Sosyalist Dergi: 22 |  Diğer Yazarlarımız |
Sendikalar ve Sol - Süleyman Üstün

19 Mayıs 2007 Cumartesi günü saat 07:00’de kaybettiğimiz, ömrünü işçi sınıfına adamış, işçi sınıfının Süleyman Hocası hâlâ öğretmeye devam ediyor. Bize bıraktıkları, bize anlattıkları yolumuzu aydınlatıyor. Aşağıda Süleyman Hoca’nın, 28 Ocak 2007’de düzenlediğimiz TKP’liler Buluşuyor 15’leri Anma Gecesi’nde yaptığı konuşmayı yayınlıyoruz.

Türkiye’de işçi sınıfının doğuşu ve örgütlenmeye başlaması 150 yıl kadar bir süreye dayanıyor. Türkiye’de 150 yıldan bu yana işçiler var, işçi sınıfı var. İşçi sınıfının ortaya çıkması kapitalizmin gelişmesine bağlıdır. Türkiye’de de durum aynıdır elbette ki. O zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nda iş gücünü satan işçiler çıktı. Bu süreçte Osmanlı İmparatorluğu ekonomik anlamda çökmeye, gerilemeye doğru yönelmişti. Bundan yararlanarak İngiliz, Fransız, Alman emperyalistleri ülkemize ulaştılar. Yabancı sermaye ülkemize giriyordu ve bizdeki imalathaneler yani küçük işyerlerinin düzeni sarsılıyor ve çökmeye başlıyordu. Bu imalathaneler deri, kumaş, kağıt, kundura fabrikalarıydı. Savaş donatımı imal eden, orduya gerekli malzemeyi üretmek için kurulan işyerleriydi bunlar. Bu işyerleri yabancı ürünlerin üstünlüğüne dayanamadı. Avrupa’da gelişmiş kapitalizm bizimkinden bayağı ilerideydi. Ona karşı dayanamadı. Osmanlı İmparatorluğu bu anlamda Avrupa kapitalizmine esir düştü.
Bizde ilk fabrikalar 1835 yılında kurulmaya başlandı. İstanbul ve İzmit illerinde ilk fabrikalarımız kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu 1850-60’lı yıllara doğru devlet fabrikalarını arttırmaya başladı. İzmit çuval, İstanbul Feshane, Hereke fabrikaları, Beykoz askerî donanım ve Tophane fabrikaları, Bursa mensucat, Balıkesir aba, Bursa ipek üretim yerleri, Beykoz kağıt fabrikaları bu yıllarda kuruldu. Öte yandan yabancı sermaye de dokuma, ipek ipliği, halı, pamuk fabrikaları kuruyor, maden ocakları açıyordu ilk defa Türkiye’de. Demiryolu yapımına o zaman başlandı. Yatırım yükseltildi. İngiliz, Alman ve Fransız sermayesi Osmanlı İmparatorluğu’nda yerleşmeye başladı. 1900’lü yıllar başlarken yabancı sermaye, Osmanlı topraklarını iyice ele geçirmeye, yerleşmeye başladı. İşçilerimiz onların fabrikalarında çalışıyorlardı.

Polis Nizamnamesi ve İşçi Dernekleri
1910 yılına doğru Nizamnamede işleri durdurma amacı taşıyan fesat derneklerin kapattırılması hükmü var. Polis Nizamnamesi Yasası çıkıyor, ilk maddesi: “İşleri durdurmak amacı taşıyan girişimler olursa –ki bunlar fesat girişimlerdir– onlar (dernekler) kapatılırlar.” diyor. Bir yandan işçi sınıfı doğuyor, fabrikalar kuruluyor, sanayiye geçiyoruz bir yandan da işçilerin kıpırdamasını, hak aramaya yönelmesini, “beni sömüremezsin!” demesini önleyecek devlet önlemleri alınıyor. Önlemler, görülüyor, sert! Sömürüye karşı çıkanlara, örgütlenmelere, örgütlenmek isteyenlere fesatlar deniliyor ama görülüyor ki Osmanlı İmparatorluğu’nda işçi direnişleri, her şeye rağmen, yaşanmaya başlıyor.
1870’li yıllarda çeşitli işçi dernekleri kurulmaya başlandı. Bunlar işçi yardımlaşma sendikaları, örgütleri olarak ortaya çıktılar. Ardından 1871’de Ameleperver Cemiyeti yani Türkçesi: İşçi Dostları Derneği kuruldu. İlk grev onlardan geldi. Yıl 1872. Yani Türkiye’de 135-140 yıl önce grev denemesi var. Kasımpaşa Tersanesi işçileri greve çıktılar. Üç aydır ücretlerini alamamıştı bu işçiler. Üç ay! 600 işçi greve çıktı, işi bıraktılar üretim durdu! Böylece işçi sınıfı doğuyordu. Bu çok önemli, işçi sınıfı doğuyordu!
Kolay teslim olmaz ha işçiler! Koşullar da çok kötü! Böylece gerisi geliyor bunun. Bu direnişten sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda grevler sıklaşmıştır. O zamanlar greve tatil-i eşgal yani işlerin durdurulması deniliyordu. Daha sonraları demiryolu işçileri, Beykoz deri ve kundura fabrikaları işçileri, iskele çalışanları, liman işçileri, deniz yolları işçileri, tütün işçileri, İstanbul mürettipleri (Nedir? Baskı yapan işçiler) greve çıktılar. Bir kere başlamaya görsün! Bakın:
1879’da 500 kadar yapı işçisi greve çıktı. İşletmelere ücretlerinin arttırılması ve çalışma saatlerinin kısaltılması taleplerini ilettiler. Ve ilk defa geliyor Türkiye’de bakın bu: “Ücretler arttırılsın ve çalışma saatleri azaltılsın.” Grevin üstüne asker gönderildi ve fena bastırıldı işçiler. İlk kez “çalışma saatleri azaltın” istemi geliyordu. Bu yeni öneriler devleti ve sermayeyi ürküttü. Bunun için grevi anında bastırmak istiyorlardı. Grevler, direnişler bunlara rağmen durmadı, arkadaşlar. Yine sürdü. 1908 yılının Ağustos ve Eylül ayları grev ayları oldu. 30 grev yaşandı bu 2 ay içerisinde, Osmanlı İmparatorluğu toprakları içinde. Bu grevler ülke geneline yayılmaya başladı.
Niçin varız? İşte bunun için varız. Bir şeylere başladık mı yaparız! Yeter ki beyin ve yürek buluşsun. “Ben insanım, üretim yapıyorum, benim hakkımı yiyemezsin” bilinci yerleşsin.
Dayanıyor işçi sınıfı! Bu grevler genellikle yabancı kapitalistlere karşıdır. Bunun da altını çiziyorum. Acı olan da oradan geldi. Almanya emperyalistlerinin işbirlikçisi durumunda olan İttihat ve Terakki yani Türkçesi Birlik ve İlerleme, bunlarla anlaşmaya gitti ve iktidar tarafı olarak grevleri kanlı bir şekilde bastırdı. Üstelik yeni bir yasa çıkarıldı. Tatil-i eşgal kanunu yani grev yasası adını taşıyordu. Bu açık, baskıcı yasaya rağmen grevler devam etti, grevler sürdü. Baskılar sürüyor, işçiler örgütleniyor, örgütlenmeleri öne çıkarıyorlar, grevler fırsat bulundukça yapılıyor. Ancak örgütlenmeler asla durdurulamadı. Aralıksız, vade aralıklarla da olsa, yine devam etti.

Kurtuluş Savaşı Dönemi
Yıl 1920, yani kurtuluş savaşının başladığı yıl. İstanbul Uluslararası İşçi Birliği kuruldu. Bunun aklınızda kalmasını istiyorum. Bu çok önemli. 1920 ve savaş dönemi ama İstanbul’da Uluslararası İşçi Birliği kuruluyor. Kurtuluş savaşı sürüyor ve işçiler kurtuluş savaşını candan destekliyorlar. Grevlerini yabancı sermaye işyerlerinde özellikle de ulaşımda yabancı kapitalist şirketlere karşı sürdürüyorlar. Bir başka türlü ulusal kurtuluşa katkıda bulunmak. Sosyalizmde savaş verdiğimiz sermayecilere onlar da baskı yaparak karşılık veriyorlar. Ama yine de İstanbul Uluslararası İşçi Birliği 1923’te kapatıldı. Birliğin öncüleri gözaltına alındı. Bunun da altını çizmek istiyorum:
Sermaye ve devleti emeğe karşı acımasızdır. Hangi koşulda olursa olsun. Emek, ülkesi için, kurtuluşu için kendini feda ediyor olsa bile onun (patronun) çıkarına zarar getirecek bir şey olursa engellenir.
Tekrar ediyorum. Yine eylemler durdurulamadı, bunlara rağmen. Yıl 1920-1922. 1 Mayıslar canlı bir şekilde kutlandı. Büyük engellerle karşılaştı işçiler. Örgütleri kapatılıyor, baskılar artıyor, gözaltı sürüyor, baskı sürüyor ama yürüyor işçi sınıfı. Sınıf sendikacılığına doğru yol alıyor. Sendikal gelişme ilerliyor.

Cumhuriyetin İlk Yılları
1924 yılında Amele Teali Cemiyeti, yani İşçi Yükselme Derneği kuruldu.Bu kuruluşun çatısı altında birçok işçi örgütü birleşti ve bu örgüt 1924-26 yılları arasında işçi eylemlerinde çok önemli rol oynadı. Grevleri desteklediler. Yani konfederasyon oldu. Bütün işçilerin birleştiği üst kurul oldu. Grevci işçilere ilk defa maddi yardım yapıldı. Kirasını veremeyenin kirası verildi, evine ekmek götüremeyenin evine ekmek götürüldü, çocuğuna kitap alamayana kitap alındı. Bu anlayışa gelmek, yani işçilerin ak gününde kara gününde birbirlerinin desteği olmaları moral kazandırdı. Sürdürülen mücadelenin yöntemi ilerledi ve bu çatı altında birleşen işçi sayısı 30.000’i buldu.
Çok ciddi bir şeydi bu. Bu kuruluş yeni öneriler getirdi. Bir iş yasası hazırladı. Bu iş yasası önerisinde: 46 saatlik iş haftası (ki o zamanlar çalışmanın sınırı yoktu), anneliğin korunması yasal güvence altına alınsın, toplu sözleşme hakkı yasal hale gelsin, iş yasasına uymayan patronlar cezalandırılsın, sendikaların varlığı hukukça korunsun, 1 Mayıs işçi bayramının yasayla koruma altına alınması ve serbest bırakılması yasaları önerildi. Ne yazık ki bu yasa kabul edilmedi. 1925’te 1 Mayıs günü bahar ve çiçek bayramı ilan edildi. Şu işe bakın. Onlar nasıl bir 1 Mayıs istiyordu? Devlet ise bahar ve çiçek bayramı diyor. Ama işçi sınıfı 1927’de 1 Mayıs’ı 2000 işçi bir araya gelerek cemiyetin binasının önünde kutladılar. Aynı yıl Amele Teali Cemiyeti yasadışı bulunarak kapatıldı.
Bir yandan yasalar çıkarılıyor. Bir yandan işçiler durmuyor. Yasaklara rağmen 2000 işçi geliyor ve ana binalarında bayramı kutluyor. Ama ertesi gün kapatılıyor. Güç dağıtıldı. Her şeyine el konuldu. Dahası 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükun yasası ile işçilerin örgüt kurmaları iyice yasaklanıyordu. Bu uygulama ile işçi sınıfı hareketinin yükselmesinin ülkenin toplumsal düzenini, huzurunu ve güvenliğini bozduğu ileri sürülerek kapatıldı. Yani ne oluyormuş? İşçi sınıfının örgütlenmesi ülkenin toplumsal düzenini, huzurunu ve güvenliğini bozuyormuş! Onun için “Ey halkımız! Bu işçilerin eylemlerini, örgütlenmelerini yasaklayalım ki güven içinde kalın” deniyor.
Sermayenin tanıdığı tek şey vardır: kâr, kâr, daha çok kâr. İşçilerin elinden en can alıcı ihtiyaçları ve hakları olan şeylerin alınması pahasınada olsa sermaye birikimi sağlanmalıydı. Uzun çalışacaksın, baskı altında olacaksın, örgütsüz olacaksın ki Türkiye’nin sermaye birikimi artacak, deniyordu. İşte böyle, cumhuriyet de olsa durum böyle. Ama direnişler durmadı. 1926-29 yılları arasında demir yolu işçileri, tramvay işçileri, liman işçileri büyük çapta grevler düzenlediler, ülkenin genelinde. Sermaye basını sevmiyordu bu grevleri. Şöyle yazıyordu: Herkes bilir ki grev sınırlı sayıdaki kundakçıların işidir. Bunlar disiplinin düşmanıdır. Karanlık amaçta olanların işidir ve ekliyordu, ülkemizde sınıf mücadelesi asla olamaz!

İkinci Dünya Savaşı Dönemi
Grevler sürdü buna rağmen arkadaşlar. Sınıflar da vardı, mücadele sürdü, bugün de sürüyor. İşçi sayımız o günlerde 250 bin civarındadır. Sermaye baskıları gün geçtikçe yoğunlaşıyordu. Özellikle II. Dünya Savaşı nedeniyle 1939 ve 1945 yılları arasında kapitalistlerin sömürüsü çok yoğunlaştı. Savaşı sömürünün bir aracı olarak kullandılar. Ben o dönemi bayağı biliyorum. Müthiş baskı vardı. Fabrikalarda yakınlarım vardı. “Ulan yanıyor dünya, para mı istiyorsun? Çalış!” o zaman böyle baskı yapılıyordu. 1945 yılında savaş bittiği zaman akıl almaz savaş zenginleri ortaya çıktı birdenbire. İş süreleri uzatıldı, günlük çalışma saati 16 saati aştı. Angaryalar yaygınlaştırılmaya başladı. Ücretler düşürüldü. Hele kadın ve çocuk işçilerin acıları daha fazla oldu. Tüm bunlar yasal engellemelere rağmen yapılıyordu.
Yıl 1933, ceza yasası değiştirildi Türkiye’de. İşçilerin greve çıkmaları açıkça yasaklandı. Yıl 1936, 141-142 yasaları girdi ceza yasasına. Bu iki madde işçi sınıfının örgütlenme ve düşünme özgürlüğü üzerinde baskı kuruyordu. Düşünme ve düşündüğünü söyleme özgürlüğüne yasak koyuyordu. 141 örgüt kurarak mücadele etmesi, 142 de yeni düşünceler söylenmesi üzerine yasak koyuyordu. Ben mesela yargılandım bu yasalardan, yedi buçuk yıla da mahkûm oldum. Yıl 1936, iş yasası çıkarıldı. Grev yasaklandı ve çalışma sürelerini belirleme hakkı patronlara verildi. Buraya dikkatinizi çekmek istiyorum. “Çalışma süresini belirleme hakkı patronlara verildi.” Akıl almaz bir şey! Zamanın başbakanı Recep Peker o zaman 1936 iş yasası için mecliste şöyle konuştu: İş kanunu ile yurttaşların sınıflaşarak parçalanmasına karşı bir duvar örüyoruz. Sınıfçılık şuurunun doğmasına ve yaşamasına imkân verici hava bulutlarını ortadan silip süpürecektir.
Düşünün 1938’de çıkarılan cemiyetler yasası ile, dernekler kanunu yani, sınıf örgütleri yasaklandı. Bütün bunlardan amaç güçlü bir sermaye sınıfı yaratmaktı. Yani emeğe, işçilere doğrudan baskı yapalım, aç bırakalım değil de güçlü, çok parası olan bir sermaye sınıfı egemenliğini topluma kabul ettirelim diyorlardı. Sermaye sınıfının büyümesi için işçi sınıfının üzerinde baskı kuruldu. Ayrıca işçi sınıfının sınıf bilincinin körleştirilmesi amacı ortaya konuldu. Yani ben işçi sınıfıyım, yani ben bilinç sınıfıyım, üretim yaparım! Bunları söylemeyeceksin, bu bilinç silinecek! 1928-1946 dönemi işçi sınıfının sendikal örgütlenme ve mücadele bakımından adeta ölü bir dönemi oldu.
Ama yaşam, değişim durmuyor, sürüyor. Dondurulamadı işçi sınıfının bilinci, öldürülemedi sınıf bilinci. Herşeye rağmen örgütlendi işçi sınıfı. Yeterli etkinlikler göstermese de sendikalar varlıklarını sürdürdüler. İşçiler yılmadılar, mücadelelerini sürdürdüler ve dünya düzeyinde, ülke düzeyinde ilginç süreçler yaşanmasını sağladılar.

Demokrat Parti Dönemi
1945’te savaş sona erdi, biliyorsunuz, 50 milyon insan öldü ikinci dünya savaşında. Yandı yıkıldı Avrupa. Kentler karardı. Her şeyin çelişkisi içinde bizde de çok partili döneme geçildi, aynı yıllarda. 1950 seçimlerini DP kazandı, demin vurgulandı hızlı geçiyorum. 1960 27 Mayıs darbesi geldi. 1961 yılında yeni anayasa yürürlüğe girdi. Anayasa sendikalara grev ve toplu sözleşme hakkı tanıyordu. Burada dikkatinizi çekiyorum: İlk defa 1961 anayasasıyla grev hakkı ve toplu sözleşme hakkı veriliyor. Soruyorum size cumhuriyet ne zaman kuruldu? 1923. Grev ve toplu sözleşme yasası ne zaman çıktı? 1963’ün 24 Temmuz’u. Kaç yıl? 40. Evet işçi sınıfımız bunları bilmeli. Lütfen söyleyelim. Kin olsun diye, öfke olsun diye, intikam duygusu büyüsün diye söylemiyorum bunu. Bunlar bilinecek. Bunları bilmeliyiz. Çok güvendiğimiz yerler bile neler getiriyor işçi sınıfının başına. Ama yılmamalıyız, yolumuza koyulup yürümeliyiz.

Grev ve Toplu Sözleşme Hakkı Kazanılıyor
Anayasa sendikalara grev ve toplu sözleşme hakkı verdi. Verdi ama yeni bir süreç başladı: 1961 Saraçhane Mitingi ve 1963 Kavel Grevi’ne yol açan süreç.
Arkadaşlar, anayasada yazıyor, madde var. İşçilerin grev ve toplu sözleşme yapma hakları vardır. Bir başka madde: “Büyük Millet Meclisi’nde bu yasanın tekrar gözden geçirilip yürürlüğe geçme tarihi belirleninceye kadar uygulama yapılamayacaktır” diyor. Yasa var, uygulanmıyor! Ne zaman uygulanacak? Meclisin aklına estiği zaman! Buna büyük bir tepki doğuyor.
Arkadaşlar ben ilk defa o zaman böyle bir miting gördüm. Türk-İş öncülüğünde oldu. Yani insan inanamıyor. Böyle aynen dondum Saraçhane Mitingi’nin içinde! Yüz binin üzerinde işçi vardı! Ben de o zaman bir öğretmenim ve heyecanlıyım. Biz de Türkiye Öğretmenler Sendikası’nı kurmaya çalışıyoruz. Fakir Baykurtlar, Dursun Akçamlar filan bunun peşinde koşarken tabii bu hareketlerin de tam içindeyiz. Oradaydım ve yemin ederim ki, şimdi seksen yaşındayım, bu kadar inançlı yaşamamın sebebidir o benim. Beni hayata bağlayan bir şeydir o. O gün “Ulan bunlara teslim olmayız be!” dedim kendi kendime.
Ama buna rağmen, benim güzel arkadaşlarım, yasa (grev hakkı veren yasa) çıkmadı bir türlü. Meclis bir türlü görüşmüyor. O zaman ince bir şey yapıldı. Kavel’de işçi atılmıştı biraz. O sebep sayılarak orada greve gitti, Maden-İş Sendikası. Genel Başkan da Kemal Türkler. Biz de onun peşindeyiz. Çünkü yeni bir şey fışkırıyor, yeni sendikacılık anlayışı gelişiyor, yayılıyor!
Kavel’e gittik. O gün insanlar, daha böyle sizler gibi gencecik, kızlarımız, kardeşlerimiz dolmuşlar oraya. Birileri çay veriyor, birileri bir şey yapıyor, greve çıkılmış! İnsanların yüzü gülüyor! Ama öbür taraftan polis şefi bağırıyor:
- Dikkat, dikkat! Bu grev yasadışıdır! Gereken her şey yapılacaktır! İşinizin başına dönün işçiler! Tekrar ediyorum, diyor. Yasadışıdır grev!
Kemal Türkler birazdan geçiyor mikrofonun başına, bu taraftan ve şöyle diyor:
- Anladık bu grev yasadışıdır. Ama bu grev anayasa içidir!
Onlar da aynı böyle şaşırdı ve karıştı ortalık böyle! Sustu karşı taraf!
Kemal Bey böyleydi işte. Çok ince bir zekâsı vardı. O karmaşık ortamda bile yaşama geçirecek bir şeyi “şak diye” yakalardı ve arkasında da dururdu, adam gibi. Onun için öldürdüler zaten!
Sonra dediler ki haber geldi. O zaman böyle telefon yok, içerden bir yere gelmiş haber. Dediler ki, o zamanın bir bakanı, şimdi adını unuttum, görüşmeye geliyormuş bu grev hakkı için. Kemal Türkler’i, sendika yetkililerini falan İstanbul Valiliği’nde görüşmeye çağırıyorlarmış. “Gideriz” dedi Kemal Türkler ve gittiler. Yöneticilerimiz gitti ama biz orada kaldık. Ecevit çalışma bakanıydı o zaman. Onlarla ve devletle bağ kurulmuş. Ve Valilikte varılan karar şu: Bu yıl içinde, yani 1963 yılında bu yasa çıkacak ve grev hakkı kullanılacak. Burada işgale çıkan işçiler bağışlanacak, kimseye ceza verilmeyecek. Kemal Türkler haber göndermiş bize ve alkışlarla kabul edildi bu anlaşma. Ve hakikaten 24 Temmuz 1963’te bu yasa çıktı. Çıkmasının iki büyük etkeni olmuştu. Birincisi 100 binlik Saraçhane Mitingi ve ikincisi bu grevdir ki, bu grev Saraçhane Mitingi’nden daha önemlidir. Niye? Çünkü Türkiye’de büyük bir potansiyel birikmişti, derhal başka iş yerlerine sıçrardı, Türkiye genelini kapsayabilirdi. Devlet bunu gördü. Başa çıkamam endişesiyle düşündü ya da iş çok büyür diye gördü ve tehlikeyi def etti. Yani, 24 Temmuz 1963’ten sonra da grev hakkımız oldu, toplu sözleşme hakkımız oldu. Ne kadar kullandık? Vallahi iyi kullandık, dövüşe dövüşe kullandık.
1962 yılında, yine aynı yıllar, kıpırdayan bir emek duyarlılığı var. Türkiye İşçi Partisi TİP kuruldu, adıyla sanıyla. TKP vardı zaten o zamanlar hep bunların içindeydi. TİP 1965’te 15 milletvekiliyle meclise girdi. Bilenleriniz var, biliyorsunuz. Öyle sesler çıkarttılar orda... O güne kadar mecliste hiç adı geçmeyen işçi sınıfının adını hep onlar söylediler. Bunların üzerine yürüdüler, bağırdılar. Onlara hep kötülükler ettiler.

Türkiye Öğretmenler Sendikası
Arkadaşlar, 1965’te, biz de koşturuyoruz dedim ya, TÖS kuruldu. Türkiye Öğretmenler Sendikası. Ben o zaman genel merkez kurucularındandım ve İstanbul başkanı seçildim aynı yıl. Ve sizlerle tam buluştuk. Zaten içindeydik hep ama öğretmenlerle işçilerin buluşması oldu bu. Benim Türkiye’de en eksik gördüğüm şey şu, aydınımızla emeğin buluşması zor oluyor. Her şeyimiz aynı ama nedense böyle bir kaynaşma zemini bir türlü oluşamadı Türkiye’de. Bunun üzerine hepinizin çok düşünmesini istiyorum. Hepinizin kendinize bakmanızı istiyorum.
TÖS, eğitimi değiştirmek için devrimci eğitim şuraları topladı. Bir sürü bakış açısı geliştirdi. Hatta başımız çok belaya girdi. 1969 yılında bir boykota gittik. Bütün okullar durdu. Grev hakkı yok. Şu yok, bu yok. Okula gitmedik. Çocuklar geldi, dağıldılar. Veliler geldi, dağıldılar. Girmedik! Hepimize müfettişler geldi. Ama biz TÖS olarak bunların yanında oluyoruz. Basın bize yer veriyor. Sonuçta boykotumuz hayata geçti.
O zamanki Milli Eğitim Bakanı kimdi bilmiyorum, gazetecilere diyor ki; “ne demek efendim boykota çıkmak! Bu ülkenin öğretmenlerinin görevi ABC öğretmektir.” Gazetenin birinden bir muhabir bana soruyor: “Bakan böyle söylüyor” dedi. “Süleyman hoca sizin işiniz ABC öğretmekmiş ne diyorsunuz?” dedi. “Vallahi bir şeyleri karıştırmış” dedim. “O demek istiyor ki ABD öğretin ama dili varmıyor söylemeye”.

Sınıf Sendikacılığı ve 1 Mayıslar
Sınıf sendikacılığı doğdu bunların arkasından. Ekonomik, demokratik mücadele başladı. 1970 15-16 Haziran olayı oldu. Şimdi girmek istemiyorum. Yer yerinden oynadı 15-16 Haziran’da. Yani DİSK’i kapatmak için, DİSK’e bağlı sendikaları yok etmek için mecliste yeni yasa çıkartmaya çalışılıyordu. Kolay mı? Böylece DİSK ve DİSK’e bağlı sendikaların işçileri durdurdular üretimi, meydanlara döküldüler. Hadi çıkar bakalım şimdi yasayı! Çıkartamadılar tabii… O zaman da biraz içerlerde kaldık ama bir şeyler oldu tabii.
1976 1 Mayıs’ı geldi biliyorsunuz. Birdenbire karar verildi, meydanlara çıkıldı. O 1 Mayıs, 1976 1 Mayıs’ı. Öyle 200 bin civarında filan bir katılım oldu. Ah be! Görenleriniz var içinizde, görüyorum buradan. Ya o 77 1 Mayısı! Ben diyeyim 500 bin katıldı, siz deyin 1 milyon katıldı. İstanbul ayağa kalktı. Beşiktaş’ta toplanılıyordu, oradan Taksim’e çıkılıyordu. Beşiktaş tarafını, biliyor arkadaşlarım, ben yönetiyordum; Taksim’i, Sıtkı Coşkun. Öyle bir şey ki! Ben mikrofondan konuşuyorum: “Güzel insanlar, bu güzel ülkeyi siz kurtarıyorsunuz, yeniden özgürlük getiriyorsunuz! Yeniden insan hakları getiriyorsunuz!” diye. Gözleri nasıl gülüyordu! Nasıl marşlar söylüyorlardı! Nasıl coşkuluydular böyle! Şurada bir şeyin altını çizmek istiyorum. Hiç öfke yoktu! Bugün hep bunun altını çiziyorum. Şimdi öfke değil kararlılık, beyin, örgütlülük zamanı. Teslim olmam duygusunu yüreğine işlemek meselesi bu! Kırıp dökmek değil? Siz yapıyorsunuz, kırıp dökülür mü?
Evet tabii silahlar patladı 1 Mayıs 77’de! 1 Mayıs alanında insanlar öldü. Hâlâ katilleri bulunmadı. Hâlâ kimler patlattı o silahları? Yok. Ve daha sonraları Kemal Türkleri vurdular evinden çıkarken 22 Temmuz 1980’de. Sonra da 12 Eylül’de darbe oldu.

12 Eylül Faşizmi
Çok yeni değerler getirdi, 12 Eylül Darbesi. 12 Eylül darbesi işçi sınıfını, öğretmenleri ve aydınları bastırıp ezmekle yetinmedi, çok değişik yollarla insanların beynine yeni değerler soktu. Ve para artık en yüce değerdi. Hep söylerdiniz nedir en yüce değer? “Emek!” Hayır, “para!”. İnsanın beynine girdi bu...
Çok anlattığım bir şey, söylemek istemiyorum ama yine de belirtmeden geçemeyeceğim. Daha evvel biriktiren bir toplumduk biz. Yani hepimiz, annelerimiz, babalarımız filan 200 lira da kazansalar ayda beş lirasını on lirasını biriktirirdik. Yani biriktirerek tüketen bir toplumduk. Yani akgün karagün için bir güç ayırırdı insanımız yanına. Ama 1980’den sonra bu kredi kartları, başka kolaylıklarla, biriktirerek tüketen toplumdan borçlanarak tüketen topluma geçtik. Borçlu insan özgür olamaz! Bu, toplumu epeyce ezen bir şey oldu.

Sol ve Görevleri
Şimdi sol ve görevleri nedir? Sendikal hareket ağır ağır, şimdi görüyorum, canlanıyor. Ve Türkiye’de yine ilk açacak olanlardan bir tanesi işçi sınıfıdır. Öyle sendikalar görüyorum, biliyorum, tanıyorum. Kıpırdayan, emeğin gücünü gören. “Mücadelelerle alınır haklar, kararlılıkla alınır.” Bunları görüyor ve uygulamaya çalışıyor. Yineliyorum, Türkiye kıpırdıyor. Ben de size diyorum ki: Haydi halkımızla buluşma seferberliğine çıkalım. Sonra ısrar ediyorum: Aydınlar, bu işi kavrayanlar, sınıf bilincine varanlar, bilim insanları, düşünen insanlar! Halkımızla buluşup seferberliği başlatmalıyız. Onun üzerinde hissetmemeliyiz kendimizi. Onun değerlerini yakalamalıyız. Onun acılarını görmeliyiz. Çok önemlidir bu! Halkları ile buluşamayanlar çok iyi yerlere gidemezler.
Günümüz dünyası işçileri, onun örgütleri çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalıyor. İnsanları emekten, örgütten soğutmaya, koparmaya çalışıyorlar. Bütün işçilerimizin, bütün çalışanlarımızın başına getirilen belalar bunlar. İnsanları, hepimizi, hele hele aydını, hele hele durumu biraz daha iyi olanları emekten ve emek örgütlerinden koparmaya çalışıyor. Onun için çok önem veriyorum bu sizin örgütlenmelerinize. İnsanlara örgütsüzlüğü, bireyciliği telkin ediyor sistem bugün. Tekrar ediyorum. Bütün insanlara örgütsüzlüğü, bireyciliği telkin ediyor. Medyası ve her şeyiyle estirilen rüzgârla, bütün araçlarıyla bunu yapmaya çalışıyor. Medya 24 saat bu görevde. Açıkça görülüyor ki egemen her şeyi çıkar mantığına göre yönlendiriyor. İnsanların beynine giriyor. Belki işkence daha azaldı. Belki vurdu kırdı daha azaldı, birtakım şeylere göre, ama beynimizi körletiyorlar. Aklımızı körletiyorlar. Emekten koparıyorlar bizi. Halk sevgisinden koparıyorlar. Halk değerlerinden koparıyorlar. İnsanlığımızı zayıflatıyorlar. Ben kendimi kurtarayım da gerisi ne yaparsa yapsın duygusunu veriyorlar. Böyle insanlık olmaz! Toplumu, çıkarcı insanların topluluğuna döndürüyorlar. Hatta içimizden birilerini bile çıkarcı insanlar topluluğuna katabiliyorlar.
Sömürü insanlık bilmez, insaf bilmez. Bunu çok iyi bir şekilde bilincimize işlemeliyiz. Bizler sadece sınıf mücadelesi ve sömürü ile sınırlı kalmayacağız. Altını çiziyorum: “Bizler, yani solcular, yani sizleri kastediyorum, sadece sınıf mücadelesi ve sömürü ile sınırlı kalmayacağız”. Yaşamın bütün alanlarına ulaşmayı ve onlarla görüşmeyi, onlara uyum sağlamayı, hatta birleşmeyi hedeflemeliyiz. Bu yapılamazsa çok zor. Bunu sadece sendikalara, sendika yöneticilerine, gruplara bırakmak olmaz. Biz de yaparız. Sonra sınıf kavgası, demokrasi savaşı ancak böyle verilir.
Görmüyor muyuz? İnsanın duyarlılığı öldürülüyor. Katılıyor musunuz, katılmıyor musunuz, bilmiyorum, ama insanın duyarlılığı öldürülüyor. Duyarlılığı yoksa insanın, insan değildir. Acıma duygusu demiyorum. Tam tersine, sevme duygusu; onunla benimle olan duygusu; haksızlıklara karşı çıkma duygusu; haksızlığa karşı çıkma duygusu; “insanım ben, insanım be! İnsanlığımla oynayamazsın” duygusu. Duyarlılıktan yoksun insan, insan mıdır acaba? Radar duyarlılığı bir kurgu. Radar çok duyarlıdır. Sanki böyle bir duyarlılık telkin ediliyor bize. Elektronik duyarlılık. Elektronik bir duyarlılıktır radarın duyarlılığı. Her şeyi görüyor, saptıyor, belirliyor ama elektrik kesilince duruveriyor. Böyle bir şey olabilir mi? İnsan ölürken bile son nefesinde “ulan sonrası beter mi be! Gel benimle, katıl!” diyecek.

Sendikacılığın 3 Temel İlkesi
Evet, gelişmeler dikkate alınmalı. Sendikacılık giderek üç temel üzerine kuruluyor. Şimdi bunu çok iyi anlamalıyız. Sendika dışında olanlar da, sendikacılar da. Üç ilke getirildi sendikacılığa. Bir, örgütlenme seferberliği yapılacak. Bir, sendika örgütlenme seferberliğine girecek. İki, örgütledikleri içinde ve önceden örgütlenmişler arasında dayanışma duygusu kuvvetlenecek. Örgütleneceğiz, kendi aramızda da dayanışma içinde olacağız. Üç, bilgi-bilinç eğitimi yapılacak. Bir yandan örgütleneceğiz, bir yandan dayanışmaya gireceğiz. Üçüncü şık olarak onları daha bilinçli, daha duyarlı, daha ne yapacağını bilen insanlar durumuna getirmek için eğitim yapacağız.
Bir başka açıdan, bir: aşağıdan yukarıya seçim. Çok altını çiziyorum, aşağıdan yukarıya seçim. Hala sendikalarda bile var, Türkiye’de hep yukardan aşağıya seçim yapılır. Listeler belirlenir filan...
İki: aşağıdan yukarıya destek. Seçiyorsun, seçtiğine destek vereceksin.Grev mi var, sonuna kadar içinde olacaksın. Birileriyle direnişe mi geçti, yönetimin tam arkasında olacaksın. Onu kavga içinde yalnız bırakmayacaksın. Yani tekrar ediyorum, aşağıdan yukarıya destek, aşağıdan yukarıya kontrol, hep kont­rol edeceksin. Ve yukarıdan aşağıya sorumluluk. Çok önemli şeyler bunlar. Bunların yerleşmesi lazım geliyor. Bu ikinci ilkeydi. Üçüncü ilke: birlik. Birincisi, işyeri düzeyinde birlik. İkincisi, iş kolu düzeyinde birlik. İşyerleri fabrika fabrika birlik halinde ve bunlar iş kolunda da birlik halinde. Üçüncüsü, ulusal düzeyde emeğin buluşması, birleştirilmesi. Dördüncüsü, uluslararası buluşma. Küresel sermayeye karşı küresel emeğin birleşmesi.
Demokrasi bir anlamda gücün gücü denetlemesidir, sınıfın sınıfı denetlemesidir. Bu güç, sermaye, bizi her şeyle denetliyor. Ücretiyle denetliyor, işyerinde denetliyor, eğitimiyle denetliyor, geç kaldın-erken gittin denetliyor. Devamlı surette denetliyor. Biliyorsunuz, Türkiye’de ortalama bir işçinin sekiz iş saatinde, her türlü masraf çıktıktan sonraki değer, yani artı değer dediğimiz şey yüz lira. Ham madde masrafı çıkmış, makinelerin yıpranma masrafı çıkmış, her türlü masrafı çıkmış. Bir işçi diyelim bunu yaptı (kalem), kanunlara göre (yasa ne diyor sana, onun yerinde üretiyorsun, mal onun) yüz liranın paylaşımı, yirmi lira işçinin, seksen lira patronun. Bir işçi ve bir patron olsa, yirmi lira işçi, seksen lira patron. On işçi olsa, birinci işçi yirmi lira, ikinci yirmi lira, sekizinci, dokuzuncu hepsi yirmi lira. Öbürü on tane seksen lira! Burada yüz işçi olsa yüz tane seksen, bin işçi olsa bin tane seksen! Öbürlerinin hepsi birden yirmi, yirmi, yirmi... Ayrıca bir şey: Türk olsan da yirmi, Kürt olsan da yirmi, Laz olsan da yirmi. Ne olursan ol yirmi! Niye birbirimizle dövüşeceğiz. Hepimiz neyiz? İşçi.
Dünya emek gücüne gidiş hızlanmalı, buluşmalıyız. Bu tür örgütlenmelere önem veriyorum. Demokratik siyasal mücadele, ilk olarak iş hukukunu emekten yana hukuka dönüştürmeli. Tekrar ediyorum. Demokratik siyasal mücadele, iş hukukunu emekten yana hukuka dönüştürmeli. Bunun mücadelesi verilmeli. Bugün iş hukuku var ama sermayeden yana. Emekten yana değil.
İnsanlık için ortak bir amaca yönelmiş insan topluluğuna örgüt denir. Bir daha söylüyorum. Örgüt nedir? İnsanlık için ortak bir amaca yönelmiş insan topluluğuna örgüt denir. Sendikalar, aynı sınıftan olan insanların belirledikleri hedeflere yürüdükleri örgütlerdir. Sendika sınıf örgütüdür! Altını çok çizmek lazım. Sendikanın niteliği, üyelerin bilgi-bilinç düzeyiyle doğrudan orantılıdır, ilgilidir. Onun için bütün sendikaların sınıf bilincini vermek sorumluluğu vardır. O duyarlılık, o bilinç duygusu –tekrar ediyorum– kinsiz, öfkesiz, azimli bir sınıf yetiştirmek.
Arkadaşlar, inatçı olmak ve azimli olmak arasında çok ciddi bir fark vardır. İnatçıda akıl yoktur. Azimde akıl vardır, akıl. Azimli bir işçi sınıfı örgütlülüğü mücadelesi çok önemli.

Tek Başına Mutluluk Utanılacak Bir Şeydir
Tek başına mutluluk utanılacak bir şeydir. Tekrar ediyorum, tek başına mutluluk utanılacak bir şeydir. Güzel arkadaşlarım, egemen, hükmeden değil, kimsenin tahakkümü altında olmadan yaşayandır egemen. Bunlar çok aklınızda kalsın istiyorum. Birine hükmeden değil egemen, kimsenin tahakkümü altında olmadan yaşayandır egemen. Yani biz kimsenin egemenliği altında olmamak için direnmeliyiz. Ve egemen, yurttaştır. Böyle bir sol, böyle bir aydın, böyle bir örgüt olmalıyız.
Biliyorsunuz çok insan öldürüldü! Bugün de andık, seksen altı yıl oldu Karadeniz’de öldüreli bu Türk gençleri. Onu siz zaten çok iyi biliyorsunuz. Ben çok tanık oldum. Kimler gitmedi ki... Deniz Gezmişlerin annesi, babası öğretmen arkadaşımdı. Evimizin insanları yani. Kemal Türkler, hapishane arkadaşımdı. Kavga arkadaşımdı, gitti. Cavit Orhan Tütengil, bilim insanı, otobüs durağında öldürüldü. Bir de sosyoloji hocamdı yani. Evvelsi gün Edirne’deydik. 200 metre ilerde Sabahattin Ali’yi vurdular. Kim gitmedi, Uğur Mumcular, hepsi hepsi, düşünün. Ve Deniz Gezmişleri astılar. Deniz Gezmişleri astıkları zaman, aynı günlerde, yani 1972’de İspanya’da onlar gibi üç genci astılar. Yani, sanki Türkiye’yle yarışıyor, burada üç gencecik insan yok edildi, İspanya da aynı şeyi yaptı. Bakın onlardan biri, İspanya’daki bir genç, asılmadan bir saat, iki saat önce şöyle bir şey yazmış, bırakmış hücresine: Öldüğümde şafak vaktinde yarın, gelip de ağlamayın üstünde mezarımın. Bir daha okuyorum. Öldüğümde şafak vaktinde yarın. Gelip de ağlamayın üstünde mezarımın. Olmayacağım toprağın altında ben, artık özgürlük rüzgârıyım ben, eseceğim üstünde İspanya’nın, dünyanın üzerinde eseceğim ben artık. İşte bizimkiler de artık uçuyorlar! Nur saçıyorlar!

 
Yazarın Diğer Yazıları
 1905 Devrimi Üzerine Konuşma / V. İ. Lenin
 Libya Yazıları / Fidel Castro Ruz
 Komünist Partilerinden Libya Değerlendirmeleri
 Ellerinize ve Yalana Dair / Nâzım Hikmet
 İGD’den TÜM-İGD’ye / Zeliha Kortun
 Özgür Tartışmaya Evet / Kenan Sancar
 Büyük Rusların Ulusal Gururu Üzerine / V. I. Lenin
 Ahmet Hilmi Feyzioğlu’nun Anısına / Selçuk Uzun
 Boykota Karşı Bir Sosyal Demokrat Yayıncının Notları (Parçalar)
 İşçi Sınıfı, Sendika Hareketi ve İşçi Sınıfı-Sol Siyaset İlişkisi / Aziz Çelik
 “Ezber Bozucu” TÜSİAD Ziyaretinin Ardından Süleyman Çelebi’ye Sorular / Hakan Koçak
 KÜRESELLEŞME ÜZERİNE / Paul M. SWEEZY
 Küresel Kapitalizmde Emek, Sermaye ve Ulus-Devlet / Ellen Meiksins WOOD
 BİZİM ÇOCUKLARIMIZ / Nebiye
 BİLGİ KURAMI / Ali Yıldız

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS