Sosyalist Dergi: 27 |  ÜRÜN |
İktidar Savaşları Dosyası

Bugün kapitalist iktidar bloku içerisinde AKP’nin üstünlüğü ele geçirmesi noktasına varan iktidar savaşlarının gelişimini bir dosyada topladık. Dosyanın, okurlarımızın süreci bütünlüğü içerisinde değerlendirmesine yardımcı olmasını umuyoruz.


Dinci çevrelerin 28 Şubat 1997 müdahalesiyle “ayağı suya ererek” emperyalizme ve kapitalist düzene tamamen teslim olan kesimlerini temsil eden AKP’nin parlamentodaki büyük sayısal üstünlüğü sonucu cumhurbaşkanlığını tek başına belirleyebilecek güce erişmesi devlet seçkinleri arasında büyük huzursuzluk doğurdu. Oysa AKP’nin önünü, bizzat emperyalizmin işbirlikçisi tekelci sermaye çevrelerinin ve devlet seçkinlerinin yarım asırdır izledikleri ve çeyrek asırdır şiddetlendirerek sürdürdükleri işbirlikçilik‑şovenizm‑gericilik karışımından başka bir şey olmayan Türk‑İslam‑NATO sentezcisi politikalar açtı. Dünyevi‑laik Kemalizm ile ilahi İslamcılığı, Batıcılık ile Doğuculuğu, Türk milliyetçiliği ile milliyetler üstü İslam kardeşliğini, pozitivizm ile imancılığı, ulus egemenliği ile Allah egemenliğini, TÜSİAD yandaşlığıyla MÜSİAD yandaşlığını birleştirme planları bu sonuca yol açtı. Yabancı ve yerli büyük sermaye çevreleri, emperyalizme ve siyonizme teslimiyeti, her yolla zenginleşme hırsını, emekçi halka düpedüz bir sömürge halkı muamelesi yapma zihniyetini ortak payda yaparak iki ayrı dünya görüşünü, iki ayrı siyasal akımı despotik sermaye devletinin militarist, otoriter, totaliter ve bürokratik egemenliğinin aracı olarak kullandılar. Aslında sömürü düzenine karşı mücadele eden işçi sınıfına ve emekçilere, eşitlik ve özgürlük isteyen halklara, eşitlik ve özgürlük özlemlerinin taşıyıcısı sola karşı rejimin payandası olarak kullandıkları bir çevrenin ne kadar “dönmüş” ve “ılımlı” hâle gelmiş de olsa, yerel yönetimler, parlamento ve hükümetten sonra cumhurbaşkanlığını da eline geçirerek “gereğinden fazla” güç kazanacağını hesap eden büyük iş çevreleri ve yüksek bürokrasi, AKP’nin gözünü korkutma taktiği izlediler.
21 Mart 2005 günü Mersin’de Newroz gösterileri sırasında bayrak yakma provokasyonu, bütün yurtta yaygınlaştırılan linç girişimleri, 9 Kasım 2005’te Şemdinli’de “iyi çocuklar”ın bombalama eylemi, 5 Şubat 2006’da Trabzon’da Rahip Santoro cinayeti, 6‑11 Mayıs 2006 tarihleri arasında Cumhuriyet gazetesine üç kez bomba atılması, 17 Mayıs 2006’da Danıştay baskınında hâkim Mustafa Yücel Özbilgin’in öldürülmesi, 17 Ocak 2007’de Ermeni halkının sosyalist evladı ve halkların kardeşliğinin yiğit savunucusu Hrant Dink’in öldürülmesi, 18 Nisan 2007’de Malatya’da 3 misyonerin kesilmesi gibi kontrgerilla eylemleri Çankaya savaşlarının birer perdesiydi. 18 Mayıs 2006’da Mustafa Yücel Özbilgin’in Kocatepe Camisi’nde yapılan kitlesel cenaze töreninde bakanların tartaklanması ve Başbakan Erdoğan’ın yuhalanması, 14 Nisan 2007’de Ankara’da yapılan “Çankaya laiktir, laik kalacak” temalı büyük protesto mitingi de kitlelerin aynı amaç doğrultusunda seferber edilmesiydi. 367 oy bulunmadan cumhurbaşkanlığı oylamasına geçilemeyeceği, Anayasa Mahkemesine başvurularak oylamanın iptal edilebileceği de kullanılan hukuksal tehditler arasındaydı.
AKP iktidarı da bu korkutmacalara Şemdinli iddianamesinde genelkurmay başkanını suçlayan ifadelere yer verdirerek, “Sauna operasyonu” ve “Atabeyler operasyonu” gibi özel kuvvetler komutanlığıyla bağlantılı askerlere yönelik emniyet operasyonlarını yaptırarak, Danıştay baskını eylemcisi Alpaslan Aslan’ın “ulusalcı” çevrelerle ilişkilerini ortaya koyan belgeleri, medyaya yönelik değerlendirmeler içeren genelkurmay andıcını ve emekli amiral Özden Örnek’in gerçekleştirilememiş darbe planlarını anlatan güncelerini, Hrant Dink cinayeti eylemcilerinin Jitem’le bağlantılarını vb. medyaya sızdırarak karşılık verdi. Ayrıca, büyük iş çevrelerini ve büyük medyayı, hukuksuz özelleştirmeleri, vergi yolsuzluklarını ve ihaleleri hem teşvik öğesi, hem tehdit silahı olarak kullanarak hizaya getirmeye çalıştı. İkinci büyük medya grubu olan Ciner medyasına TMSF aracılığıyla el koydu.
...
Bütün bu süreç boyunca hem üst düzey generallerle ABD yönetimi arasında, hem de üst düzey iktidar temsilcileriyle ABD yönetimi arasında sürekli pazarlıklar cereyan etti. Bu pazarlıklar neticesinde AKP’nin iktidardan uzaklaştırılmasını öngören bir plana ABD’den onay çıkmadı.
…
Büyük iş çevrelerinin ve yüksek bürokrasinin her hamlesine, hükümetin, emniyet örgütünü kullanarak ve elindeki siyasal, ekonomik ve hukuksal kozları kullanarak cevap verdiği bu didişme sonucunda, hem devlet içinde, hem toplumda bir tarafta Silahlı Kuvvetler’in ve destekçilerinin, diğer tarafta AKP hükümeti, emniyet ve destekçilerinin bulunduğu bir saflaşma meydana geldi. Ama sonuçta, bugün itibarıyla Silahlı Kuvvetlerin 28 Şubat müdahalesiyle Erbakan hükümetini düşürmesi türünden bir müdahaleyi başaramadığı gibi, AKP’nin gözünü de yeterince korkutamadığı anlaşıldı. Cumhurbaşkanlığının AKP’nin eline geçmesinin engellenmediği, AKP’nin de Tayyip Erdoğan yerine ondan tek farkı daha yumuşak bir görüntü vermek olan Abdullah Gül’ü aday göstermek durumunda kaldığı geçici bir uzlaşma çıktı. Kuşkusuz bu uzlaşma, her iki kanadın huzursuz birlikteliğinin yarattığı ve güç dengeleri değiştikçe daha da alevlenmesi kaçınılmaz olan iç çelişmeleri ve çatışmaları ortadan kaldırmıyor. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 21, Mayıs‑Haziran 2007, “Çankaya Savaşları”)

Ordu üst yönetimi, parlamento çoğunluğunu, hükümeti ve yerel yönetimleri elinde bulunduran yeni palazlanan sermaye çevrelerine, egemen sermaye düzeninin işleyişinde ve iktidar sıralamasında kilit bir öneme sahip cumhurbaşkanlığını da kaptırmama mücadelesinin ilk bölümünde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adaylığını engellemişti.
AKP’nin Recep Tayyip Erdoğan yerine cumhurbaşkanı adayı olarak belirlediği Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül için Millet Meclisi’nde 27 Nisan 2007 günü ilk tur oylama yapıldı. CHP, ANAP ve DYP’nin oturuma katılmamasıyla 367 sayısına ulaşılamadı. CHP 367 sayısı bulunamadığı için ilk turun yapılmış sayılamayacağı ve ikinci tura geçilemeyeceği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Aynı günün gecesinde Genelkurmay Başkanlığı kendi internet sitesinde bir muhtıra yayınladı. Ordu üst yönetimi 27 Nisan 2007’de gece yarısına doğru verdiği bu muhtırayla siyasi sürece büyük sermayeden yana açıkça müdahale ederek Çankaya savaşlarının ikinci bölümünü başlattı.
Muhtıranın hemen ardından Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanlığı oylamasının ilk iki turunda Meclis’te 367 milletvekilinin bulunmasını şart koşan kararını verdi. Böylece ordu üst yönetiminin başını çektiği blok, yüksek yargının da fetvasıyla, Abdullah Gül’ün de adaylığını boşa çıkarmış ve cumhurbaşkanı seçilmesini engellemiş oldu.
Muhtıranın görünür nedeni konusunda iki farklı yorum var.
Silahlı Kuvvetlere yakın yorumculara göre, Recep Tayyip Erdoğan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a cumhurbaşkanlığına Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ü aday gösterme sözü verdiği hâlde bu sözünden dönmüştü. Eşinin başı açık Vecdi Gül yerine eşinin başı kapalı Abdullah Gül’ün aday yapılması, “Çankaya’ya türbanın çıkması” ve Silahlı Kuvvetlerin simgeler savaşında da yenilmesi anlamına geliyordu. Silahlı Kuvvetler artık bu kadarına da göz yumamazdı ve harekete geçmişti.
AKP hükümetine yakın yorumculara göre ise, Abdullah Gül’ün adaylığı konusunda başbakan ile genelkurmay başkanı arasında uzlaşmaya varılmış, ama her nedense genelkurmay son anda fikir değiştirmiş ve müdahale etmişti.
Görünür neden ne olursa olsun, asıl neden, sermayenin iki kanadı arasındaki ekonomik menfaat, sosyal statü ve siyasal üstünlük çatışmasının su yüzüne vurması, tarafların iç çelişmeler nedeniyle güç dengeleri değiştikçe geçici uzlaşmaları bozma eğilimi göstermesidir.
...
Parlamentoyu işlemez hâle getiren, Meclisi ve hükümeti tehdit eden ve Anayasaya ve yasalara göre en ağır suç olan bu müdahale karşısında hükümet, bırakın demokrasileri, olağan bir devlette gösterilmesi gereken tutumu göstermedi. Ta 12 Mart 1971’den beri elinde silahı bile olmayan devrimcileri “Anayasayı tebdil, tağyir ve ilgaya cebren teşebbüs” gerekçesiyle idam eden bir düzenin yasama, yürütme ve yargı gücü, askerî muhtırayı sineye çekti.
Hükümet erken seçime gitmeyi kararlaştırdı, bu arada da cumhurbaşkanını halkın seçmesini öngören anayasa değişikliğini Meclis’ten geçirdi. Değişikliğin yürürlüğe girmesi için referanduma gitmeye de hazır olduğunu açıkladı.
Hükümet muhtırayı sineye çekerken, muhtıracılar da hükümeti sineye çektiler. Hükümetin işbaşında kalmasına ve seçim tarihini ve sürecini kendi bildiği gibi yönetmesine göz yumdular. 4 Mayıs 2007’de başbakan ile genelkurmay başkanı arasında yapılan gizli toplantı, tarafların birbirini kolladığı ve kesin bir hamle yapmaktan kaçındığı huzursuz birlikteliği sürdürme uzlaşmasıyla sonuçlandı.
ABD ve AB ülkeleri muhtıra karşısında her iki tarafı da kollayan, her iki tarafa mavi boncuk veren açıklamalar yapmakla yetindiler.
…
AKP, yabancı iş çevrelerine güvence vermek için Merrill Lynch’in Ortadoğu ve Afrika Dairesi Başkanı Mehmet Şimşek’i, büyük sermayeye güvence vermek için Ankara Sanayi Odası Başkanı Zafer Çağlayan’ı, laiklik konusunda bir tehdit oluşturmadığını ve “merkez”e kaydığını göstermek için Ertuğrul Günay, Zafer Üskül ve Haluk Özdalga gibi eski sosyal demokratları saflarına katarak milletvekilliğine aday gösterdi. AKP ve hükümet bloku, seçim kampanyası boyunca, rakip partilerin ve bürokratik elitin “ülkenin istikrarını bozdukları” ve “dini bütün bir cumhurbaşkanı seçtirmedikleri” temalarını işledi.
Genelkurmay ise 14 Nisan’da Ankara Tandoğan’da yapılan Cumhuriyet mitinginin devamı olarak 28 Nisan İstanbul Çağlayan ve 13 Mayıs İzmir Gündoğdu mitinglerini destekledi.
İlhan Selçuk ile Cumhuriyet gazetesinin ebeliği ve Kanaltürk’ün işbirliğiyle “milliyetçi‑ulusalcı” bir koalisyon fikrini topluma benimsetecek, CHP ve MHP’yi parlatacak sistemli bir propaganda yürüttü.
DYP ile ANAP’ın birleşmesini teşvik etti.
“Laiklik tehlikede” temasını hükümetin “bölücü teröre karşı tavır almadığı” ve “bölücü terörün kaynağını kurutmak için Kuzey Irak’a girmemize izin vermediği” temasıyla birleştirdi.
22 Mayıs’ta Ankara Ulus’ta iş dağılma vakti halkın ortasında patlatılan bombayı, diğer şehirlerdeki bombalamaları ve asker cenazelerini medyanın da yardımıyla bir iç savaş kampanyası boyutuna taşıdı.
6 Haziran’da Irak sınırındaki üç il Şırnak, Siirt ve Hakkâri’nin büyük bölümünü askerî güvenlik bölgesi ilan etti. Bölgeye giriş yasağı koydu.
8 Haziran’da yayınladığı basın bildirisiyle, demokrasi, barış ve özgürlük isteyen demokratik kitle örgütlerini suçladı ve halka “kitlesel karşı koyma refleksi gösterme” çağrısı yaptı.
...
Hükümet, bu kampanyaya, emniyet istihbaratını kullanarak, şovenist kampanyanın tek bir odaktan yürütüldüğünü sezdiren ve “vatansever” çetelerle askerî çevreler arasında bağ kuran tutuklamalarla yanıt verdi.
Ümraniye’de ele geçirilen bombalar ile Cumhuriyet gazetesine atılan bombaların, Danıştay baskınının ve çeşitli cinayetlerin ilişkili olduğunu açıkladı.
Zaman zaman şovenist kampanyaya boyun eğse de, kararlı ve ilkeli bir duruş sergileyemese de Kuzey Irak’a girilmesine karşı olduğunu belirtti.
…
DYP ve ANAP’ın birleşemediği, ANAP’ın seçimlere giremediği, DP adını alan DYP’nin iddiasını yitirdiği sürecin sonlarına doğru Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yeni dönemde cumhurbaşkanını uzlaşmayla seçeceklerini açıkladı.
Seçim kampanyasının son aşamasında büyük medyanın ağırlıklı olarak AKP’yi desteklemeye başladığı, ABD ve AB’den gelen mesajların daha AKP yanlısı olmaya başladığı görülüyordu.
Sonuçta, seçimler 22 Temmuz’da yapıldı. Seçimden AKP büyük farkla önde çıktı. Oyların yüzde 46,58’ni alarak 341 sandalye kazandı. CHP ve MHP umduklarını bulamadılar. Cumhuriyet Halk Partisi oyların yüzde 20,88’ini alarak 112 sandalye elde etti. Milliyetçi Hareket Partisi’nin oy oranı yüzde 14,27 oldu ve 71 sandalye çıkardı. Bağımsız sol ve DTP’li adaylar yüzde 3,77 oyla 22 sandalye çıkarıp Meclis’te grup kuracak sayıyı geçtiler. DP barajın çok altında kalarak Meclise giremedi.
Başbakan Erdoğan, seçim gecesi yaptığı açıklamada, seçimde büyük bir başarı kazandıklarını, milletin kendilerine teveccüh gösterdiğini, ama yeni bir sayfa açacaklarını ve kendilerine oy vermeyenleri de kucaklayacaklarını, uzlaşmacı bir politika izleyeceklerini açıkladı.
…
Seçimden başarısız çıkan DP Genel Başkanı Mehmet Ağar, cumhurbaşkanı seçim oturumuna katılmamakla hata ettiklerini, milletin bu hata nedeniyle kendilerini cezalandırdığını söyledi.
25 Temmuz’da basın toplantısı yapan Abdullah Gül, seçime kendi cumhurbaşkanlığının engellenmesi nedeniyle gidildiğini, seçmenin işaretini göz ardı edemeyeceklerini, kimsenin de göz ardı etmemesi gerektiğini söyledi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 26 Temmuz’da yaptığı açıklamada, cumhurbaşkanlığı seçimi oturumuna katılarak AKP’nin önündeki 367 engelini kaldıracaklarını, AKP’nin istediği kişiyi cumhurbaşkanı seçebileceğini söyledi.
Nihayet Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, 31 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Cumhurbaşkanlığı konusunda 12 Nisan ve 27 Nisan’da söylediklerimizin arkasındayız, Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşleri günlük olarak değişmez.” dedi.
…
Görüldüğü gibi, Çankaya savaşları devam ediyor.
Savaşın ilk bölümü Recep Tayyip Erdoğan’ın adaylıktan vazgeçirilmesi ve Abdullah Gül’ün aday olmasıyla son bulmuştu.
Savaşın 27 Nisan muhtırasıyla başlayan ikinci bölümü AKP’nin genel seçimleri tekrar ve açık farkla kazanmasıyla son buldu.
Savaşın üçüncü bölümü hangi ismin aday gösterileceği ve seçileceği tartışmasıyla başladı. Bu bölümde taraflar yeniden mevzileniyor, bu arada kimi güçler saf değiştiriyor, yeni taktikler ve politikalar devreye giriyor. Kim kimin bileğini bükecek, uzlaşma hangi noktada sağlanacak, cumhurbaşkanlığı ve ona bağlı stratejik iktidar mevkileri hangi tarafın elinde kalacak? Sonucu hep birlikte yaşayarak göreceğiz. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 22, Ağustos‑Eylül 2007, “Çankaya Savaşları II”)

Çankaya savaşlarının üçüncü bölümünde, AKP Abdullah Gül’ü tekrar aday gösterdi. Saf değiştiren MHP, Cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı oturuma katılarak Anayasa Mahkemesince konulan 367 engelini boşa çıkardı ve Abdullah Gül 28 Ağustos 2007 tarihinde 11’inci Cumhurbaşkanı seçildi.
22 Temmuz 2007 genel seçimini AKP’nin büyük farkla kazanması ve MHP’nin saf değiştirmesiyle önemli iki darbe alarak güç kaybeden Genelkurmay, Abdullah Gül’ün seçilmemesi için doğrudan doğruya harekete geçmediği gibi, seçilmesinden sonra da ciddi herhangi bir itirazda bulunmadı. Böylece Çankaya savaşlarının üçüncü bölümü, parlamento çoğunluğunu, merkezî hükümeti ve yerel yönetimleri elinde bulunduran AKP’nin, Türkiye’de kapitalist iktidar yapısında kilit öneme sahip cumhurbaşkanlığını da ele geçirmesiyle son buldu.
…
AKP’nin zaferiyle, simgeler savaşı açısından bakıldığında, “türban Çankaya’ya çıktı.” Hukuki iktidar ilişkileri açısından bakıldığında, “Çankaya kalesi düştü.” AKP, hukuki olarak, ordu üst yönetimi, MİT, yüksek yargı ve yüksek eğitim kurumları dahil, devletin bütün kurumlarını belirleyebilme gücüne kavuştu. Yeni palazlanan sermaye çevreleri geleneksel olarak büyük sermayenin ve uzantısı yüksek bürokrasinin tekelinde olan devlet kurumlarının dizginlerini hukuki düzlemde ele geçirdi. Hukuki düzlemde ele geçirilen siyasal iktidarın ne ölçüde hakiki düzleme taşınacağı konusu, ister istemez sermaye gruplarının yeni güç denemelerine, çatışmalarına ve bu temelde oluşacak yeni dengeleri yansıtan uzlaşmalara yol açacaktı.
…
Nitekim, Cumhurbaşkanlığı seçiminin hemen ardından AKP derhal “sivil anayasa” hazırlayacağını ve kısa süre içinde ülkenin yeni bir anayasaya kavuşacağını duyurdu. Başbakan Erdoğan, anayasa taslağını hazırlama görevini, faşist Huntington’un Türkiye temsilcisi, 12 Eylül militarizminin övgücüsü, ABD ve TÜSİAD dostu ve Süleyman Demirel danışmanı sağcı profesör Ergun Özbudun başkanlığındaki bir heyete verdi.
Şaşkın eski solcu yeni liberallerin “yaşasın, artık demokratik ve sivil bir anayasamız oluyor” haykırışları arasında yapılan bu görevlendirme AKP iktidarının kendi çıkarına bazı küçük değişiklikler dışında 12 Eylül anayasasının temellerine dokunmama ve militarist çevrelerle uzlaşma niyetinin bariz işaretiydi. Ergun Özbudun adı AKP ve ordu üst yönetimi arasında temel bir uzlaşma arayışının ifadesiydi.
…
Ne var ki, cumhurbaşkanlığını da AKP’ye kaptıran çevrelerin en küçük bir değişikliğe bile tahammülü yoktu ve anayasa tartışmasını Çankaya savaşlarındaki yenilgiden sonra tekrar güç toplamalarına yarayacak bir fırsat olarak değerlendirdiler.
Başta Hürriyet olmak üzere Doğan medyasının başlattığı ve bu kez generallerin geri planda kaldığı, YÖK, yüksek yargı organları ile TÜSİAD, TOBB gibi kapitalist kuruluşların ve “sivil toplum örgütleri”nin ön plana çıktığı sistemli bir kampanyayla anayasa değişikliğinin zamansız olduğu, anayasada yapılacak en küçük bir değişikliğin bile “laikliği ve vatanın bölünmez bütünlüğünü” tehlikeye düşüreceği konusu işlendi. Şerif Mardin’den alınan “mahalle baskısı” kavramının yardımıyla, iktidardaki Erdoğan ve Gül sorumluluktan arındırılarak, Türkiye’nin yavaş yavaş, güya “tabandan gelen baskıyla” Malezya gibi şeriata kayabileceği, bu yüzden anayasaya dokunmamak gerektiği iddia edildi.
…
…yürütülen bu kampanya başarılı oldu. Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, “Anayasa değişikliğini rölantiye aldık. Değişiklik için acele etmeyeceğiz” açıklamasını yaptı.


AKP yönetimi, kendisi ile militarizm arasında Kürt ulusal hareketine düşmanlık temelinde olabildiğince sağlam bir ittifak kurabileceği hesabını yaptı. Bölgede DTP karşısında tek yaygın siyasal güç olarak kendisinden başka bir parti kalmadığı için militarist çevrelerin kendisine muhtaç olduğunu; kendisinin de DTP’yi bölgeden silebilmek için militarizmin DTP örgütüne ve tabanına yönelik baskılarına ihtiyacı olduğu saptamasıyla hareket etti. Halklar arasına düşmanlık sokacak bu sorumsuz politikayla, AKP‑Genelkurmay uzlaşmasını pekiştireceğini düşündü. Düşündüğü gibi de oldu.
…
Şovenizm kampanyasının şiddeti Ermeni sorununu Kürt sorunuyla harmanlama taktiğiyle doruğa ulaştı. Ülkenin her yeri okul çocuklarının da resmî kararla katıldıkları “şehitlere saygı, bölücülüğe lanet” mitinglerinin alanı oldu. Her şehir, her kasaba bütün devlet organlarının seferberliği ve bizzat AKP hükümetinin de katkısıyla adeta yeniden fethedildi. “Teröre karşı savaş”, “teröristleri Kuzey Irak’ta ezelim”, “ordu göreve”, “savaş tezkeresi çıksın”, “AKP hükümeti teröre karşı ordunun elini kolunu bağlamasın” sloganları ortalığı inletti. Silahlı Kuvvetler ülkenin koruyucusu ve kurtarıcısı olarak yeniden tescil ve tebcil edildi.
Durumun seçim ve cumhurbaşkanlığı zaferini sarsacak ve kendi konumunu siyaseten zayıflatacak boyutlara ulaşabileceğini gören AKP iktidarı da kurtlarla birlikte ulumayı seçti ve sınır ötesi savaş için tezkereyi Meclise getireceğini ilan etti. Tezkere 17 Ekim 2007’de DTP’nin 16, ÖDP’nin 1, CHP’den Eşref Erdem’in 1 ve bağımsızların 1 oyu olmak üzere sadece 19 hayır oyuna karşılık AKP, CHP, MHP, DSP, BBP ve kimi bağımsızların 507 evet oyuyla kabul edildi.
Tezkerenin kabul edilmesiyle hükümet ile genelkurmay arasındaki yakınlaşma daha belirgin hâle geldi. Şovenizm kampanyasına katılmayan, barışı ve halkların dostluğunu isteyen, emekçilerin kardeşliğini savunan, halkların kapitalizme ve emperyalizme karşı gerçek ve somut taleplerini dillendiren ve tezkereye karşı çıkan her ses hain ilan edildi, linç tehdidiyle karşılaştı. Militarizmin ve şovenizmin işçi sınıfına, emekçilere ve halklara düşman, sermaye güdümlü gerici akımlar olduğu bir kez daha doğrulandı.
…



İşte bu ortam içinde 21 Ekim 2007 günü AKP’nin 27 Nisan muhtırasından sonra ve 22 Temmuz seçimlerinden önce alelacele çıkardığı ve cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören referandum yapıldı.
11’inci cumhurbaşkanını zaten seçmiş olan AKP, yeni anayasa tartışmaları sırasında söz verdiği gibi cumhurbaşkanının yetkilerini azaltma konusunda samimi olsaydı, cumhurbaşkanının daha da yetkili hâle gelmesinin yolunu açacak ve yasamanın üstünlüğüne dayanan parlamenter rejim yerine yürütmenin üstünlüğüne dayanan başkanlık veya yarı başkanlık rejimine geçişi kolaylaştıracak bu değişiklikten vazgeçerdi.
Oysa AKP, referandumda ısrarcı oldu. Gümrük kapılarında oy verme işlemi başladıktan sonra referandum metninde değişiklik yaparak Gül’ün cumhurbaşkanlığını tehlikeye düşürebilecek yorumların önünü kesmekle yetindi. Hukukun en temel kurallarına ve yürürlükteki referandum yasasının öngördüğü düzenlemelere aykırı bu değişikliğe rağmen referandum yapıldı. Referandum yüzde 70 evet oyuyla kabul edildi.
…
Bizzat Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın Kanal D’de Mehmet Ali Birand’a yaptığı açıklamaya göre, “ABD’nin istihbarat desteği ve işgali altında tuttuğu Irak hava sahasını bize açmasıyla” 16 Aralık 2007’nin ilk saatlerinde gerçekleştirilen hava bombardımanı, sorunu çözmeyecek, daha da ağırlaştıracaktır.
…
Bombardımanın öncesinde, 14 Aralık’ta Van Askerî Mahkemesi’nde yapılan duruşmada ise Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinde 9 Kasım 2005’te Umut Kitabevi’ne el bombasıyla yapılan saldırıda halk tarafından suçüstü yakalanan astsubay Ali Kaya, astsubay Özcan İldeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş tahliye edildi. Bilindiği gibi, Büyükanıt’ın “iyi çocuklar” diye tanımladığı sanıklar, daha önce Van 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış, 19 Haziran 2006’da “adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs’’ suçlarından 39 yıl, 5 ay, 10’ar gün hapis cezasına çarptırılmışlardı. Ancak Yargıtay 9’uncu Ceza Dairesi, bu kararı “eksik soruşturma” gerekçesiyle bozmuş ve davanın askerî mahkemede görülmesi gerektiğini bildirmişti. Üstelik sözü edilen cezayı veren mahkeme heyetinin üyeleri de görevden alınarak başka yerlere tayin edilmişti.
…
AKP ile Genelkurmay huzursuz birlikteliklerini Amerika’nın telkin, arabuluculuğu ve yönlendiriciliği ile olabildiğince sıkı bir işbirliğine döndürdüler ve karşımıza işte bu politikalarla çıktılar. İsrail’i ve ABD’yi örnek alan politikalarla nereye varılacağını hep birlikte göreceğiz. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 23, Ocak‑Şubat 2008, “Çankaya Savaşlarından Sonra”)

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya 14 Mart 2008 Cuma günü akşama doğru Anayasa Mahkemesine AKP’nin kapatılması istemiyle dava açtı. Başsavcı’nın gerekçesi AKP’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı hâline gelmesi. Başsavcı AKP’nin temelli kapatılmasını ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eski Meclis Başkanı Bülent Arınç dahil 71 AKP’linin 5 yıl süreyle siyasetten yasaklanmasını istedi.
Davanın zamanlaması çok dikkat çekici. 13 ve 14 Mart günleri işçi sınıfı, kamu emekçileri ve emekliler, emeklilik ve sağlık alanında kazanılmış haklarını kökten budayan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası SSGSS tasarısını yasalaştırma girişimine karşı harekete geçti, alanlara ve sokaklara çıktı. İMF’nin ve kapitalist sınıfın AKP iktidarı aracılığıyla gerçekleştirdiği neoliberal saldırıyı püskürtmek için ülkenin dört bir yanında yüz binlerce işçi ve emekçi Cuma günü iki saatlik iş bırakma eylemini başarıyla tamamladı. Aynı saatlerde Başbakan Erdoğan, işçi sendikalarını yalancılıkla, iş bırakan emekçileri zalimlikle suçluyor, Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik derslere girmeyen öğretmenler hakkında soruşturma açacağını açıklıyordu.
22 Temmuz 2007 seçimini açık farkla kazanmanın, Cumhurbaşkanlığını ele geçirmenin, YÖK’ün komutasını devralmanın, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ve türban yasasında MHP’yi yanına almanın, Kürt kardeşlerimize karşı savaş açmayı kabul ederek Genelkurmay’la ittifakını pekiştirmenin kibri ve küstahlığıyla daha da pervasız davranan işbirlikçi AKP’nin, SSGSS’yi geçirmeye çalışırken halk tarafından suçüstü yakalandığı ve kendisine oy verenler dahil halkın gözünden düştüğü bir anda Başsavcı kapatma davasını açtı.
İddianame, AKP’nin kapitalist sömürüyü şiddetlendirmesini, özelleştirme talanını, emperyalizmin işbirlikçiliğini yapmasını, bağımsızlık ve demokrasi düşmanlığını, Kürt ve Alevi haklarını inkâr etmesini, Şemdinli, Hrant Dink ve diğer kontrgerilla cinayetlerini örtbas etmesini, halkları birbirine kırdıran savaş politikasını, Irak, Filistin ve Afganistan halklarına ihanetini hiçbir şekilde sorun etmiyor.
Başsavcının iddianamesi AKP’yi sadece laikliğe karşı eylem ve söylemleri nedeniyle suçluyor; ama bunu yaparken bile, Diyanet’in varlığı, zorunlu din dersleri, İmam Hatip Liseleri gibi laikliği kökünden sakatlayan uygulamaları söz konusu etmiyor.
Dolayısıyla, açılan dava işçi sınıfının ve sömürülen, ezilen diğer halk kesimlerinin kapitalizme ve emperyalizme, egemen sınıfların sömürü ve baskısına karşı mücadelesini esas almıyor, bu temel üzerinde yükselmiyor. Kapitalizme ve emperyalizme bağlılıkta işbirliği yapan ve birbirleriyle uzlaşan, işçi sınıfına ve emekçi halklara karşı birlikte saf tutan; buna karşılık, sömürüden ve iktidardan daha fazla pay almakta birbirlerinin ayağını kaydırmaya uğraşan egemen sınıflar içi bir kapışmanın ifadesi olarak gündeme geliyor.
Zalimi mazlum sayamayız: AKP işçilerin ve emekçi halkların en küçük sempatisini bile hak etmiyor. AKP’nin işçi ve emekçi düşmanı bütün temel politikalarına ortaklık edenlere de sırf son derecede sınırlı bir alanda AKP’ye karşı çıktıkları için destek olamayız ve onların peşine takılamayız: AKP’yi işçi ve emekçiler alaşağı edecek, halk kapatacak.
Bir tarafta TÜSİAD’ın, öteki tarafta MÜSİAD ve TUSKON’un; bir tarafta yerleşik büyük sermayenin, öteki tarafta git gide palazlanan yeni sermayenin; bir tarafta Genelkurmay’ın, öteki tarafta Emniyet’in; bir tarafta Türk‑İslam‑NATO Sentezi’nin, öteki tarafta İslam‑Türk‑NATO Sentezi’nin; bir tarafta Doğan medyasının, öteki tarafta Fethullah medyasının zaman zaman alevlenen, zaman zaman küllenen, ama her zaman kapitalizme ve emperyalizme bağlılık temelinde halklara karşı ortaklaşan iç kavgasında taraf olmayacağız. Bizim işçi sınıfının ve emekçi halkların temel çıkarlarını yansıtan kendi tarafımız, kendi ideolojimiz, kendi yolumuz, kendi politikalarımız var. Bu yolda devam edeceğiz, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesini kararlılıkla sürdüreceğiz. Yeni dünyayı eski dünyanın egemenleriyle birlikte değil, bu egemenlerin hepsine karşı, halkı sömürüp ezerek sürekli suç işleyen bütün kesimlere karşı ilkeli biçimde mücadele ederek kuracağız. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 24, Mayıs‑Haziran 2008, “AKP’yi Halk Kapatacak‑16 Mart 2008”)

Yargıtay Başsavcılığı’nın AKP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmasına AKP iktidarı Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi ve başyazarı İlhan Selçuk, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve arkadaşları ile eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun da içlerinde bulunduğu 12 kişiyi 21 Mart 2008 Cuma günü sabaha doğru evlerine yaptığı baskınla gözaltına alarak karşılık verdi. Her biri birbirinden ünlü adı geçen kişilere yöneltilen suçlama “Ergenekon terör örgütüne üye olmak”.
AKP iktidarı polisin gece yarısı silahlı ev baskınları yöntemine başvurarak, yakın tarihten başlayacak olursak 12 Mart ve 12 Eylül faşizminin gelenekselleştirdiği, egemen sınıfın sosyalizme, işçi sınıfına, emekçilere ve ezilen halklara karşı sürekli uyguladığı bir yöntemi kullandı. Bu durum, egemen sınıflar içerisindeki iki kanat arasındaki çatışmanın, çatışmada hasımları alt etmek için her yolun mubah sayıldığı, hukukun devreden çıkarıldığı bir üst aşamada sürdürüldüğünü bir kez daha gösteriyor. Sermaye sınıfının iki kanadı vuruşuyor; bir kez daha kılıçlar çekildi, “kelleler isteniyor”. Tam da düzene uygun dizide olduğu gibi, “kurtlar vadisi”ndeyiz.
Bir kanatta TÜSİAD, Genelkurmay, yüksek yargı bürokrasisi, Doğan medyası var. Öteki kanatta MÜSİAD ve TUSKON, hükümet, emniyet ve Fethullah medyası var.
Bir tarafta ağırlıklı olarak Atatürkçüler‑Kemalistler, bir tarafta ağırlıklı olarak Nakşibendiler‑Nurcular var. Bir tarafta başını CHP’nin çektiği siyasi partiler, öteki tarafta başını AKP’nin çektiği siyasi partiler var. Her iki kanadın da emperyalizmle çeşitli bağlantıları, ABD ve AB içinde destekçileri, toplumun çeşitli katları içinde uzantıları var.
Sermaye sınıfının her iki kanadı sosyalizme, işçi sınıfına, emekçilere ve ezilen halklara karşı temel politikalarda işbirliği ve uzlaşma içinde. Aynı zamanda da, sömürüden ve iktidardan aslan payını almak için birbirleriyle çatışıyor.
Bir kanat, Diyanet, zorunlu din dersleri ve İmam Hatip liseleriyle iyice kötürümleştirilmiş bir laikliği bayrak edinerek kapitalizmi ve emperyalizmi savunuyor. Öteki kanat, Diyanet, zorunlu din dersleri ve İmam Hatip liselerinin etkisini daha da genişletmeyi öngören bir dinciliği bayrak ederek kapitalizmi ve emperyalizmi savunuyor. Bir taraf Türk‑İslam‑NATO Sentezinden yana, öteki taraf İslam‑Türk‑NATO Sentezinden yana.
Her iki kanat, 1940’ların ikinci yarısından beri sosyalizme, işçi sınıfına, emekçilere ve ezilen halklara karşı ortak mücadele süreci içerisinde aralarındaki ideolojik ve siyasi ayrımları adım adım azaltarak çok yakınlaştılar; bugün aralarında sadece türban ve hatta türbanı bağlama şekli, sınır ötesi harekâtın 7 gün mü, 10 gün mü olacağı gibisinden küçücük ayrımlar kaldı. Kapitalizmin neoliberal saldırısına ortaklık etmek, örneğin TÜPRAŞ’ı Koç grubuna hediye etmek, işçi ve emekçilerin haklarını budamak, temel özgürlükleri ayaklar altına almak, ezilen halklara karşı savaş hükümeti olmak, öğretim sistemini YÖK’leştirmek konusunda aralarından su sızmıyor. Bir tarafın ideali asker‑polis devleti, öteki tarafın ideali polis‑asker devleti.
Bu kadar yakınlaşmanın sonucunda AKP genelkurmaylaşıyor, CHP MHP’leşiyor, MHP AKP’leşiyor. Kim neyi savunuyor, kim kiminle beraber, kim kime karşı soruları kıran kırana bir iktidar savaşının alacakaranlığı içinde gitgide belirsizleşiyor.
Özgürlük, demokrasi, bağımsızlık, hukukun üstünlüğü, laiklik, sosyal devlet vb. adına bu kanatların herhangi birinden medet ummak tehlikeli bir yanılsamadan ibarettir. İşçi sınıfının ve emekçilerin AKP’ye karşı ülke çapında harekete geçtiği gün, bu kapsamlı eylemin şimşeğini çalarak AKP’ye karşı kapatma davası açanlar da, bu gözaltı harekâtını yapanlar da emekçilerin sempatisini ve desteğini hak etmiyor.
Gözaltına alınanlar birinci kanadın “ulusalcı sol” olarak adlandırılan kesiminin temsilcileri.
Biz egemen sınıfların her iki kanadına, siyaseti hukuk kurallarına uygun olarak yürütmeleri, ülkeyi gücü gücü yetene mantığının egemen olduğu kuralsız bir zorbalık alanı olmaktan artık çıkarmaları uyarısında bulunuyoruz.
Siyasette demokratik işleyiş kurallarının egemen olacağı bir özgürlük rejimini de işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halkların ortak mücadelesiyle gerçekleştirmek için yola devam edeceğiz. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 24, Mayıs‑Haziran 2008, “AKP’nin Karşı Hamlesi ‑23 Mart 2008”)

Çankaya savaşlarının ardından sermaye gruplarının bitmez tükenmez güç denemelerinin yeni bir dönemine girdik. Yerel yönetimlerden, parlamentodan ve merkezî hükümetten sonra cumhurbaşkanlığını da AKP’ye kaptıran büyük sermaye ve uzantısı yüksek bürokrasi, “Çankaya kalesi”nin ardından, egemen rejimde cumhurbaşkanlığına tanınan stratejik yetkilerin bir sonucu olarak Yüksek Öğretim Kurumu YÖK’ün de yeni palazlanan sermaye çevrelerinden ve uzantılarından oluşan rakiplerinin eline geçmesini yaşadı.
Sıranın üniversite rektörlerine ve dolayısıyla Üniversiteler Arası Kurul’a geldiğini, ardından yüksek yargı organlarının ve en sonunda belki ordu üst yönetiminin de elden gidebileceğini bilen bu kesimlerin yeni hamlesi, Anayasa Mahkemesi’nde AKP’ye parti kapatma davasının açılması oldu.
Bu kez başrolü ordu üst yönetimi değil, yüksek yargı bürokrasisi üstlendi.
Silahlı Kuvvetlerin Çankaya’nın kaybıyla biten başarısız girişimlerinin ardından sahneye zaten “silahsız kuvvetler” girmiş, büyük kapitalist medyanın, o sırada henüz elden gitmemiş olan YÖK’ün, yüksek yargı organlarının, TÜSİAD ve TOBB gibi has kapitalist kuruluşların ve “sivil toplum örgütleri”nin kampanyasıyla AKP’nin “sivil anayasa” girişimi başarıyla tavsatılmıştı.
…
AKP gerilemesini örtbas etmek için hiç olmazsa kendi tabanını geçici olarak tatmin edebilecek bir adım atmaya karar verdi, üniversitelerde türbanı serbestleştirmeyi amaçlayan “mini anayasa değişikliği”ni gündeme getirdi.
17 Ocak 2008 günü Yargıtay Başsavcılığı’nın türban konusunda yapılacak bir anayasa değişikliğinin parti kapatma nedeni olacağı ve ertesi gün Danıştay’ın türbanın serbest bırakılmasının laikliğe aykırı olacağı yolundaki uyarılarına rağmen, MHP’nin desteğini bir kez daha yanına alan ve Genelkurmay’dan açık herhangi bir itiraz gelmemesini iyiye yoran AKP türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasını sağlayacağını umduğu anayasa değişikliğini 9 Şubatta yapılan son oylamada 103 red oyuna karşı 411 kabul oyuyla Meclis’ten geçirdi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, anayasa değişikliğini herkesin sınır ötesi harekâta odaklandığı bir sırada, 23 Şubatta imzaladı. Üniversiteler Arası Kurul’un bütün itirazlarına rağmen YÖK 25 Şubatta üniversite rektörlüklerine türbanı serbest bırakma genelgesi gönderdi. CHP, DSP’nin ve Kamer Genç’in verdiği imzalarla itiraz için gerekli milletvekili sayısına ulaşarak 27 Şubatta anayasa değişikliğinin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Danıştay 8. Dairesi 11 Martta YÖK’ün genelgesini iptal etti. 14 Martta ise asıl vurucu darbe geldi: Yargıtay Başsavcısı AKP’nin laikliğe karşı eylemlerin odağı hâline geldiği gerekçesiyle AKP’nin kapatılmasını, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile eski Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın da içinde bulunduğu 71 kişinin siyasetten 5 yıl yasaklanmasını isteyen iddianamesini Anayasa Mahkemesi’ne sundu.
AKP, sınır ötesi harekâta onay vermekle Genelkurmay’la arasını kökten düzelttiğini düşünüyor, Genelkurmay’ın Kürt hareketine karşı bölgede tek alternatif siyasi parti olarak AKP’nin kaldığını dikkate alarak hiç olmazsa yerel seçimlere kadar kendisine mecbur olduğunu hesaplıyordu. ABD’nin hükümet ile Genelkurmay’ın uzlaşmasına yönelik tavsiyelerini ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın sınır ötesi harekâtın bitirilmesini eleştiren CHP ve MHP’ye karşı göğsünü hükümete siper etmesini, kendisine açılan geniş bir siyasi manevra alanının belirtisi sayıyor, bu nedenle kendi ölçülerine göre “gözü kara” gitmekte bir sakınca görmüyordu.
…
İlk şaşkınlığı geçtikten sonra AKP açılan kapatma davasının “darbeci Ergenekon örgütü”nün marifeti olduğunu iddia etti. Darbelerin gerçek ve potansiyel kaynağının üzerine gitmeye cesaret edemeyenler, hatta politikalarını onlarla birlikte şahinleşme üzerine kuranlar, eşeğini dövemeyen semerini döver hesabı, belki işe yarar ve rakiplerimize gözdağı veririz umuduyla 21 Martta İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perinçek ve arkadaşlarını “Ergenekon terör örgütü” suçlamasıyla evlerine baskın yaparak gözaltına aldırdılar. İlhan Selçuk ve Kemal Alemdaroğlu yükselen tepkiler arasında serbest bırakıldı, Doğu Perinçek ve arkadaşları tutuklandı.
…
AKP bu nafile çabayla kamuoyunu oyalarken, asıl güvendiği dağlara başvurdu; ABD’yi ve Avrupa Birliği’ni doğrudan doğruya devreye sokarak dava iddianamesinin kabul edilmemesi için Anayasa Mahkemesi üzerinde baskı kurmaya çalıştı. Avrupa Birliği yetkilileri AKP’yi açıkça savunan demeçler verirken, ABD yetkilileri “hem demokrasiye, hem laikliğe önem veriyoruz” diyerek daha dengeci ve her iki tarafa mavi boncuk dağıtan bir tutum takındı. ABD ve Avrupa büyük medyası ise, başta New York Times, Financial Times ve Economist olmak üzere AKP’ye açık açık destek çıktı.
TÜSİAD’ın ve TOBB’un başını çektiği çevreler, sureti haktan görünerek “herkes bir adım geri atsın” sloganıyla, AKP’nin türban değişikliğinin yanlış olduğunu kabul etmesini ve Anayasa Mahkemesi’nin türban değişikliğini iptal etmesini; AKP’nin Ergenekon davasından vazgeçmesini; Anayasa Mahkemesi’nin AKP’ye karşı kapatma davasını reddetmesini veya AKP’yi kurtaracak bir anayasa değişikliğinin parlamentodaki bütün partilerin uzlaşmasıyla yapılmasını istediler.
…
Anayasa Mahkemesi 31 Martta davayı görüşmeyi oybirliğiyle kabul etti. Mahkeme, Cumhurbaşkanı Gül hakkında vatana ihanet gerekçesi dışında dava açılamayacağı yorumlarını da reddederek Yargıtay Başsavcılığı’nın istemine uydu ve 4’e karşı 7 oyla Gül’ün de davaya dahil edilmesini kararlaştırdı.
Çankaya’yı fethetmesini rakiplerine başarıyla kabul ettirdiğini ve artık düze çıktığını sanırken siyasi hayatın dışına itilme tehdidiyle yüz yüze kalan AKP, ne gibi adımlar atmasının daha uygun ve sonuç getirici olacağını kestirmeye çalışırken, savunma taktiğini “gadre uğramış özgürlükçü demokrat” imajı üzerinden kurmaya karar verdi.
…
Kapitalist sınıfın işbirlikçi neoliberal politikalara sıkı sıkıya sarılan iki kanadı arasındaki çatışma ve uzlaşma girişimlerinden; işçi sınıfının, emekçilerin, ezilen halkların temel menfaatlerine karşı birlik ve beraberlik ruhuyla saldırıya geçerken birbirlerini de alt etmeye çalışan düşman kardeşlerin itişmesinden ne sonuç çıkacağını şimdiden bilemeyiz. Şu anda bilebileceğimiz, her iki kanadın sömürülen ve ezilen toplum kesimleri açısından anlamlı ve önemli bir dava sahibi olmadıkları, ilkesiz, hukuksuz kaba bir menfaat kapışmasını siyasi dava olarak göstermeye çalıştıklarıdır. İşçi ve emekçi halkın, Nâzım’ın pek yerinde tanımıyla büyük insanlığın egemenliğini yansıtan ilkeli ve hukuklu demokratik bir siyasal sistem, sömürü ve baskıya son veren bir sosyo‑ekonomik düzen kapitalist sınıfın her iki kanadını, uzantılarıyla birlikte, kesinlikle aşmayı gerektirecektir. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 24, Mayıs‑Haziran 2008, “Çankaya’nın Rövanşı”)
…
Seçimlerden bu yana özgürlükleri kapsamlı biçimde genişletecek yeni bir anayasa yapacağını ilan edip duran AKP, büyük sermaye ve yüksek bürokrasi çevrelerinden ve başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinden gelen itirazlar, tehditler ve gözdağı üzerine bu girişimini, Başbakan Yardımcısı ve Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek’in sözleriyle, “rölantiye aldı.” Geriye doğru çok ciddi bir siyasal adım attığını gözlerden gizlemek ve durumu kurtarmak için ise, yeni yılla birlikte yeni bir manevraya başladı. Bir yandan, kendi tabanını memnun edeceğini umduğu başörtüsü/türban konusunda harekete geçmeye karar verdi; bir yandan da, özgürlükçü kamuoyunu etkilemek amacıyla, emekli General Veli Küçük ve Avukat Kemal Kerinçsiz başta olmak üzere milliyetçi‑ulusalcı çevrelerin faşist‑şovenist tertiplerdeki rolleri nedeniyle çok yıpranmış kimi önde gelen isimlerinin üzerine gitti. Onları Ümraniye’de ele geçirilen patlayıcılarla ilgili soruşturma kapsamında Ergenekon örgütüne üye olmak gerekçesiyle tutuklattı ve darbecilere karşı nihayet harekete geçtiği havasını yaydı.

MHP, tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi, başörtüsü/türban konusunda da AKP’ye yardıma hazır olduğunu, başörtüsü/türban taktığı için üniversiteye gidemeyen genç kızların mağduriyetine son vermek ve böylece kanayan bir yarayı sarmak istediğini duyurdu. Yargıtay Başsavcılığı, Danıştay ve Yargıtay’dan AKP ve MHP’nin bu girişiminin, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını tanımamak anlamına geleceği, laikliğe aykırı olacağı ve bir din devletine giden yolu açacağı, ayrıca parti kapatma nedeni oluşturacağı yönünde şiddetli itirazlar geldi.
Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 30 Ocak 2008 günü bütün televizyon kanallarını Genelkurmay’a toplayarak yaptığı açıklamada, “Gündemimizde olan bir türban konusu var. Bu konuda basın organlarında çıkıyor, ‘Asker ne düşünüyor’ diye. Şunu ifade edeyim, Türk toplumunun bütün katmanlarında bu konuda askerin düşüncesini bilmeyen yok. Bir şey söylememiz malumun ilamından ileri gitmez. Onun için bu konuda herhangi bir şey söylemek istemiyorum” demekle yetindi ve gürültülü bir şekilde sessiz kaldı.
AKP ve MHP’nin hazırladığı anayasa değişikliği, 6 ve 9 Şubat günlerinde yapılan iki tur oylamada da kabul edilerek Meclis’ten geçti. Seçimlerden önce “Cumhuriyet mitingleri”ni düzenleyen Kemalist çevreler 9 Şubatta ikinci tur oylamanın yapıldığı gün bütün ülkeden katılımla Ankara’da türbana karşı büyük bir laiklik mitingi düzenledi.
Hem AKP iktidarının ve destekçisi liberallerin, hem milliyetçi‑ulusalcı‑Kemalist kesimlerin halk kitlelerini peşlerine takmak için başörtüsü/türban konusunda yarattıkları karışıklığı dikkate alarak konuyu çeşitli yönleriyle irdelemek gerekiyor. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı 24, Mayıs‑Haziran 2008, “Başörtüsü/Türban Üzerine”)

AKP iktidarı 1 Temmuz 2008 sabahı, tam da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın Anayasa Mahkemesi’nde AKP’nin kapatılması davasında sözlü mütalaasını sunacağı gün rol çalarak Ergenekon davasında yeni bir gözaltı dalgası başlattı.
Eski Jandarma Genel Komutanı ve Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Orgeneral Şener Eruygur, Eski Ege Ordu ve 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay, Tercüman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Büyükçelebi, emekli Tümamiral İlker Güven, emekli Albay H. Atilla Uğur’un da içlerinde bulunduğu 21 kişi polisin sabah baskınlarıyla toplandı; emekli Tuğgeneral Levent Ersöz ile eski AKP milletvekili Turhan Çömez ise yurt dışında bulundukları için yakalanamadı.
Sorgulardan sonra başta Şener Eruygur, Hurşit Tolon, Sinan Aygün,           H. Atilla Uğur olmak üzere 10 kişi tutuklanarak F tipi cezaevlerine konuldu. Mustafa Balbay, Ufuk Büyükçelebi ve İlker Güven dahil 11 kişi ise serbest bırakıldı.
Bir tarafta AKP, Emniyet, MÜSİAD ve TUSKON ile Fethullahçı medyadan oluşan Nakşibendi‑Nurcu kanadın, öteki tarafta CHP, Türk Silahlı Kuvvetleri, yüksek yargı çevreleri, TÜSİAD, Doğan, Karamehmet ve Ciner medyasından oluşan Kemalist kanadın bulunduğu egemen kapitalist sınıf içi kavgada her yolun mubah sayıldığı bir aşamaya gelindiğini daha önce belirtmiştik. Düşünün, sermaye dünyasının kilit bir ismi ile Jandarma Genel Komutanlığı ve Ordu Komutanlığı yapmış, rejimin en hassas mevkilerinde bulunmuş, sola ve Kürt ulusal hareketine karşı savaşta görev yapmış, bütün devrimci ve yurtsever muhalefet örgütlerini “terörist” sayan ve “teröristleri” kırmak için F tipi hapishaneleri savunmuş iki emekli orgeneral ve ekipleri “Ergenekon terör örgütünü yönetmek” ve “darbe düzenlemek” suçlamasıyla, devrimciler ve toplumsal muhalefet için tasarlanmış F tipi hapishanelere atıldılar.
Nakşibendi‑Nurcu kanat, önce bu Ağustos’ta Genelkurmay Başkanlığına atanmayı bekleyen Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’u Kudüs’te Musevilerce kutsal sayılan Ağlama Duvarı önünde dua ederken gösteren fotoğrafı yayınlattı, ardından da Genelkurmay karargâhından ele geçirdiği Lahika‑1 kodlu “Bilgi Destek Planı ve Faaliyet Çizelgesi” başlığını taşıyan siyaset belgesini ve Dağlıca baskınının önceden bilindiğini gösteren belgeleri ifşa etti. Böylece Genelkurmay Başkanlığı’na atanması için Bakanlar Kurulu kararnamesine ve Cumhurbaşkanı’nın imzasına ihtiyacı olan İlker Başbuğ’u köşeye sıkıştırdı.
Emekli orgenerallerin ve ekiplerinin AKP’ye teslim edilmesi, 24 Haziran 2008 gecesi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile İlker Başbuğ arasındaki baş başa görüşmede Başbuğ’un atanmasına olası yeşil ışık yakılmasının bedeli olarak değerlendirilebilir. Eruygur ve Tolon’un Silahlı Kuvvetler içinde bulundukları dönemde bugünün ordu üst yöneticileri Yaşar Büyükanıt–İlker Başbuğ ekibinden ayrı bir ekip olmaları da bu bedelin ödenmesini kolaylaştırmış olmalıdır.
AKP bu hamlesiyle bir yandan kendisini kapatmak isteyen Kemalist rakiplerine gözdağı veriyor ve Kemalist kanadı bölüyor, bir yandan da kendisini “askerî darbelere karşı demokrasi savunucusu” olarak göstermeye ve böylece sömürücü ve baskıcı politikaları nedeniyle kendisinden uzaklaşma eğilimine giren halk kesimlerini etrafına toplamaya çalışıyor.
Kemalist kanat ise, AKP’ye karşı kapatma davasının açılmasıyla kazandığı moral üstünlüğünü Anayasa Mahkemesi’nin 5 Haziran’da başörtüsü/türbana ilişkin anayasa değişikliklerini iptal etmesiyle daha da pekiştirmiş ve AKP’nin kesin olarak kapatılacağı beklentisi içine girmişken gelen ve emekli de olsalar “dokunulmaz” sayılan elemanlarının üstelik ordu üst yönetiminin ses çıkarmamasıyla içeriye alınmasının moral bozucu etkisini gidermeye çalışıyor. Kendisini “laik cumhuriyetin koruyucusu” olarak göstererek toplumsal muhalefeti ve halk kitlelerini seferber etmeye çalışıyor. AKP’nin kurucularından eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in yeni parti girişimiyle de Nakşibendi‑Nurcu kanadı bölmeye çalışıyor.
AKP’nin en önde gelen medya kalemşorlarından Mustafa Karaalioğlu, Anayasa Mahkemesi’nin başörtüsü/türban kararından sonra yazdığı “Söz Bitti, Sözleşme Bozuldu” adlı makalesinde şöyle diyordu: “Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnediği bir ülkede artık kimsenin hukuka riayet etmesini bekleyemezsiniz. Hukukçular bunu yapabildiğine göre, sıradan insanlar da hukuk tanımayabilir; kim ne diyebilir ki! Kimse şaşkınlığını bilgisizliğine yormasın. Bu ülkede bir oyun oynanmıyor; aksine her şey çok açıktır. Açık olan bir savaşın başladığıdır. Anayasal sistem artık ortak bir yükümlülüğün ve düzenlemenin adı değildir. Hukuk, AK Parti’ye karşı siyaset savaşının, topluma karşı düşmanlık ve kinin koçbaşıdır. Bu savaşı kutsallaştıranlar için hukuk bir araçtır; savaşı kazanmak için bazen koltuk değneği, bazen tank mermisidir.” (Star gazetesi, 6 Haziran 2008)
“Açık olan bir savaşın başladığıdır” saptaması her iki kanat için geçerlidir. Her iki taraf da hukuk tanımaz her yöntemi bu savaşta araç olarak kullanmaktadır. Psikolojik savaş, gizli dinlemeler, baskı, şantaj ve tehdit, ekonomik ve siyasi rüşvet her gün gözlerimizin önünde sergileniyor.
Ne var ki, kapitalist soygunculuğu, emperyalist işbirliğini, kirli savaşı, şovenizmi ve militarizmi, halklara düşmanlığı paylaşanların ve bu konularda birbirleriyle çok rahat işbirliği yapanların kanlı iktidar kavgası ciddi bir davaya dayanmıyor. Bağımsızlık, laiklik, demokrasi, eşitlik, özgürlük, kardeşlik, adalet açısından egemen kapitalist sınıfın her iki kanadının da sicili birbirinden berbattır.
AKP’nin bu yeni hamlesinin kendi açısından ne ölçüde işe yarayacağını göreceğiz. Arkasındaki büyük iç ve dış desteğe rağmen, elindeki yasal yetkileri (cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, parlamento, merkezî ve yerel idare) darbelerin gerçek ve potansiyel kaynağına karşı ilkeli ve dürüst biçimde kullanma cesaretini gösteremeyen AKP 3 Temmuz’da Anayasa Mahkemesi önünde sözlü savunmasını yaptı.

Öte yandan, Kemalist kanat da, ordunun ve yüksek yargı bürokrasinin elindeki fiilî gücün ve resmî ideolojinin kendisine kazandırdığı yasallığı aşan yetkilerin, rejimin stratejik noktası olan Çankaya kalesinin düşmesinden sonra yasal sistemin ödünsüz işletilmesiyle elden gidebileceğini hesaplıyor. Zaten Anayasa Mahkemesi’nde AKP’ye karşı kapatma davasının açılması da bu hesaba dayanıyordu.
Eylül 2007’de yürürlüğe konulduğu bildirilen Lahika‑1 kodlu siyaset belgesi (bkz. Taraf gazetesi, 20 Haziran 2008) Genelkurmay’ın Çankaya’nın kaybından sonra oluşturduğu yeni stratejiyi kapsamlı biçimde ortaya koyuyor. Bu strateji gereğince “yeni anayasa” girişimini başarıyla püskürten, AKP’nin başörtüsü/türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasını öngören anayasa değişikliğini AKP’nin kapatılması yolunda elverişli bir fırsata dönüştüren Kemalist kanadın Anayasa Mahkemesi eliyle AKP’yi kapatmayı ve Çankaya kalesini bir şekilde geri almayı başarıp başaramayacağını da yakında göreceğiz.
Anayasa Mahkemesi’nin kararı ve Ergenekon davasının sonucu ne olursa olsun, egemenlerin Çankaya savaşının devam edeceğini öngörebiliriz. Savaş sürerken verilebilecek karşılıklı ödünlerin sadece birer mola olarak kalacağını da şimdiden söyleyebiliriz. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 25, Ocak‑Şubat 2009, “AKP’nin Yeni Hamlesi‑10 Temmuz 2008”)

Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın AKP’nin kapatılması ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eski Meclis Başkanı Bülent Arınç olmak üzere 71 AKP’linin siyasetten yasaklanması talebiyle açtığı davayı 30 Temmuz 2008 günü karara bağladı. Mahkemenin 6 yargıcı kapatmadan yana oy kullandı, 5 yargıcı ise kapatmaya karşı çıktı ve böylece kapatma için gereken 7 oy bulunamadığı için AKP’nin kapatılması reddedildi. Yapılan ikinci oylamada 10 üye AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı hâline geldiği, ancak bunun kapatmayı gerektirecek kadar ağır bir nitelik taşımadığı gerekçesiyle AKP’nin 2008 yılı için aldığı hazine yardımının yarısının kesilmesine karar verdi. Bu kararla AKP kapatılmadığı gibi, hiçbir üyesi de siyaset dışı bırakılmadı.
Anayasa Mahkemesi’nin kararı, egemen sınıf içinde Kemalist kanat ile Nakşibendi‑Nurcu kanat arasındaki kıran kırana iktidar kavgasında geçici bir uzlaşmayı, bir ateşkesi temsil ediyor. Kemalist kanat sonuçta AKP’yi kapatamadı ama onun laikliğe karşı odak olduğunu tescil ettirdi. Nakşibendi‑Nurcu kanat ise sonuçta davanın toptan reddedilmesini sağlayamadı ama hükümeti ve cumhurbaşkanlığını elinde tutmayı başardı.
Karar egemenlerin her iki kanadının da şu anda rakibine kesin darbeyi vurmaktan aciz olduğunu gösterdi. Kirli çamaşırları ifşa etme, baskı, şantaj, rüşvet, ihbar, ele verme, ihanet, tutuklama, cinayet ve katliam gibi yöntemlerin vicdansızca kullanıldığı iktidar kavgasında, ilkesiz ve hukuksuz dalaşma ve ödünleşme devam ediyor. Her ne pahasına olursa olsun hızla zenginleşmeyi ve emekçi halkları sömürgeci efendi mantığıyla sömürmeyi ve ezmeyi kendine yaşam kılavuzu bellemiş düşman kardeşler boğuşmaktan asla vazgeçmezken pelteleşmiş bir hâlde birbirlerinin üstüne yığılıyorlar. Sözünü ettiğimiz kapitalist yaşam kılavuzuna bağlı olarak aralarındaki ideolojik ve politik farklar gitgide siliniyor ve birbirlerine gün geçtikçe daha çok benziyorlar. Hangi kanadın nerede başlayıp nerede bittiği, kişilerin ve grupların hangi kanada mensup olduğu bile bilinemiyor; kaygan ve kaypak zeminde sağ gösterip sol vuranlar, sol gösterip sağ vuranlar birbirine karışıyor; anlık, günlük, haftalık, aylık, yıllık geçici ittifaklar kural hâline geliyor.
Anayasa Mahkemesi’nin kararı birbirlerine ölümü gösteren rakiplerin sıtmaya razı olduğunu ortaya koyuyor. AKP iktidarı Ergenekon davasıyla Kemalist kanada, Silahlı Kuvvetler ve yüksek yargı çevreleri ise AKP’yi kapatma davasıyla Nakşibendi‑Nurcu kanada ölümü gösterdiler.
AKP iktidarı Ergenekon iddianamesinde kontrgerilla eylemleri ile fail ve destekçilerinin çok sınırlı bir kesimine yer verdi. Kontrgerillanın Silahlı Kuvvetler ve MİT başta olmak üzere devlet kurumlarıyla herhangi bir ilişkisinin olmadığını ilan ederek uzlaşmaya hazır olduğunu belli ederken, ortaya koyduğu ipuçlarıyla soruşturma ve koğuşturmayı her an asıl kurumlara ve asıl görevlilere uzanacak şekilde genişletebileceğinin işaretini de verdi. Ayrıca, genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanı atamalarında hükümetin ve cumhurbaşkanlığının elindeki yasal kozları kullanabileceğini sezdirdi.
Buna karşılık Silahlı Kuvvetler ve yüksek yargı çevreleri de “yeni anayasa” projesini püskürterek, AKP’nin tabanına mesaj vermek için kullandığı türbanı üniversitelerde serbest bırakmayı öngören anayasa değişikliklerini iptal ettirerek ve parti kapatma davasını açtırarak AKP’yi iyice hırpaladı. Bu hırpalamanın AKP’yi kuruluşundaki itaatkâr çizgiye çekebileceği ve onun ikinci seçim zaferi ile cumhurbaşkanlığını ele geçirmenin verdiği güçle içine girdiği hizadan çıkma eğlimlerini dizginleyeceğini hesapladı. AKP’ye hukuksal yetkiyle fiilî siyasal, askerî ve ekonomik gücün aynı şeyler olmadığını hatırlattı. Büyük sermayenin ve yüksek devlet bürokrasisinin vazgeçilmez saydığı temel politikalara AKP’nin ilişmemesi ve bir daha “çizmeyi aşmaması” karşılığında Nakşibendi‑Nurcu kanadın parlamentoculuk ve hükümetçilik oynaması ve ekonomik vurgunlarına devam etmesi noktasında uzlaştı. AKP’ye sadece para cezası verildi.
Benzetmemize dönecek olursak, sıtma statükonun sürmesi anlamına geliyor. Statüko sürüyor ama artık Kemalist kanadın sırtında Ergenekoncu yaftası, AKP’nin sırtında laikliğe karşı odak olma yaftası var.
Egemen burjuvazinin iki kanadı arasındaki ateşkes ABD ve AB emperyalizmi tarafından olumlu karşılandı. Sermayenin iki kanadının ve özellikle onları temsil eden hükümet ile genelkurmayın uzlaşmasını, aralarındaki sorunları gidermesini, işbirlikçilerin emperyalizmin bölgesel ve küresel hesapları doğrultusunda birlikte hareket etmesini isteyen emperyalist odaklar, çeşitli telkin, baskı ve (özellikle AKP’den son derecede memnun olan AB kaynaklı) tehditlerle zaten bu sonucu elde etmek için çalışıyorlardı. Kanatların temel unsurlarının uzlaşması teşvik edilirken, emperyalistlerin bakışına göre her iki tarafta “çizmeyi aşanlar”ın bir şekilde zayıflatılması ve hatta tasfiyesi gündemdedir.
Statüko, yani azgın kapitalist sömürü, Türk‑İslam‑NATO Sentezi, emperyalizme bağımlılık, şovenizm ve militarizm egemenlerin ortak paydası olmaya devam ediyor. Bununla birlikte, egemenler arasındaki ateşkesin kesin bir birlik ve istikrar anlamına gelmediğini, kanatlar arasındaki sorunların yerli yerinde durduğunu ve bu sorunların ister istemez yeni çatışmalara yol açacağını unutmamak gerekir. İşçi sınıfına, emekçilere ve ezilen halklara karşı birlikte davrananlar, kendi bencil çıkarlarını ve iktidarlarını azamileştirmek için kapışmaya devam edecekler. Genelkurmay ve büyük sermaye açısından, rejimin kilit taşını oluşturan Çankaya’nın AKP’nin eline geçmesi nedeniyle askerî vesayetin ve ekonomide büyük sermayenin sahip olduğu aslan payının tehlikeye düşmemesi büyük önem taşıyor. Hızla büyüyen küçük ve orta sermaye açısından, zenginleşmelerinin kesintiye uğramaması ve güç kazanımı eş derecede önem taşıyor.

İşçi sınıfı ve dostları, egemenlerin arasındaki çelişmelerden her iki tarafı zayıflatmak ve sömürü sistemine son vermek için; bağımsızlık, demokrasi, laiklik ve sosyalizm davasını ilerletmek için kuşkusuz yararlanacaklardır. Ancak güya laikliği, bağımsızlığı ve sosyal devleti korumak için NATO’ya sıkı sıkıya bağlı askerî güçlerden ve destekçilerinden, güya demokrasiye ve özgürlüğe kavuşmak için yine NATO’ya bağlı “sivil” iktidardan ve polis güçlerinden medet umanlar, sadece boş hayal peşinde koşuyorlar ve işçi sınıfı ile dostlarının bilincini karartmaya hizmet ediyorlar. Sol ve sosyalizm adına AKP veya Ergenekon savunuculuğu yapanların solla ve sosyalizmle herhangi bir ilişkisi kalmamıştır. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 25, Ocak‑Şubat 2009, “Geçici Ateşkes Kararı‑31 Temmuz 2008”)

Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi laikliğe aykırı eylemlerin odağı ilan eden ama söz konusu eylemlerin yeterince ağır olmadığı gerekçesiyle partiyi kapatmayan ve para cezasına mahkûm ederek onun iktidarda kalmasına izin veren kararından sonra, Yüksek Askerî Şura 1‑4 Ağustos 2008 tarihleri arasında toplandı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Yüksek Askerî Şura’nın törensel nitelikteki açılışına katıldıktan ve öğle yemeğini yedikten sonra toplantılarda hiç yer almadı. Oysa daha önceki yıllarda toplantılara başından sonuna kadar katılır ve bu katılmaya ordunun sivil hükümetin emrinde olduğunu gösteren simgesel bir değer yüklerdi. Bu yılki davranışıyla AKP geriye adım attığını, artık bu küçücük simgesel değerden de vazgeçtiğini, kendisinden önceki hükümetlerin geleneksel uygulamasına döndüğünü ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni atamalarda başına buyruk bırakma uygulamasını benimsediğini göstermiş oluyor.
Başbakanın Yüksek Askerî Şura toplantılarına katılıp katılmamasından daha önemlisi, ordu üst yönetiminin kendi iç dengelerine ve hesaplarına göre yaptığı genelkurmay başkanlığı, kuvvet komutanlığı ve ordu komutanlığı atamalarının, kuvvet komutanlığı ve ordu komutanlıkları için millî savunma bakanlığı, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı tarafından; genelkurmay başkanlığı için, bakanlar kurulu ve cumhurbaşkanlığı tarafından aynen benimsenerek resmîleştirilmesi oldu. Böylece, kısa süre önce AKP’nin yıpratma kampanyasına hedef olan Kara Kuvvetleri Orgeneral İlker Başbuğ 30 Ağustos 2008’de genelkurmay başkanı oluyor.
Egemen kapitalist sınıfın iki kanadı arasında süre giden boy ölçüşme bağlamında bu durumun siyasal anlam ve önemi, AKP iktidarının hükümetten sonra cumhurbaşkanlığını da ele geçirmesinden ve yasal olarak ordu üst yönetimini istediği şekilde belirleme gücüne kavuşmasından sonra bu gücünü kullanmamış/kullanamamış olmasıdır. Çankaya savaşlarının en önemli nedenlerinden biri, AKP’nin ordu üst yönetimine boyun eğmesiyle şimdilik ortadan kalkmış oluyor.
Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa Gül ile birlikte türbanın Çankaya’ya çıkması, Anayasa Mahkemesi’nin türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasını öngören anayasa değişikliklerini iptal etmesiyle ve hemen ardından AKP’yi kapatma davasında üniversitede türbanın laikliğe aykırı olduğunu ilan etmesiyle simgesel değerini kaybetti: düşünün ki, Hayrünnisa Gül türbanıyla Çankaya köşkünde ferah ferah oturmaya devam edecek ama türbanlı kızlar üniversiteye giremeyecek!
Aynı şekilde, AKP’nin son seçimde oyların yüzde 46.7’sini alması ve Çankaya’yı fethetmesi, hükümeti ve cumhurbaşkanlığını elinde tuttuğu hâlde ordu üst yönetimini belirleme yetkisini kullanmaması/kullanamamasıyla siyasal değerini de önemli ölçüde kaybetmiş oluyor.
Hakkını yemeyelim, AKP, simgesel ve siyasal kaybına karşılık ordu üst yönetiminden bir teselli ikramiyesi aldı. Haberlere bakılırsa, Yüksek Askerî Şura’da bu kez “irticacı eğilimde olmak” gerekçesiyle ihraç edilen ordu personeli olmadı ve dolayısıyla millî savunma bakanı ve başbakan kararlara şerh koymak zorunda kalmadı. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 25, Ocak‑Şubat 2009, “Yüksek Askerî Şura’nın Ardından‑4 Ağustos 2008”)

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 5 Ağustos 2008 akşamı, rektörlerinin görev süresi dolan 21 üniversiteye atama yaptı. Gül, 21 üniversitede öğretim üyeleri arasında yapılan eğilim oylamasına 12 üniversitede uyarken 9 üniversitede uymadı ve AKP çizgisine karşıt adaylar yerine daha az oy aldıkları hâlde hükümete yakın adayları rektör olarak yetkilendirdi. Böylece Yüksek Öğretim Kurulu YÖK’ten sonra Üniversiteler Arası Kurul ÜAK’ta da AKP’nin dizginleri ele geçirmesinin yolu açıldı.
…
Egemen sınıfın iki kanadı arasındaki çatışma açısından bakıldığında, bir gün önce Yüksek Askerî Şura kararlarını olduğu gibi imzalayarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin atamalarına hiç karışmayan Cumhurbaşkanı Gül’ün üniversitelerin rektör atamalarına rahatlıkla karıştığını görüyoruz. Silahlı bürokrasiyle uzlaşan AKP, silahsız bürokrasiye karşı militan tutumunu sürdürüyor. “Seyfiye”ye güç yetiremeyenler galiba “ilmiye”yi gözlerine kestirmişler. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 25, Ocak‑Şubat 2009, “Rektör Atamaları‑7 Ağustos 2008”)

Türkiye’de ise Çankaya savaşları ordu üst yönetimi ile AKP arasında büyük uzlaşmayla sonuçlandı. Egemen güçler, yerleşik büyük sermaye ile palazlanan yeni sermaye çevreleri kayıtsız şartsız zenginleşmekte; sola düşmanlıkta; sendikal ve siyasal hakları çiğnemekte; Kürt ulusal hareketini bastırmakta; sürekli savaş politikasında; ABD, Avrupa ve İsrail işbirlikçiliğinde; NATO’culukta; 12 eylül anayasasına sadakatte; militarizm ve vesayet sisteminde; antidemokratik rejimi sürdürmekte; üniversiteleri boğan YÖK sisteminde; gençliği şovenizmin ve dinciliğin pençesine itmekte; kadınları ikinci sınıf saymakta; Diyanet’in güçlü rolünde; zorunlu din derslerinde; yatık medyacılıkta; solu, Kürt hareketini, Alevi hareketini, kadın hareketini, aydınları, ezilen halkları rejime bağlayacak içi boşaltılmış açılımlara (Kürtçe TV, Nâzım Hikmet’e vatandaşlık, Aleviler’in sırtını sıvazlama, 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’nda Misafir Ülke Türkiye kampanyası, 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul kampanyası, Ermenilerden özür dileme kampanyası vb.) cevaz vermekte anlaştılar. Kısacası çeşitli çatışma ve yalpalamalardan, karşılıklı hamlelerden sonra kapitalizm, Kemalizm ve İslam ittifakında veya Türk‑İslam‑NATO Sentezi’nde sağlamca bir araya geldiler.
Bu geniş ittifak çerçevesi içerisinde her iki taraf da kendi gücünü ve çıkarlarını arttırmak için küçük ve orta çaplı hamleler, kurnazlıklar yapıyor, komplolar tezgâhlıyor, tasfiyeler ve kadrolaşmalar gerçekleştiriyor. Mir Dengir Mehmet Fırat’ın AKP başkan yardımcılığından ayrılması; İstanbul Üniversitesi’ne birinci gelen adayın değil, AKP adayı Yunus Söylet’in atanması; Ergenekon tutuklamaları ve yargılamaları; Anayasa Mahkemesi’nde Haşim Kılıç ve Osman Paksüt etrafındaki çatışma; yargı çevreleri içindeki çekişmeler; türban ve çarşaf tartışmaları; Irak Kürdistan Bölge Yönetimi’yle ilişkilerin boyutu konusunda fikir jimnastiği; yolsuzluk dosyalarını ifşa etme; emniyet ve ordu, MİT, JİTEM ve Emniyet istihbaratı arasındaki hasımlık; şirketlerin ayrıcalık kavgası; medya içi rekabet bu kategoride yer alıyor.
Geniş ittifak çerçevesinin sınırları aşıldığında veya kamuoyunda tarafları zor duruma düşürecek bir olay meydana geldiğinde Genelkurmay Başkanı ile Başbakan veya tarafların güvenilir elemanları bir araya geliyor, konuyu çözüyor veya tavsatıyor, zamana yayıyor. Egemen uzlaşmanın bugünkü işleyiş tarzı, rejimin hegemonyasını kurma yöntemi böyle. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 25, Ocak‑Şubat 2009, “Bu Dünyaya Katlanmak Zorunda Değiliz”)

Ergenekon soruşturmasının yeni dalgasında içlerinde eski Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri emekli orgeneral Tuncer Kılınç, emekli ordu komutanı orgeneral Kemal Yavuz, eski Genelkurmay Adli Müşaviri emekli tümgeneral Erdal Şenel, eski Emniyet Özel Harekât Daire Başkanı Susurlukçu İbrahim Şahin, eski YÖK Başkanı Prof. Kemal Gürüz, eski sosyalist yazar Prof. Yalçın Küçük, Bağımsız Cumhuriyet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Engin Aydın, hâlen görevde olan subaylar dahil 37 kişi 7 Ocak 2009 sabahı gözaltına alındı. Hakkında gözaltı kararı verilen Yeditepe Üniversitesi’nin ve İSTEK Vakfı okullarının sahibi, eski ANAP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan Amerika’da olduğu için gözaltına alınanamadı. Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun da gözaltına alındığı devlet televizyonu TRT ile Erdoğan‑Fethullah Gülen medyasının öteki organlarınca haberleştirildiyse de, gözaltına alınmayıp evlerinin arandığı anlaşıldı.
Genelkurmay Başkanlığı’nın askerî lojmanlarda oturan emekli generallerin ve görev başındaki subayların gözaltına alınmasına izin verdiği açıklandı. Ancak hukuka uygun uygar yöntemlerle değil, her zamanki gibi ev baskınlarıyla terör havası yaratarak gerçekleştirilen gözaltıların ülke çapında yarattığı heyecanın ardından, Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanlarının sabaha kadar toplanıp “durum değerlendirmesi” yaptıkları; eşlerini ise gözaltına alınan Tuncer Kılınç’ın evine göndererek, Kılınç’ın eşine “üzüntülerini ve dayanışmalarını ilettikleri” haberi sızdırıldı. Toplantı sonrasında herhangi bir açıklama yapılmadı. Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun ise Sabih Kanadoğlu ve diğer ünlülere yönelik gözaltı işlemlerini görüşmek üzere toplanacağı açıklandı.
Ertesi gün Yargıtay Başkanlar Kurulu toplandı. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek Yargıtay Başkanlar Kurulu’nu bildiri yayınlayıp “ileride kendi önlerine gelecek bir dosya konusunda ihsas‑ı rey (görüş sezdirme, üstü kapalı olarak oyunu belirtme) yapmamalarını” istedi. Kurul açıklama yapmadı; Ergenekon savcılarını Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na şikâyet edileceği haberinin sızdırılmasıyla yetinildi. Genelkurmay Başkanı orgeneral İlker Başbuğ, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le görüşmeler yaptı. Genelkurmay’dan yapılan bir cümlelik açıklamada, “Genelkurmay Başkanı bugün öğleden sonra yapmış olduğu görüşmelerde; özellikle dün yaşanan gelişmelerle ilgili görüş ve değerlendirmelerini, sırasıyla Sayın Başbakan ve Sayın Cumhurbaşkanı’na sunmuşlardır” denildi.
Gözaltına alınanların İstanbul Emniyeti’ndeki sorgusu hâlen devam ediyor.
AKP ve Fethullah Gülen cemaatine yakın çevrelerin son gözaltıları sevinçle karşıladığı, gayriresmî liberal parti rolünü üstlenen liberal ve liberal sol aydınların ise bu gelişmeyi “özgürlük ve demokratikleşme yolunda yeni bir hamle”, “darbecilerin etkisinin kırılması” olarak değerlendirdikleri görülüyor.
Doğan ve Karamehmet medyası olayı “saygın çevrelerin yıpratılması girişimi”, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve yüksek yargı çevrelerinin etkisizleştirilmesine yönelik yeni bir adım”, “AKP’nin yeni bir baskı eylemi” olarak değerlendiriyor. Cumhuriyet ve benzeri ulusalcı çevreler, gözaltıları “dinci darbenin yeni bir adımı”, “şeriat yolunda sonun başlangıcı” olarak görüyor. Yöneticileri Ergenekon davasında tutuklu bulunan İşçi Partisi’nin açıklamasına göre, söz konusu olan “Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçi AKP’nin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı komplosu”. TKP adını gasp eden SİP ise bugün (8 Ocak 2009) yayınladığı çağrıda, “Gözaltına alınanlar işledikleri suçlardan değil, AKP’ye muhalefet ettiklerinden Ergenekoncu olarak nitelenmektedir. Ergenekon operasyonu, ABD’nin Türkiye siyasetini AKP eliyle kendi hedefleri doğrultusunda yeniden şekillendirme girişimlerinin parçası olarak gündeme gelmiştir. Devlet bürokrasisinde bu hedeflere itirazı ya da çekincesi olanlar tasfiye edilmekte, onlara yakın ya da uzak teması olan herkes suçlu ilan edilmektedir” dedi.
Bizim tutumumuz nettir. Daha önce tekrar tekrar açıkladığımız gibi, Ergenekon davası, egemen kapitalist sınıfın ve uzantılarının iki kanadı arasındaki çekişmenin bir ifadesi olarak gündeme gelmiştir. Temel tercih ve hedefleri (işbirlikçi kapitalizmi benimsemek, NATO’cu olmak, Türk‑İslam‑NATO Sentezi’ni yerleştirmek, sosyalizme, sola, ezilen halklara düşmanlık, despotizm vb.) paylaşan, ancak ikincil konularda ve kendi dar iktidar çıkarlarını çoğaltmakta didişen kanatların hiçbirini savunamayız.
Her iki kanadın, doğaları gereği, sadece emekçi halklara karşı mücadele ederken değil, birbirleriyle kapışırken de komplolara, oyunlara, hukuk dışı yöntemlere başvurdukları hiç kimse için sır değildir.
AKP’nin bu davayı özgürlük ve demokrasi aşkıyla yürüttüğü yalanlarını kararlılıkla reddettiğimiz gibi, AKP‑Nurcu‑Nakşibendi koalisyonuna ilericilik biçmek gibi liberal fantezileri sistemli olarak çürüttüğümüz gibi; uzun yıllar 12 Eylülcü despotik rejimin kilit görevlerinde bulunmuş, sola, devrimcilere, işçi sınıfına ve emekçilere, Kürt halkına karşı işlenmiş sayısız suçun sorumlusu olmuş ve kaçınılmaz olarak ABD emperyalizmine hizmet etmiş Kılınç, Dalan, Gürüz, Şahin gibi isimlerin ABD’ye karşı oldukları yolundaki gülünç iddiayı da kesinlikle kabul etmiyoruz. Kaldı ki bu isimlerin çoğu şu anda bile, tıpkı AKP yönetimi gibi, ABD dostu olmakla iftihar eden kişilerdir. Ergenekon’la içli dışlı olan çevrelerin ortak paydasının despotizm, militarizm ve şovenizm olduğu ise açıktır; bu payda eskiden sosyalist veya sol saflarda yer almış yeni Kemalist şovenist yazarlar ve çevreler için de geçerlidir. Bu gözaltıları ve sonrasında yaşananları değerlendirdiğimizde, bu hamlenin Çankaya savaşlarının çeşitli aşamalarından sonra rejimin temellerinde şimdilik büyük uzlaşmaya varmış olan AKP‑Genelkurmay ilişkilerinde, rejimin yapısında, işleyişinde, temel kurumsal düzenlemelerinde bir değişikliğe yol açmayacak küçük bir piyon yeme oyunu olduğu söylenebilir. AKP seçim propagandalarında da işine yarayacak bir gösteri yaparken Genelkurmay’ı ve Çankaya savaşlarının sonunda varılan temel uzlaşmayı bozmuyor; Genelkurmay ise taraftarlarını rahatlatacak “tepki koyma” adımını atarken AKP’yi koruyor ve sözünü ettiğimiz temel uzlaşmayı sürdürüyor.
Saf kitleleri etkilemeyi amaçlayan “halkla ilişkiler” jestlerini gerçek siyasal hamleler sayamayız. Olayların akışına ve tarafların davranışına bakılırsa, şu anda güç dengelerini değiştirecek bir gelişmeyle karşı karşıya değiliz. Gözaltına alınanların bu denge durumuna uygun bir muamele görecekleri tahmin edilebilir.
Son olarak, egemenlerin kendi iç mücadelelerinde de hukuka ve temel haklara saygılı olmalarını talep ediyoruz. Komplolara, baskınlara, oyunlara, hilelere hayır!
Biz ise, işçi sınıfı ve emekçi halklar adına kendi sosyalist, devrimci yolumuzda çalışmaya devam edeceğiz. Egemen burjuvazinin hiçbir kanadının peşine takılmayacak, egemenleri bütünüyle teşhir edecek, her iki kanadın sınıfımıza ve halklarımıza karşı ortaklaşa tezgâhladıkları büyük kapitalist komployu boşa çıkarmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 25, Ocak‑Şubat 2009, “Yeni Ergenekon Gözaltıları”)

İşte böyle bir ortamda, medyanın siyaset dâhisi saydığı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlık ettiği AKP, bütün hünerlerini ortaya koyduğu hâlde son yerel yönetim seçimlerinden başarısızlıkla çıktı. İMF politikalarıyla halkı işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm ederken seçmenlere kömür ve beyaz eşya dağıtma “hayırseverliği”, çevresini hızla ve her yolla zenginleştirirken işçiyi, çiftçiyi, emekliyi “devletin imkânı bu kadar” diyerek yok sayma becerisi, TRT‑Şeş’le böbürlenirken Kürtlere kendini ifade etme serbestliğini tanımama hoyratlığı, “İslam halklarına ağabeylik etme” tafrası atarken ABD, AB ve NATO’nun sömürgeci planlarında kilit rol oynamakla iftihar etme tutarsızlığı, İsrail’le siyasal, askerî ve ekonomik işbirliğini sıkı sıkıya sürdürürken Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’e “ağzının payını verme” gösterisi, temel devlet politikalarında Genelkurmay’la yakın işbirliğini sürdürürken onları Fethullah hareketiyle işbirliği içinde çevreden sıkıştırma kurnazlığı, “darbecileri temizliyoruz” ve “demokrasinin yolunu açıyoruz” sloganı altında bütün muhalif örgütleri Ergenekon’a bağlama ve haklama cinliği, “Aydın Doğan’ın medya imparatorluğuna karşı mücadele ediyoruz” sloganı altında Erdoğan‑Fethullah medyasını tekelleştirme planı bu kez işe yaramadı, AKP inişe geçti.
AKP iktidarının sınırları anlaşıldıkça toplumsal muhalefetin de, egemen burjuvazinin Kemalist kanadının da daha hareketli hâle geleceği beklenmelidir. Krizin etkilerinin gitgide ağırlaşmasıyla AKP eski parlak günlerini arayacaktır. Kuzey Kıbrıs’ta AKP’yle aynı doğrultuda hareket eden CTP’nin seçimi açık farkla kaybetmesi, Ermenistan’ı ABD’nin Kafkasya planları bağlamında Batı kampına çekme girişiminin Azerbaycan’ı küstürmesi AKP’nin emperyalist merkezlerin dış politikada kendisinden beklediği görevleri yerine getirmekte zorlanacağını gösteriyor. ABD Dışişleri Bakanlığı ile CİA’nın paravan örgütü Stratejik ve Uluslararası Etüdler Merkezi CSIS’nin Obama yönetimine sunduğu Türkiye raporunda bir yandan AKP’nin desteklenmesi önerilirken bir yandan da, “Genelkurmay ve Dışişleri Bakanlığı Batı yanlısı yönetimin sürmesine yardımcı oluyor” saptamasının yapılıp “Ankara’da daha milliyetçi veya askerî bir liderliğin arzı endam etmesi, ABD‑Türkiye ittifakının tehlikeye gireceği anlamına gelmez” denilmesi (“CSIS Raporu”, Radikal, 2 Nisan 2009), ABD yönetiminin Kemalist‑milliyetçi kanada göz kırpması, AKP’ye vazgeçilmez olmadığını hatırlatması ve egemen sınıfın her iki kanadına da mavi boncuk dağıtması olarak yorumlanabilir.
Obama’nın Türkiye ziyaretinde “ılımlı İslam” kavramını kullanmaması, “laiklik”ten söz etmesi ve Atatürk’ü övmesi Kemalist‑milliyetçi kanatta sevinçle karşılandı. Bedri Baykam ve Ergenekon tutuklusu Tuncay Özkan AKP‑Fethullah çevrelerini Obama’ya şikâyet eden açık mektuplar yayınladılar. Cumhuriyet gazetesi, Aydın Doğan medyası, TÜSİAD çevreleri ABD’nin bu manevrasında büyük anlamlar keşfettiler. ABD Kemalist‑milliyetçi cephenin bir bölümünde geçici olarak kaybettiği saygınlığını tekrar kazandı. ABD Türk egemen sınıfının bütünüyle işbirliğini sağlamlaştırdı. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 26, Mayıs‑Haziran 2009, “Dipten Gelen Dalga” )

AKP ve Fethullahçılık destekçisi liberal ve liberal sol çevrelerin de, Genelkurmay ve Kemalizm destekçisi milliyetçi ve ulusalcı sol çevrelerin de egemen sağcı zihniyet dünyasının ve siyaset pratiğinin uzantıları olduklarını, TKP’nin adını utanmadan gasp eden şovenist SİP’in de bu kategoride yer aldığını unutmadan mücadeleye devam edeceğiz. Sosyalizmle işçi sınıfını ve emekçi kitleleri buluşturmak zorundayız. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 26, Mayıs‑Haziran 2009, “29 Mart Seçimleri”)

Yerel seçimleri kazanmasına rağmen önemli oranda oy kaybına uğrayan AKP iktidarı, seçimlerin intikamını almaya girişti. 13 Nisan 2009 sabahı “Ergenekon’un 12. dalgası” olarak olarak adlandırılan baskınlarla, AKP’ye karşı CHP’yi ve kısmen MHP’yi destekledikleri belli Kemalist çevrelere tekrar gözdağı verdi, 39 kişi gözaltına alındı. 14 Nisan sabahı ise, Kürt bölgelerinde AKP’yi ağır yenilgiye uğratan DTP yönetici ve üyelerinden 51 kişi yine baskınlarla gözaltına alındı.
Ergenekon soruşturması çerçevesinde Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ÇYDD’nin merkezi ve şubeleri, dernek başkanı Prof. Dr. Türkân Saylan ile diğer yöneticilerin evleri, Çağdaş Eğitim Vakfı ÇEV ve Kanal B televizyonu arandı. Kanal B’nin sahibi ve Başkent Üniversitesi rektörü Prof. Mehmet Haberal, Giresun Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, eski Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi rektörü Prof. Ferit Bernay, eski Malatya İnönü Üniversitesi rektörü Prof. Fatih Hilmioğlu, eski Bursa Uludağ Üniversitesi rektörü ve Atatürkçü Düşünce Derneği ADD genel başkan yardımcısı Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran, Cumhuriyet gazetesi yazarı ve İstanbul Üniversitesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Erol Manisalı, Doğan Holding’ten “Baba Beni Okula Gönder” kampanyasının yöneticisi Tijen Mergen, 68’liler Vakfı genel sekreteri Namık Kemal Boya gibi ünlü kişiler İstanbul Emniyeti’nde polis sorgusunda.
…
Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, polis refakatinde Ankara’dan İstanbul’a götürülen Mehmet Haberal’ı uğurlamaya geldi ve Ergenekon gözaltılarını eleştirdi. Birinci Ordu komutanı orgeneral Ergin Saygun, İstanbul Emniyet müdürü Celalettin Cerrah’ı ziyaret etti. Genelkurmay Başkanı orgeneral İlker Başbuğ, İstanbul Harp Akademileri konferans salonunda “2008 yılının değerlendirilmesi”ni yaparken Ergenekon soruşturması çerçevesinde daha önce gözaltına alınıp serbest bırakılan orgeneral Tuncer Kılınç ve orgeneral Kemal Yavuz ile AKP‑Fethullah medyasının uzun süredir Ergenekon’dan içeriye alınacaklarını iddia ettiği eski genelkurmay başkanları İsmail Hakkı Karadayı ve Hüseyin Kıvrıkoğlu konferansı protokol sıralarında oturarak izlediler. Başta Mehmet Haberal olmak üzere Ergenekon’da gözaltına alınanların çoğu, düzenin kurumlarında önemli görevler üstlenmiş, yerli ve yabancı sermaye çevreleriyle, Genelkurmay ve yüksek bürokrasiyle içli dışlı kişiler.
Ergenekon’un yeni dalgası, AKP’nin seçimlerden zayıflayarak çıktığı; Türkiye ziyaretinde “ılımlı İslam” formülünü kullanmayan ve “laiklik”ten söz eden Obama’nın kimi ulusalcı‑milliyetçi çevrelerde sevinç yarattığı koşullarda gerçekleşti. AKP‑Fethullah hareketi koalisyonu, sermaye içi iktidar çatışmasında, tıpkı rakipleri gibi, baskı yöntemlerini pervasızca kullanmaya devam ediyor.
…
Emperyalizmin ve işbirlikçi kapitalist egemenlerin işçi sınıfına, emekçi halklara ve toplumsal muhalefete ortaklaşa saldırırken birbirlerine karşı çeşitli ayak oyunlarına da başvurdukları, at izinin it izine karıştığı karmaşık bir dönemden geçiyoruz. Obama’dan, AKP‑Fethullah ortaklığından, Kemalist‑ulusalcı‑milliyetçi cepheden veya AKP‑Genelkurmay ortaklığından “özgürlük, demokrasi ve barış” bekleyenler düpedüz hayal görüyorlar. İstifimizi bozmadan ve sermayenin kanatlarından hiçbirinin yedeğine düşmeden mücadeleyi soğukkanlı bir şekilde yürütmeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 26, Mayıs‑Haziran 2009, “İntikam Politikası”)

Ergenekon davası AKP ile Genelkurmay arasındaki işbirliği ve çatışmanın ilginç boyutlarını ortaya koyuyor. Rejimin temel politikalarında, Türk‑İslam‑NATO Sentezi’nde ittifak devam ediyor. AKP doğrudan Genelkurmay’ın üzerine gitmiyor, onu çevreden sıkıştırmakla yetiniyor. Genelkurmay AKP’nin hükümeti sürdürmesine ve Ergenekon tutuklamalarına ses çıkarmıyor. Gözaltı ve tutuklamalar ancak hassas noktalara dokunduğunda devreye giriyor, AKP’ye sınırları hatırlatıyor. Her iki taraf da kamuoyunu kazanma hamleleri yapıyor. Hukuk ve demokratik kurallar değil, kaba bir iktidar oyununun çifte standartlı kuralsızlığı işliyor.
Genelkurmay, AKP’nin “yemek istediği” eski genelkurmay başkanları İsmail Hakkı Karadayı ve Hüseyin Kıvrıkoğlu’na yaptığı jestlerle sahip çıkıyor ve olası bir gözaltını engelliyor. Eski Ordu komutanı ve MGK Senel sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç’ın ve eski Ordu komutanı Orgeneral Kemal Yavuz’un gözaltına alınmasında devreye girip onları serbest bıraktırıyor. Olası bir tutuklamayı önlemek için onlara da protokolde yer veriyor. Eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ve eski Ege ve 1. Ordu komutanı Hurşit Tolon’u AKP’nin eline bırakıyor ama epey sonra da olsa tutuksuz yargılanmalarını sağlıyor. Eski Tuğgeneral Veli Küçük’ün ve emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin’in hapiste kalmasına göz yumuyor. İbrahim Şahin de tutuklu. Jitem’de kritik görevler üstlenmiş emekli Tuğgeneral Levent Ersöz ile emekli Albay Arif Doğan tutuklu kalıyor ama tutukluluğu hastanede geçiriyorlar. Eski PKK itirafçısı ve Jitem görevlisi Abdülkadir Aygan’ın açıklamalarında adı birçok yargısız infazın sorumlusu olarak geçen emekli Jitemci Albay Abdülkerim Kırcı intihar edince, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet komutanları tam kadro cenazeye katılıyor ve Kırcı büyük Türk kahramanı olarak toprağa veriliyor. Yakalanan silah ve mühimmat konusunda bir türlü tatmin edici açıklamalar yapılmıyor ve konu sis perdesi altında kalıyor. Soruşturmalar PKK’ye karşı yürütülen savaşın gerçekleri konusunda ister istemez bazı bilgilerin ortaya saçılmasına yol açınca, hem hükümet, hem genelkurmay devreye giriyor ve “taşkın” bir şekilde durduruluyor. İddianamenin ve Erdoğan‑Gülen medyasının PKK’yi, DHKP’yi, MLKP’yi, bütün devrimci ve sosyalist akımları “Ergenekon’un kontrol ettiği terör örgütleri” olarak suçlaması da, bilgi kirliliği yaratarak taşkını durdurmaya yarıyor.
Sivil kanatta da koruma altına alma veya ortada bırakma açısından bir derecelenme var. Doğu Perinçek, Kemal Kerinçsiz korumasız bırakılanlardan. Eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz tantanayla gözaltına alındı ama tutuklanmadı. Serbest kalınca Ergenekon davasının hedef aldığı kişilerin Amerikan düşmanı olduğu şeklindeki iddialara unutulmayacak bir yanıt verdi: “Amerikan emperyalizmi palavradır. Ben Amerikancıyım. Dünya barışını ancak Amerika sağlayabilir. Türkiye’nin Batı ittifakının dışına çıkması felaket olur. Bu hükümet, ülkeyi Batı ittifakının dışına çıkarıyor. Asıl büyük tehlike budur.” (Hürriyet, 18 Ocak 2009). Türk Metal Sendikası Genel Başkanı ve ART televizyonunun sahibi Mustafa Özbek tutuklandı. Tuncay Özkan tutuklandı. Rejime sonradan intisap etmiş eski sosyalist yazar Prof. Yalçın Küçük ile küçük Kemalist parti BCP’nin genel Başkan Yardımcısı Engin Aydın tutuklandılar ama tutuklanma kararına yaptıkları itiraz kabul edilerek tahliye edildiler. Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun evi arandı ama kendisi gözaltına alınmadı. Eski İstanbul Üniversitesi rektörü Kemal Alemdaroğlu gözaltına alındı ama tutuklanmadı. Yeni dalgada gözaltına alınan rektörler ise tutuklandı. Profesör Erol Manisalı tutuklandı. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Profesör Türkan Saylan’ın evinin aranması ise büyük bir infiale yol açtı.
Ergenekon siyasal bir dava olarak AKP’nin elinde bir koz olmaya devam ediyor. Ancak yürütülmesinde ve aldığı şekilde Genelkurmay’ın önemli bir payı var.
Ergenekon davasındaki 10’ncu gözaltı dalgasından sonra şöyle yazmıştık:
“Bu gözaltıları ve sonrasında yaşananları değerlendirdiğimizde, bu hamlenin Çankaya savaşlarının çeşitli aşamalarından sonra rejimin temellerinde şimdilik büyük uzlaşmaya varmış olan AKP‑Genelkurmay ilişkilerinde, rejimin yapısında, işleyişinde, temel kurumsal düzenlemelerinde bir değişikliğe yol açmayacak küçük bir piyon yeme oyunu olduğu söylenebilir. AKP seçim propagandalarında da işine yarayacak bir gösteri yaparken Genelkurmay’ı kolluyor ve Çankaya savaşlarının sonunda varılan temel uzlaşmayı bozmuyor; Genelkurmay ise taraftarlarını rahatlatacak ‘tepki koyma’ adımını atarken AKP’yi koruyor ve sözünü ettiğimiz temel uzlaşmayı sürdürüyor.
“Saf kitleleri etkilemeyi amaçlayan ‘halkla ilişkiler’ jestlerini gerçek siyasal hamleler sayamayız. Olayların akışına ve tarafların davranışına bakılırsa, şu anda güç dengelerini değiştirecek bir gelişmeyle karşı karşıya değiliz.” (“Yeni Ergenekon Gözaltıları”, Ürün, sayı 25, s. 22).
Ne AKP’nin, Fethullah Gülen hareketinin, onlarla içli dışlı liberal aydınların ve Taraf’ın inandırmaya çalıştığı gibi Ergenekon davası bir demokrasi ve özgürlük adımıdır; ne de Genelkurmay’la içli dışlı Cumhuriyet, İP ve peşlerinden giden SİP’in inandırmaya çalıştığı gibi Ergenekoncular anti‑emperyalist ve bağımsızlıkçıdır. (Ürün Sosyalist Dergi Sayı 26, Mayıs‑Haziran 2009, “Ergenekon’da Ara Bilanço”)
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Cengiz Çandar’ın Yeni Hedefi
 Yanlış Tarih, Yanlış Politika
 Ordu ve AKP
 Hesap Vakti
 Akıl Tutulması
 Tarih Hızlanıyor
 Merhaba
 Gündemden
 Haydi, Devrimci Dayanışmamızı Göstermeye
 Libya Gündeminden
 1 Mayıs Gündemi
 Seçimden Önce
 12 Haziran 2011 Seçiminde Tutumumuz
 12 Haziran 2011 Seçim Sonuçları
 Seçimden Sonra

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS