Kitap Dizisi:5 |  ÜRÜN |
TEHLİKELİ YÖNELİM

     Günlük politikanın hayhuyu içinde gözden kaçan kimi gelişmeler egemen sermaye oligarşisinin Türkiye'yi İttihat ve Terakki Fırkası-Enver Paşa iktidarının Birinci Dünya Savaşı öncesindeki politikasını anımsatır biçimde adım adım "dışta macera içte yıkım" çizgisine sürüklediğini gösteriyor.


     GBirincisi, Beyaz Saray'dan ve ABD Savunma Bakanlığı Pentagon çevrelerinden iyi haber almakla tanınan US News & World Report gazetesi Türkiye'nin Doğu'da İsrail'e bir hava üssü verdiğini yazdı. Dışişleri Bakanlığı ile Hava Kuvvetleri Komutanı İsrail'le ayrı bir üs anlaşmasının yapılmadığını belirterek bu haberi yalanlarken Türkiye ile İsrail arasındaki askeri işbirliği anlaşması çerçevesinde iki ülke savaş uçaklarının karşılıklı olarak birbirlerinin askeri hava alanlarında konuşlandırıldığını açıkladılar. Aşırı sağcı Benyamin Netanyahu hükümetinin İsrail'in Ortadoğu barış anlaşmasıyla üstlendiği çok sınırlı yükümlülükleri bile yerine getirmekten kaçınmasıyla Filistin-İsrail ve Suriye-İsrail ilişkilerinin hızla kötüye gittiği ve yeni bir bölgesel savaşın temellerinin atıldığı sırada işgalci ve yayılmacı İsrail'le bu kadar sıkı fıkı olmanın neler getireceğini görmek hiç de zor değil.
     İkincisi, Yılmaz iktidarının Kosova sorunu yüzünden Yugoslavya'yla askeri çatışmanın eşiğine gelen Arnavutluk'a asker gönderme teklifi Mecliste temsil edilen bütün partilerin oybirliğiyle -laik, yarı dinci ve dinci, veya Kemalist, Türk-İslam sentezcisi ve İslamcı, veya muhafazakâr ve ilerici ayırımı olmaksızın- sessiz sedasız kabul edildi.
     Üçüncüsü, Silahlı Kuvvetler NATO'nun Doğu Avrupa ülkelerini içine alarak Rusya sınırlarına kadar genişleme programında aktif bir rol üstleniyor. Amerikan emperyalizmi Rusya'yı bir daha belini doğrultamayacak kadar zayıflatma planı çerçevesinde Türkiye'yi Baku-Ceyhan petrol boru hattı yemiyle oltasına takıp Kafkaslar'da piyon olarak kullanmak istiyor.
     Dördüncüsü, İran'ın Şahab-3 füze denemesi Amerika tarafından "Türkiye'yi ve İsrail'i özellikle kaygılandırması gereken bir gelişme" olarak nitelendirildi. Bu deneme Amerikan silah tekellerinin kârlarına kârlar katacak yeni bir silahlanma dalgasını hızlandırmak için ek bir gerekçe olarak öne çıkarılıyor. Aynı şekilde, Kıbrıs'a Rusya'dan satın alınan S-300 füzelerinin yerleştirilmesi planı Kıbrıs ve Yunanistan ile Türkiye arasında yeni bir çatışma kaynağı olarak alevleniyor.
     Bütün bu belirtiler ülkemizin Amerikan emperyalizminin başını çektiği NATO'nun hegemonyacı stratejik planları çerçevesinde Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar'da Suriye ve Filistin başta olmak üzere Arap ülkelerine, İran'a, Rusya'ya ve Yugoslavya'ya karşı Amerika ve İsrail'le bir askeri blok oluşturmaya doğru sürüklendiğini ortaya koyuyor. Kürt sorununun ve Kıbrıs sorununun barışçı bir çözüme kavuşturulamaması Türkiye'nin ABD'nin emperyalist planlarına sürüklenmesini kolaylaştırıyor. Türkiye'nin bütün komşularıyla çatışmaya girmesi anlamına gelecek bu bloklaşmanın felaketli bir yol olduğunu anlamak için tarihin derslerine bakmak yeter. Ülkenin geleceğini ABD ile İsrail'e ipotek edenler affedilmez bir suç işliyorlar.
     Dış politikadaki bu maceracı yönelim içte gerçek bir yıkım politikasıyla tamamlanıyor. 12 Eylül anayasasına bile aykırı olan kararlarla kamu iktisadi kuruluşlarının özelleştirilmesi vurgunu devam ediyor. Cep telefonu sistemlerinin lisans satışı yoluyla özelleştirilmesinin ardından Petrol Ofisi de Demirel'e ve Yılmaz'a yakın sermaye gruplarına satıldı. Limanlar birbiri ardından çeşitli sermaye gruplarına devrediliyor. Enerji santrallerinin devrinde son yasal engellerin aşılması için bu ihalelerde aslan payını kapan medya holdinglerinin televizyon, radyo ve basın organlarıyla yürüttükleri propaganda kampanyalarının eşliğinde yargı kuruluşları üzerinde ağır baskılar yapılıyor.
     Kamu mülkiyetindeki kuruluşların özel sektöre devriyle sermaye gruplarına öylesine büyük kaynak transferi yapılıyor ki pastayı kimin kapacağı, "malı kimin götüreceği" konusunda çeşitli holdingler arasında kıyasıya rekabet yaşanıyor. Bu rekabette medya grupları, kamu görevlileri, politikacılar da aktif olarak taraf oluyor. Her özelleştirme, her ihale trilyonluk yolsuzluk iddialarıyla çalkalanıyor. İzmit'te Seka fidanlığı bedelsiz olarak Koç-Ford ortaklığına devrediliyor. Yasalara, çevre koruma yönetmeliklerine açıkça aykırı ve kamu yararına her yönüyle ters düşen bu kapitalist vurgunu eleştirenlere Yılmaz "vatan haini" diyerek Nâzım'ın yıllar öncesinden pek güzel biçimde betimlediği gibi sermayedarların kasaları ile vatanı bir tutuyor. Demirel ise fidanlığın Koç-Ford'a bedelsiz verilmesini "bu yatırım için Çankaya köşkünü bile veririm" diye savunarak herkesi afallatıyor.
     Yerli ve yabancı sermayeye karşı bu kadar cömert ve yüce gönüllü olanlar emekçilere gelince tam tersi bir kişiliğe bürünüyor. Kamu çalışanlarına grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkını tanımamak için direndikleri yetmiyormuş gibi, yıllardır süregelen bu ağır enflasyon şartlarında kamu çalışanlarına ve emeklilere sadaka verir gibi sadece yüzde yirmilik bir zammı reva görüyorlar. Kürsülerde "yüzde yirmiden yarım puan bile fazla vermem" diye haykırmaktan sakınmıyorlar. Gelir dağılımının en bozuk olduğu ülke sıralamasında en önlerde yer alan bir ülkede bir avuç banker ve rantiyeye trilyonlarca faiz ödemesini aksatmamak için kaynak bulanlar, kamu kaynaklarını sermaye şirketlerine bedelsiz aktaranlar, silahlanmaya rekor paralar ayıranlar emekçiye yapılacak en küçük bir artış için kaynak yok bahanesine sarılıyorlar. Aynı bahaneyle hastanelere, okullara ve benzeri kamu hizmetlerine ayrılan payları kısıyorlar, devleti kamu hizmeti alanından büsbütün çekmeye çalışıyorlar. Fakirden alıp zengine veren sermaye politikacıları ülke ekonomisini İMF'ye tek yanlı taahhütlerde bulunacak kadar muhtaç hale getiriyorlar ama İMF'yle yakın izleme anlaşması imzalamış olmakla övünmekten de geri kalmıyorlar.
     Ekonominin yanı sıra siyasal alanda da yıkım politikası egemen. "Susurluk'u çözemezsem başbakanlık bana haram olsun" diyen Yılmaz Susurluk'u gündeminden tamamen çıkardı. İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal'a düzenlenen suikast girişiminin yeniden ortaya serdiği kanlı bağlantılar bile izlenmedi, olayın en alt düzeydeki faşist çete elemanlarının yakalanmasıyla çözüme kavuştuğu varsayıldı. Şemdin Sakık operasyonuyla Kürt sorununda askeri çözümün sağlandığı, "terörün sona erdirildiği" havası kim bilir kaçıncı kez yeniden ve pek yoğun olarak estirildiyse de gerçekler inatçı olduklarını bir kez daha kanıtladılar.
     CHP destekli ANAP-DSP-DTP koalisyonu "irticaya karşı mücadele" bayrağı altında Silahlı Kuvvetlerin büyük ve açık desteğiyle iktidara gelmişti ama iktidarın irticaya karşı mücadele gibi bir hedefinin de olmadığı kısa zamanda ortaya çıktı. Yılmaz'ı, Ecevit'i ve bir bütün olarak siyasal iktidarı irticaya karşı mücadele konusunda Silahlı Kuvvetlerle karşı karşıya getiren ve iki Genelkurmay bildirisinin yayımlanmasıyla sonuçlanan siyasal bunalımlar iktidarı iyiden iyiye zayıflattı. Koalisyon partilerinin laiklik doğrultusunda adım atmaktan çok eski Refah oylarını kazanma hesabı güttükleri, Demirel'in ise bunalımdan iktidarı kendisine verecek bir başkanlık sistemi çıkarmaya çalıştığı anlaşıldı. Silahlı Kuvvetlerle sivil yönetim arasındaki ayrılığın yarattığı pat durumunda koalisyon partileri "irticaya karşı yasalar paketi"ni çıkarmadan parlamentoyu tatile sokmayı ve Nisan 1999'da erken seçime gitmeyi kararlaştırdılar.
      Milli Güvenlik Kurulunun 28 Şubat 1997 kararlarıyla başlayan sürecin sonuca ulaşmadığını, 8 yıllık eğitim dışında öngörülen adımların henüz atılmadığını, özellikle içişleri, milli eğitim, adalet, üniversiteler ve diyanet işlerinde dinci gerici örgütlenmenin etkisini sürdürdüğünü, dinci gericiliğin mali-ekonomik kurumlarına ve medya örgütlenmesine henüz dokunulamadığını, siyasal bunalımın devam ettiğini belirttikten sonra, aşağıdaki canalıcı konuyu vurgulamak gerekiyor.
     Devlet yönetimi içerisinde halen sürmekte olan dinci gericilik-laiklik çatışmasında dinci gericiliğe karşı en radikal tutumu aldığı varsayılan batı çalışma grubunun bile laikliğin yalın gerekleri olan önlemleri savunma noktasına -yani din ile devlet, din ile eğitimin birbirlerinden kesin olarak ayrılması, çeşitli dinlere ve mezheplere inanan veya hiçbir dine ve mezhebe inanmayan vatandaşların vergileriyle bir dinin bir mezhebinin desteklenmesi ve devlet otoritesiyle korunması, devletin inançlar konusunda tarafsızlıktan uzaklaşarak bir dinin bir mezhebini benimsemesi anlamına gelen diyanet işleri başkanlığının lağvedilmesi, din işlerinin devletin kesin olarak dışında cemaatlerin kendilerine bırakılması, vicdan özgürlüğüne açıkça aykırı olan zorunlu din derslerinin eğitim programından çıkarılması, 12 eylül anayasasının laikliğe aykırı maddelerinin ve bunlarla ilgili kanunlar ile Türk Ceza Kanununun 175. maddesinin iptal edilmesi noktasına- gelmediği, bu tür önlemler alınmadıkça da Türkiye'nin laikliği sağlam temellere kavuşturup dinci gericilikten kurtulamayacağı açıkça bilinmelidir.
      Laikliğin bu yalın gerekleri müfredatın bilimsel, demokratik ve emeğe saygılı enternasyonalist bir içeriğe kavuşturulması, eğitim ve öğretimin bütünüyle parasız olması, yoksulluğu ve adaletsizliği ortadan kaldırmayı amaçlayan sosyal politikaların izlenmesi ve bunun birinci adımı olarak özelleştirmeye ve rantiye politikalarına son verilmesi, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin ortadan kaldırılması ve siyasal sistemin kökten demokratikleştirilmesiyle bütünleştirilmelidir.
     12eylül anayasasının ve cuntanın çıkardığı bütün temel yasaların hâlâ yürürlükte olduğu, cuntanın başı Kenan Evren'in 82. doğum gününün Koç Holding başkanı Rahmi Koç, Enka Holding başkanı Şarık Tara, başbakanın eşi Berna Yılmaz ve medya-reklamcılık dünyasının ünlülerinin katılımıyla tantanalı bir şekilde kutlandığı, cunta üyesi Sedat Celasun'un devlet töreniyle gömüldüğü, Millet Meclisini kapatan cuntanın bu üyesi için Meclis'te yapılan törene Meclis Başkanının, Başbakanın ve yüksek yöneticilerin katıldığı, kısacası 12 eylül felsefesinin egemenliğini sürdürdüğü, İsmail Cem gibi sol entellektüel olduğunu iddia eden bir bakanın yönettiği Dışişleri'nin Kurtuluş Savaşı felsefesine taban tabana zıt bir tutumla sonuncu Rus Çarı İkinci Nikolay Romanov'un Birinci Dünya Savaşı sırasında Erzurum'a kadar ülke topraklarını işgal eden Rus ordularının başkomutanı olduğunu, Bolşeviklerin başını çektiği Sovyet devrimiyle işgalci orduların geri çekildiğini, İstiklal Savaşının devrimci Sovyetler Birliği'yle ittifak içinde başarıya ulaştığını hiç dikkate almadan bu çarın 80 yıl sonra Rusyadaki kapitalist karşıdevrimciler tarafından yapılan cenaze törenine katılmakta hiçbir sakınca görmediği ülkemizde sözkonusu politikaları uygulayabilmek için işçi ve emekçi kitlelerin coşkulu ve kararlı eylemine ihtiyaç olduğu ise apaçıktır.
      Eski Sovyet bloku ile Güneydoğu Asya ülkelerini kasıp kavuran, Japonya'yı saran ve Çin'e uzanan ekonomik bunalımın Türkiye'yi etkilemeye başladığı, tekstil, turizm ve finans sektörlerinde durgunluğun hissedildiği, 1929 Büyük Bunalımına benzer şekilde bütün dünyayı etkileyecek bir çöküntünün sinyallerinin alındığı bu ortamda bilinç ve örgütlenme alanında hepimize çok iş düşüyor.
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Cengiz Çandar’ın Yeni Hedefi
 Yanlış Tarih, Yanlış Politika
 Ordu ve AKP
 Hesap Vakti
 Akıl Tutulması
 Tarih Hızlanıyor
 Merhaba
 Gündemden
 Haydi, Devrimci Dayanışmamızı Göstermeye
 Libya Gündeminden
 1 Mayıs Gündemi
 Seçimden Önce
 12 Haziran 2011 Seçiminde Tutumumuz
 12 Haziran 2011 Seçim Sonuçları
 Seçimden Sonra

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS