Sosyalist Dergi: 31 |  Murat Özgür Başer |
İçinden Devrim Geçmeyen Bir Film: Devrimden Sonra

Nazım Hikmet Kültür Merkezi tarafından desteklenen “Devrimden Sonra” Mayıs ayı başında çeşitli sinemalarda gösterime girdi. Yönetmenliğini Mustafa Kamal Aybastı’nın üstlendiği; Ali Uyandıran, Metin Coşkun, Mert Fırat, Orhan Aydın, Aytaç Arman gibi tanınmış oyuncuların rol aldığı filmin müziklerini ise Cahit Berkay ve Emin İgüs’ün başını çektiği bir grup müzisyen yapmış. Gerek taşıdığı iddialı isim, gerekse küçümsenemeyecek oyuncu kadrosunu hesaba katınca Devrimden Sonra gösterime girmeden önce adını duyurmayı başarmıştı. Çekimlerin ise gösterim tarihinden çok önce bittiği biliniyordu. Öyle anlaşılıyor ki filmin asıl “banisi” olan SİP’in (Sosyalist İktidar Partisi) seçim propagandasına katkı sağlamak üzere gösterim tarihi seçimden hemen önce olarak ayarlanmış. Buraya kadar olan kısmı yapımcıyı ilgilendiriyor. Son derece bilinçli olarak böyle iddialı bir isim taşıdığı anlaşılan filmin bizi ilgilendiren kısmı ise teknik veya sinemasal özelliklerinin ötesinde içeriği ve verdiği mesaj.


Ütopyalar ve sol

Sosyalist kültür ve sanat dünyasında ütopya kavramının özel ve anlamlı bir yeri olduğu muhakkak. Özellikle sosyalist sanat alanında devrim, toplumsal kurtuluş ve gelecek gibi konuların her zaman en ilgi çekici ve üzerinde çalışılan başlıklardan olduğu bilinir. Sovyet sinemasının bu konuları yıllarca işlediği ve bu alanda pek çok parlak örnek verdiğini ise söylemeye gerek yok. Kısaca konu devrim olunca “devrimden sonra” ile alakalı bir film fikri kulağa sosyalistler için elbette ilgi çekici gelmeli. Devrimden Sonra sırf bu nedenle bile gerçek bir devrim yapma iddiasında olan sosyalistler açısından eleştirel bir ilgiyi hak ediyor.

Biraz daha yakından bakmadan önce ilk sözü yönetmene bırakalım. Röportajlarındaki temkinli diliyle dikkat çeken yönetmen Aybastı, her hâlde gelecek eleştirileri de hesaplayarak: “Ben devrimi anlatmadım, ‘devrim olursa ne olur’u anlattım”‹ Birgün gazetesi, 08 Mayıs 2011› diyor. Gerçekten de filmde ne zaman gerçekleştiği tam belli olmayan (devrimin üstünden birkaç ay kadar geçtiği bazı diyaloglardan anlaşılıyor) bir devrimin ertesine ilişkin çeşitli manzaralar sunuluyor. Çoğunluğu günlük yaşamdan kesitler içeren sekiz ayrı hikâye var filmde. Bir başka deyişle kısa metrajlı olarak çekilmiş sekiz dokuz kısa filmin birleşimi de diyebiliriz. Mekân ve senaryo olarak hikâyelerin arasında bir devamlılık yok. Bu da anlatılan hikâyeden –veya devrimden– bütünsel bir mesaj çıkartmayı neredeyse olanaksız kılıyor. Tabii filmi yapanların izleyiciye böyle bir mesaj verme kaygısı var mı, o da ayrı bir soru.


Uyarı: İzlediğiniz bir SİP devrimidir!

Görsel yetersizliklerinin ve eksikliklerinin ötesinde, aslında yönetmenin “ben devrimi değil, sonrasını anlatmaya çalıştım” derkenki “incelikli” cevabı bile filmin taşıdığı büyük eksiklikleri gün yüzüne vuruyor. Elbette devrimi anlatmak zor iş. Eskinin koca ve muazzam enkaz yığınının yıkılışını ve onu savunan yerli ve yabancı sömürücü, işbirlikçi, gerici güçlere karşı örgütlü halkın nasıl çetin, dişe diş bir mücadele verdiğini anlatmak kolay iş değil. Ülkenin bugünkü politik atmosferi hesaba katılınca egemenlerden gelebilecek tepkiler de süpriz değil. O hâlde kestirmeden gidip sosyalizmde konut, toprak, pahalılık ve işsizlik gibi sorunların nasıl çözüleceğini anlatmak daha kolay gözüküyor. Ne yazık ki, bahsettiğimiz gerçek bir devrim olacaksa pek de kolay değil.

Esasında yönetmen ve yapımcı filmi kameraya almadan önce J. Reed’in Dünyayı Sarsan On Gün’üne, J. London’un Demir Ökçe’sine veya onlarca benzeri esere ufaktan da olsa bir göz atsalardı dünyanın neresinde olursa olsun devrimin öncesi ve sonrasıyla bütünlüklü bir süreç olduğunu ve emekçi kitlelerin öfkesi, gücü, kavgası, örgütlülüğü olmadan bir devrimin ne öncesi, ne sonrası olamayacağını kolaylıkla görebilirlerdi.

Senaryoya hâkim olan algı ise bir görme ve farketme sorununun çok ötesinde eksiklikler ve yanlışlar taşıyor. Bu yönüyle SİP’in temsil ettiği, “işçisiz işçi sınıfı devrimciliği” pratiğine alışkın olanlar için filmin kurgusu hiç şaşırtıcı değil. Dahası, film taşıdığı mesajlarla bize SİP’in devrimden ne anladığını ve SİP ezkaza bir devrim yapsa neler olabileceğini gösteriyor. Bu yönleriyle de yıllardır sayısız kez eleştririlere ve polemiklere konu olmuş olan Gelenek dergisinde resmedilen naif ve irrasyonel devrimcilik anlayışının resimli hâli gibi. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak; gerçek bir sosyalist devrim yapma derdi olanlar için avantaj bile sağlıyor: Devrim ne değildir? Nasıl yapılmaz?

Filmin iyi niyetli bir çaba olup olmadığının çok ötesinde izleyicide ısrarla uyandırmaya çalıştığı hava ise son derece rahatsızlık verici. Dün Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta faşist ve dinci çetelerin emekçilere ve ilericilere karşı katliamlar düzenleyebildiği, kuruluşundan itibaren emperyalizmin operasyonlarının hiç bitmediği bir ülkede, yapılan büyük devrime rağmen coşkusuz, kuru bir rahatlık havası hâkim. Komünistler film boyunca toplumun “seçkin” ve bilinçli öncüleri olarak karşımıza ara ara çıkıyor. Oysa ortada devrimi kitlelerin yaptığına ilişkin hiç bir emare yok. Koca film boyunca emekçilerin çorbada tuz düzeyinde bile işin içinde olduğunu göremiyoruz. Kısacası SİP devriminde de “ayakların baş olamadığını” anlıyoruz.

Bir şey daha dikkat çekiyor. İzleyiciler olarak anlıyoruz ki dünyadaki nerdeyse tüm devrimlerden sonra karşılaşılan muazzam sıkıntılar, örneğin: emperyalizmin ağır ambargoları, iç savaş tehdidi, gerici ayaklanmalar vb. saldırılar bizim devrimimiz için büyük bir tehdit olmaktan uzakta. Meseleyi sinema dilinde bu şekilde ortaya koyduğunuzda insanın Türkiye’de yapılacak bir devrimin ne kadar “rahat ve huzurlu” koşullarda olacağına olan inancı pekişmeden edemiyor.1 Peki film bu ham inancı neden bu kadar ısrarla gözümüze sokuyor? Yoksa sokaktaki insana veya devrimci kadrolara “ürkmeye gerek yok, devrim dediysek öyle uzun boylu değil” mesajı vermek daha mı ikna edici?


Devrim görevlilerin mi, kitlelerin mi eseri?

Yıllar yılı egemen kültür tarafından ısıtılıp ıstılıp önümüze çıkartılan bir solcu/devrimci/komünist tiplemesi var. Uzunca bir süreden beri yerli dizilerde de bu figüre alakalı alakasız zamanlarda rastlar olduk. Genelde sevimli, dürüst, çok konuşan ancak bir o kadar da naif, sözünün etkisi ve ciddiyeti olmayan ve amaçsız bir tip bu. Kısaca insanda gerçek bir birey olmanın ötesinde bir karikatür kahramanı hissi uyandıyor. Anlıyoruz ki, bu tesadüfi olarak yaratılmamış bir karakter. Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele’sinde de, Sırrı Süreyya’nın Beynelmilel’inde de iyi yürekli, saf ama bir o kadar da ikna edicilikten ve inandırıcılıktan uzak bu tipleme çıkıyor karşımıza. Devrimden Sonra’da da –üstelik doğrudan sosyalist olma iddiasında olanlar tarafından yapıldığı söylenen bir filmde– devrimciler yine karikatürize bir hâlde görünüyor. Neredeyse tüm diyaloglar karşılıklı bir genelgeler ve talimler dizisini çağrıştırıyor. Kollarındaki kızıl bantlardan görevli oldukları anlaşılan komünist öncüler karşılaştıkları sorunlara bir teknisyen edasıyla yanıt üretmekten çekinmiyorlar. Filme yapılan eleştirilerin başında kitlelerin heyecanının yansıtılmaması geliyor. Oysa burada bir tutarsızlık yok. Tam tersine, en devrimcilerin bile heyecansız, rutin çalıştığı bir memlekette halk niye coşkulu olsun ki?

Devrimi çok farklı şekillerde tanımlamak mümkün. Ancak yapılabilecek farklı tanımlamaları ortak kesen bir kelime var mı diye baksak karşımıza muhtemelen “halk” çıkar. Oysa, inanmak zor ama ‘Devrimden Sonra’da halk yok. Peki ne var? Görevliler veya tebliğ memurları! Adına her ne dersek diyelim –devrim komiteleri, konseyleri, sovyetleri– partinin memuru olarak fabrikalara, meydanlara, hastanelere gönderilen insanlar var. Bunlar da adeta bir mübaşir edasıyla ilgilileri (galiba bu ilgililer emekçiler oluyor) gerektiği zaman ve gerektiği kadar durumdan haberdar ediyorlar. Yetmediği yerde kararnameler ve tebliğlerin anlatıldığı borşürlerle halka kendi yaptığı varsayılan devrimi anlatıyorlar. Bir devrimden sonra broşürler de, karar metinleri de, meydanları kaplayan propaganda afişleri de olabilir. Ancak bir emekçiler iktidarından bahsediyorsak; bu, aynı zamanda emekçilerin kendi öz ürününden de bahsettiğimiz anlamına gelir.

Özetle, sosyalizm üstteki bir avuç “seçkin” komünistin (o da nasıl oluyorsa artık!) tebliğleriyle değil; zaten sınıfın içinde örgütlenmiş, yerleşmiş devrimci unsurların partili/örgütlü müdahalesiyle kurulur. Aksi durumda, biz büyük bir iktidar değişiminden bahsetsek bile halkın kendisinin iktidara geldiğine inanması için tek bir sebebi bile yok demektir.


Devrim, Atatürk, Bayrak…

Devrimi veya sonrasını (arada bir fark olmadığını söylemiştik galiba!) anlatan bir filmin suya sabuna dokunmama ihtimali de elbette olmuyor. Dahası, insan böyle bir filmden özellikle dokunulmayana, tabulara el atmasını bekliyor. Oysa, Devrimden Sonra pek çok tabuya dokunmuyor. Onu da geçtik, bunları “ileride çözülecek” sorunlar kategorisine alıp şimdilik kaydıyla atlamayı bile denemiyor. Tam tersine, yüceltiyor ve adeta gözümüzün içine sokuyor. Böylece 28 Şubat’tan bu yana “Cumhuriyetimizin kazanımlarını” koruma, kollama vazifesi edinen ve bunu büyük gururla vurgulayan komünist partimizin pratiğiyle de sağlam bir bağ kurmuş oluyor!

Filmin belki de en çarpıcı sahnelerinden biri, yurt dışındaki Türk askerî birliğinin anlatıldığı bölümde karşımıza çıkıyor. Birlik komutanına tebliğ edilen metinde “NATO başta olmak üzere emperyalist pakt ve birliklerden çıkıldığı ve hızla ülkeye dönmeleri” emrediliyor. Büyük bir heyecanla emri okuyan komutan hemen yanı başında duran Türk bayrağına bakarken –arkasındaki duvarda asılı Atatürk posterinden aldığı bağımsızlıkçı güçle olsa gerek– kadrajda mutlu ve kendinden emin bir ifade sergiliyor: İşte bağımsız Türkiye! Bir sahnenin sinema dilinde onlarca farklı anlatımı olabileceği muhakkak. Fakat kesin olan bir şey varsa o da filmi yapanların böyle bir sahne kullanmalarının kesinlikle tesadüf olmadığı. Tıpkı koca film içesinde; bırakın Kürt kelimesini, ulusal sorunu çağıştırabilecek nerdeyse hiçbir şey olmaması gibi.

Böyle bir sahne ve böyle bir devrim üzerine söylenebilecek, yazılabilecek çok şey olmakla birlikte Marksistlerin, devrimcilerin meseleye nasıl yaklaştığına ilişkin en net yanıtı çok yeni sayılmayacak bir tarihte Lenin: “Marks Paris Komünü deneyimine dayanarak, proletaryanın ereklerine erişmek için hazır devlet makinesini ele geçirip kullanmakla yetinemeyeceğini, bu makineyi kırması ve yerine bir yenisini getirmesi gerektiğini öğretir”2 diyerek söylüyor.


SİP’in parti, devrim algısı ve gerçekler üzerine

Devrimden Sonra’nın ilk günden başlayarak genel olarak iki ayrı eğilim etrafında eleştirildiğini görüyoruz. Birinci gruptakiler, filmin içeriğine ve taşıdığı devrim algısına pek değinmeden, bu dönemde böyle bir film yapılması olumlu ve desteklenmesi gereken bir şeydir diyorlar. İkinciler ise (özellikle belirtelim ki bu gruptaki eleştirilerin çoğu örgütlü sol veya yurtsever çevrelerden yükseldi), filmde anlatılan hikâyenin gerçekçi olmadığı; dahası, bir sosyalist için gerçek olması pek de istenmeyecek çeşitli mesajları da barındırdığı yönündeydi. Özellikle bu son söylediğimiz ve esasen bizim yazımızda da özetlenen bu eleştiriler karşısında, eleştirilenlerin eleştirilerine de kulak vermek herhâlde meseleyi daha anlaşılır kılacak.

Konu eleştirileri eleştirmek olunca sol.org.tr internet sitesi yazarı Kaan Arslanoğlu ilk göze çarpanlardan oluyor. 28.05.2011 günü bahsi geçen sitede yayınlanan ve “‘Devrimden Sonra’ filmi ve seçimden önce sosyalistler” başlığını taşıyan yazısında Arslanoğlu filmi ve propagandası yapılmaya çalışılan SİP devrimini şu cümlelerle savunuyor: “Filmin amacı ne? Sosyalist devrimin bir ülkeye neler getirebileceğini gösterip, tartıştırmak. Bu bir “sanat” filmi değil, o açık. Bu bir propaganda filmi.” Ve asıl baklayı çıkartıyor ağzından: “Sosyalizmden bahsetme, devrimden bahsetme cesareti gösteren sanatçılar bu kadarsa, bunlarsa, bu iş bu kadardır ve daha iyisi gelene dek alanda rakipsizdir. Tıpkı bugün TKP’nin böyle bir rakipsizlikle seçime girdiği gibi. Bin tane eleştiri getirebilirsiniz ona da, çoğu da doğrudur belki, ama başkası çıkmadığı sürece alanda rakipsiz örnektir. İster şans deyin buna, ister şanssızlık, gerçeğin ta kendisidir.”3

“Gerçekler” konusunda özel bir hassasiyeti olduğunu anladığımız Arslanoğlu bu veciz açıklamasıyla bir çırpıda hangi gerçekleri hasır altı ediyor peki? Kendisinin TKP olarak adlandırdığı partinin gerçekte rakibi yok mu? Türkiye sosyalistlerinin, Kürt yurtseverlerinin on yıllar içinde zindanlara, sürgünlere, faşist baskı ve teröre, hukuksuzluklara rağmen türlü türlü yoksulluklar içinde adım adım örgütlediği siyasal pratikler Arslanoğlu’nun TKP’sinin şaşaası yanında sönük kaldığı için değerlendirme dışına nasıl da kolay itilebiliyor. İnsan sormadan edemiyor doğrusu: bugünün AKP’si de, yeri geldiğinde CHP’si ve diğer bilumum düzen güçleri de, emekçilere karşı aynı muktedir dili kullanmıyor mu? Güç bizde, imkân bizde; zaten rakip de yok, biz yaparız, işinize gelirse! Esasında Arslanoğlu’nun derin yanılgısı, propagandasını yaptığı siyasi oluşumu aşırı derecede ciddiye alınması gereken bir güç olarak görmesinden kaynaklanıyor. “Steril” devrimciliğin adresi olan bu girişim, tıpkı yıllar yılı açıktan ve sayısız kez hakaretler ettiği Türkiye Komünist Partisi’nin adını bir kongre cambazlığıyla sahiplenmeye kalktığı gibi, aynı kolaycılıkla devrimi de çözebileceğini düşünüyor.

Başlarken de belirttiğimiz gibi, devrimden sonraya ilişkin bir ütopyanın tartışılması başlı başına iyi ve olumlu bir fikir. Sayıları gerçekten de az olmayan oyuncuların ve teknik anlamda emek verenlerin çabasını küçümsemek ise haksızlık olacaktır. Fakat Türkiye gibi, tarihi, darbelerle, karşıdevrimci örgütlenmelerin karanlık operasyonlarıyla, bunun karşısında da şanlı direniş ve başkaldırılarla dolu olan bir ülkede yapılacak devrimden sonrasını anlatmak daha ciddiye alınması gereken bir iş. Belki “Devrimden Sonra”ya ilişkin yazılması, eleştirilmesi gereken daha çok şey var. Ama kesin olan bir şey varsa, o da, gerçek hayattaki bir devrime ve sonrasına ilişkin söylenecekleri emekçilerin doğru bildikleri şekilde ve gür bir sesle söylemeyi başaracaklardır.

1 http://www.ilericigenclik.org/haberler/devrimden-sonra-ya-da-sip-devrim-yaparsa

2 Komün Dersleri, V. İ. Lenin, s. 131, Sol Yayınları

3 http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kaan arslanoglu/devrimden-sonra-filmi-ve-secimden-once-sosyalistler-42923



 
Yazarın Diğer Yazıları
 İçinden Devrim Geçmeyen Bir Film: Devrimden Sonra
 Savaş Makinesi NATO 60 Yaşında
 TECRİT VEYA FAŞİZMİN ''F'' TİPİ
 TÜRKİYE'DE ÖĞRENCİ HAREKETİ: DÜNÜ VE BUGÜNÜ

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS