye gidemez.

HADEP’in kapatılmasını protesto ediyor, 21 Mart Newroz’un öngününde savaşsız ve sömürüsüz bir Ortadoğu için, Türk Kürt Arap Fars ve tüm halkların kardeşliği için, işçi sınıfını, aydınları, ilerici öğrencileri ve tüm demokratik çevreleri HADEP’le dayanışmaya çağırıyoruz. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 13, Mayıs Haziran 2003, “Demokrasi Ayıbına Son Verin! 15 Mart 2003”)


Türk silahlı kuvvetlerinin Irak’taki varlığı, Irak Kürt bölgesini Körfez savaşından sonra meşru Irak hükümetinin kontrolü dışına çıkaran ABD’yle varılmış bir mutabakatın sonucuydu. Türkiye, Amerika’nın ve İngiltere’nin gayrimeşru Çekiç Güç ve Keşif Gücü harekâtlarına destek veriyor ve karşılığında, “bölücü teröristleri sınırları dışında takip ve imha etmek” gerekçesiyle Türkiye sınırları dışında, Irak topraklarında asker bulundurmak için ABD’nin onay ve desteğini elde ediyordu. Çekiç Güç Keşif Gücü harekâtlarıyla ve bunlara eşlik eden acımasız bir ambargoyla Irak’ı alabildiğine zayıflatan ABD, daha sonra Irak’ı bütünüyle işgal etti, elini güçlendirdi; artık Türkiye’ye böyle bir onay ve destek vermesinin gereği kalmadı.

ABD emperyalizmi, Süleymaniye baskınıyla, Türk yönetiminin Irak Kürtleri ve Türkmenleri konusunda Amerikan planlarıyla çelişebilecek herhangi bir inisiyatif geliştirmesine karşı Türkiye’ye gözdağı veriyor. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 14, Temmuz Ağustos 2003, “Amerikancılığın İflası”)

Bütün bunların değişmesi artık güncel bir zorunluluk durumuna geldi. Türkiye halkı, artık kendini kapitalizm dininin ve bu dinin tanrısı Amerika’nın boyunduruğundan, alçaltıcı sömürüsünden kurtarmak için iradesini birleştirmeli ve gereken adımları kararlı bir şekilde atmalıdır. İşçi ve emekçi kitlelerin haklarını ön planda tutan, Kürt kardeşlerimizle barışık, komşu halklarla dost bir dönemi elbirliğiyle başlatmalıyız. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 14, Temmuz Ağustos 2003, “Amerikancılığın İflası”)


ABD’nin “böl ve yönet” politikalarının bir benzerini uygulamamalıyız. Kürtleri, Türkmenleri ve Arapları birbirine düşürücü, Irak’ın ulusal birliğini parçalayıcı adımlardan kaçınmalı, her milliyetten Irak halkının emperyalist işgale karşı ortak direnişine yardımcı olmalıyız. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 14, Temmuz Ağustos 2003, “Amerikancılığın İflası”)


Öte yandan, Kürt kardeşlerimizin gönlünü kazanacak, halkın birliğini sağlayacak ve emperyalistlerin oyunlarını boşa çıkaracak kapsamlı bir özgürlük politikasının ilk adımı olarak derhâl genel af çıkarmak, F tipi zulmünü silmek yerine, sadece adı değişik pişmanlık yasalarıyla oyalanıyorlar. Düşünce özgürlüğü doğrultusunda ciddi bir adımın ön şartı olarak mutlaka kaldırılması gereken Terörle Mücadele Kanununun 8. maddesinin iptalini Cumhurbaşkanı genelkurmayın görüşleri doğrultusunda veto etti. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 14, Temmuz Ağustos 2003, “Amerikancılığın İflası”)


Ortadoğu açısından kilit öneme sahip Kürt sorununun ülkemizde demokratik yollardan çözümü önemlidir. Emperyalizmin bölgede yürüttüğü “halkları birbirine kırdırma” politikasını boşa çıkartmak üzere ilk adımda ayrımsız bir genel af çıkartılmalı, düşünce, örgütlenme ve sendikal özgürlükler kabul edilmelidir. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 14, Temmuz Ağustos 2003, “Sonuç Bildirisi Tek Çözüm Bağımsızlık Politikası 13 Temmuz 2003”)

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ve İkinci Başkan Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Amerika’nın “Kürt kartı”nı elinde tuttuğunu belirterek, “asker göndermemek, asker göndermekten daha zararlıdır” yorumunda bulunuyor. Demokratik ve barışçı yöntemleri benimseyerek “Kürt kartı”nı emperyalizmin elinden alma ve Türkiye’nin ve bölgenin ortak zenginliğine dönüştürme olanağı hiç akla bile gelmiyor. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 15, Eylül Ekim 2003, “Yangına Körükle Gidenler”)

Ancak, düzen içi çelişme ve çatışmaların Türkiye’yi kendiliğinden demokratikleştireceği veya bağımsızlaştıracağı hayaline kapılanların yanıldığı da apaçık görülüyor. Ülkemiz ve bölgemiz için yaşamsal önem taşıyan Kürt sorununun barışçı çözümü için parmaklarını bile kıpırdatmayanlar, DEHAP’ın seçime kanunsuz biçimde katıldığı iddiasını öne sürüyorlar. İktidar dengelerini değiştirmek için büyük bir sorumsuzlukla şovenizmi körüklüyorlar ve cadı kazanını kaynatıyorlar. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 15, Eylül Ekim 2003, “Yangına Körükle Gidenler”)


(Ürün Okurları Türkiye Koordinasyonu) İşbirlikçilik ve Iraklı kardeşlerimize düşmanlık doğrultusunda ABD’ye verilen tüm açık ve gizli taahhütlerden derhâl vazgeçilmesi ve halklar arası dostluğu pekiştirecek adımlar atılması çağrısında bulundu. Aynı şekilde, Kürt sorununun demokratik çözümünün ülke ve bölge halkları için taşıdığı önemi bir kez daha beyan etti. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 16, Mayıs Haziran 2004, “Sonuç Bildirisi: İşgalin Değil, Direnişin Safına!   26 Ekim 2003”)


Irak ulusal kurtuluş savaşı, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’ya, Avrasya’ya ve bütün dünyaya mutlak egemen olma saldırısının yolunu kesiyor. Iraklı yurtseverler, bu anlamda sadece Iraklıların değil, bütün bölge ve dünya halklarının savaşını veriyor. Bu nedenle, bölge ve dünya halklarının Iraklı yurtseverlerle enternasyonalist dayanışması sadece hakkın ve adaletin gereği olmakla kalmıyor, Amerikan sömürgeciliğinin kölesi olmak istemeyen herkesin en temel menfaatlerinin emrettiği bir davranış oluyor. Bu gerçeğin farkına varmayan davranışlar ters tepecek ve “yüksek politika” yaptıklarını sananları vuracaktır. Komşunun evinin yanmasından medet ummak ve hatta kundakçıyla işbirliği yapmak, kendi evinin de yanmasını göze almak demektir. Kürt ulusal hareketinin Irak’taki işgalin birinci yıldönümünde yayınladığı bildiri, gerçekten hazin bir örnektir. Amerikan emperyalizminin bölgeye yerleşmesini “tarihsel bir fırsat” olarak görmek, sömürgecilikten ulusal kurtuluş, demokrasi ve özgürlük ummak, büyük bir yanılgıdır. İşbirlikçi Barzani ve Talabani’nin peşinden gitmek, uçuruma gitmektir. Emperyalizmin Türk, Arap, Fars işbirlikçileri kendi halklarına ne derecede zarar veriyorsa, Kürtler arasında emperyalizmin işbirlikçiliğine soyunanlar da kendi halklarına aynı ölçüde zarar vereceklerdir. Daha önce İlhan Selçuk’a Açık Mektup’ta vurguladığımız gibi, “kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz” parolası hakka ve adalete uygun olduğu gibi, en gerçekçi politikadır aynı zamanda.

Madalyonun öteki yüzüne baktığımızda, kimliği, dili, kültürü, ulusal özlemleri inatla tanınmayan bir halkın, “denize düşen yılana sarılır” misali, sömürgecilerin pençesini kurtuluş ümidi sayabileceğini görüyoruz. Zaten enternasyonalizmin, kardeşliğin, eşitliğin, hakkın ve adaletin gereği olarak tanınması gereken bu ulusal hakları ve özlemleri savunmak, öyleyse, en gerçekçi politikanın da gereğidir. Sadece Irak’ta değil, Türkiye’de ve bütün bölge ülkelerinde Kürt kardeşlerimizin meşru haklarını savunmak ve derhâl vermek, Amerikan sömürgeciliğine karşı mücadeleye büyük güç katacaktır.( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 16, Mayıs Haziran 2004, “İşgalin Birinci Yıldönümünde”)


DEP milletvekilleri Hatip Dicle, Orhan Doğan, Selim Sadak ve Leyla Zana, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde yeniden yargılandıkları davada yine aynı cezaya çarptırıldılar ve serbest bırakılmadılar. Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin adil yargılanmadıkları gerekçesiyle geçersiz bulduğu birinci hükmü aynen tekrarladı.

Eski hükmün hiç değiştirilmeden kabul edilmesiyle, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmak amacıyla yaptığı reformların göstermelik niteliği bir kez daha ortaya çıktı. Kürt sorununun barışçı çözümünü savunan seçilmiş temsilcileri on yıldır hapiste tutan egemen sistem, yasalar düzleminde yapılan bütün değişiklikleri hiçe sayıyor. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü ayaklar altına alan uygulamaları aynen devam ettiriyor. “Adaletsiz yargılama”yı geçerli sayan bir hukuk sistemi olabilir mi? Ülkenin her alanda göstermelik reformlara değil, gerçek bir sistem değişikliğine ihtiyacı var. Despotik kapitalizmi demokratik makyajla gizlemeye değil, despotizmi hayatın her alanından silen gerçek bir yapı değişikliğine ve bir zihniyet devrimine ihtiyaç var. Özgürlük, görüldüğü gibi, yerli ve yabancı kapitalistlerin pazarlıklarıyla elde edilmiyor. Özgürlükler bahsinde “elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez” atasözü geçerli olmaya devam ediyor.


Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmalı, verdikleri kararlar iptal edilmelidir. Düşünce ve örgütlenme suç olmaktan çıkarılmalıdır. Başta DEP milletvekilleri olmak üzere bütün düşünce ve örgütlenme “suçluları” serbest bırakılmalıdır. Kürt sorununun barışçı çözümü için genel af ilan edilmelidir. Diller ve kültürler özgür olmalıdır. Kürtçe kurs, Kürtçe radyo ve televizyon yayını gibi dil ve kültür özgürlüğü alanında yapılan yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 16, Mayıs Haziran 2004, “İşgalin Birinci Yıldönümünde”)


3 Kasım 2002 seçimlerinde Kürt ulusal hareketiyle legal sosyalist ve demokratik partileri bir araya getiren Emek, Barış ve Demokrasi Blokunu, bir yandan ÖDP’nin, öte yandan Murat Karayalçın’ın başkanlığındaki Sosyal Demokrat Halk Partisi’nin katılımıyla genişleten Demokratik Güçbirliği seçime SHP listesinden girdi ve yüzde 5.155 oy topladı. Demokratik Güçbirliği, DEHAP listesiyle seçime katılan Blokun 2002’deki yüzde 6.22’lik oy oranına ulaşamadı. Devletin bütün baskılarına, özellikle Kürt illerinde bütün ağırlığını AKP’den yana koymasına rağmen kazanılan bu oylar küçümsenmemeli; ancak, sonucun başarısız olduğu kabul edilmelidir.

Bu başarısız sonuçta, Kürt ulusal hareketi içerisinde meydana gelen bölünmeler; sosyalist ve demokratik partilerin kadrolarında ve kitlelerinde Murat Karayalçın’ın temsil ettiği politikalara genel güvensizliği dikkate almadan seçime SHP listesinde katılma kararı alınması; DEHAP’ın aldığı bu karara EMEP, SDP ve ÖDP’nin tabanlarının onay ve desteğini alma gereğini duymadan uyması; bu dayatmacılığın kadrolarda ve kitlelerde yaratacağı tepkilerin önemsenmemesi ile ilkeleri ve hedefleri belli net bir programın olmayışı önemli rol oynadı. Herkesin bu başarısızlıktan alması gereken dersler var.

Daha önce Bloku destekledikleri hâlde dayatmacılığa tepki gösteren sosyalist çevrelerin bağımsız platform ve adaylarla aldıkları oyların sembolik değeri azımsanmamalıdır. Sınıf tavrına bağlı kalınmadan yapılan “açılım”ların, niteliği önemsemeyen nicelikçi yaklaşımların aslında geriletici olduğu kavranmalıdır. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 16, Mayıs Haziran 2004, “Seçim Değerlendirmesi”)


Avrupa Birliği, Avrupalı kapitalist tekellerin dünyadaki vurgun sahasını genişletmeyi amaçlayan bir yapıdır. Bu yapıdan ülkemizde kapitalist sömürüye karşı mücadele eden sınıf ve tabakalara gelecek bir hayır yoktur. Avrupa Birliği, kurumsal olarak, sermaye sınıfının örgütlenmesidir; bir başka deyişle, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için yola çıkmış parti ve örgütlerin dostu değil, düşmanıdır. İşbirlikçi oligarşiyle her türlü oyunu el altından veya açıktan oynar, işine geldiği anda, söylemine kapılanları yarı yolda bırakarak satar. Kimileri, Avrupa Birliği’nin F tipi cezaevleri konusundaki suç ortaklığına bir anlam verememişti. Şimdi ise raporda yer alan “Türkiye’de sistematik işkence yoktur” iddiasıyla ne yapacaklarını bilemiyorlar. Avrupa Birliği’nin, toplumsal muhalefet örgütlerini kendi yörüngesine sokarak etkisizleştirmeyi amaçlayan demagojik söylemine Aleviler ve Kürtler dahil hiçbir kardeş çevrede itibar edilmemesi mutlak bir zorunluluktur. Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi kapitalist kurumlara ihale edilebilecek bir konu değildir, kendi özgücümüze dayanarak ve dünya halklarının enternasyonalist desteğini kazanarak yürütülmesi gereken antikapitalist içerikli bir mücadeledir. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 17, Aralık 2004 Ocak 2005, “Avrupa Sömürgeciliğine Hayır”)


Ürün Okurları Türkiye Koordinasyonu, Türkiye komünistlerinin başta Irak ve Filistin olmak üzere bölgemizdeki komünist, yurtsever, İslamcı direnişçilerle ortaklaşmak, Türk, Kürt, Arap ve Fars halklarının birlikteliğine dayanan Orta Doğu Devrimci Çemberini oluşturmak için yol ve yöntem bulmak zorunda olduğunu tespit etmiştir. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 18, Nisan Mayıs 2005, “Sonuç Bildirisi Yeni Devrimler Çağı Başlıyor 19 Aralık 2004”)


Devleti yöneten çevrelerde, Barzani ve Talabani’yi etkisizleştirmenin en sağlam yolunun, Amerika’ya onlardan daha fazla hizmet sunma olduğu görüşü maalesef ağır basıyor. Bu ise Türk, Kürt, Arap ve Fars halkları arasında dostluk ve kardeşlik politikası izleme ve emperyalizmin oyunlarına karşı birlikte hareket etme stratejisi uygulayacak yerde, bölge güçlerinin birbirlerini tüketmesine yol açan işbirlikçilik yarışını kızıştırıyor. “Amerika’nın işine Barzani ve Talabani’den daha fazla yarayarak bölgede etkili olma” politikası çıkmaz bir sokaktır. Sadece Amerika’nın “tavşana kaç, tazıya tut” oyununu daha rahat oynamasını sağlar. Bu oyunda bütün halklar kaybeder, sadece emperyalizm kazanır. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 18, Nisan Mayıs 2005, “Dengeler Değişirken”)


AKP, geleneksel şovenist ve mezhepçi politikaları sürdürdü. Kürt sorununu barışçı bir çözüme ulaştırma konusunda parmağını kıpırdatmadı. Alevilerin en temel taleplerini ısrarla reddetti. Etnik köken, dil, din, düşünce, cinsiyet ve inanç ayırımı yapmayan, eşitliğe ve özgürlüğe dayalı bir kardeşlik ve birlik politikasından kaçındı. Çaresiz kaldığı noktalarda, Avrupa Birliği’nin zoruyla yarım yamalak, göstermelik adımlar atmakla yetindi. Üstelik, haksız ve adaletsiz olduğu kadar akılsızca olan bu politikayla, ezilen kesimleri Avrupa emperyalizminin kucağına itmeye devam ediyor, emperyalizmin böl ve yönet oyunlarının başarı şansını arttırıyor. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 18, Nisan Mayıs 2005, “Dengeler Değişirken”)


Newroz ve Bayrak

Bu yıl Newroz törenleri başta Diyarbakır ve İstanbul olmak üzere ülkenin her yanında yüz binlerce kişinin katıldığı dev miting ve gösterilerle kutlandı. Yüz binlerce Kürt kardeşimiz, inkâr ve imha politikalarının reddini istedi, barış, özgürlük ve eşitlik taleplerini haykırdı. Yok sayılanın, hor görülenin, ezilenin onurlu sesi artık yaraların sarılması zamanının geldiğini belirtiyor, halkların dostluğunun ete kemiğe büründürülmesi gereğini hatırlatıyordu. Bütün Türkiyeli emekçiler bu çağrıya canı gönülden katılıyor, çünkü kardeşlerimizin derdi, bütün hepimizin ortak derdidir. Aynı kaderde birleşen, kıvançta ve tasada ortak yurttaşların birliğine dayalı demokratik bir ulus anlayışı, hangi kökenden olursa olsun, Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Gürcü, Arnavut, Boşnak, Ermeni, Rum, Süryani, Yahudi, Roman, Çeçen… ayırımı olmadan, bütün yurttaşların özgürlüğünü ve eşitliğini gerektirir. Türkiyeli emekçiler bütün halkın kapitalizme ve emperyalizme karşı birliğini savunuyor, halklar arasında kardeş kavgasını reddediyor. Kapitalizme ve emperyalizme karşı halkların birliğini destekliyor, kendi kardeşlerimize hak eşitliği tanımadan bu birliğin örülemeyeceğini, şovenizmin kapitalizme ve emperyalizme hizmet edeceğini biliyor.

Newroz kutlamaları, temel çağrısı, yönelimi ve yöntemleri açısından bütün Türkiye halkını birleştiren bir barış köprüsü niteliğinde idi. Ne var ki, Mersin’deki gösteriler sırasında iki çocuğun Türk bayrağını yere çalması, kutlamaları düzenleyenlerce anında kınandığı ve zaten kutlamaların ruhuna yabancı tekil bir olay olduğu hâlde, bu barış köprüsünü havaya uçurmakta kararlı karanlık çevreler tarafından sömürüldü ve ülke çapında bir psikolojik harekâtın bahanesi olarak kullanıldı. Şovenizm kışkırtıldı. Kutlamaların temel çağrısı, yönelimi ve yöntemleri bir yana bırakıldı, iki çocuğun bilinçsiz davranışı, yüz binlerce insanın uzattığı dostluk elini yok saymanın, daha da ötesi, onları düşman saymanın gerekçesi olarak abartıldı. “Bayrağımıza saygı” adı etrafında, bütün yurtta faşizm rüzgârları estirildi. Ülkeye toplu bir akıl tutulması yaşatıldı. Kutlamaları düzenleyen DEHAP yetkililerinin “biz de bayrağa saygılıyız”, “bayrak bizim de bayrağımız” sözleri bile, bu akıl tutulması içinde, bölücülüğün göstergesi olarak damgalandı.

Bayrağa saygıyı Kürt kardeşlerimize karşı önyargıları körüklemek için kullanmak Türkiye halkının birliğini bozmaktan başka anlam taşımaz. Bayrağa sahip çıkmayı toplumsal muhalefeti susturmak, devrimci ve halkçı güçlerin on yıllardır süren mücadelesiyle despotizmin karanlığında açtığı delikleri kapatmak için kullanmak düpedüz karşı devrimciliktir. Şovenizm, her zaman olduğu gibi emekçileri birbirine düşürerek, kapitalizmin ve emperyalizmin sömürü ve baskısını korumaya çalışıyor. Bu oyunu boşa çıkarmak, boynumuzun borcudur, birliğimizin ve dirliğimizin gereğidir. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 18, Nisan Mayıs 2005, “Dengeler Değişirken”)


Bu psikolojik harekâtı tezgâhlayanlar, emekçi halkın kapitalist sömürüye, emperyalist soyguna, özelleştirme vurgunlarına, insanlık onurunun her gün çiğnenmesine duyduğu öfkeyi, gerçek hedeflerinden saptırmaya çalışıyorlar. Emekçileri birbirine kırdırarak soygun düzeninin ömrünü uzatmaya çalışanların oyunlarına en iyi cevabı, halkların kardeşliği bilinciyle saflarımızı sıklaştırarak, dayanışmamızı yükselterek, birlikte mücadele ederek verebiliriz. Bayrağa saygı, emperyalizmin ve işbirlikçi kapitalist oligarşinin esir ettiği ay yıldızımızı zincirlerinden kurtarma mücadelesine katılmaktan geçer. Eşitlik ve özgürlük içinde kardeşçe birlikte yaşama iradesini somut davranışlarımızla göstermek zorundayız. Oligarşinin estirdiği faşizm rüzgârlarına şu ya da bu gerekçeyle boyun eğenler, birlikte yaşama iradesine zarar verdiklerini unutmasınlar. Dostluk ve dayanışma zor günlerde belli olur. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 18, Nisan Mayıs 2005, “Dengeler Değişirken”)


Newroz’da “bayrağa saygı” adı altında başlatılan provokasyon, Şemdinli’de suç üstünde yakalanan kontrgerilla bombalamalarına kadar uzandı. Susurluk zihniyeti bütün demokrasi makyajına rağmen iş başında. Halk düşmanları, halkı birbirine kırdıracak cinayetlerini planlı ve örgütlü olarak tezgâhlamaya devam ediyorlar. Kanunsuzluğun en derinine batmış canilerin hâl⠓devlet otoritesinin meşru temsilcileri” olarak boy göstermesine şu ya da bu gerekçeyle göz yumanları halk da affetmeyecektir, tarih de.

Açıkça söyleyelim, kardeş halklara karşı şovenizmi körükleyenler, emekçi halkı acımasızca sömüren kapitalist patronlara hizmet ediyorlar. Sınıfsal sömürü ile ulusal zulüm her zaman el ele gider. Dili, dini, inancı, etnik kökeni ne olursa olsun, bütün emekçiler kardeştir. Şovenizme kararlı biçimde karşı durmadan, enternasyonalizmi her koşulda savunmadan, emekçilerin kapitalist sömürüye ve emperyalist saldırıya karşı seferber edilmesi mümkün değildir. Sırf anadilde eğitim ilkesini tüzüğüne yazdığı için Türkiye’nin en büyük sendikasını kapatmaya kalkanlar, halkımızın birliğini ve dirliğini ayaklar altına aldıklarını bilmek zorundadırlar. Sırf kimliğine ve kültürüne sahip çıkan kardeşlerimizi kalleşçe bombalarla katledenler, sadece Kürtlere değil, başta Türkler olmak üzere Türkiye’de yaşayan bütün halklara en büyük kötülüğü reva görüyorlar.

Şovenizmi körükleyen çevreler aynı zamanda ülkeyi Amerikan emperyalizminin askerî planlarına daha da bağlayıcı adımlar atıyorlar. Şovenizmi körüklemekle emperyalizme teslimiyet aynı madalyonun iki yüzüdür. Kürt düşmanlığını, Ermeni düşmanlığını, sol düşmanlığını halkı geleneksel despotizme kul köle ederek kötürümleştirmenin ve kapitalist düzeni sağlamlaştırmanın etkili yöntemi sayanlar, komşu halklara karşı tehlikeli bir oyuna da alet oluyorlar. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 19, Aralık 2005 Ocak 2006, “Büyük Oyun”)


Kürt kardeşlerimizi ezme planlarının, provokasyonların, kontrgerillacılığın, linçlerin hiçbir işe yaramayacağını göstermeliyiz. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 19, Aralık 2005 Ocak 2006, “Büyük Oyun”)


Bütün dillerin, dinlerin, mezheplerin, kültürlerin tam eşitliğinin kabulü. Şovenizmin reddedilmesi, enternasyonalizmin benimsenmesi. Ulusal, dinsel, mezhepsel, kültürel çeşitliliğin bir çatışma nedeni değil. zenginlik kaynağı olarak görülmesi. Bölgemizde Türk, Kürt, Arap, Fars, Çerkez, Gürcü, Azeri, Ermeni, Elen… bütün halklar arasında en yakın işbirliği. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 19, Aralık 2005 Ocak 2006, “Yeni Bir Atılım İçin”)


… egemen güçlerin devrimci ve sosyalistlere, Kürt halkına yönelik baskı politikalarını yeniden arttırma girişimleri de boşa çıkartılmalıdır. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 19, Aralık 2005 Ocak 2006, “Sonuç Bildirisi Safları Sıklaştıralım 22 Mayıs 2005”)

ABD emperyalizminin Büyük Ortadoğu Projesine karşı Türk, Kürt, Arap, Fars halklarının birlikteliğine dayalı Ortadoğu Devrimci Çemberini oluşturma mücadelesini yükselteceğiz. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 19, Aralık 2005 Ocak 2006, “Sonuç Bildirisi Safları Sıklaştıralım 22 Mayıs 2005”)

Kürt halkının eşitlik ve özgürlük mücadelesini Türkiye ve bölge halklarının kurtuluş mücadelesinin güçlü bir birleşeni hâline getirmek ve emperyalistlerin Ortadoğu’daki emellerini boşa çıkarmak için işçi sınıfı enternasyonalizmi ile Kürt hareketinin ortaklaşmasını sağlama görevi önümüzde duruyor. Bunun için elimizden geleni yapmalıyız. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 20, Şubat Mart 2006, “Sonuç Bildirisi Suphilerin Yolunda Mücadelemiz Sürüyor! 29 Ocak 2006)


21 Mart 2005 günü Mersin’de Newroz gösterileri sırasında bayrak yakma provokasyonu, bütün yurtta yaygınlaştırılan linç girişimleri, 9 Kasım 2005’te Şemdinli’de “iyi çocuklar”ın bombalama eylemi, 5 Şubat 2006’da Trabzon’da Rahip Santoro cinayeti, 6 11 Mayıs 2006 tarihleri arasında Cumhuriyet gazetesine üç kez bomba atılması, 17 Mayıs 2006’da Danıştay baskınında hâkim Mustafa Yücel Özbilgin’in öldürülmesi, 19 Ocak 2007’de Ermeni halkının sosyalist evladı ve halkların kardeşliğinin yiğit savunucusu Hrant Dink’in öldürülmesi, 18 Nisan 2007’de Malatya’da 3 misyonerin kesilmesi gibi kontrgerilla eylemleri Çankaya savaşlarının birer perdesiydi. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 21, Mayıs Haziran 2007, “Çankaya Savaşları”)


Cumhurbaşkanı hangi politikaların izleyicisi ve uygulayıcısı olacak? ... Kürt kardeşlerimizin eşitlik ve özgürlük özlemlerini anlayışla karşılayıp kanayan yaraları mı saracak, şovenizmi kışkırtıp halkların boğazlaşmasının yolunu mu döşeyecek? ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 21, Mayıs Haziran 2007, “Çankaya Savaşları”)

Katillerin hazırlıkları çok önceden başlamıştı. İşlerini kolaylaştıracak ırkçı zemin ise egemenler tarafından başta Kürtler olmak üzere tüm uluslara düşmanlık temelinde oluşturulmuş ve 301. madde provokasyonlarıyla kolayca yönlendirilebilir hâle gelmişti.

Irkçı zeminin yükseltilmesinde önemli belirleyicilerden biri ateşkes süreci ile birlikte Kürt Türk halkları arasındaki, onların deyimiyle “lüzumsuz” (!) yumuşama ve Kürtlerin siyaset alanında tutunmalarının önlenmesi çabası; bir diğeri ise Amerikan karşıtlığı temelinde yükselen milliyetçi duyguların işbirlikçi egemenlere yönlendirilmesinin önüne geçmek, hedef şaşırtmak ve halkları birbirine kırdırmaktı. Yükselen Amerikan karşıtlığı hemen ırkçı/gerici söylemlerle ehlileştirilmeli, “dost ve müttefik ülkeyi” rahatsız etmekten çıkarılmalıydı. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 21, Mayıs Haziran 2007, “Fırat (Hrant) Kanıyor!”)


Baraj Delindi

Ürün 30 Mayıs 2007’de yaptığı açıklamada, seçimlere bağımsız adaylarla girilmesi ve işçi sınıfı ile ezilen halkların önünü tıkamayı amaçlayan yüzde 10 barajının iflas etmesinin sağlanması çağrısında bulunmuştu. Seçim sonuçları, bu yöntemin başarılı olduğunu ortaya koydu. Sol ve Kürt ulusal hareketi, parlamentoyu sadece egemen sınıfların temsilcilerinin girebildiği, işçi sınıfına ve ezilen halklara yasak kapalı bir alan hâlinde tutmak için konulmuş anti demokratik seçim barajını uzun yıllardan sonra bu şekilde aşabildi. Ürün’ün seçim çalışmalarına aktif bir şekilde katıldığı örgütlü bağımsız adaylar listesi 1 milyon 321 bin 63 oy aldı. Bu sonuçla, artık 2 sosyalist (ÖDP’den Ufuk Uras ile SDP’den Akın Birdal) ve 20 Kürt ulusal demokratı Millet Meclisi’nde yasama ve iktidarı denetleme çalışmalarına katılabilecekler, despotizmi teşhir edip özgürlüğün sesini duyurmaya çalışacaklar. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 22, Ağustos Eylül 2007, “22 Temmuz 2007 Seçimleri”)


Sınıfsal ve Ulusal Boyutlar

Son olarak, solun ve Kürt ulusal hareketinin de bu seçimlerde, özellikle Kürt bölgelerinde, AKP’ye oy kaybettiğini belirtelim.

2002 seçimlerine DEHAP çatısı altında giren Emek, Barış ve Demokrasi Bloku, anti demokratik bütün baskı ve engellemelere rağmen, 1 milyon 960 bin 660 seçmenin oyunu toplamayı başararak yüzde 6,22 oranında oy toplamıştı.

Önemli miktarda oyun AKP’ye kaymasında ve oy oranının yüzde 3,77’ye gerilemesinde, iktidarın çeşitli baskılarının, vaat ve rüşvetlerinin, dinsel propagandanın ve ayak oyunlarının kuşkusuz rolü vardır.

Ancak, Kürt emekçi kitlelerinin eşitlik ve özgürlük davasını, onların kapitalist sömürüden kurtulma özlemini esas alan sınıfsal taleplerini gölgede bırakacak ölçüde ulusal kimlik ve kültür savunuculuğuna indirgeyen, her iki boyutu diyalektik bir bütünlük içinde birleştirmeyen dar ulusalcı anlayışların da iktidara bu fırsatı verdiğini mutlaka dikkate almalıyız. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 22, Ağustos Eylül 2007, “22 Temmuz 2007 Seçimleri”)


DTP’ye karşı linç kampanyası

Ardından, yine büyük kapitalist medyanın Mecliste grup kuran DTP’yi köşeye sıkıştırma, DTP milletvekillerinin dokunulmazlığını hukuka aykırı bir şekilde yok sayarak partiyi gruptan düşürme ve etkisizleştirme kampanyası başladı.

“ Bölücülük Meclisin içine girdi” kampanyasına AKP de militarist çevreler kadar hevesle katıldı. DTP’nin grup kurarak Mecliste etkili şekilde temsil edilmesini halklar arasında kardeşliğin pekiştirilmesi ve Kürt sorununun barış yoluyla çözülmesi için bir fırsat sayacak yerde, “genel seçimde bölgenin birinci partisi olduk, yerel seçimde belediyeleri de DTP’nin elinden alacağız”, “DTP’yi sileceğiz” sloganlarıyla en bağnaz ve şovenist çevrelere güvence verme gayreti içerisine girdi.

AKP yönetimi, kendisi ile militarizm arasında Kürt ulusal hareketine düşmanlık temelinde olabildiğince sağlam bir ittifak kurabileceği hesabını yaptı. Bölgede DTP karşısında tek yaygın siyasal güç olarak kendisinden başka bir parti kalmadığı için militarist çevrelerin kendisine muhtaç olduğunu; kendisinin de DTP’yi bölgeden silebilmek için militarizmin DTP örgütüne ve tabanına yönelik baskılarına ihtiyacı olduğu saptamasıyla hareket etti. Halklar arasına düşmanlık sokacak bu sorumsuz politikayla, AKP Genelkurmay uzlaşmasını pekiştireceğini düşündü. Düşündüğü gibi de oldu. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 23, Ocak Şubat 2008, “Çankaya Savaşlarından Sonra”)


Şovenizm kampanyasının şiddeti Ermeni sorununu Kürt sorunuyla harmanlama taktiğiyle doruğa ulaştı. Ülkenin her yeri okul çocuklarının da resmî kararla katıldıkları “şehitlere saygı, bölücülüğe lanet” mitinglerinin alanı oldu. Her şehir, her kasaba bütün devlet organlarının seferberliği ve bizzat AKP hükümetinin de katkısıyla adeta yeniden fethedildi. “Teröre karşı savaş”, “teröristleri Kuzey Irak’ta ezelim”, “ordu göreve”, “savaş tezkeresi çıksın”, “AKP hükümeti teröre karşı ordunun elini kolunu bağlamasın” sloganları ortalığı inletti. Silahlı Kuvvetler ülkenin koruyucusu ve kurtarıcısı olarak yeniden tescil ve tebcil edildi. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 23, Ocak Şubat 2008, “Çankaya Savaşlarından Sonra”)

Durumun seçim ve cumhurbaşkanlığı zaferini sarsacak ve kendi konumunu siyaseten zayıflatacak boyutlara ulaşabileceğini gören AKP iktidarı da kurtlarla birlikte ulumayı seçti ve sınır ötesi savaş için tezkereyi Meclise getireceğini ilan etti. Tezkere 17 Ekim 2007’de DTP’nin 16, ÖDP’nin 1, CHP’den Eşref Erdem’in 1 ve bağımsızların 1 oyu olmak üzere sadece 19 hayır oyuna karşılık AKP, CHP, MHP, DSP, BBP ve kimi bağımsızların 507 evet oyuyla kabul edildi.

Tezkerenin kabul edilmesiyle hükümet ile genelkurmay arasındaki yakınlaşma daha belirgin hâle geldi. Şovenizm kampanyasına katılmayan, barışı ve halkların dostluğunu isteyen, emekçilerin kardeşliğini savunan, halkların kapitalizme ve emperyalizme karşı gerçek ve somut taleplerini dillendiren ve tezkereye karşı çıkan her ses hain ilan edildi, linç tehdidiyle karşılaştı. Militarizmin ve şovenizmin işçi sınıfına, emekçilere ve halklara düşman, sermaye güdümlü gerici akımlar olduğu bir kez daha doğrulandı.

CHP, MHP, DSP ve BBP tezkerenin hemen uygulamaya geçirilmesini, derhâl savaş açılmasını, sınırda bir tampon bölge oluşturulmasını, Kerkük’ün Kürt bölgesel yönetimine bağlanmasına yol açacak referandumun kesinlikle durdurulmasını, bu amaçlara ulaşılması için de Barzani ve Talabani’ye bağlı Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin de hedef alınmasını ve yıkılmasını isterken, AKP hükümeti belli bir soğutma politikası izledi. Başbakan Erdoğan, “5 Kasım’da Amerika’da Başkan Bush’la görüşeceğim, harekete geçmeden önce bu görüşmenin sonucunu beklemeliyiz” dedi. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt da Erdoğan’ın bu görüşünü destekledi.

Kendini anti emperyalist ve sol olarak tanımlayan kimi çevrelerin de militarist ve şovenist akıl tutulması ortamı içinde halkları birbirine kırdıracak politikalara destek vermesi ibret vericiydi. Şovenist bir işgal ve imha savaşını “Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçi Barzani ve Talabani’ye karşı mücadele” adına destekleyenler, eğer iş ABD’ye ve işbirlikçilerine karşı mücadeleyse, bu mücadeleyi neden “bizim” en tescilli ve kurumsal işbirlikçilerimizin peşine takılarak yürütmeye kalkıştıklarını bir türlü açıklayamadılar. Enternasyonalizmin öncelikle bizim kendi işbirlikçilerimize karşı mücadele etmemizi gerektirdiğini, başkalarının da kendi işbirlikçilerine karşı çıkmasını ancak bu yolla teşvik edebileceğimizi unuttular. Siz kendi bahçenizi temiz tutun, bunu yaptığınızda diğer halklar de kendi bahçelerini temiz tutacaktır. Kürt kardeşlerimizin dertlerine kulak verin, meşru eşitlik ve hak taleplerini tanıyın, NATO’dan çıkın, İncirlik üssünü kapatın, Iraklı Kürt yurtseverlerin de içinde yer aldığı Irak ulusal direnişini destekleyin, bütün komşu halkların eşitlik, özgürlük ve barış içinde yaşayacağı bir ortamın oluşturulması için elinizdeki bütün imkânları kullanın. Emperyalizmin ve işbirlikçilerin oyunlarına ancak böyle engel olursunuz, yoksa kendi işbirlikçilerimizin uzantısı olmaktan ileriye gidemezsiniz. Siz kendi kurumsal işbirlikçilerinizle kol kola girerseniz başkalarını da kendi işbirlikçilerinin safına itersiniz. Sonuçta herkesin emperyalizmle ve işbirlikçileriyle sarmaş dolaş olduğu, farklı kökenlerden emekçilerin birbiriyle savaştığı berbat bir dünyayla karşılaşır, emperyalizmin böl yönet politikasının uygulayıcısı durumuna düşersiniz. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 23, Ocak Şubat 2008, “Çankaya Savaşlarından Sonra”)


DTP’nin özerklik kararı

Referandumun yapıldığı gün bir askerî birliğin pusuya düşürüldüğü, çok sayıda askerin öldürüldüğü ve 8 askerin kaçırıldığı haberi geldi. “Derhâl intikam alalım” çığlıkları ortalığı sardı. MHP başkanı Bahçeli, “Kandil dağında yapılacakları Türkiye’nin her yerinde ve Ankara’da da yapalım”, “Meclis’in ve üniversitelerin toplantı salonlarında PKK işbirlikçileri var, onları susturalım” diye önerdi. DTP’ye karşı kampanya daha da şiddetlendi. Medyada ve sokak gösterilerinde “Tezkereye red oyu veren milletvekilleri asılsın”, “Barzani de yakalansın, İmralı’ya konulsun”, “Kürt Bölgesel Yönetimi yıkılsın”, “Sınır değişikliği yapılsın”, “Tampon Bölge oluşturulsun”, “Musul ve Kerkük ilhak edilsin” önerileri gırla gitti.

DTP 26 28 Ekim 2007 günlerinde Diyarbakır’da yaptığı Demokratik Toplum Kongresi’nde “demokratik özerklik” programını kabul etti. Konuya ilişkin açıklamalarda, “Bu örgütlenmede devlet karşıtlığı yoktur, devlet kurmayı da hedeflemiyor. Bir çeşit, mevcut sınırlar ve devlet yapıları içinde Kürtlerin özgürlüğünü temsil eder. Sonuçta özerklik kavramı da özgürlükle ilgilidir. Demokratik özerkliğin devletle, sınırlarla bir problemi olmaz. Bir çeşit, yerelin kendini devlet içinde ifade etmesi anlamına gelir.” şeklinde vurgulamalar yapıldı.


Buna karşılık, merkezî, üniter devlet çerçevesinde istenen bu özerklik medyada bölücülüğün en büyük kanıtı ilan edildi. 8 askerin serbest bırakılması için DTP’nin girişimlerde bulunması, DTP’li milletvekillerinin askerleri almaya gitmesi ve askerlerin serbest bırakılması barış yolunda bir iyi niyet belirtisi olarak kabul edilmedi; aksine, kötü niyetli bir propagandanın ifadesi olarak yerden yere vuruldu. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin “askerlerin serbest bırakılmasına sevinemedim” dedi. İP başkanı Doğu Perinçek, “keşke tabutları gelseydi” dedi. Askerî mahkeme, serbest bırakılan askerleri tutukladı. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 23, Ocak Şubat 2008, “Çankaya Savaşlarından Sonra”)

Amerikan planı

Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Babacan ve Genelkurmay 2. Başkanı Ergin Saygun’un 5 Kasım günü Bush başkanlığındaki ABD heyetiyle yaptığı toplantılarda, ABD’nin bölgesel planlarına uygun bir plan üzerinde uzlaşma çıktı.

Plana göre, Türkiye geniş çaplı sınır ötesi bir harekâttan vazgeçecek, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ni hedef almayacak, buna karşılık, ABD’nin verdiği istihbarata dayanarak sınır ötesinde PKK’ye karşı sınırlı nokta harekâtı yapabilecekti.

Kürt Bölgesel Yönetimi Türk devletinin sınırlı harekâtlarına ses çıkarmayacak, Kerkük’ün statüsünü belirlemeye temel olacak referandumun ertelenmesini kabul edecek, PKK’nin lojistik desteğini kesecek ve PKK’ye karşı Türk devletiyle belirli ölçüde işbirliği yapacaktı.

ABD ise, bizzat Bush tarafından PKK’nin düşman ilan edilmesinin yanı sıra, hem Türkiye’ye PKK hareketleri ve eylemleri konusunda istihbarat sağlayacak ve PKK hedeflerinin vurulmasına göz yumacak, hem de Türkiye’nin ülke içindeki yasal Kürt hareketine karşı alacağı önlemleri anlayışla karşılayacaktı. Ayrıca, Türkiye yönetiminin Kerkük’ün Kürt Bölgesel Yönetimi’ne bağlanması konusundaki kaygılarını dikkate alacaktı.

Böylece, ABD’nin bölgesel ve küresel hâkimiyet hesapları içinde kilit bir yer tutan Türkiye yönetimi ile Irak ve bölge hesapları içinde kilit bir yeri olan Barzani ve Talabani’nin Kürt Bölgesel Yönetimi, yani ABD’nin iki yakın müttefiki arasında ABD’nin hesaplarına aykırı düşen bir çatışma önlenmiş, en azından ertelenmiş olacaktı.

Görüldüğü gibi, uzlaşma PKK’nin ve yasal Kürt hareketinin sırtından sağlanıyordu. PKK yöneticilerinin ABD’ye yönelik iyi niyet mesajlarının ve özellikle İran’a karşı PJAK üzerinden geliştirdikleri ilkesiz ilişkilerin, DTP yöneticilerinin düzenledikleri konferanslara tescilli CİA ajanlarını da çağırmalarının, iş kritik noktaya geldiğinde, işe yaramadığı ve Kürt hareketinin ilk feda edilecek unsur muamelesi gördüğü anlaşılıyordu.

ABD, Türkiye ve Kürt Bölgesel Yönetimi arasında varılan uzlaşmanın bedelini ödeyecek olan Kürt ulusal hareketini yatıştırmak için ise, Türkiye, eve dönüş veya dağdan iniş yasası adıyla yeni bir pişmanlık yasası çıkaracağını ilan edecek, kendisini bağlayacak somut güvenceler vermeden belirsiz bir gelecekte yasallaştırma vaadinde bulunacaktı. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 23, Ocak Şubat 2008, “Çankaya Savaşlarından Sonra”)


Üç tarafın plan üzerinde anlaşmaya varmasının ardından, Yargıtay Başsavcılığı DTP’nin kapatılması için 16 Kasım 2007’de Anayasa Mahkemesine dava açtı. Yargıtay Başsavcılığı DTP’nin kapatılması için açtığı davada, ayrıca DTP milletvekillerinin milletvekilliğinin düşürülmesini, belediye başkanlarının görevden alınmasını ve 150 bin üyeye dava süresince tedbirli olarak siyaset yasağı getirilmesini istedi.

Görüldüğü gibi, 150 bin kişilik bir yurttaş topluluğuna siyaset yasağı getirerek onları “medeni ölüm”e mahkûm etme noktasına gelmiş bulunuyoruz. İnsanların eşitliğini, dillerin ve kültürlerin özgürlüğünü, halkların kardeşliğini, komşuların saygınlığını, barışı ve dayanışmayı kabul ederek, insanlığın demokratik ve sosyalist mücadeleler tarihi boyunca biriktirdiği deneyimleri benimseyerek dostça çözülebilecek bir sorunu emperyalizme havale ederek, kapitalizmin yağmacılığını benimseyerek çıkmaz sokağa hapsediyor, hem kendimize, hem kardeşlerimize ağır zararlar veriyoruz.

Oysa, hiçbir halkın özgürlük ve eşitlik mücadelesi yasaklarla, tüfeklerle, tanklarla, toplarla, füzelerle, uçaklarla yok edilemez. Tek çözüm, özgürlüğü ve eşitliği içimize sindirmek, kendimize hak gördüğümüz her şeyi kardeşlerimize de hak görmek, baskı ve sömürünün ayıp ve aşağılık olduğunu kabul etmek, kapitalist ve emperyalist mantığı reddetmektir. Bütün halklar kardeştir, kardeşini ezme! Bütün diller saygındır, kardeşinin dilini yasaklama! Bütün halklar özgürdür, kardeşinin ruhunu öldürme! Bütün halklar eşittir, kardeşinin kararlarına saygı göster! Her sade insanın anlayabileceği bu yalın ilkeleri uyguladığımızda gencecik fidanlarımızın göz göre göre yok olmasını önleyebilir, Anadolu’dan ve Mezopotamya’dan başlayarak Batı Asya’da ve giderek bütün dünyada emekçilerin birlik ve dayanışmasıyla yükselecek yeni bir uygarlığın temellerini atabiliriz.

Unutmayalım ki, Amerikan emperyalizminin ipiyle kuyuya inilmez. Amerika’yı kılavuz seçenlerin başı beladan kurtulmaz. Bizzat Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın Kanal D’de Mehmet Ali Birand’a yaptığı açıklamaya göre, “ABD’nin istihbarat desteği ve işgali altında tuttuğu Irak hava sahasını bize açmasıyla” 16 Aralık 2007’nin ilk saatlerinde gerçekleştirilen hava bombardımanı, sorunu çözmeyecek, daha da ağırlaştıracaktır. Amerikan planlarının parçası olarak hareket etmek, Gül ve Erdoğan Büyükanıt’a, Büyükanıt Gül ve Erdoğan’a istediği kadar teşekkür etsin ve sahip çıksın, halklarımız açısından daha büyük felaketlerin habercisidir. Halklarımızın Amerikan emperyalizminin güdümünde 60 yıldır içine sürüklendiği felaketlerden hâlâ ders almayarak, “Amerikan kartı”nı oynayanlar affedilmez bir suç işliyorlar. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 23, Ocak Şubat 2008, “Çankaya Savaşlarından Sonra”)

Bombardımanın öncesinde, 14 Aralık’ta Van Askerî Mahkemesinde yapılan duruşmada ise Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinde 9 Kasım 2005’te Umut Kitabevi’ne el bombasıyla yapılan saldırıda halk tarafından suçüstü yakalanan astsubay Ali Kaya, astsubay Özcan İldeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş tahliye edildi. Bilindiği gibi, Büyükanıt’ın “iyi çocuklar” diye tanımladığı sanıklar, daha önce Van 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmış, 19 Haziran 2006’da “adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs’’ suçlarından 39 yıl, 5 ay, 10’ar gün hapis cezasına çarptırılmışlardı. Ancak Yargıtay 9’uncu Ceza Dairesi, bu kararı “eksik soruşturma” gerekçesiyle bozmuş ve davanın askerî mahkemede görülmesi gerektiğini bildirmişti. Üstelik sözü edilen cezayı veren mahkeme heyetinin üyeleri de görevden alınarak başka yerlere tayin edilmişti.

DTP Genel Başkanı Nurettin Demirtaş ise hakkında açılan “sahte sağlık raporuyla askerlikten kaçma” soruşturması gerekçe gösterilerek, 17 Aralık’ta ülkeye döndüğü gün, yani hiçbir kaçma şüphesi olmadığı ve delilleri karartma gibi olasılık da bulunmadığı hâlde, havaalanında apar topar gözaltına alındı ve ertesi gün askerî mahkeme kararıyla tutuklandı. Suikasttan yargılanan ve ilk mahkemenin 39 küsûr yıla mahkûm ettiği Şemdinli sanıkları serbest kalırken, yasal bir partinin genel başkanı hapse atıldı. Nurettin Demirtaş, Türkiye’ye dönmeden önce 8 Aralık’ta Almanya’da Hamburg Üniversitesi’nde düzenlenen “Kürt Sorunu ve Çözümü” panelinde yaptığı konuşmada “Kürt sorununu sınırlara dokunmadan şiddetsiz olarak halletmek istiyoruz. Diyarbakır’da bir halk kongresi yaptık. Burada Kürtlere devlet istiyor musunuz? diye sorduk. Çoğu devlet değil, özgürlük istiyoruz dedi. Biz, sınırları değil, özgürlüğü hedefliyoruz” demişti.

AKP ile Genelkurmay huzursuz birlikteliklerini Amerika’nın telkin, arabuluculuğu ve yönlendiriciliği ile olabildiğince sıkı bir işbirliğine döndürdüler ve karşımıza işte bu politikalarla çıktılar. İsrail’i ve ABD’yi örnek alan politikalarla nereye varılacağını hep birlikte göreceğiz. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 23, Ocak Şubat 2008, “Çankaya Savaşlarından Sonra”)


Genelkurmay Başkanlığı bugün (22 Şubat 2008) yaptığı açıklamada, 21 Şubat günü saat 19:00’da Türk Silahlı Kuvvetlerinin hava destekli sınır ötesi kara harekâtına başladığını ve askerî birliklerin Irak topraklarına girdiğini açıkladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir süre sonra aynı yönde açıklamada bulundu.

CHP, MHP, DSP ve kapitalist büyük medya harekâtı sevinçle karşıladı. Düzenin bütün kurumları, türban kavgasında karşı saflarda yer alsalar da, savaşı desteklemekte birbirleriyle yarışıyor. Yatık medya yine militarizmin ve şovenizmin tek sesli korosu olarak hareket ediyor. Genelkurmay açıklamasına göre, ilk çatışmalarda 24 PKK’li ile 5 asker ölmüş bulunuyor.

Sınır ötesi kara harekâtı, 16 Aralık 2007’de başlatılan hava harekâtının bir üst aşamaya ulaştığını gösteriyor. AKP hükümeti ve Genelkurmay, Amerikan ipiyle kuyunun daha da derinlerine inmeye karar verdiler. Bu karar derhâl geri alınmalı ve sınır ötesi harekât durdurulmalıdır.

Daha önce yapılan 24 sınır ötesi harekâtın hiçbir işe yaramadığını, aksine sorunun daha da ağırlaştığını yaşayan herkes görüyor. 25’inci harekât da sadece daha fazla acı, daha fazla yıkım getirecek ve kardeş halklarımızı, Türkleri ve Kürtleri birbirlerinden uzaklaştıracaktır.

Yapılanlardan ders alalım. Geçmiş hataları tekrarlamayalım. Sorunu barış ve kardeşlik yoluyla, Kürt kardeşlerimizin eşitliğini ve özgürlüğünü tanıyarak, temel yurttaşlık haklarını herkese tanıyarak siyaset yoluyla çözelim. Savaşa ve ölüme hayır diyelim, barışı ve yaşamı savunalım.

Amerikan emperyalizmi Irak’taki sömürgeci işgalinin güçlü Irak direnişine takılıp başarısızlığa uğramasıyla bölge politikasını yeniden ayarlıyor. Irak’ta kurduğu baskı ve işkence rejimini yürütmek için işbirlikçi Şii ve Kürt güçlerine dengesiz biçimde dayandığını ve böylece İran’ın “gereğinden fazla” güçlenmesine yol açtığını düşünüyor. İran’ı dengelemek için Şii partilerine karşı Sünnileri, Kürt partilerine karşı Türkiye’yi birer adım öne çıkarıyor. Amerikan izni ve istihbaratıyla gerçekleştirilen sınır ötesi harekât, işte bu ayarlamayı içeren Amerikan planının hayata geçirilmesidir. Türkiye ve Irak halklarının bu plandan hiçbir çıkarı yoktur. Amerika’nın bölgedeki işbirlikçilerini yeniden hizalandırması, hiçbir halkın çıkarlarıyla ilgili değildir.

Türkiye işçi sınıfının, hangi kökenden olursa olsun emekçi halklarımızın, gençlerimizin, annelerin ve babaların ölüm, yıkım ve evlat acısından başka bir şey getirmeyecek olan bu kardeş kavgasından hiçbir çıkarı yoktur. Savaştan sadece kapitalistler ve emperyalistler ile onların işbirlikçileri yarar sağlayacaktır. Amerikan planlarına uymak, Amerikan emperyalizminin bölge hesaplarına alet olmak hiçbir halka yarar sağlamadı, sağlamaz.

Türkiye Amerika’yı ve İsrail’i örnek almamalıdır. Sınır ötesi harekâta son verelim. Bütün birlikler Türkiye topraklarına dönsün.

Kahrolsun Amerikan emperyalizmi ve işbirlikçileri!

Yaşasın halkların kardeşliği!

( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 24, Mayıs Haziran 2008, “Sınır Ötesi Harekâta Hayır!”)


Genelkurmay Başkanlığı bugün (29 Şubat 2008) öğleden sonra yaptığı açıklamada, hava destekli sınır ötesi kara harekâtına sabah saat 04:00’te son verildiğini ve harekâta katılan birliklerin Türkiye’ye döndüğünü açıkladı. Açıklamaya göre, Zap bölgesini hedef alan harekâtta yaklaşık 300 kişilik bir PKK grubundan 240 kişi öldürüldü ve grubun fiziksel altyapısı tahrip edildi. Çatışmalarda TSK’dan da 24 asker ve 3 köy korucusu öldü. Genelkurmay değerlendirmesine göre, harekât hedeflerine ulaştı.

Hâlbuki bu harekât da tıpkı daha önce yapılan 24 sınır ötesi harekât gibi koca bir fiyaskodan ibarettir. Kürt sorununun çözümüne en ufak bir katkı sağlamamış, aksine sorunu daha da ağırlaştırmıştır. Kürt sorunu sadece barış, kardeşlik ve anlayışla çözülebilecek bir sorundur. Ölü ve yaralı gençlerin sayısını çoğaltmakla çözülmez, daha da kangrenleşir. Hayatının baharında gençlerin Amerikan güdümlü planlarla ölmesi ve öldürmesiyle, sadece kapitalizm kazanır, sadece emperyalizm kazanır. Türkiye kazanmış olmaz; tıpkı yoksul Kürt halkı gibi, yoksul Türk halkı da kaybeder.

Süreç hepimizin önünde cereyan etti. Amerikan yönetimi ile Türkiye, Irak ve Kürt Bölgesel Yönetimi arasında yapılan pazarlıklarda Türkiye’ye bir hafta boyunca Irak’a serbestçe girme ve PKK kuvvetlerine saldırma izni verildi. Bir hafta boyunca bu emperyalist düzenlemeye taraf olan her yönetim, kendi halkları ile dünya halklarının gözünü boyamak üzere “kamu diplomasisi” yürüttü. Bu danışıklı dövüşte kukla Irak yönetiminden Başbakan Maliki Londra’ya “tedavi”ye gitti, Cumhurbaşkanı Talabani ses çıkarmadı. İşbirlikçi Barzani itiraz eder göründü, bölge topraklarının istilasına karşı koyacağını belirttikten sonra hiçbir şey yapmadan kenara çekildi. Gül, Erdoğan ve Büyükanıt bir yandan Talabani’yi Türkiye’ye resmen davet etti, bir yandan da harekâtın sonuna kadar süreceğini açıkladı. Amerikan yönetimi ise Savunma Bakanı Gates ve Başkan Bush aracılığıyla malumu ilam etti, başkomutanın Amerika olduğunu herkese duyurdu. Türkiye derhâl birliklerini geri çekti. Avrupa Birliği süreç boyunca Amerikan yönetiminin kuyruğuna takıldı.

Amerikan planının uygulayıcısı olarak ortaya çıkan bütün bölgesel işbirlikçiler ve militaristler Amerika’nın çizdiği çerçeve içinde çeşitli aşağılamalara maruz kaldılar ama hepsi elde ettikleri küçük menfaatlerle durumdan memnun ve mesut görünüyor. Bölge halkları ise, kendi sırtlarından yürütülen bu “öldür ve öl” oyunundan yine ağır kayıplarla çıktılar. Halklarımız bu kanlı oyuna toptan son verecek yeni bir bilincin ve örgütlenmenin öznesini yaratmak göreviyle karşı karşıya. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 24, Mayıs Haziran 2008, “İşbirlikçiliğin ve Militarizmin Fiyaskosu”)


AKP, sınır ötesi harekâta onay vermekle Genelkurmay’la arasını kökten düzelttiğini düşünüyor, Genelkurmay’ın Kürt hareketine karşı bölgede tek alternatif siyasi parti olarak AKP’nin kaldığını dikkate alarak hiç olmazsa yerel seçimlere kadar kendisine mecbur olduğunu hesaplıyordu. ABD’nin hükümet ile Genelkurmay’ın uzlaşmasına yönelik tavsiyelerini ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın sınır ötesi harekâtın bitirilmesini eleştiren CHP ve MHP’ye karşı göğsünü hükümete siper etmesini, kendisine açılan geniş bir siyasi manevra alanının belirtisi sayıyor, bu nedenle kendi ölçülerine göre “gözü kara” gitmekte bir sakınca görmüyordu. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 24, Mayıs Haziran 2008, “Çankaya’nın Rövanşı”)


Yani işçilerin ve emekçilerin en temel haklarını gasp etmek için elden gelen her şeyi yapanlar… savaş hükümeti olmakta bir sakınca görmeyenler, Newroz kutlamalarını kana bulayanlar, ırkçı cinayetleri ört bas edenler, anadil hakkını isteyenlere hakaret edenler… gadre uğramış özgürlükçü demokrat olacaklar! Bu taktiğin işe yarayıp yaramayacağını göreceğiz. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 24, Mayıs Haziran 2008, “Çankaya’nın Rövanşı”)


Bugün 21 Mart. Kürt halkının ulusal günü Newroz ile Batı ve Orta Asya halklarının bayramı Nevruz’u sevinçle kutluyoruz.

21 Mart Kürt halkının zalim hükümdar Dehak’a karşı Demirci Kawa önderliğinde isyan ettiği gün olarak kutladığı, bölgemizdeki diğer halkların doğanın yeniden doğduğu bahar bayramı olarak karşıladığı, Birleşmiş Milletler kararıyla da bütün dünya halklarının Irkçılığa Karşı Mücadele Günü olarak kutladığı derin anlamlar taşıyan bir gündür.

Bu günü, ülkemizde, bölgemizde ve dünyada zulme karşı mücadelenin yükseltileceği, emperyalizme, kapitalizme, sömürgeciliğe, işgale ve ırk ayrımcılığına karşı halkların birliğinin ve dayanışmasının pekiştirileceği bir halklar bayramı, ortak bir şenlik sayıyoruz.

Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halklarımız Newroz’un Kürt halkının kimliğinin, dilinin ve kültürünün tanınması, inkâr ve imha politikalarına son verilmesi, halklar arasında özgürlük ve eşitlik temelinde barış ve kardeşliğin kurulması için bir imkân olarak görülmesini talep ediyor ve kutlamalarda bu istemini coşkuyla haykırıyor.

Yaşasın 21 Mart!

Yaşasın halkların birliği ve dayanışması!

Newroz bütün emekçilere kutlu olsun!

( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 24, Mayıs Haziran 2008, “Yaşasın Newroz!”)


Diyarbakır’ın Yenişehir semtinde 3 Ocak 2008 günü bombalı bir aracın patlatılmasıyla 6 kişi yaşamını kaybetti, yüze yakın kişi de yaralandı. Saldırıyı üstlenen olmadı. Olay, bütün halkta haklı olarak büyük bir tepki doğurdu, halkı hedef alan, demokrasi ve özgürlük güçlerini karalamayı ve yeni baskılara ortam hazırlamayı amaçlayan bir provokasyon olarak değerlendirildi.

Dünyada ve Türkiye’de kapitalist egemenlerin, gizli servislerin bu tür kontrgerilla eylemleriyle halkı devrimci muhalefet örgütlerinden nasıl soğuttukları, halk kitlelerini nasıl sindirdikleri, planladıkları faşist ve despotik hamleler, sıkıyönetimler, askerî darbeler, işgaller için kamuoyunu nasıl hazırladıkları konusunda çok zengin bir birikim var. Sorumluluğu devrimci örgütlere, siyasal ve toplumsal muhalefet hareketine yükleyerek metrolara bomba konulması, yolcu otobüslerinin yakılması, alışveriş merkezlerinin havaya uçurulması, sokağa park edilmiş özel arabaların tahrip edilmesi, kahvehanelerin, dükkânların taranması gibi sade emekçilerin, sokaktaki insanın, esnafın, küçük mülk sahiplerinin ölümüne, yaralanmasına, korkutulmasına, sindirilmesine ve çaresizlik duygusu içinde egemenlere sarılmasına yol açan terörist taktikler NATO’nun ve Amerikan ordusunun “gayrinizami harp” ve “ayaklanmaların bastırılması” adıyla bütün dünya gericiliğine armağan ettikleri talimnamelerde bütün ayrıntılarıyla bir bir işlenmiştir.

Fırat Haber Ajansı’nın bildirdiğine göre, Kürt ulusal hareketi adına bugün (8 Ocak 2008) yapılan bir açıklamada, Diyarbakır’daki patlamayla ilgili olarak dolaylı bir sorumluluk üstlenildi. “Bu eylem hareketimizin merkezî planlaması değildir. Bu saldırı bizim araştırmamıza göre yerel bağımsız otonom grupların yaptığı bir eylemdir” ve “Sivillerin yaşamını yitirmesinden dolayı üzüntülerimizi belirtiyoruz, halkımızdan da özür diliyoruz” denildi.

Böyle bir ortamda, Marks ve Lenin’den Mustafa Suphi ve İsmail Bilen’e kadar sınıf bilinçli proletarya önderlerinin ortaya koyduğu yaklaşımı bir kez daha tekrarlıyor ve halka yönelik bu tür terör taktiklerini mahkûm ediyoruz. Bu tür eylemler, sınıf mücadelesi tarihinin hep gösterdiği gibi, asla eşitlik ve özgürlük davasına hizmet etmezler, sadece egemenlerin eline koz verirler. Devrim, kurtuluş, eşitlik, özgürlük adına yola çıkan hiçbir örgüt, kontrgerilla taktikleriyle karıştırılabilecek bu tür eylemlere girişemez ve bunları hoş göremez, bu eylemlere mazeret üretemez. Bir halkın özgürlük davasını savunanların yaptıklarıyla kontrgerillanın yaptıkları arasında ilkesel olarak açık, kesin ve birbirine karıştırılması imkânsız farklar olmalıdır. Eğer sade emekçilerin kafasında “acaba bu işi kontrgerilla mı yaptı, yoksa bizim davamızı savunduklarını söyleyenler mi” şeklinde bir kuşku uyanıyorsa, egemen sınıflar zaten amaçlarına yarı yarıya ulaşmışlardır. Ardından kitlelerin politikadan uzaklaşması, tarafsızlaşması ve hatta karşı cepheye savrulması gelir. Bu tür kuşkuların uyanmaması ve egemenlerin psikolojik savaşın unsuru olarak savurdukları iftiraların kolaylıkla anlaşılması için, bizim eylem çizgimizin açık ve net olması gerekir.

Bir kere daha tekrarlıyoruz: Halka zarar veren, onları hedef seçen bütün eylemler ağır birer suçtur. Hangi gerekçeyle olursa olsun, halka yönelik bütün bombalama, molotof atma, kundaklama vb. eylemler yanlış, gayrimeşru ve zararlıdır. İşe giden, okula dersaneye koşturan, fabrikada, tarlada, büroda çalışan, yorgun argın evine ulaşma telaşı içinde tıkış tıkış metroya veya otobüse binen, köşedeki meyhaneye uğrayıp iki tek atan, çoluğu çocuğuyla alışverişe çıkan, sinemaya giden, arkadaşlarıyla buluşan, sevgilisiyle eğlenen, kafasını dinleyen masum insanları öldürmek, yaralamak, yakmak, korkutmak, sindirmek faşist kontrgerilla taktiğidir ve kim tarafından yapılırsa yapılsın faşizme yarar. Bu tür eylemler hem felsefi açıdan, hem siyasal açıdan kesinlikle reddedilmelidir. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 24, Mayıs Haziran 2008, “Diyarbakır Saldırısı Üzerine 8 Ocak 2008”)


Dün (8 Ekim 2008) toplanan TBMM Genel Kurulu’nda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınır ötesi harekât yapabilmesi için geçen yıl hükümete verilen yetkinin 17 Ekim’den itibaren 1 yıl uzatılmasını öngören Başbakanlık tezkeresi, 18 oya karşılık 497 oyla kabul edildi. Oylamada 17 DTP milletvekili ile ÖDP milletvekili Ufuk Uras hayır oyu kullanırken, AKP, CHP, MHP, DSP, BBP ve bağımsız milletvekillerinden oluşan blok 497 kabul oyu verdi. 32 milletvekili ise oylamaya katılmadı.


Bu kararla AKP iktidarı, militarist klik, burjuva muhalefet ve yatık medya (hem Doğan medyası, hem Erdoğan medyası), egemen işbirlikçi burjuvazinin bütün kanatlarının suç ortaklığıyla, toplumumuzu zehirleyen, halkları birbirine kırdıran şovenist savaş politikasına aynen devam edeceklerini ilan ettiler. Amerikan emperyalizminin güdümü altında geçen yılki tezkereyle yapılan sınır ötesi harekâtın Türk ve Kürt gençlerinin birbirlerini öldürmesinden başka bir anlam taşımadığı, Aktütün bozgunu, Altınova ve Adana olayları ile bir kez daha kanıtlanmışken, bu politikada ısrar etmek affedilmez bir cinayettir.

Çeyrek asırdır sürdürülen bu savaş sadece sömürücü egemenlere ekonomik kaynak, siyasal ve askerî iktidar sağlıyor. Emperyalizm ve kapitalizm kazanıyor, Türk ve Kürt halkları kaybediyor.

Etnik kökeni, dili ve inancı ne olursa olsun işçiler ve köylüler, aydınlar ve sade yurttaşlar, sosyalist ve devrimci partiler 24 yıldır sürdürülen kardeş kavgasının artık bitirilmesini istiyor. Tezkere geri alınmalıdır. Savaş durdurulmalıdır. DTP kapatılmamalıdır. Kürt kardeşlerimizin ulusal kimliğine saygı gösterilmeli, genel af çıkarılmalı, Kürt dili ve kültürünün üzerindeki yasaklara son verilmeli, savaşa ayrılan kaynaklar işsizliğin ortadan kaldırılması, bölgenin kalkınması, yoksulluğa son verilmesi için kullanılmalıdır.

Şovenist savaş politikalarına son vermek, halkların dostluğunu savunmak, barışı sağlamak için üzerimize düşen görevi elbirliğiyle yerine getirelim. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 25, Ocak Şubat 2009, “Şovenist Savaş Politikasına Hayır!  9 Ekim 2008”)


Ülkemizde işçiler, köylüler, bütün emekçiler, kadınlar ve gençler, Kürt halkı, Aleviler daha da güvenle sokağa çıkıyor, taleplerini haykırıyor ve egemen sermaye düzenini geri adımlar atmak, manevra yapmak zorunda bırakıyor. “Kürtçe TV” ve “Alevi açılımı” bu manevraların birer ifadesidir. AKP ve militarist klik gün geçtikçe daha çok teşhir oluyor. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 25, Ocak Şubat 2009, “2009 Yılına Umutla Giriyoruz! 31 Aralık 2008”)

Türkiye’de ise Çankaya savaşları ordu üst yönetimi ile AKP arasında büyük uzlaşmayla sonuçlandı. Egemen güçler, yerleşik büyük sermaye ile palazlanan yeni sermaye çevreleri kayıtsız şartsız zenginleşmekte; sola düşmanlıkta; sendikal ve siyasal hakları çiğnemekte; Kürt ulusal hareketini bastırmakta; sürekli savaş politikasında… solu, Kürt hareketini, Alevi hareketini, kadın hareketini, aydınları, ezilen halkları rejime bağlayacak içi boşaltılmış açılımlara (Kürtçe TV, Nâzım Hikmet’e vatandaşlık, Aleviler’in sırtını sıvazlama, 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’nda Misafir Ülke Türkiye kampanyası, 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul kampanyası, Ermenilerden özür dileme kampanyası vb.) cevaz vermekte anlaştılar. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 25, Ocak Şubat 2009, “Bu Dünyaya Katlanmak Zorunda Değiliz”)


Liberal solcuların AKP ve Fethullah aşkı, AB ve Obama gündemine oynama merakı; ulusal solcuların Kemalizm ve Ergenekon aşkı; Kürt hareketinin Kemalizm ve liberalizm arasında gidip gelmesi; hem ABD’yi, hem AB’yi, hem Türk devletini, hem Kürt halkını ve solu memnun etmeye çalışırken başının dönmesi, ilkeli ve tutarlı siyasetin önünü tıkıyor. Gerçekçi politika yapma, hızla sonuç alma adına girilen ilkesiz birlikler işçi sınıfının ve müttefiklerinin egemenlerin tümünden bağımsız devrimci bir odak olarak güç toplamasını engelliyor. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 25, Ocak Şubat 2009, “Bu Dünyaya Katlanmak Zorunda Değiliz” )


Düzenin bütün allameleri Kürt sorununun çözümü için hep dağdaki PKK’lileri aşağıya indirmekten, Kürtlere şiddet yöntemi yerine parlamenter siyaset yöntemini benimsetmekten söz ederler. Peki ne görüyoruz? DTP içinde siyaset yapan Kürt politikacılar ve uzmanlar ülke çapındaki baskınlarla toplanıp hapse atılıyor. Şiddetle alışverişi olmayan, şehirde politika yapan 51 DTP yöneticisinin bir çırpıda tutuklanması, parlamenter siyaset veya şiddet politikası konusunda Kürt halkına nasıl bir mesaj veriyor acaba? Başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP temsilcileri “karşımıza sandıkta çıkın” diyerek DTP’ye meydan okuyorlardı. DTP karşılarına sandıkta çıktı ve bölgede devletin tam desteğine sahip AKP’yi açık arayla geride bıraktı. Bunun üzerine Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, “DTP’liler Ermenistan sınırına dayandı. Bu durum sadece AKP için değil, bütün partiler için bir sorundur, millî bir tehdittir” demecini patlatıverdi. DTP’nin kapatılma davasını, Kürt göstericilere ateş açılmasını, taş atan çocukların “terörist” olarak yargılanmasını, Kürt politikacıların sürekli aşağılanmasını ve sudan nedenlerle ikide bir mahkemeye verilmesini de hesaba katın.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, 14 Nisan 2009’da yaptığı “2008 yılını değerlendirme konuşması”nda Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımlamasını anlatırken, “Eğer Atatürk’ün sözü ‘Türkiye halkı’ yerine ‘Türk’ ifadesiyle yazılırsa işte o zaman etnik ayrımcılık olur” yorumunda bulundu. (Fatih Çekirge, “Orgeneral Başbuğ’dan tarihî açılım”, Hürriyet, 14 Nisan 2009). Cumhuriyet tarihinin sözcük kuyumculuğuyla hiç bağdaşmadığı açık olan uygulamalarını bir an unutsak bile, Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde hâlâ dağlara taşlara yazılan “Ne mutlu Türküm diyene” sloganını, askerlerin, polislerin şehirlerde geçit törenlerinde bu sloganı haykırarak yürütülmelerini ne yapacağız? Bu gerçekler ışığında sözcük kuyumculuğunun bir anlamı kalır mı? ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 26, Mayıs Haziran 2009, “Dipten Gelen Dalga”)


Yerel seçimleri kazanmasına rağmen önemli oranda oy kaybına uğrayan AKP iktidarı, seçimlerin intikamını almaya girişti… 14 Nisan sabahı ise, Kürt bölgelerinde AKP’yi ağır yenilgiye uğratan DTP yönetici ve üyelerinden 51 kişi yine baskınlarla gözaltına alındı.

DTP örgütüne ve belediyelerine yönelik baskınlarda genel başkan yardımcıları Kâmuran Yüksek, Bayram Altun, Selma Irmak, Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Seracettin Irmak, Batman, Tunceli, Kızıltepe, Diyarbakır belediyelerinden yetkililer, Gün TV’nin genel yayın yönetmeni Ahmet Birsin, DEHAP eski genel başkanlarından Mehmet Abbasoğlu gibi isimler Diyarbakır Emniyeti’ne götürüldü. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 26, Mayıs Haziran 2009, “İntikam Politikası”)


DTP’ye yönelik baskılar ise seçimin hemen ardından, Ağrı’da seçim sonuçlarına itiraz eden göstericilere, Halfeti’de Öcalan’ın doğum gününü kutlamak isteyen halk topluluğuna karşı şiddet kullanılması ve kan dökülmesiyle başlayan intikam politikasının devamı olarak gündeme geldi. Bu politika sadece AKP’nin değil, Ergenekoncu çevrelerin de desteğiyle yürütülüyor. Türk devletini, Irak kukla yönetimini ve Kürdistan bölge yönetimini Amerikan emperyalizminin bölgesel politikaları doğrultusunda uzlaştırarak Kürt ulusal hareketini ortadan kaldırma planının parçası olarak uygulanıyor.

Emperyalizmin ve işbirlikçi kapitalist egemenlerin işçi sınıfına, emekçi halklara ve toplumsal muhalefete ortaklaşa saldırırken birbirlerine karşı çeşitli ayak oyunlarına da başvurdukları, at izinin it izine karıştığı karmaşık bir dönemden geçiyoruz. Obama’dan, AKP Fethullah ortaklığından, Kemalist ulusalcı milliyetçi cepheden veya AKP Genelkurmay ortaklığından “özgürlük, demokrasi ve barış” bekleyenler düpedüz hayal görüyorlar. İstifimizi bozmadan ve sermayenin kanatlarından hiçbirinin yedeğine düşmeden mücadeleyi soğukkanlı bir şekilde yürütmeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 26, Mayıs Haziran 2009, “İntikam Politikası”)

 
Yazarın Diğer Yazıları
 MERHABA
 Onbeşleri Andık
 Gündemden
 Oğuzhan Müftüoğlu ve Arkadaslarına Açık Mektup
 Kıbrıslı Türkler Kardeşimizdir, Eşitimizdir, Dostumuzdur
 Libya Gündeminden
 Bıçak Kemiğe Dayandı
 Merhaba
 Atılım Üzerine
 Engin Ardıç’ın İftiracılığı Tescil Edildi
 AKP 12 Eylül Rejiminin Yeni Efendisi
 Şiir: Gerileyen Türkiye Yahut Adnan Menderes’e Öğütler
 Merhaba
 Hrant Dink’i anıyoruz
 Barış bölmez, birleştirir

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS