Sosyalist Dergi: 6 |  ÜRÜN |
ÖZGÜVEN

     Türkiye Büyük Millet Meclisi, soruşturma komisyonlarının raporlarını karara bağlayarak yaz tatiline girdi. Yapılan oylamalarda, halkın gözüne baka baka, "bin operasyon"luk insanlık suçlarının baş sorumlularından Mehmet Ağar'ın Yüce Divan'a sevkine gerek bulunmadı.


     ANAP genel başkanı, eski başbakan Mesut Yılmaz'ın Seka fidanlığını Ford-Koç ortaklığına peşkeş çekmesinde, cep telefonu ihalelerinde Turkcell ve Telsim'e kamunun sırtından inanılmaz ayrıcalıklar tanımasında, her büyük özelleştirme ihalesinin sermaye, politikacı-bürokrasi, medya ve çete-mafya ilişkileriyle kotarılmasında herhangi bir hukuksuzluk görülmedi. DYP genel başkanı, eski başbakan Tansu Çiller'in örtülü ödeneği keyfi biçimde kullanmasında da usulsüzlük bulunmadı. Böylece Meclis'te temsil edilen partilerin çoğunluğu, kamu vicdanını çiğneme pahasına, büyük vurgunların, yolsuzlukların ve faşist cinayetlerin hukuk yoluyla soruşturulmasını engelledi.
     Bütün bu aklamalarda başı Ecevit'in DSP'sinin çekmesi, adında "sol" sözcüğü taşıyan bir parti için kuşkusuz hazindi ve burjuvazi tarafından anında gereken övgüyle karşılandı. Patronlar patronu Rahmi Koç, Bülent Ecevit'i "gerçekten takdir ettiğini ve hükümetin başında böyle bir insanın bulunmasının ülke istikrarı açısından büyük şans olduğunu" açıkladı. DSP, ANAP, DYP ile, kendi kongresinde olduğu gibi bu oylamalarda da ikiye bölünen Fazilet'in yönetimdeki kanadı, cafcaflı seçim programlarına aykırı bir tutumla hukuksuzluk doğrultusunda saf tuttular ve hatta zamanında kendi verdikleri soruşturma önergelerinin aleyhinde oy kullandılar.
      ANAP ve DYP'yi sıkıştırmak, Fazilet'teki çatlağın ve başındaki kapatma davasının olası sonuçlarından yararlanmak, olası bir seçimde bu partilerin oylarını kendine çekerek mümkünse tek başına iktidara gelmek, kendi yolsuzluklarını ve faşist özünü unutturmak, İMF programını sadakatle yürütmenin yol açtığı yıpranmışlığı tersine çevirmek isteyen MHP, kontrollü bir "dürüstlük" manevrasına girişti ve oylamalarda Mehmet Ağar'ın, Mesut Yılmaz'ın ve Tansu Çiller'in Yüce Divan'a gönderilmesi yönünde oy kullandı. MHP'nin bu tavrı karşısında ANAP'ın ilk tepkisi, genel başkan vekili Ersin Taranoğlu'nun ağzından, "biz de MHP'nin elinde bulunan Bayındırlık Bakanlığı'nın açtığı deprem konutları ihalelerini gündeme getiririz" şeklinde oldu. Ardından, Mesut Yılmaz, "Biz Türkeş'in bütün dosyalarını kapatmış, onu aklamıştık" demecini verdi. DYP ise tepkisini genel başkan yardımcısı Hasan Ekinci'nin basın toplantısıyla dile getirdi: "12 Eylül öncesinde MHP ve ülkücüleri biz devlet kadrolarına taşıdık. O dönemin başbakanı olan
      Süleyman Demirel, 'bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz' diye demeç vermişti. Bunları büyütüp besleyip bu noktalara getirdikten sonra onların bize siyasi linç yapması yadırganacak bir durumdur." Ne diyeceksiniz; hem "tencere dibin kara, seninki benden kara", hem de "sermayecinin merdi yiğitliklerini sayarken faşizme nasıl omuz verdiğini anlatırmış"!
      MHP'nin "dürüstlük" manevrasının bir öğesi de, Şevket Bülent Yahnici'nin Türkiye'den geçen uyuşturucu trafiğinin yılda yüz milyar doları bulduğunu ve bu trafiğin polisin, jandarmanın işbirliğiyle gerçekleştiğini belirtmesiydi. Kleptokratik sistemin ne boyutlara ulaştığını bu işlerin nasıl yürüdüğünü iyi bildiğine kuşku olmayan bir uzmanın ağzından duymak tabii ki ilginçti; ancak, bir iktidar partisi yöneticisinin bunları yetkisiz bir gözlemci edasıyla söylemesi aslında bir suç ortaklığının itirafıydı.
      Bilindiği gibi, uluslararası sermayenin İMF eliyle dayattığı yıkım programını iktidar koalisyonunun bir parçası olarak gıkını çıkarmadan uygulayan MHP, işçileri ve kamu emekçilerini daha da yoksullaştırıp kazanılmış haklarını gaspettikten sonra yerli tarımın kökünü kurutma ve köylüleri açlığa mahkum etme politikasına da onay verdi. Bütün bu eylemlerin ardından giriştiği kontrollü manevranın seçmen tabanı katında ne ölçüde işe yarayacağını şimdiden kestirmek zor; ancak, bu adımın koalisyon partileri arasındaki çelişmeleri keskinleştirdiği, MHP'nin kendini büyük burjuvaziye ve yüksek bürokrasiye beğendirme politikasına zarar verdiği şimdiden belli oluyor. TÜSİAD'ın Mesut Yılmaz'a sahip çıkan açıklamalarında "istikrarı bozan partinin bu işten zararlı çıkacağı" uyarısı büyük medya organları tarafından yoğun biçimde işlendi. Sermaye oligarşisi de, yüksek bürokrasi de, siyasi partiler de yeni bir durum değerlendirmesi yapıyor. İMF programına yönelik tepkilerin yoğunlaşmasıyla egemen blok içinde kartlar yeniden karılabilir.
      Emek Platformu'nun eylemleri yeterince örgütlü, eşgüdümlü ve kitlesel olmasa da gitgide yaygınlaşıyor. Uzun yıllardır meydanlardan uzak kalan köylüler de tahıl taban fiyatlarını protesto etmek için yirmibin kişinin katıldığı ilk mitinglerini düzenledi. Büyük medya, işçi, memur ve köylü eylemlerini görmezlikten gelmekte zorlanmaya başladı. Çok uzun yıllardan sonra, oligarşinin ünlü köşeyazarları, nüfusun neredeyse yarısının açlık sınırlarında yaşadığını, sınıfsal kutuplaşmanın çok ileri boyutlara ulaştığını, Türkiye'nin 6-9 milyonluk zengin bir üst kesim ile 50-60 milyonluk yoksul çoğunluk şeklinde bölündüğünü "keşfediyor".
      Sermaye güçleri karşısında emek cephesinin asıl zaafı, örgütsüzlüktür. Komünistlerin ve sosyalistlerin özellikle sendikalardaki gücü hâlâ çok yetersizdir. Rahmi Koç'un Ecevit'e övgüler yağdırdığı konuşmasında göklere çıkardığı ikinci kişinin Türk-İş genel başkanı Bayram Meral olması ve onu da "bizim için büyük şans" sayması anlamlı bir simgedir. İşçi sınıfına inancı olmayan, kapitalizmi kader sayan sendika yönetimleri gerçekten de sermayenin günümüzdeki en büyük şansıdır. Ama sendika yönetimlerine karşı dıştan kuru ajitasyonla bir yere varılamaz; sendikalarda güç olmak, öncelikle fabrikalarda, işyerlerinde güç olmaktan geçer. Sınıfın içinde olmayı gerektirir. Uzun, sabırlı, kararlı, özverili ve akıllı bir mücadeleyi, kapsamlı bir sınıf politikasını gerektirir.
      Avrupa Birliği adaylığının demokrasinin önünü açacağı ve özgürlük getireceği hayali birçok çevrede hâlâ yaygınsa da, İMF programını yerine getirmenin Kopenhag kriterlerini ekonomi alanında gerçekleştirmek demek olduğu aşağı yukarı anlaşıldığı; siyaset alanında Kopenhag kriterlerine uyum sağlamanın da pek güdük veya göstermelik düzenlemelerden ibaret kalacağı yavaş yavaş sezilmeye başladığı için ayakların suya ermesi pek uzak değildir. Teoride ekonomi ile politikayı birbirinden koparanlar, emek, halk ve yurt düşmanı sömürücü ekonomik politikaların emek, halk, yurt ve özgürlük düşmanı baskıcı siyasal düzenlemelerle birlikte bulunacağını pratikte yaşayacaklar. Yerli egemenlerimiz ile Avrupa ve Amerikan emperyalizmi arasında Kürtler, Aleviler, Kıbrıs ve Yunanistan'la ilişkiler, AB üyeliği, Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği gibi alanlarda bir pazarlık gündemdedir; bu pazarlığın çekişmelerinden medet ummak ölü gözünden yaş ummaktır. Yerli egemenlerin şerrinden korunmak için Avrupa ve Amerikan sermayesine yanaşanlar da, Avrupa ve Amerikan sermayesinin şerrinden korunmak için yerli egemenlere yanaşanlar da kapitalizmin ve emperyalizmin ortak şerrinden kurtulma umudunu yok eden bir intihar politikası güttüklerini anlayacaklardır.
      Sermaye, devlet ve emek kategorileriyle düşünmeyi, kapitalizm, emperyalizm ve sosyalizm kavramlarıyla akıl yürütmeyi unutanlar; tarihi yok sayanlar; sınıf tahlilinden uzak durup çözümü sınıfta ve sınıf mücadelesinde, devrimde aramaktan vazgeçenler, umutlarını kerameti kendilerinden menkul "iyi niyetli, dürüst kişiler"e ve "sağlam kurumlar"a bağlıyorlar. Meşrepler değişiyor, ama davranış değişmiyor. Hep bir kurtarıcı aranıyor. Kimisi siyasal cinayetlerin çözümünü, kimisi özgürlükleri, kimisi dil ve kültür haklarını, kimisi laikliği, kimisi bağımsızlığı, kimisi kalkınmayı, kimisi çağdaşlığı, kimisi kamu işletmeciliğini, kimisi eşitliği birilerinden ve bir yerlerden bekliyor. Hep hayal kırıklığına uğrasalar da, güvendikleri dağlara hep kar yağsa da bu özgüvensiz tutumda ısrar ediyor, kurtarıcı aramayı bir yaşam tarzına dönüştürüyorlar.
      Oysa başkalarına bel bağlama politikası çıkmaz bir sokaktır, sadece süründürür. Örnek mi istiyorsunuz? Bakın, Uğur Mumcu'nun ve Ahmet Taner Kışlalı'nın katilleri yakalandı kampanyasının sonucuna. Bakın, Eurogold'a siyanürle altın arama izni veren başbakanlık kararına. Bakın, Danıştay Daireleri Genel Kurulu'nun medya şirketlerinde yüzde 10'dan fazla paya sahip kişilerin kamu ihalelerine girme yasağını kaldıran içtihat kararına. Bakın, siyasi muhalifleri hücre tipi cezaevlerine tıkma hazırlıklarına. Bakın, iç ve dış tefecilere ödemelerde birgün kusur edilmezken emekçilerin zorunlu tasarruflarının ödenmesinin belirsiz bir tarihe ertelenmesine. Bakın, sokağa. Bakın, hayata.
      Emeğin sömürü ve baskıdan kurtulduğu yeni bir dünyanın ilk şartı yeni bir bakıştır; kendi sınıfımıza, kendi gücümüze, kendi aklımıza, kendi teorimize, kendi ustalığımıza, kendi hünerimize güvendir. Dünümüze, bugünümüze, yarınımıza sarılmaktır. Özgüven, kapitalizme karşı mücadelede zafere ulaşmak isteyen herkes için zorunlu bir başlangıçtır.
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Cengiz Çandar’ın Yeni Hedefi
 Yanlış Tarih, Yanlış Politika
 Ordu ve AKP
 Hesap Vakti
 Akıl Tutulması
 Tarih Hızlanıyor
 Merhaba
 Gündemden
 Haydi, Devrimci Dayanışmamızı Göstermeye
 Libya Gündeminden
 1 Mayıs Gündemi
 Seçimden Önce
 12 Haziran 2011 Seçiminde Tutumumuz
 12 Haziran 2011 Seçim Sonuçları
 Seçimden Sonra

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS