Sosyalist Dergi: 31 |  ÜRÜN |
Gündemden

Ülke ve dünya gündeminde yer alan önemli konulara ilişkin olarak Ürün’ün çeşitli tarihlerde yaptığı değerlendirme ve açıklamaları sunuyoruz.

Emperyalizmin maşası

10 Haziran 2011

AKP iktidarı, Türkiye’yi Amerikan ve Avrupa emperyalizminin bölgesel planlarına daha sıkı şekilde bağlıyor. Emperyalizm savaş borusunu çalınca, AKP, Arap ve İslam dostu kılığını çıkarıp kapitalizm dininin sadık hizmetkârı üniformasıyla hizaya girdi, Arap ve İslam halklarına karşı NATO saflarında savaşmaya başladı.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin, emperyalizm uşağı Libyalı gericilere 100 milyon dolar yardımda bulunacağını açıkladı. Davutoğlu, aynı zamanda, Suriye yönetimini tehdit etti. Bölgede emperyalizme karşı direnen her yönetimin yok edileceğini, bu rüzgârın önünde kimsenin duramayacağını iddia etti.

Libya halkına karşı sömürgeci savaşa fiilen katılan ve katkısını askerî, siyasi ve diplomatik alanlarda gitgide arttıran AKP hükümeti, Suriye ve Beşşar Esad yönetimine karşı ABD, AB ve İsrail’in yürüttüğü psikolojik savaşa ateşli biçimde katıldığı gibi, Suriye’de karşıdevrimci ayaklanma çıkarmaya çalışan gerici ve faşist örgütlerin koordinasyonunu yapma görevini de üstlendi. Yayılmacı heveslerini gizlemeyen AKP, emperyalizmin izniyle tarihsel bir fırsat yakaladığı hayaliyle, Suriye’yi hegemonyası altına alma planları yapıyor. AKP aslında ateşle oynuyor, komşusunun evini zaptetme rüyası görürken kendisini de yakacak büyük bir yangına körükle gidiyor.

AKP, izlediği neoliberal kapitalist politikalarla Türkiye halklarını yoksulluğa ve işsizliğe mahkûm ettiği gibi, işbirlikçi oligarşinin sömürdüğü ve ezdiği emekçilerin nafakasından kestiği milyon dolarları bölge gericilerine aktarıyor.

AKP, bütün bu davranışlarıyla, kendi foyasını ortaya çıkarıyor, emperyalizmin maşası olduğunu kanıtlıyor. AKP, sadece Türkiye emekçi halklarının değil, bütün bölge halklarının da düşmanıdır. AKP’ye elini veren, emperyalizmden kolunu kurtaramaz. AKP’nin sahte masallarına kanmamak bütün bölge halkları için canalıcı bir önem taşıyor.


Hatip Dicle’ye özgürlük

10 Haziran 2011


Hatip Dicle, Kürt halkının özgür iradesiyle seçilmiş milletvekili ve Demokrasi Partisi (DEP) genel başkanı iken 2 Mart 1994’te işbirlikçi kapitalist oligarşinin faşist komplosuyla dokunulmazlığı kaldırılıp tutuklanarak 10 yıl hapis yatırıldı. Demokratik Toplum Kongresi (DTK) eş başkanlığını yaparken 26 Aralık 2009’da KCK davası gerekçesiyle yeniden tutuklandı ve hâlen hapiste bulunuyor.

Hatip Dicle, hapisteyken Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) adına Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun Diyarbakır bağımsız milletvekili adayı gösterildi. Ne var ki, Hatip Dicle’ye yeni komplolar kuruluyor. Bir basın açıklamasında “terör örgütü propagandası” yaptığı gerekçesiyle Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği 1 yıl 8 ay hapis cezası, ne hikmetse, seçime 3 gün kala Yargıtay 9. Dairesi tarafından onandı. Kapitalist medyada kaynatılan kazanla, Dicle’nin adaylığının iptal edilmesi istendi.

Yüksek Seçim Kurulu ise bugün yaptığı toplantıda bu konuda karara varmak için Dicle’nin savunmasının alınmasını ve dosyadaki eksik belgelerin tamamlanmasını beklemeye karar verdi. Böylece, Hatip Dicle, olması gerektiği gibi, 12 Haziran seçimine aday olarak katılabilecek ve halk isterse seçilebilecek.

Yüksek Seçim Kurulu’nun komploya alet olmamasını olumlu buluyor ve bu tutumunu sürdürmesini talep ediyoruz.

Öte yandan, Hatip Dicle’ye verilen cezalar rejimin niteliğini açıkça ortaya koyması açısından değerlendirilmeyi hak ediyor. 10 yıllık ceza, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü çerçevesindeki söz ve eylemler nedeniyle verildi. 1 yıl 8 aylık ceza, düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanmanın bedelidir. Bir buçuk yılı bulan KCK tutukluluğu da, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün kullanılmasını cezalandırıyor. İşçi sınıfını, emekçileri, ezilen halkları zorla dilsiz ve örgütsüz bırakmaya çalışan, yurttaşlarını düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü kullandıkları için sistemli olarak cezalandıran rejimler, despotik ve faşist rejimlerdir. Bu rejimlerin burjuva anlamında bile olsa demokrasi iddiasında bulunmasına sadece gülünüp geçilir.


Güneş balçıkla sıvanmaz

7 Haziran 2011


Polonya Cumhurbaşkanı Bronislaw Komorowski’nin davetlisi olarak bu ülkeye resmî bir ziyarette bulunan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Varşova’da halkla ilişkiler çerçevesinde imaj parlatmak için gittiği bir okulda sorgulandı. Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünün ayaklar altına alınmasını eleştiren bir öğrenci, Gül’den, Türkiye’de gazetecilerin niçin tutuklandığını açıklamasını istedi.

Sinirlenen Gül, “Tutuklanan kişiler yurt dışında gazeteci olarak geçiyor ama aslında şiddet kullanan örgütlerin üyeleridirler. Yazdıklarından dolayı tutuklanmıyorlar, kendileri de şiddetin içinde bulundukları için tutuklanıyorlar” diyerek tutuklu gazetecileri terörist ilan etti.

Sadece yazı yazdığı, haber yaptığı, kitap hazırladığı, araştırma yaptığı, kitap çevirdiği, görüş belirttiği, kısacası, düşünce ve ifade özgürlüğünü kullandığı için hapishanelere tıkılan devrimcileri, ilericileri, yurtseverleri, demokratları terörist ilan etmek, Gül’ü ve baş sorumlularından biri olduğu rejimi kurtarmaz. Güneş balçıkla sıvanmaz. Demokratlık görüntüsü vermek için yurtdışında gittiğiniz bir okulda bile rejiminizin despotik ve faşist karakteriyle yüzleşmek, gepegenç bir öğrenciye hesap vermek zorunda kalırsınız.

Düşünce ve ifade özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğüne, toplantı ve gösteri hakkına saygı göstermeyen bir rejim, burjuva anlamda bile demokrasi değildir; despotik ve faşist bir yönetimdir ve gayrimeşrudur.

Komünistler, sosyalistler, devrimciler, ilericiler, emperyalizmin taşeronluğunu yapan bir avuç kapitalist şirketin işçileri ve emekçileri sömürme, halkları ezme, doğayı mahvetme pahasına durmadan zenginleşmesini, gitgide büyümesini tabii ki kabul etmeyeceklerdir. Bu adaletsiz sistemi kökten eleştirecek, siyasal, sosyal ve ideolojik muhalefetlerini sürdürecek, sistemi değiştirmek için örgütlenecek ve emekçi kitlelerle birleşeceklerdir. İşbirlikçi kapitalist oligarşinin kâhyalığını yapanlara düşen, bu gerçeği içlerine sindirmektir.

Halka her türlü zorbalığı yaparken demokrasi, hele hele ileri demokrasi maskesi takınmak gülünç bir çabadır. Hiç ummadığınız anda bir genç gelir, maskenizi yüzünüzden alıverir. Maskeniz sıyrılınca gerçeği itiraf etmek yerine, yalanlara, iftiralara sarılmak da derdinize çare olmaz. Hem zalim, hem rezil olursunuz; rezil bir zalim olarak tarihe geçersiniz.

Halka karşı terör

1 Haziran 2011

AKP iktidarı, halkın toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkını vahşice ortadan kaldırmaya devam ediyor. Dün (31 Mayıs 2011) Artvin’in Hopa ilçesinde Recep Tayyip Erdoğan’ı protesto etmek için toplanan halka zehirli gaz ve copla saldıran polis, gazdan etkilenen ve göğüs bölgesine darbe alan emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümüne sebep oldu.

Hopa halkı Başbakan Erdoğan’ın özellikle hidroelektik santrallarıyla Karadeniz’in derelerini kapitalist şirketlere peşkeş çekme politikasına uzun süredir muhalefet ediyor. Hopa’nın ilerici ve devrimci güçlerinin öncülüğünde toplanan halk, Erdoğan’ın seçim mitingi yapmak için Hopa’ya gelmesinden yararlanarak bu muhalefeti bizzat onun yüzüne karşı ifade etmek istedi. Polis “Su haktır, satılamaz” ve “AKP, Hopa’dan defol” pankartlarının açılması üzerine saldırıya geçti. Meşruiyet yoksunu iktidar, Hopa’daki saldırıyla yetinmedi. Hopa’daki cinayeti protesto etmek için Ankara ve İstanbul’da toplanan göstericilere de şiddetle saldırdı, yüzden fazla kişiyi gözaltına aldı.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü haktır, ortadan kaldırılamaz. Muhalefet haktır, bastırılamaz. Halk tabii ki kapitalist sömürüye, emperyalist zulme, yoksulluğa, işsizliğe, yolsuzluğa, doğanın tahrip edilmesine, kerameti kendinden menkul despotların halka sorma gereğini bile duymadan onların yaşamını kökten değiştirecek kararlar almasına, polisin zorbalığına karşı tepkisini dile getirecektir. Halkın yüzlerce yıllık mücadeleyle kazandığı bu demokratik hakkı ortadan kaldırmak isteyenler, sadece kendi sonlarını hızlandırırlar.

Kamu görevlileri halkın efendisi değil, hizmetkârıdır. Devlet yetkisini kullanan herkes, halkın iradesi doğrultusunda hareket etmek zorundadır. Halkın iradesine uymayanlar, yönetme yetkisini kaybederler, gayrimeşru duruma düşerler. Bu ilkeler, sömürülen ve ezilen sınıfların yüzlerce yıllık mücadeleyle kazandığı demokrasinin alfabesidir.

Polisin zehirli gaz kullanmasına son verilmelidir. Metin Lokumcu’nun ölümüne sebep olanlar derhâl görevden alınmalı ve yargılanmalıdır. Metin Lokumcu’nun öldürülmesini protesto ederken gözaltına alınanlar derhâl serbest bırakılmalıdır.

Despotizm ve faşizm AKP’yi halkın öfkesinden kurtarmaya yetmeyecektir


Almanya’da nükleer santraller kapatılacak

1 Haziran 2011


Almanya’da iktidarda bulunan Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile Hür Demokrat Parti (FDP), Almanya halkının aylardır süren güçlü çevreci eylemlerine dayanamadı ve nükleer santrallerin en geç 2022 yılı sonuna kadar tümüyle kapatılmasını kararlaştırdı.

Koalisyon partilerinin temsilcileri, nükleer santrallerin 2021 yılında tümüyle kapatılmasını, ancak incelemeler için bir yıl daha süre tanınmasını karara bağladı. Almanya Başbakanı Angela Merkel Almanya’da, nükleer santrallerden vazgeçilmesinden sonra enerji alanında yepyeni bir mimarinin ortaya çıkacağını söyledi. Merkel, yenilenebilir enerji yatırımlarına daha fazla ağırlık verileceğini söyledi.

Nükleer santraller, bir avuç dev kapitalist şirketin kârlarına kâr katmak için, insan yaşamını, bütün canlıları ve doğayı mahvetmeyi göze almak demektir. Özellikle Japonya’daki Fukuşima santralinin yol açtığı felaketten sonra bu santralleri savunmak hükümetler açısından iyice zorlaştı.

Nükleer santralleri kapatma kararı, Almanya ve dünya halklarının uzun süreli muhalefetinin, kararlı kitle eylemlerinin doğrudan sonucudur. Bu muhalefeti genişleterek sürdürmek gereklidir. Çünkü Almanya’da kapitalist hükümetlerin 2021 2022’ye kadar olan süreyi, halkı oyalamak, bezdirmek, rehavete itmek için kullanacağı, kapatma kararından geri dönmek için her fırsattan yararlanacağı beklenmelidir.

Almanya’nın atom santrallerini kapatması, dünyanın en büyük kapitalist ülkelerinden birinde ciddi bir çevrecilik zaferi anlamına gelecektir. Bu zaferi, bütün ülkelerde nükleer enerjiden vazgeçme, insana, canlılara, doğaya saygılı enerji kaynaklarına yönelme, toplumları ve doğayı kapitalizme kurban etmeme hedefi için bir basamak olarak kullanmak gerekiyor. Alman hükümetinin kararı, Türkiye’de hükümetin Akkuyu ve Sinop’ta nükleer santral kurma kararını iptal ettirme mücadelesine de hız katacaktır.


Meşruiyet yoksunu iktidar

30 Mayıs 2011


AKP iktidarı, toplantı ve gösteri özgürlüğünü sistemli olarak ayaklar altına alıyor. En son iki örneğe değinelim.

Hükümet, Nisan ayı başlarında “Anadoluyu vermeyeceğiz” sloganıyla ülkenin dört bir tarafından Ankara’ya doğru yürüyüşe geçen Büyük Anadolu Yürüyüşü kervanlarını günlerdir Ankara’ya sokmamakta direniyor. Kırk günlük yürüyüşün ardından 21 Mayıs’ta Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde buluşan 11 kervanın yolcularını, inatla bir polis ordusunun kordonu içinde tutuyor. Yerli ve yabancı kapitalist şirketlerin talan ettiği ülkenin topraklarını, derelerini, ormanlarını, dağlarını, tohumlarını, bitkilerini, hayvanlarını korumak, tarımının mahvedilmesine karşı çıkmak, köylülerin yaşam hakkını savunmak, seslerini başkentte duyurmak için yürüyen yurttaşların en doğal haklarını kullanmalarına engel oluyor.

Üniversite sistemini yerli ve yabancı parababalarına peşkeş çekmek için kamuoyu oluşturmaya çalışan YÖK’ün 27 28 29 Mayıs’ta İstanbul Swiss Hotel’de düzenlediği kongreyi protesto eden üniversiteli gençler ve eğitim emekçileri, polisin saldırısına uğradı. AKP, gençliğin, emeğin ve bilimin sesini duyurmak için sendikalarının ve derneklerinin çağrısıyla harekete geçen, üniversiteleri kapitalistlerin emrinde talanı ve dogmaları meşrulaştıran basit bir alet durumuna düşürecek düzenlemelere geçit vermek istemeyen yurttaşların en doğal haklarını zorbaca ellerinden aldı.

Yurttaşların toplantı ve gösteri yapma hakkına saygı göstermek burjuva anlamda bile olsa demokrasi olduğunu iddia eden her rejimin asgari meşruiyet ölçüsüdür. AKP hükümeti, bırakın asgari ölçüyü, “ileri demokrasi” olduğu iddiasındadır. Bu iddiayı kendi eylemiyle sürekli yalanlayan AKP, ileri, orta veya asgari demokrasinin değil; despotizmin ve faşizmin alanında yer alıyor.

Despotizmin ve faşizmin alanında yer alan egemenler, toplumu yönetme meşruiyetinden yoksundurlar. Yönetme meşruiyetinden yoksun iktidarlar, zorbalıklarının bedelini öderler. Zulmün kalıcı olduğu görülmemiştir.

Dünya tarihi bu gerçeği doğrulayan sayısız kanıt sunuyor. Tarihe gitmeye gerek yok, içinde bulunduğumuz 2011 yılının deneyimi bile politikanın ve sosyolojinin en temel gerçeğini anlamaya yeter.


Gençlere saldıranlar iflah olmaz

28 Mayıs 2011


YÖK, 27 28 29 Mayıs 2011 günleri İstanbul’da, “Cumhurbaşkanının himayesinde” Uluslararası Yükseköğretim Kongresi düzenliyor. Kongrenin amacı, yükseköğretim sistemini emperyalizmin ve işbirlikçi kapitalist oligarşinin istemleri doğrultusunda doğrudan doğruya kapitalist sınıfın temsilcilerinin emrine verme planı için kamuoyu oluşturmak.

Kongre fiilen akademisyenlere, öğrencilere ve üniversite çalışanlarına kapalı. Yerli ve yabancı sermaye temsilcileri, yüksek bürokratlar, büyük patronlar, kapitalizme iman etmiş dinciler kendi aralarında, emeğin ve bilimin temsilcilerine söz hakkı tanımadan tartışıyor.

Öğrenciler ve eğitim emekçileri ise, kongre sürerken, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını kullanarak durumu protesto etmek, sendikalarının ve derneklerinin “halk için eğitim, halk için bilim” temel hedefi doğrultusunda gençliğin, emeğin ve bilimin sesini duyurmak istiyor. AKP hükümeti, polise en temel demokratik haklarını kullanmak isteyen kitleye saldırma emrini veriyor. Gaz bombaları, cop ve plastik mermilerle kitle dağıtılıyor, gençler vahşice dövülüyor ve 13 genç gözaltına alınıyor.

AKP’nin “ülkeye çağ atlatan ileri demokrasisi” işte bu. AKP, kapitalist sahtekârlık ve ikiyüzlülük alanında yeni bir rekor kırıyor. Demokrasi sloganları atarken despotizmi ve faşizmi hiçbir muhalefete izin vermeden dayatmak istiyor.

Ne var ki, gençlere saldıranlar iflah olmaz. Gençlik kitlelerine düşmanlıkta sınır tanımayan iktidarların halkın nefretini nasıl topladığına ilişkin geçmişten ve günümüzden sayısız örnek var. Gençlik düşmanlığıyla temayüz eden Bayar Menderes diktatörlüğü, Hüsnü Mübarek diktatörlüğü, Zeynel Abidin Bin Ali diktatörlüğü ayakta kalamadı.

Gözaltına alınan gençler derhâl serbest bırakılmalıdır. AKP, gençliğin ve eğitim emekçilerinin iradesini kıramayacak, üniversiteleri doğrudan doğruya sermayeye teslim edemeyecektir.


Siyanür suya karıştı

18 Mayıs 2011


Kütahya’da siyanür kullanarak gümüş çıkaran madencilik şirketi Eti Gümüş AŞ’de 7 Mayıs 2011 günü siyanür atık barajının patlaması, büyük bir çevre felaketine yol açıyor. Çevre Mühendisleri Odası’nın yaptırdığı incelemede, Köprüören köyünün içme suyu kaynağından 12 Mayıs’ta alınan nümûnede, kabul edilen sınırların yüzde 40 üzerinde siyanür çıktı. Bu oranda siyanür karışmış suyun içilmesi ve kullanılması, insan ve canlı sağlığı açısından ağır tehlike yaratır.

AKP iktidarı, bir avuç kapitalist şirketin, kâr hırsıyla, insanlara, canlılara ve çevreye ağır zararlar verdiği kanıtlanmış siyanür yöntemiyle maden işlemeciliği yapmasını teşvik ediyor. Özelleştirilen ve kapasitesinin üzerinde çalıştırılan Eti Gümüş AŞ’deki kazayı da önemsemeyen ve her şey kontrol altında diyerek çevre felaketini gizlemeye çalışan hükümet, insanlara, canlılara ve doğaya karşı suç işliyor.

Su kaynaklarını zehirleyen, tarımı mahveden, doğayı harap eden siyanürlü maden işlemeciliğine son verilmelidir. İnsan ve canlı yaşamı, tarım ve temiz çevre kapitalistlerin kârına feda edilmemelidir. Artık görmeliyiz ki, kâr hırsıyla, işçileri sömüren, emekçileri yoksullaştıran, tarım ve hayvancılık imkânını köylülerin elinden alan, doğayı kirleten, halkı ölümcül hastalıklara mahkûm eden kapitalizme karşı mücadele etmek, yaşamı savunmak anlamına geliyor.


Operasyonlara son

16 Mayıs 2011


12 Eylül rejiminin kanlı mirasını üstlenen AKP, Kürt illerini yangın yerine döndürdü. Bir yandan Kürt ulusal hareketini çeşitli vaatlerle oyalayan, bir yandan da bütünüyle yasal çalışma yürüten Kürt politikacılarını KCK operasyonuyla hapse dolduran AKP, savaş politikasına devam ediyor. Kürt hareketini ortadan kaldırmak için ordu ve polisle koordineli biçimde kapsamlı bir plan uyguluyor.

Oysa, ülkenin kapsamlı bir barış politikasına ihtiyacı var. Önce 7, sonra 12 HPG’liyi öldürmek Kürt sorununu çözmez, daha da ağırlaştırır. Türk ve Kürt halkları arasında kan davası yaratarak, gençleri birbirine kırdırarak varılacak yer, karşılıklı yıkımdır. Hükümet, derhâl askerî operasyonlara son vermek, Kürt politikacılarını serbest bırakmak, sorunu eşitlik ve özgürlük temelinde onurlu bir barışa ulaşarak çözme niyetini gösterecek adımlar atmak zorundadır.

Kürt ulusal hareketi, sorunu barışçı biçimde çözme niyetinde olduğunu defalarca açıkladı. Türkiye halkı ve kâğıt üzerinde bile olsa Türkiye halkını temsil eden bütün kamu görevlileri, barış niyetine uygun karşılık vermek zorundadır. Türkiye halkının yüksek menfaati, şovenizm zehrini yaymaktan ve savaşı körüklemekten değil, ülkede çeyrek asırdır yaşanan kan kaybına son vermekten geçiyor.

AKP bir yandan emperyalizmin bölge halklarına yönelttiği saldırılara yataklık yapıyor, bir yandan ülkede kardeş savaşını tırmandırıyor. AKP hükümeti, ABD, AB, NATO ve işbirlikçi kapitalist oligarşi adına hareket etmekten vazgeçmelidir. Türk ve Kürt halklarına olduğu gibi, Arap ve Fars halklarına da ağır zarar veren iç ve dış savaş macerasından derhâl geri dönmelidir.

AKP’nin iç ve dış yıkım politikasına son vermek, Türk ve Kürt halkları arasında barışı ve kardeşliği sağlamak için elimizden gelen her şeyi yapacağız


İnternet sansürüne hayır

14 Mayıs 2011


İşbirlikçi kapitalist oligarşinin yürütme komitesi AKP iktidarı, temel hak ve özgürlükleri tümüyle ortadan kaldırmaya yönelik çok yönlü saldırısını sürdürüyor. İşçi sınıfının, emekçilerin, köylülerin, Kürt halkının, Alevilerin, gençlerin, kadınların, aydınların toplumsal muhalefetini susturmak ve boğmak amacıyla düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü sistemli olarak yok ediyor.

Bu saldırının son adımı, interneti devlet filtresi altına almak ve AKP’nin dogmatik dinci kapitalist anlayışına ters düşen her siteye erişimi engellemek. AKP, yerli ve yabancı sömürücüler adına büyük sansürcü rolüne soyunuyor.

Türkiye’de ve dünyada büyük kapitalist medyanın, emperyalizmin dünya halklarına karşı psikolojik savaş aygıtı olarak hareket ettiğini biliyoruz. AKP’nin büyük sansür girişimi, yerli ve yabancı kapitalist medyanın amansız tekelini kırmak için internet ortamını kullanmaya çalışan muhalif siteleri yok etmek amacını taşıyor.

Düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü savunmak için AKP’nin büyük sansürüne karşı çıkmak zorundayız. İnternet ortamı, AKP’nin temsil ettiği yerli ve yabancı tekellerin dikensiz gül bahçesi olamaz.

Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya için, özgür ve eşit bir yaşam için, internette devlet sansürüne hayır diyelim. 15 Mayıs 2011’de sansürsüz internet için AKP’yi protesto edelim. İnterneti emperyalist savaş kışkırtıcısı silah şirketlerinin, doğayı ve çevreyi mahveden nükleercilerin, siyanürcülerin, HESçilerin, soyguncu bankaların, büyük holdinglerin, karanlık dogmalarla beyinleri esir alan din tacirlerinin, milyonlarca insanı aç, milyonlarca insanı işsiz bırakan kapitalist sistemin özel av alanı yaptırmayalım.



 
Yazarın Diğer Yazıları
 MERHABA
 Onbeşleri Andık
 Gündemden
 Oğuzhan Müftüoğlu ve Arkadaslarına Açık Mektup
 Kıbrıslı Türkler Kardeşimizdir, Eşitimizdir, Dostumuzdur
 Libya Gündeminden
 Bıçak Kemiğe Dayandı
 Merhaba
 Atılım Üzerine
 Engin Ardıç’ın İftiracılığı Tescil Edildi
 AKP 12 Eylül Rejiminin Yeni Efendisi
 Şiir: Gerileyen Türkiye Yahut Adnan Menderes’e Öğütler
 Merhaba
 Hrant Dink’i anıyoruz
 Barış bölmez, birleştirir

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS