Sosyalist Dergi: 18 |  Ekrem Sarıoğlu |
Yirmibeşinci Yılında 24 Ocak 1980 “İstikrar Programı”

Bugün ülkemizde yaşanan birçok ekonomik ve sosyal sorunun plânlı olarak uygulanmaya koyulduğu önemli tarihlerden biri de 24 Ocak 1980’dir. Bugün bu tarih üzerinden 25 yıl geçmiştir. Bu süreç içinde yapılmak istenen ve yapılan uygulamaları “25’inci yılında 24 Ocak 1980 İstikrar Programı” başlığı altında incelemeye çalışacağız. Ancak bu kararların alındığı dönemi biraz hatırlayarak başlamak gerekmektedir. 1970’li yılların başında gelişerek Türkiye işçi sınıfı hareketine damga vuran ekonomik ve politik mücadele; gerek işçilere ve emekçilere sağladığı kazanımlarla, gerek yığınların umudu haline gelmesiyle sermaye sınıfının ve iktidarların kendi politikalarını uygulamada zorluk çektikleri bir güç haline geldi.

15-16 Haziran direnişi, yığınsal 1 Mayıs gösterileri, aylarca süren grevler, DGM’lere karşı yapılan genel grev, 16 Mart katliamına karşı 20 Mart’ta yapılan Genel Yas eylemi, savaşa karşı barış yürüyüşleri, kadınlarımızın Faşizme İhtar Eylemleri, güçlenen işçi, köylü, aydın, kadın, gençlik, öğretmenler, teknik elemanların eylem ve cephe birlikleri, tekelci sermayeyi ve işbirlikçileri iktidar edemez duruma getirmiştir.
Amerikan emperyalizmi; onun güdümündeki Uluslararası Para Fonu (İMF), Dünya Bankası gibi kuruluşlar Türkiyeye “24 Ocak İstikrar Programı” nı dayattılar. Bu program açıklandığında buna ilk karşı çıkanların başını Türkiye Komünist Partisi ve sınıf sendikacılığı yapan DİSK çekti. Bu programın hayata geçirilebilmesinin ortamını yaratmak için tırmandırılan terör ve işçilerin ve emekçilerin haklarını almak için yaptıkları sendikal ve demokratik mücadeleler bahane edilerek ,“24 Ocak İstikrar Porogramı” nı halkımıza süngüyle ve silâh zoruyla kabul ettirmek için 12 Eylül 1980’de, bir askeri darbeyle Türkiye’de faşizm koşulları yaratıldı.
Şimdi, “24 Ocak İstikrar Programı” nın ne olup-olmadığı, bu programla burjuvazinin neyi amaçladığını anlamak için bu programın ağırlıklı olarak sendikal ve ekonomik hayata uygulanışını kısaca incelemeye çalışalım.


“24 OCAK İSTİKRAR PROGRAMI” VE İŞVERENLERİN TALEPLERİ
1970’li yıllardan itibaren Türkiye’de işçilerin ve özellikle de sendikalı işçilerin mücadeleleri sonucunda ulaştıkları ekonomik kazanımları durdurmak ve geri almak için uluslararası ve yerli sermaye bu halklara ve kazanımlara yönelik yeni bir saldırı başlattı. Bu yıllarda, uluslararası sermayenin en örgütlü ve temsilcisi olan Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından Türkiye’ye gönderilen raporlarda, işçi ücretlerinin denetim altına alınarak durdurulması talebi sık sık gündeme getirilmekteydi.
Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu (TİSK) Genel Kurulları’nda okunan Çalışma Raporları’nda IMF talepleri doğrultusunda istekler sık sık gündeme getiriliyordu. 1982 yılı Nisan ayında toplanan 14. Genel Kurulu’na sunulan Çalışma Raporu’nda, sendikalı işçilerin “mutlu azınlık” olduğu iddiaları tekrar ediliyordu. TİSK Genel Başkanı Halit Narin’in “20 yıl işçiler güldü biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde” sözleri de, işverenlerin niyetlerini açıkça ortaya koyuyordu. Bu dönemde TİSK’in Çalışma Raporları’nda yer alan taleplerinin bir bölümü şöyle idi.
Asgari ücret, yan ödemeler de hesaba katılarak, bölgelere ve sektörlere göre ayrı ayrı saptansın. Herkese eşit ücret zammı yerine, üretime katkısına göre farklı ücret zammı uygulaması yaygınlaştırılsın. Ücret zamları verimliliğe bağlansın. Yan ödemeler azaltılsın. Emekli aylıkları düşürülsün. Ücret artışları sınırlandırılsın. Çalışılmayan hafta tatili ve genel tatiller için ücret ödenmesin. İş Yasası’nda işten çıkarmalara ilişkin maddeler değiştirilmesin. Kıdem tazminatına yasal tavan getirilsin. Genel tatil ve ücretli izinler kaldırılsın. İş güvenliği denetimleri kasıtlı olarak işyerini kapatmayı amaçlıyor, bu duruma son verilsin.
Sakat ve eski hükümlü çalıştırma yükümlülüğü kaldırılsın. Toplu sözleşme uygulanmasında sendikalı-sendikasız işçi ayrımına son verilsin. Yönetime katılma yolundaki çabalara son verilsin. “Sendika enflâsyonu” önlensin. Tek sendikaya üyelik getirilsin. Üye fişleri merkezi bir birimde toplansın. Sendika aidatlarının miktarı azaltılsın. Sendika aidatlarının kaynaktan kesilmesi uygulaması (check-off) kaldırılsın. Sendikalar devletin idari ve mali denetimine açık olsun. Sendikalarla siyasi partiler arasındaki ilişki sınırlandırılsın. Sendikalarda “sendika ağalarının” hakimiyeti kırılsın. İşkolları Yönetmeliği yasaya eklensin. İşverenlerin, işveren sendikalarına ödedikleri aidatlar gider yazılabilsin. Sendikaların siyasi partilerin toplantı, gösteri ve yürüyüşlerine katılmasına izin verilmesin.
Sendika yönetiminde görev alanların siyasi partilerin yönetiminde yer almaları halinde sendikadaki görevleri otomatik olarak düşsün. Sendikaların “siyasi ve ideolojik maksatlı” toplantı, gösteri ve yürüyüş düzenlemeleri veya bunlara katılmaları yasaklansın. İşyerlerindeki her çeşit sendikal çalışma yasaklansın. Sendikalar işyerlerindeki yasadışı davranışlardan parasal ve hukuksal açılardan sorumlu tutulsun, sendikalar bu nitelikteki olayların önlenmesi için önlemler alsın. Sendika temsilci sayısı en fazla 2 olsun ve işyerinde en az 3 yıl kıdemi olan işçiler arasından temsilci atansın. İşkolu ve işyeri düzeyinde iki toplu iş sözleşmesi yerine, tek bir toplu sözleşme yapılsın.
Referandum uygulamalarına son verilsin. Grev ertelemenin kapsamı genişletilsin. Herhangi bir işçi sendikasının toplu sözleşme yapabilmesi için işkolundaki toplam işçi sayısının belirli bir oranını temsil etme önkoşulu getirilsin. Grev erteleme gerekçelerinin kapsamı genişletilsin. Kamu yararı, genel ekonomik yarar ve kamu düzeni gibi gerekçeler de kabul edilsin. Ertelenen grevler Yüksek Hakem Kurulu tarafından karara bağlansın. Hak uyuşmazlıklarında grev hakkı kalksın. Grev kararının alınmasından bir süre sonra grev uygulama zorunluluğu getirilsin. Greve başlama tarihi önceden işverene bildirilsin. Emeklilik yaşı yükseltilsin. Toplumsal anlaşma gibi uygulamalarda işveren örgütleri gibi, işçi örgütleri de devletin yanında yer alsın. Sosyal güvenlik konuları politik rekabet malzemesi yapılmasın. Tüm bu istemler ve talepler işverenlerin “vahşi kapitalizme” duydukları özlemin belirtileriydi.
“24 Ocak İstikrar Programı”, bu ve benzeri talepleri uygulayabilmek için gündeme getirildi. “ 24 Ocak İstikrar Programı”ndan sonra grevler, grev ertelemeleri ve direnişler olağanüstü düzeyde arttı. 12 Eylül öncesinde Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en fazla işçinin greve çıktığı dönem, 8,5 aylık sürede 85 bin kişi ile, 1980 yılıdır. Temmuz ve Ağustos aylarında kamu kesimi işyerlerinde başarılı toplu iş sözleşmeleri imzalandı. Diğer toplu iş sözleşmelerinin görüşmeleri sürerken 12 Eylül darbesi yapıldı. Darbenin gerekçesi, sendikaların tümünün her zaman karşı olduğu anarşi ve terördü. Ancak gerçek gerekçe, aynı dönemin Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren’in söyleminde şöyle anlatılmaktadır. “Eğer 24 Ocak kararları denen kararların arkasından 12 Eylül dönemi gelmemiş olsaydı, o tedbirlerin fiyasko ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Böyle sıkı bir askeri rejim sayesinde o tedbirler meyvesini vermiştir. (Milliyet 7.1.1991)
O tedbirlerin verdiği meyva neydi?
Başbakan Özal’ın 1985 yılında Japon işadamlarına; “Çok geniş ve büyük bir ülkeyiz, nereyi uygun görüyorsanız oraya gelirsiniz. Bütün Japon işadamlarını Türkiye’de yatırım yapmaya davet ediyoruz. Türkiye’de ucuz işgücü vardır, bunu değerlendirebilirsiniz” (Milliyet 23.5.1985) sözlerinde yatmaktadır.

“24 OCAK İSTİKRAR PROGRAMI” SONUCUNDA ÇALIŞMA
YASALARINDA YAPILAN DEĞİŞİKLERLE UĞRANILAN KAYIPLAR

12 Eylül askeri müdahalesi ile Parlamento feshedildi. Yılların mücadelesiyle kazanılmış özgürlükler ortadan kaldırıldı. İşçi sınıfının siyasal alanda gücünü kullanma olanakları yok edildi. Tüm sendikal çalışmalar kısıtlandı. DİSK’e bağlı
sendikaların faaliyetleri durduruldu. Binlerce sendika yöneticisi, işyeri sendika temsilcisi, baştemsilcisi ve üyesi gözaltına alındı. Toplu pazarlık dönemi sona erdirildi. Tüm grevler yasaklandı.
10.10.1980 tarih ve 2316 sayılı Faaliyetleri Durdurulan Sendika, Federasyon ve Konfederasyonlara Kayyum Tayini Hakkında Kanun ile, hiçbir yargı kararı olmaksızın, faaliyeti durdurulan sendikaların demokratik biçimde yönetilmeleri engellendi.
27.10.1980 gün ve 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanunla, Milli Güvenlik Kurulu bildiri ve kararları 1961 Anayasası’na uymuyorsa, bunlar Anayasa değişikliği olarak yürürlüğe kondu. Yasalara uymayanlar yasa değişikliği olarak kabul edildi.
Anti-demokratik şartlarda halkımıza dayatılan 1982 anayasası ile, birçok anti-demokratik düzenleme getirildi ve temel sendikal hak ve özgürlüklere büyük darbeler indirildi. 2821 Sayılı Sendikalar yasası ile temel sendikal hak ve özgürlükler ihlâl edildi. 2822 Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası ile toplu pazarlık ve grev hakları, işverenlerin istedikleri doğrultuda ciddi kısıtlama ve yasaklara maruz bırakıldı.
8.3.1984 gün ve 84/7931 karar sayılı “İşçi ve İşveren Sendika ve Konfederasyonları’nın Devletçe Denetlenmesi Esaslarına İlişkin Tüzük” ile, sendikalar üzerinde yoğun bir baskı oluşturuldu. 22.7.1981 gün ve 2495 sayılı Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin sağlanması Hakkında Kanun ile özel güvenlik teşkilâtı personelinin sendikalara üye olması, grev yapması, 8.6.1984 gün ve 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile KİT’lerde sözleşmeli personel uygulaması, 399 sayılı Kanun hükmünde Kararname’nin 14. Maddesi ile sözleşmeli personelin sendikalaşması ve grev yapması yasaklanarak. (bu hüküm 13.8.1991 tarihinde yürürlüğe girdi) kamu kesiminde ücretli olarak çalışan önemli bir kesim en temel sendikal hak ve özgürlüklerden mahrum bırakıldı. 15.6.1985 gün ve 3218 sayılı Serbest Bölgeler Yasası ile on yıl süreyle grev yasağı getirildi. 2935 Sayılı Olağanüstü Hal Yasasına, grev kararlarının bir aya kadar ertelenebileceği hükmü kondu. 10.5.1990 günlü Resmi Gazetede yayınlanan 425 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile grev erteleme süresi 3 aya çıkarıldı.
Yürürlükteki mevzuatın getirdiği en belirgin değişiklikler grev kısıtlamaları ve yasakları konusunda görülmektedir: Grev daha önceki dönemde 275 sayılı yasa ile öngörüldüğü gibi, yürürlükteki mevzuat da grev hakkının kapsamını, sendika özgürlüğüne sahip olan işçilere, toplu sözleşme hakkı ile sınırlı tutmuştur. Bu arada, 10 Ocak 1981 tarihinde Ceza Kanununda yapılan bir değişikle, “memurların veya işçi niteliği taşımayan kamu hizmeti görevlilerinin” grev niteliğindeki eylemler karşısında hapis cezasını da içeren cezaların uygulanması öngörülmüştür. Gerek Anayasa’nın 54’ üncü maddesi, gerekse 2822 sayılı yasanın 25’inci maddesi grevi “toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması hali” ile sınırlı bir hak olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla, mevzuat veya toplu iş sözleşmesi hükümlerinin ihlalinden doğan hak uyuşmazlıklarının çözümü amacıyla greve başvurulması yasaktır. Bir başka deyişle, bazı hak ve menfaatlerin kâğıt üzerine geçirilmesi aşamasında greve müsaade vardır. Ancak, bu hak ve menfaatlerin hayata geçirilmesi amacıyla greve başvurma olanağı kaldırılmıştır.
Bu tür işlerin ve işyerlerinin kapsamı genişletilmiştir. 2822/29. maddeye göre, “su, elektrik, havagazı, kömür, tabii gaz ve petrol sondajı, üretim, tasfiyesi ve dağıtım işleri” özel sektör tarafından yürütülüyor olsa bile grev yasağı kapsamına alınmış bulunmaktadır. Ayrıca, bankacılık işleri, kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye, temizlik işleri ile şehir içi deniz kara ve demiryolu ve diğer raylı toplu yolcu ulaştırma hizmetleri, cenaze ve tekfin işleri, huzurevleri mezarlıklar ve Milli Savunma Bakanlığı, jandarma Genel Komutanlığı ile Sahil Güvenlik Komutanlığınca doğrudan işletilen işyerleri grev yasağı kapsamına alınmıştır. 2822/33. Maddeye göre, Bakanlar Kurulu, bu yetkisini, karar verilmiş bir grevin “genel sağlığı veya milli güvenliği bozucu nitelikte” olması gerekçesine dayanarak kullanabilmektedir. Böyle bir hüküm daha önceki mevzuatta da yer almaktaydı. Ancak, 2822 sayılı Yasada ve Anayasanın 34. maddesinde, “Grev ve lokavtın…ertelendiği hallerde ertelemenin sonunda, uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözülür” hükmünün öngörülmüş olması önemli bir değişiklik teşkil etmektedir. Bu bağlamda, Bakanlar Kuruluna tanınmış olan erteleme yetkisi, yasaklama yetkisine dönüşmüş olmaktadır. Ayrıca 2822/33’üncü maddeye göre, “olağanüstü halin ilân edildiği bölgelerde grev… ertelenmesi kararlarına ilişkin davalarda yürütmenin durdurulmasına karar verilemez. 2822/47. Maddeye göre, “Grev hakkı… iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz. “Maddeye göre, ayrıca, yetkili iş mahkemesi, Bakanlar Kurulunun başvurusu üzerine, belirtilen bu gerekçelerle başlamış olan bir grevi durdurabilir. 275 sayılı eski yasada yalnızca lokavt hakkının kötüye kullanılması hali hükme bağlanmış bulunuyordu. İş mahkemelerine tanınan bu yetkinin, özellikle, “milli serveti tahrip “ açısından kullanımının doğuracağı bazı ciddi sonuçlar olabilir. Zira, grev en değerli “milli servet” olan emeğin korunması için bulunmuş bir yoldur. Ancak, her grev uygulamasını “milli serveti tahrip edici” olarak değerlendirenler bulunabilir.
2822/31. madde ile “olağanüstü haller ile sıkıyönetim halinde uygulanacak hükümler saklı” tutulmuştur. Bu düzenleme, Uluslararası Çalışma Örgütünden kaynaklanan, yürürlükteki çalışma mevzuatı ile ilgili şikayetlerin yoğunlaştığı hususlardan birini teşkil etmektedir. Bilindiği üzere 1402 sayılı sıkıyönetim Kanununun 3/f maddesine göre sıkıyönetim Komutanları, grev hakkının kullanımını ve tümüyle sendikal faaliyetleri sürekli olarak durdurmak veya izne bağlamak yetkisine sahiptirler. Öte yandan, olağanüstü hal ilân edilen yerlerde, bölge valilerine grev kararlarını en çok bir aya kadar erteleme yetkisi tanınmıştır. Siyasi amaçlı grev, dayanışma grevi, genel grev konusundaki yasaklama bir Anayasa hükmü olarak öngörülmüş ve bu hüküm 2821 sayılı yasanın 25. maddesinde tekrarlanmıştır.
4.10.1983 gün ve 2908 sayılı Dernekler Yasası ve 6.10.1983 gün 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası ile, en temel haklara ciddi kısıtlamalar getirildi. 3308 sayılı (R.G. 19.6.1986) Çıraklık ve Meslek Eğitimi Kanunu ile, 50 ve daha fazla sayıda işçi çalıştıran işletmelerde toplam işçi sayısının % 10’a kadar meslek lisesi öğrencisi çalıştırılmasına izin verildi. Bu hak; bazı işyerlerinde öğrencilerin grev kırıcı olarak kullanılmasına olanak sağladı. Ayrıca; işçi sendika ve konfederasyonlarının eğitim fonlarının % 25’inin Çıraklık, Mesleki ve Teknik Eğitimi Geliştirme ve Yaygınlaştırma Fonu’na aktarılması öngörüldü. (Madde 32/h) Bakanlar Kurulu’nun 12.7.1987 günlü Resmi Gazete’de yayınlanan kararıyla; ihtiyaç fazlası askerlik yükümlülerinin üç öğün yemek, elbise, yatak ve askerlere verilen cep harçlığı karşısında, kamu kurum ve kuruluşlarında, askeri disiplin altında işçi olarak çalıştırılmaları mümkün kılındı.
7 Ekim 1980 gün ve 2319-2320 sayılı Yasalarla, kıdem tazminatına tavan getirildi. Bu tavan, 10.12.1982 gün ve 2762 sayılı Kanun’la daha da aşağı çekildi. (2320’de asgari ücretin 735 katı idi. Sonra, en yüksek devlet memuru emekli ikramiyesi 1 yıllık tutarı ile eşitlendi). 5.5.1981 gün ve 2457 sayılı Kanun’la kıdem tazminatı konusundaki kısıtlama, sözleşmeli personel olarak çalışanlara da uygulanmaya başlandı.
19 Nisan 1981 tarihli Resmi Gazetede: “4.7.1956 tarihli 6772 Sayılı Kanun’a bir Ek Madde Eklenmesi ve İşçilere Toplu Sözleşmeleri ile Verilecek İkramiyeler Hakkında Kanun” yayınlandı. Bugün de yürürlükte olan bu kanun ile, yeraltı madenciliği dışındaki tüm kamu işletmelerinde yıllık ikramiye 112 yevmiye, özel kuruluşlarda ise 120 yevmiye ile kısıtlandı. Yeraltında çalışanlara kamuda 26 yevmiye, özel sektörde bir aylık ikramiye daha verilmesine imkan tanındı.
19 Mart 1981 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun ile geçmişte ücretli tatil yapılan 5,5 gün kaldırıldı. 20.4.1983 gün ve 2818 sayılı Kanun’la, 23 Nisan günü (1 gün) ücretli izinli hale getirildi.
24.12.1980 gün ve 2364 Sayılı Kanun’la, Süresi Sona Eren Toplu İş Sözleşmelerinin Sosyal Zorunluluk Hallerinde Yeniden Yürürlüğe Konması Hakkında Kanun’la Yüksek Hakem Kurulu’na geniş yetkiler tanınarak toplu iş sözleşmeleriyle 1963-1980 döneminde elde edilmiş birçok kazanım ortadan kaldırıldı.
Grev yasaklarının ve ertelemelerinin kapsamının geniş tutulması, bu durumlarda uyuşmazlıkları çözmekle yetkili kılınmış bir resmi zorunlu tahkim kurumu olarak Yüksek Hakem Kurulunun önemini olağanüstü boyutlarda arttırmıştır. Denilebilir ki çalışma ilişkilerinin düzenlenmesinde Yüksek Hakem Kurulu, temel belirleyici kurum niteliğini kazanmıştır. Yüksek Hakem Kurulu, ayrıca, kuruluş yapısı bakımından da anlamlı bir değişikliğe uğramış bulunmaktadır. 275 sayılı yasaya göre toplam dokuz kişiden oluşan kurul üyeleri arasında zikredilen şu temsilcilere, 2822 sayılı Yasa yer tanımamıştır:
Danıştay Genel Kurulunun seçeceği bir dava Dairesi başkanı, Üniversitelerin ilgili öğretim üyelerinin toplanarak kendi aralarında seçecekleri bir iktisat veya iş hukuku öğretim üyesi; Çalışma Bakanlığı Birinci Hukuk Müşaviri, 2822/53. Maddeye göre, bu temsilcilerin yerine, Yüksek Hakem Kurulu üyesi olmaları öngörülen şunlardır: Bakanlar Kurulunca seçilecek, “ekonomi, işletme, sosyal politika veya iş hukuku konularında uzman bir üye; YÖK tarafından seçilen bir üye; DPT Sosyal Plânlama Dairesi Başkanı. Ayrıca: Önemlileri aşağıda belirtilen bazı yasalar da sendikal çalışmaları daraltmış ve faaliyetlerine önemli engeller getirmiştir. 1.4.1981 tarih ve 2443 no.lu Devlet Denetleme Kurulu Kurulması Hakkında Kanun, 19.6.1983 tarih ve 2843 sayılı Yasa ile Özel Öğretim Kurumları Yasasında değişiklik, 4.10.1983 tarih ve 2908 no.lu Dernekler Yasası, 25.10.1983 tarih ve 2935 no.lu Olağanüstü Hal Kanunu, 16.6.1985 tarih ve 3233 no.lu Polis Vazife ve Selâhiyet Kanunu’nun bazı maddelerinin değiştirilmesi ve bu kanuna bazı maddelerin Eklenmesi Hakkındaki Kanun yapılan değişikliklere birkaç örnektir. Sendikalarla, toplu iş sözleşmeleriyle, grevlerle ilgili getirilen bu kısıtlamalar ve yasaklar Türkiye’de iki yüz yıldır verilen ekonomik ve siyasal mücadeleye indirilen bir darbedir.
1985 ve 1986 başlarında, kamu kesiminde işveren sendikaları kuruldu. Kamu kesimindeki tüm işyerleri bu kamu kesimi işveren sendikalarına üye yaptırıldı.kamu kesimi işveren sendikaları 1988 yılı Eylül ayında TİSK’e üye oldular.
24 Ocak ve 12 Eylül sonrasında iş sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinde ve denetiminde önemli gerilemeler yaşandı. İşçilerin bu alandaki sorunları daha da arttı.
Memurlar ve İşçiler ile Bunların Emeklilerine Konut Edindirme Yardımı Yapılması Hakkında Kanun (No. 3320, R.G. 22.11.1986) ve bunun uygulanması ile, işçilerin hemen hemen hiç yararlanmadıkları bir kesinti sağlandı.
Çalışanların Tasarrufa Teşvik Edilmesi ve Bu Tasarufların Değerlendirilmesine Dair Kanun (No. 3417. R.G. 18.3.1988) ile, işçi ve işveren katkısıyla oluşan ve hükümetlerin kamu açıklarının finansmanında kullandıkları bir fon yaratıldı.
Gelir vergisi dilimleri düzeninde değişiklikler yapılarak gelir vergisi yükünün daha büyük bir bölümü işçilerin ve memurların sırtına yıkıldı, dolaylı vergilerin ağırlığının artırılmasıyla ücretlilerin vergi yükü daha da çoğaltıldı.
Yönetime katılma konusunda kamu kesiminde var iken kazanılmış ve varolan bu hak yok edildi. TRT Yönetim Kurulu’nda ve çok sayıda işçi çalıştıran İktisadi Devlet Teşekkülleri’nin Yönetim Kurulları’nda yer alan işçi üye uygulamasına son verildi.

SOSYAL SİGORTALAR ALANINDAKİ KAYIPLARIMIZ

1.3.1981 gün ve 2422 sayılı Yasa ile kaybedilen haklar
Ayakta yapılan tedavilerde ilâç bedellerinin %20’si sigortalıdan kesilmeye başlandı. Emekli aylığının hesaplanmasından son beş yıllık kazançların en yüksek üç yılının ortalaması yerine beş yılın tümünün ortalaması alınmaya başlandı. Yaşlılık aylığı taban oranı %70’den %60’a indirildi. Sigorta primi işçi payı oranı %14’e çıkarıldı. 1.1.1982 tarihinden sonra yaşlılık ve ölüm aylığına hak kazananlara 5000 günden fazla ödedikleri her 240 gün mamüllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi için aylık bağlama oranlarının %1 arttırılması hususu bu tarihten evvel emekli olanlara tanınmadı. Kurum sağlık yardımlarından yararlanacak olanlara yapılacak her poliklinik muayenesi için 20 liradan az olmamak üzere muayene ücreti alınması uygulaması başlatıldı. Bu ücret bugün için 800.000 liraya yükseltilmiştir ve her üç ayda bir memur maaş katsayısına göre de yükselecektir.
26.3.1982 gün ve 2645 sayılı Yasa ile kaybedilen haklar
Sosyal Sigortalar Kurumu Yönetim Kurulu’ndaki işçi temsilcisi sayısı 2’den 1’e düşürüldü. Ayrıca SSK çalışanlarının temsilcisi ve emeklilerin temsilcisi, SSK Yönetim Kurulu’ndan çıkarıldı.
1.12.1993 gün ve 3918 sayıl yasayla, Kurum’dan gelir ve aylık almakta olanları temsilen bir üyenin Yönetim Kurulu’nda görev alması yeninden düzenlendi. Yine Yönetim Kurulu’ndaki Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı temsilcisi 2’ye çıkarılarak, ikinci üyenin Kurum Genel Müdür Yardımcıları arasından atanması yasalaştırıldı. Amaç, Kurum’un en yetkili karar organı olan Yönetim Kurulu’nun Hükümet ağırlıklı konumunun devamının sağlanmasıydı.
4.6.1986 gün ve 3300 sayılı Yasa ile kaybedilen haklar
Sosyal Sigortalar Kurumu’nun her yıl toplanan Genel kurulu’nun üç yılda bir toplanması uygulanması getirildi. 4792 sayılı Kanun’un 28.6.1978 gün ve 2158 sayılı Kanun’la değişik 20’nci maddesinin (b) fıkrasına göre, sigortalılara ve Kurum’dan malüllük ve yaşlılık aylığı ile sürekli işgörmezlik geliri almakta olanlara açılan konut kredisi uygulamasına 1.1.1995 tarihinde son verilerek, 3300 sayılı Kanun’un geçici 1’inci maddesi ile de, tahsis edilmiş bulunan konut kredisi işletmeleri ile konut kredi tahsilatının eski hükümlere göre yapılarak tasfiyesi düzenlendi.

9.7.1987 gün ve 3395 sayılı Yasa ile kaybedilen haklar
Süper emeklilik uygulaması ile emekli aylığının hesaplanmasında yasanın yürürlüğe girdiği tarihten sonraki tüm sürelerin ortalamasının esas alınması uygulaması getirildi. Daha sonra bu hatalı düzenleme 10.3.1993 gün ve 3869 sayılı Yasa ile değiştirildi. Ancak, üst göstergeden malüllük, yaşlılık ve ölüm aylığına hak kazananlarının ortalama yıllık kazançlarının primi ödenmiş 10 takvim yılı kazançlarına göre aylığa bağlanması uygulaması getirildi. Prim tavanı artırıldı. Yaşlılık aylığı taban oranı üst göstergelerde %50’ye indirildi. Bakanlar Kurulu 1.1.1992 tarihinden geçerli olmak üzere, üst göstergeden aylığa hak kazananların aylık bağlama oranının 6650 göstergede %50 ve geriye doğru her göstergede 10’da 1 artırarak, 1600 gösterge için %59,9 oranını belirledi.
1.12.1993 gün ve 3917 sayılı Kanunla kaybedilen haklar
Bu Kanun’la Kurum mülkiyetindeki gayrimenkullerden nitelikleri itibariyle satışa elverişli olanlarının Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın bağlı olduğu Devlet Bakanlığı tarafından tesbit edilecek bir kamu bankasına devri sağlandı. “24 Ocak İstikrar Tedbirleri”nin bir unsuru da, sosyal devlet anlayışı ve uygulamasının yok edilmesiydi. Bu çabanın sonucu olarak; Sosyal Sigortalar Kurumu’nun gelir kaynakları gerektiği gibi değerlendirilemedi, prim alacakları zamanında tahsil edilmedi, yeterli sayıda yeni sağlık tesisleri kurulmadı, sağlık personeli sayısı yeterli düzeye çıkarılmadı, sağlık personeline günün koşullarında insanca yaşayabilecekleri ücretler verilmedi, araç-gereç ihtiyacı gerektiği gibi karşılanmadı, ilâçların sağlanmasında ve çeşitli ödemelerin yapılmasında ciddi sıkıntılar yaşandı. Sosyal sigortalar kanununda yapılan bu değişikliklerle sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinde önemli adımlar atıldı. İşçilerin ödedikleri primler yıllarca sermayecilere kredi olarak kullandırıldı. İşçilerin primleri çarçur edilerek Sosyal Sigortalar Kurumu çalışamaz hale getirildi. Artık SSK işçileri ve emekliler para ödemeden kurumdan hiçbir sağlık hizmeti alamıyorlar. Böylece rantın en yüksek olduğu sağlık hizmetleri, “parası olan yararlansın, olmayan ölsün durumuna” getirildi. Şimdi de bu kurumlar Sağlık Bakanlığı’na devredilerek “toptan” özelleştirilmeye çalışılmaktadır.

“24 OCAK İSTİKRAR PROGRAMI”NIN TÜRKİYE EKONOMİSİ, SOSYAL DEVLET, GELİR DAĞILIMI VE ÜCRETLER
ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Türkiye ekonomisinde kapitalistlerce “dönüşüm” olarak nitelendirilen “24 Ocak 1980 Kararları”, aslında, genel özellikleri yönünden standart bir IMF (Uluslararası Para Fonu) reçetesidir. Anahatlarıyla değerlendirildiğinde, 1970’li yılların sonuna kadar uygulanan himayeci, ithal ikameci ağırlık taşıyan ekonomik politika, söz konusu tedbirlerle dışa açılımlı, uluslararası ekonomiye entegre olmayı hedefleyen bir politikaya dönüştürülmek istenmiştir. Ancak Türkiye gibi sanayide geri kalmış olan ülkeler, bir yandan artan petrol giderlerini karşılamaya çalışırken, dışa bağımlılık olgusu nedeniyle daha da artan sorunlarla karşı karşıya kalmışlardır.
Gerçekte hiçbir orijinalliği olmayan ve IMF kökenli olarak uygulanagelen “24 Ocak 1980 kararları” zaman içinde siyasal iktidarlar tarafından dış dayatmaların ötesinde bilinçli olarak uygulanan ekonomik model haline dönüşmüştür. Genel hatlarıyla uygulanmak istenen programın, alınan kararların en belirgin özelliği, ekonominin liberalleştirilmesidir. Bu doğrultuda iktisat politikası araçları ile müdahale enaza indirgenecek veya dolaylı müdahele yapılacak, ekonomik kararlar piyasa çerçevesinde alınacaktır. Fiyat mekanizmasının işleyiş kurallarının piyasada serbest bir şekilde çalışması ile en iyi kaynak dağılımı sağlanacaktır.
Tekelci ve işbirlikçi çevrelere kaynak yaratamayan hükümet, harcamalarının bir bölümünü emisyonla finanse etme yoluna gitmeye çalışmaktadır. 1984 yılı Aralık ayında tedavüldeki banknot miktarı 973 milyar TL. iken Kasım 1985 tarihinde ise tedavüldeki banknot miktarı 1.308 milyar TL düzeyine ulaşmıştı. Hükümetin uyguladığı politikanın iç tutarsızlıklarından biri, harcamalarını kontrol altına alamayarak, bunları Banknot Matbaasından finanse etmeye çalışmasıdır. Emisyonun artması ise, emekçilerden devlete ve devletten de işveren çevrelerine bir kaynak aktarımına yol açmak içindir. Görünürde enflasyon olarak ortaya çıkan olgunun temelinde bu kaynak aktarımı ve buna aracılık eden emisyon artışı yatmaktadır.
İktidarlarca savunulan görüş genel hatlarıyla bu olmuştur. İktidar politikalarının amaçları, Türkiye için istikrarlı ekonomik yapıya ulaşmak üzere öncelikli olarak enflâsyonu önlemek ve ödemeler dengesindeki sorununu çözmek olarak görülmüştür. Diğer yandan da artan üretimin büyük bir kısmını ihraç etmek amaçlanmıştır. Bu amaca ulaşabilmesi için, bir taraftan atıl kapasiteyi hareketlendirecek üretimi artırırken diğer yandan da iç talebi kısacak ekonomik kararlar uygulamaya konulmuştur.
1980’li yıllarda sermaye birikimini sağlamak ve özel sektörle kalkınmak için izlenen ekonomik politikaların bedeli ülke ve çalışanlar bakımından ağır olmuştur. Uygulanan ekonomik politikanın temel amacını oluşturduğu ileri sürülen “piyasa ekonomisinin” işlerlik kazanması ve geliştirilmesine dönük bu yöneliş kitleleri yoksullaştırmıştır. Uygulanması öngörülen ekonomik politikalar için gerekli sosyal ve kurumsal hukuki düzenlemeler, geçmiş dönemin varolan koşulları içinde yapılmış ve ekonomiye olumsuz etkide bulunacağı varsayılan engeller ortadan kaldırılmıştır. Böylece yoksullaştırmanın yanısıra toplumun; başta çalışanlar olmak üzere büyük bir kesimini dışlayan kurumsal düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Böylesi bir modelle dar kapsamlı bazı kesimlerin çıkarları korunur ve kollanırken, geniş halk yığınları “sosyal devlet” anlayışını ortadan kaldıran bu yaklaşımla kendi kaderleriyle başbaşa bırakılmıştır.
Uygulanan ekonomik politikanın en olumsuz yanı; gelir bölüşümündeki kötüleşme olmuştur. “24 Ocak 1980 programı”nın geliştirdiği ortamda ekonomide izlenen makro, mikro ve sosyal politikalar sonucunda toplumun büyük bir kesimini oluşturan çalışanların milli gelirden aldığı pay giderek düşmüştür. Emek gelirlerinin reel olarak azaldığı dönemde sermaye gelirleri reel olarak artmıştır. Yani 80’li yıllarda bilinçli bir politika ile çalışanın, işçilerin, köylünün, emeklinin hakkı verilmemiş, bu kesimlerden diğer kesimlere kaynak aktarılmıştır. Bu uygulamalar; örgütsüz olan ve mevcut iktidarlardan umudunu kesen geniş halk yığınlarını, politika ve siyasetten uzaklaşarak iyice umutsuzluğa düşürmüş, giderek sermaye partilerinden ve onların iktidarlarından medet umar hale gelmiştir.
Eğitim, sağlık, konut, sosyal güvenlik gibi harcamalar kısılmakta, yalnızca güvenlik harcamaları artırılmaktadır. Ayrıca işverenlere çeşitli biçimlerde sağlanan teşviklerin kapsamını genişletmekte, işverenlerin gelirleri ve servetleri vergilendirmede isteksiz davranılmaktadır. Ücretlilerin gelir vergisi her ay ücretlerinden kesilir. Üstelik, ücretliler her çeşit dolaylı vergiyi de malları satın alırken öderler. Buna karşılık, sermaye çevreleri ve diğer sınıf ve tabakalar arasında vergi kaçırma son derece yaygınlaşmıştır. Maliye ve Gümrük Bakanlığı Hesap Uzmanları Kurulunun belirlemelerine göre, ücretliler dışındaki vergi mükellefleri gelirlerinin %56’sını vergiden kaçırmaktadır. Mülk sahipleri ya yasaların kendilerine tanıdığı muafiyetlerden ve teşviklerden yararlanarak, ya da doğrudan vergi kaçırarak, vergi yükünden kurtulmaktadır. Ayrıca, ihracat yapanlara da, vergi iadesi adı altında teşvik ödenmektedir. İhracatçılara 1985 yılının ilk dokuz ayında verilen teşvik 197 milyar TL. idi. Eğitim, Sağlık, konut, sosyal güvenlik gibi harcamalar kısılırken, gerçek üreticilerin işine yaramayan kalemlerdeki harcama artışları, ekonomiyi yönlendirmedeki başarısızlığın önemli nedenlerden biridir.
Gelir dağılımının çok eşitsiz olması, özellikle varolan durumun giderek kötüleşerek yaşam standartlarında bir gerilemeye yol açması ciddi siyasal, sosyal huzursuzluk ve ekonomik darboğazlar yaratabilecek bir etkiye sahiptir. Özellikle Türkiye gibi kişi başına gelir düzeyinin düşük olduğu bir yapıda, gelir dağılımı da çok eşitsizse, geliri çok düşük düzeyde olan ailelerde beslenme, sağlık, eğitim ve barınma koşulları da çok sağlıksız olmaktadır. Türkiye’de gelir dağılımı üzerinde yapılan çalışmalar, 1980’li yıllarda izlenen politikalarının ücretliler aleyhine olduğunu göstermektedir. Fonksiyonel gelir bölüşümüne ilişkin veriler özellikle ücret ve maaşlarda inanılması güç rakamlara varmıştır. 1979 yılında yurtiçi faktör gelirleri içinde % 32.8 olan maaş ve ücretlerin payı 1988’de % 14’e kadar gerilemiştir.
Bu durum, emek ile sermaye arasındaki bölüşümü yansıtan en sağlıklı göstergelerden olan katma değer içinde ücretlilerin payında da görülmektedir. İmalât sanayinde ücretlerin katma değer içindeki payı 1980’den itibaren sürekli düşmüştür. Yaratılan değerlerde kamu ve özel sektörün toplamı olarak 1979 yılında % 38.7 oranında olan çalışanların payı 1988 yılında % 15,4’e kadar gerilemiştir.
Kuşkusuz amaçlanan bu sonuca ulaşılmasında, özellikle. 12 Eylül Faşizmi döneminde askıya alınan “toplu pazarlık ve grev hakkına” paralel olarak dayatılan “mecburi tahkim” ile çalışanların ekonomik hak ve çıkarlarının geriletilmesi önemli rol oynamıştır. Nitekim, söz konusu dönemi değerlendiren ücret çalışmaları, reel ücretlerdeki aşınmanın boyutunu ortaya koymaktadır. Örneğin; 1978-1988 dönemindeki reel ücretlerdeki aşınma %61 düzeyindedir.
İhracatın artırılması ve bu şekilde ülkeye dışardan kaynak aktarılması “24 Ocak tedbirleri”nin ana hedefi olmasına karşın geçen sürede eskisine göre dışarıya daha çok net kaynak aktarımı gerektiren bir yapı oluşturulmuştur. İhracattaki artış; ihracat yapan sanayi sektörünün büyümesi ile değil, bu sektördeki kapasite kullanım oranının artırılması ve teşviklerle gerçekleştirilmiştir. Nitekim 90’lı yıllarda bu şekilde sağlanan ihracat artışının sınırına gelinmiş, artış sağlanamaz olmuştur. 1980’lerde biçimlenen ekonomik profilin en dikkat çeken yönlerinden biri de sanayileşme stratejisinden vazgeçilmiş olmasıdır. Sanayileşmenin, ekonomik gelişmenin ana ekseni olmaktan çıktığı bu dönemde, sektör yapısında önemli bir gelişme olmamıştır. GSYİH içinde sanayi sektörünün payı ortalama %30 olarak kalmıştır. Sermaye birikiminin, gelir dağılımının çalışan aleyhine bozularak sağlandığı 80’li yıllarda ülke ekonomisinin büyümesi yönünde önemli bir unsur olarak sabit sermaye yatırımları da, reel olarak azalmıştır. Ulusal ekonominin büyüme potansiyelini veren önemli bir gösterge olan sabit sermaye yatırımları içinde GSMH oranı 1992’deki %22,5 ile 1977’de gerçekleştirilen %24,2. dahi altında kalmıştır.
Hükümet, Bütçeden yaptığı her türlü harcama için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karşı sorumludur. Yapılan her türlü harcama T.B.M.M. adına sayıştay tarafından denetlenir. Ancak Hükümet tarafından oluşturulan çok sayıda fona aktarılan büyük miktarlarda kaynak, bu denetimin dışına kaçırılmaktadır.
Faiz geliri arttırılarak, “kara para “ olarak isimlendirilen kaynaklar ekonomiye sokulmuştur. Geçmişte yapılan mal stokçuluğunun yerini, bugün daha geniş kapsamlı ve daha açık bir adaletsizliğe yol açan para spekülasyonu almıştır. Yüksek faiz politikasından yararlananlar, üretimle hiçbir bağı olmadan ve hiçbir çaba göstermeden yaşayan zengin rantiyelerdir. Faiz gelirlerinden alınan vergilerin düşürülmesi de, bu kesimlere sağlanan haksız bir ek kazanç olmuştur. Özal Hükümetinin uygulamaları sonucunda ekonomik rant para piyasasına kaymış meşrulaşarak artmıştır. Azalan ücretlerin bir bölümü işverenlerin kârına dönüşürken küçümsenmeyecek bir bölümü de rantiyelerin faiz gelirine aktarılmıştır.
Ekonominin belirleyici ve sürükleyici gücü olması beklenen özel kesim sabit sermaye yatırımları, yaygın ve çeşitli özendirici önlemlere rağmen artmamıştır. En dramatik sonuç ise, imalât sanayi sabit sermaye yatırımlarında ortaya çıkmıştır. Kamu-özel toplamı olarak imalât sanayiinde yapılan sabit sermaye yatırımlarının GSMH’ya oranı 1980 yılında %9,2 iken 1991’de %3,8’e düşmüştür. Imalât sanayi sabit sermaye yatırımlarının toplam sabit sermaye yatırımları içindeki payı ise 1993 yılı itibariyle %15,6 düzeyindedir. Sabit sermaye yatırımlarında görülen bu eğilimin anlamı, geçen dönemde gerçekleşen milli gelir artışının da, büyük ölçüde varolan kapasitenin daha yüksek kullanılmasından kaynaklanmış olmasıdır.
1980’li yıllar boyunca uygulanan iktisat politikaları büyük ölçüde mali politikalarını da belirlemiştir. Dönem boyunca mali politikalar, hakim olan yapı doğrultusunda işlevini görmüştür. Dışa açılımcı ve öncelikle piyasa ekonomisine yönelen özel sektör sermaye birikiminin artırılması, kârlılığın yükseltilmesi ve özelleşmeye dönük yapılanmayı hedef alan politikalar sonucu, 1994 Türkiyesi’nde kamu maliyesi tıkanma noktasına gelmiştir. Kamu gelirlerinde sağlıksız bir yapı oluşmasına neden olan vergi politikaları, uygulanış biçimi ile de vergi yükünün haksız dağılımına neden olmuştur. Gelirin yeniden dağılımında önemli etken olan ücretliler üzerindeki vergi yükü, uygulanan vergi politikası ile azaltılıyor görüntüsü altında artırılmıştır. Sermaye kesimine tanınan muafiyet ve istisnalarla kamu gelirleri kısılmıştır. İşverenlerin vergi yükü 1978 yılında %19,1 iken, 1984 yılında %12,9’lara kadar gerilemiştir. 1992 yılı itibariyle de bu oran %18’ler düzeyindedir. Vergi gelirlerinin kendi içindeki yapısı da 1980’li yıllarda bozulmuş, dolaylı vergi yükleri artırılmıştır. 1980 yılında vergi gelirleri içinde %37,2 olan dolaylı vergilerin payı 1993 yılına gelindiğinde %50’yi geçmiştir.
Türkiye’de ulusal gelirin arttığı övünülerek ilan edilirken, net gerçek ücretler düşmekte ve ücretlilerin ulusal gelirden aldıkları pay daha da azalmaktadır. Ekonomik bunalımın tüm yükü ücretlilerin ve diğer emekçilerin sırtına yıkılmaktadır. Artan ulusal gelir ve sağlanan yeni borçlar, küçük bir azınlığın gelirlerinin artırılmasında kullanılmaktadır. Yapılan bir araştırmaya göre, tarım dışındaki sektörlerde elde edilen toplam gelir, ulusal gelirin 1981 yılında %79,1’ini oluşturuyordu. Bu oran 1984 yılında %81,6’ya çıktı. Ancak bu gelirin ücretliler ve diğer kesimler arasındaki bölüşümünde adaletsizlik arttı. Tarım dışı sektörlerdeki ücretlerin ulusal gelirden aldıkları pay 1981 yılında %24,8 iken, 1984 yılında %22,1’e düştü. Tarım dışı sektörlerde ücretliler dışındaki kesimlerin ulusal gelirden aldıkları pay ise 1980 yılında %54,3 iken, 1984 yılında %59,5 oldu.
Vergi yükünü halâ ücretliler çekmektedirler. Katma değer vergisi doğrudan doğruya tüketicinin vergilendirilmesidir. Gelir vergisi oranlarında yapılan indirimler ve vergi iadeleri, vergi yükünün toplumun diğer kesimlerine kaydırılması ve bu yükün paylaştırılması sonucunu doğurmamıştır. Büyük toprak sahipleri, büyük tüccarlar, halâ hemen hemen tümüyle vergiden muaftır. Sanayicilere ve ihracatçılara sağlanan vergi indirimi ve vergi iadesi biçimindeki teşvikler, bu kesimlerin ödediği vergilerin önemli bir bölümünü kendilerine geri vermektedir. Ayrıca,özellikle sanayiciler vergi ve sosyal sigorta primi borçlarını ödememekte israr etmektedirler. 1985 yılının ilk dokuz ayında ihracatçılara ödenen vergi iadesi tutarı 197 milyar liradır. Kurumlar Vergisinin vergi gelirleri içindeki payı da sürekli düşürülmüştür. Vergi gelirleri içinde 1986 yılında %15,9 düzeyindeki kurumlar vergisi payı 1993 yılında %6,9’a kadar gerilemiştir.
Dışa açılmacı büyüme politikasının en önemli ve en belirgin sonuçlarından birisi de dış borçlanmayı artırmasıdır. 1980’li yıllarda yurtiçi tasarrufların kalkınmanın finansmanını karşılayamaması ve mali politikalar nedeniyle dış borçlarda önemli artış olmuştur. Türkiye’nin dış borçları 1979 yılında 13,6 milyar dolar iken, son verilere göre bu tutar 180 milyar dolara ulaşmıştır. Dış borç stokunun büyüdüğü ortamda ülkenin siyasi baskılara açık hale gelmesinin, toplumun geleceği açısından ağır faturalar içerdiği de açıktır.
Türk Lirasının değeri bu denli düşürüldükten sonra, döviz rezervlerini artırmak sorun değildir. Bunun sonucunda: insanların cebinde mal alacak para bırakmadıktan sonra, kuyrukları kaldırmanın hiçbir zor yanı yoktur. Türk Lirasının değerini ve işgücü maliyetlerini düşürerek ihracatı artırmak övünülecek bir iş değildir. İşçi ücretlerinin düşüklüğünü ğöğsünü gere gere ilân ederek ve her türlü teşviki, ayrıcalığı sağlayarak yabancı sermayeyi davet etmek,yabancı sermaye yatırımlarını arttırmak büyük bir başarı değildir. Ağır koşullarla ve siyasi tavizlerle borç alabilmek ise, acısı sonradan çıkan bir “başarıdır”. Bu başarının ne anlama geldiğini Osmanlı İmparatorluğu döneminden hatıryoruz. 1983 yılı Kasım ayı sonunda, 1 ABD dolarının karşılığı 266 TL. idi. Hükümetin iki yıllık yönetimi sonrasında 1985 Kasım ayı sonunda, 1 ABD dolarının karşılığı 570 TL.sıdır. Türk lirasının değerinin düşmesi, Türkiye’de emeğin uluslararası piyasalarda değer yitirmesi ile eş anlamlıdır.
Dışarıya net kaynak aktarımı gerektiren, ödemeler dengesi sorununu çözemeyen, sadece erteleyen dış borçlar yanında bugün iç borçlanmanın ulaştığı düzey de 1980 sonrası ekonomik politikaların bir yansımasıdır. Sermaye kesiminden vergi almak yerine borçlanmayı tercih eden yaklaşım sonucu, bütçe açıkları her yıl olağanüstü boyutlarda artmıştır. Bunun sonucunda 1979 yılında yaklaşık 452 milyar lira olan iç borçlanma bugün 170 milyar dolar düzeyine çıkmıştır. Bu yapı borcun borçla ödenmeye çalışıldığı bir kısır döngü şeklinde ifade edilmekte ve iç borç ödemeleri yoluyla kaynaklar belirli kesime aktarılmaktadır. Bu uygulamalarla son yıllarda, özelleştirmelerle, halkın vergileriyle kurulan Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) yerli-yabancı tekellere peşkeş çekilmiş ve çekilmeye devam edilmektedir. Çalışanlara sıfır zam önerilirken, emeklilere yılda %10-12 zamma bile karşı çıkıp “ne yapalım olanaklarımız bu kadar” diyen iktidarlar, son yıllarda iç borçlanmadan fazlasını karaparacı, süpekülâtör, rantiye hortumculara gönül rahatlığıyla aktarmışlardır.
Diğer taraftan, ülkenin ekonomik ve sosyal sorunları ile bir bütünlük içindeki önemli bir sorunu da her geçen gün ağırlaşan işsizlik sorunudur. “Sosyal Devlet” anlayışının terkedilerek, devletin ekonomiyi yönlendirmedeki rolünü enaza indirip, moda deyimle devlet küçültülerek sorunun kapitalist piyasa kurallarının serbest işleyişine terkedilmesi yaklaşımı olumsuz sonuçlar vermiştir. İşsizlikteki artış, çalışanlara yönelik ekonomik bir baskı aracına dönüşmüştür. Özellikle son dönemde baskısını giderek arttıran işsizlik olgusu, çalışanların gelirlerini geriletme doğrultusunda önemli bir araç olarak kullanılmaya başlanmıştır. Devletin harcamaları içinde savunma ve iç güvenlik harcamaları arttırılırken, sosyal refah harcamaları sürekli olarak kısılmaktadır. Son yıllarda işçilerin işyerinden aldıkları net gerçek ücrette bir azalma olduğu gibi, ücretlilere sosyal refah harcamaları yoluyla devletin yaptığı katkılar da azaltılmıştır. Böylece ailelerin gerçek gelirlerindeki düşmeler, net gerçek ücret verilerinde gözükenin de üstündedir.
Uygulanan ekonomik politikalar toplumsal yapıyı çürütmektedir. Gelirlerin azalması, gelir dağılımındaki adaletsizliğin artması, işsizliğin yaygınlaşması, geleceğe güvenle bakamama gibi nedenlere bağlı olarak; ahlaksızlık yaygınlaşmaktadır, kendini satanların sayısı artmaktadır, intiharların sayısı rekor düzeydedir, uyuşturucu madde kullanımı yaygınlaşmaktadır, insanların şans oyunlarına umut bağlama eğilimleri artmaktadır. Halkımız geçmişten miras kalan dayanışma, dostluk, sadakat gibi sağlıklı ve anlamlı değerlere saygısını yitirmiş, köşeyi dönme hayali içinde yuvarlanan, duyarsız bir topluma dönüştürülmek istenmektedir.
Bugün dünya artık büyük ve tek bir kapitalist ekonomik bütünlük içinde faaliyet göstermektedir. Tarihin bu döneminde dünyaya egemen olan kapitalist-emperyalist ekonomik yaklaşım, sosyalist, devrimci bir anlayışla emekçi halkın gücüne dayanarak bağımsızlığına ısrarla sahip çıkmayan her hangi bir ülkenin kendi ekonomik çizgisini izlemesini ya da “kendi kendine yeterlilik” politikası sürdürmesini hemen hemen olanaksız duruma getirmiştir. Egemen kapitalist anlayışa göre, bugün ülkeler arasındaki ilişkilerin temel ögesi “pazar ekonomisine” dayalı işbirliğidir. “Ekonomiye devlet müdahalesinin ve devletin ekonomide yönlendirici rolünün azaltılması” anlayışının bu kapsamda ortak çıkarlar açısından geniş olanaklar sağladığı ileri sürülmektedir. Ancak özellikle gelişmekte olan ülkeler bakımından bu politika, çeşitli riskleri ve sorunları kapsamaktadır: Kuzey-Güney ikilemi, yani dünyanın Kuzeyi’ndeki endüstrileşmiş ülkeler ile Güney Yarımküre’deki gelişmekte olan ülkeler arasındaki büyüyen ekonomik ve sosyal farklılık, metropol emperyalist ülkeler-yeni sömürge ülkeler çelişmesini gözler önüne seriyor.
Türkiye’ye 24 Ocak Programını dayatan kapitalist-emperyalist cephenin çeyrek yüzyıldır dünya çapında süren ekonomik, sosyal ve siyasal saldırısı son yıllarda askeri saldırı ve işgallerle dayanılmaz boyutlar kazandı. Bu topyekün saldırıya tepki olarak son yıllarda bütün dünyada demokrasi ve sosyal adalet ilkelerini yeniden ön plâna çıkarma eğilimlerinin halk tabanında yeşerdiği gözlenmektedir. Bu eğilim, önemli bir gelişmenin başlangıcı olarak algılanabilir. Bu yeni yaklaşımın özünde geniş emekçi yığınları ve halkları temel alarak onların ortaklaşa ürettikleri, yönettikleri ve sosyalistce paylaştıkları; sağlığın, eğitimin, ulaşımın, barınma sorununun çözüldüğü, kadın-erkek eşitliğinin, bütün halkların kardeşliğinin sağlanacağı bir düzeni, sosyalizmi öne koyma eğilimi yatmaktadır. Ülkemizde bunu yapacak olan, yukarda sayılan katmanları bir araya getirecek, onları aynı amaçlar için mücadeleye örgütleyecek olan, bu yığınlara programıyla, birikimiyle yol gösterecek olan proletaryanın partisidir, Mustafa Suphi’lerin ve İsmail Bilen’lerin Türkiye Komünist Partisi’dir (sakın burjuvazinin himayesinde ortalıkta dolaşan sahtesiyle, SİP’le karıştırılmasın), bilimsel sosyalizm’dir, Marksizm-Leninizm’dir.
Bütün dünyada globalleştiklerini savunan emperyalistlere, kapitalistlere ve işbirlikçilere karşı topyekün mücadeleyi, her ülkede ve bölgede o ülkenin ve bölgenin somut koşullarına uygun şekilde, bıkmadan, usanmadan savunarak, buna göre örgütlenerek ve daha çok mücadele ederek başaracağımızı biliyoruz, inanıyoruz. ÜRÜN enternasyonalist mücadele geleneğine bağlı olarak bu topyekün mücadeleyi ülkemizde hayata geçirmek için savaşıyor, savaşacaktır.

 
Yazarın Diğer Yazıları
 Yirmibeşinci Yılında 24 Ocak 1980 “İstikrar Programı”
 PAŞABAHÇE DİRENİŞİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
 YOLCULAR VE HANCILAR
 DUR DEMEDİKÇE
 BİR SENDİKACI DAHA ÖLDÜRÜLDÜ

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS