Sosyalist Dergi: 19 |  ÜRÜN |
Sömürgeciliğin Diyalektiği

Sömürgecilik, kapitalizmin özünde yatan bütün iğrençliklerin açığa çıkmasına neden olur. İşgal ettiği ülkenin halkını köleleştiren, kaynaklarını talan eden, çıplak sömürüyü kural, işkenceyi olağan kılan sömürgeci güçler, insanlığın sömürü ve zulme karşı binlerce yıllık  direniş birikiminden süzülüp gelen bütün değerleri ayaklar altına alırlar. Irkçı nefreti ve şiddeti kapitalist şirketlerin kâr hırsının hizmetine koşanlar, adım adım uygarlıktan ve insanlıktan uzaklaşırlar. “Geri halklar”a uygarlık götürme adına vahşete dönüş yaşanır.
Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da işgal orduları keyfi tutuklamalar, yargısız infazlar yapar; yapılanlar, sömürgeci metropollerde suyun başını tutanlar tarafından hoş görülür. Çünkü, George Bush’un deyişiyle, “asil bir dava” söz konusudur, bu asil dava için biraz sabırlı olmak gerekir, hukuk, uygarlık ve özgürlük nedir bilmeyen halkları özgürlük dünyasına çekmek için bir geçiş dönemine ihtiyaç vardır, değil mi ya, efendim, bozgunculuk yapmanın, pişmiş aşa su katmanın ne gereği vardır şimdi?
İşgal askerleri evleri basar, mahalleleri kuşatır, direnenleri işkenceye götürür, tecavüzler, soygunlar yapar; sömürgeci medya ve akademisyenler mazeret üretir: Ne de olsa, “barbarlar”a demokrasiyi öğretmek zor iştir. Despotizm evet, ilke olarak kötüdür ama, doğruyu söylemek gerekirse, biraz “vahşi” ve “akılsız” oldukları besbelli bu yerliler, tıpkı yaramaz çocuklar gibidir, biraz dayak yiyince hizaya girecek, doğru yolu bulacaklardır. Yapılanlar aslında onların yararına yapılmaktadır, ama ne yazık ki, bunu anlamamaktadırlar. Akılsızlık işte! Kendilerini zalim diktatörlerden kurtaran ordumuza minnet duyacaklarına, nankörlük etmekte, sırf onları kurtarmak için denizler ötesinden gelen askerlerimize kurşun sıkmaktadırlar. Öte yandan, seçimle başa gelen saygın ve meşru yöneticilerimizin iyi niyetinden, demokratik inançlarından kuşkuya düşmek için hiç bir neden de yoktur, değil mi efendim?
Sömürgeciler, işi büyütür, direnişçileri yok etme gerekçesiyle toplama kampları kurar, ölüm mangaları oluşturur. Özgürlükçülüğü kimselere bırakmayan sömürgeci aydınlar sadece mırın kırın eder, kırık dökük cümleler kurar, ne söyledikleri, neyi savundukları, neye karşı çıktıkları bir türlü anlaşılmaz.
Yerli halkların ölüm, yıkım, talan ve ırkçı aşağılama şeklini alan bu kerameti kendinden menkul “uygarlık ve özgürlük götürme seferi”ne direnişi büyüyünce, canına tak eden kitleler ölümü göze alıp kendi kaderlerini kendileri belirlemeye başlayınca, sömürgeci beylerin sinirleri daha da bozulur. Ellerinde yeterli güç vardır nasıl olsa, kendini bilmez yerlilere hadlerini ne pahasına olursa olsun bildireceklerdir. Uçaklar, tanklar, toplar harekete geçecektir. Yerlilere kimin patron olduğu gösterilecektir. İşte o kadar! Bombalamalar artar, koca semtler ve şehirler yerle bir edilir, tarlalar ve ormanlar yakılır, katliamlar düzenlenir.
Bütün bu yapılanlar metropol ülkede görmezlikten gelinir, yok sayılır. İşkence, kıyım, zulüm olağanlaşır, işin gereği sayılır. Çünkü artık kanıksanmıştır, haber değerini kaybetmiştir. Medya ele almaz, üniversite araştırmaz. Olan bitenler unutuluşun kucağına terk edilir. Tek tük itiraz edenlere yufka yürekli acemi çaylak muamelesi yapılır, çünkü efendim, barbarlara barbarca davranmaktan başka çare yoktur! Vicdanlar iyiden iyiye nasırlaşır.
İşte bu noktada sömürgeci vahşetin açtığı yaralar kangrenleşir; kangren bütün vücuda yayılır, artık sömürgeci ülkenin kendisi de vahşetin esiri olur. Sömürgeden yayılan zehirler metropol ülkeyi de kasıp kavurur. Sömürgeci işgali başlatan ve sürdüren yönetim, artık kendi ülkesinin emekçilerine, muhaliflere, aykırı saydığı herkese sömürge halkına reva gördüğü muameleyi yapmaktan kendini alamaz. “Barbar halklar”a demokrasi götürmek adına yola çıkanlar, artık demokrasinin lüks olduğu sonucuna varırlar. “Demokratik sömürgecilik” diye işe başlayanlar, oyunun kurallarının değiştiğini ilan ederler, özgürlüklerin artık metropol ülkede de kısıtlanabileceğini ve hatta kısıtlanması gerektiğini öne sürerler, lafını sakınma gereği bile duymadan İnsan Hakları Bildirgesi’nin askıya alınabileceğini haykırırlar. Süreç tamamlanır, faşizm egemenliğini ilan eder. Sömürgeciliğin bizatihi faşizm demek olduğu, demokratik sömürgeciliğin asla olamayacağı bir kez daha ayan beyan görülür.
İşte hepimiz bugün bu süreci yaşıyoruz. Filistin’in, Afganistan’ın, Irak’ın diri diri boğazlanmasına göz yumanların, aslında bütün dünyanın faşizmin işgali altına düşmesine onay verdikleri artık anlaşılıyor. Bakın, bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin adalet bakanlığı koltuğunu işkenceye olur fetvasını veren bir hukuk profesörü işgal ediyor. Terör şüphelilerinin Cenevre Sözleşmesi hükümlerinden yararlanamayacağını, bu kişilere işkence yapılabileceğini ve mahkemeye çıkarılmadan istenildiği kadar hapsedilebileceğini savunarak Guantanamo toplama kampının ebeliğini yapan Alberto Gonzales, bugün dünya kapitalizminin baş ülkesinin adalet, evet evet, yanlış okumuyorsunuz, adalet bakanı! Ve şu anda, Guantanamo’da süresiz tutuklular, son çare olarak açlık grevi yapıyor, ölüm orucuna yatıyor. Amerikan yönetimi ise her türlü hukuk kuralını ayaklar altına almaktan vazgeçeceği yerde tutukluları “hayata döndürüyor”!
Guantanamo’ya ses çıkarılmadı, Irak’taki Ebu Gureyb cehennemi yaratıldı. Ebu Gureyb’e yeterince tepki gösterilmedi, bütün suç alt kademede birkaç beyinsiz zalim askerin sırtına yüklendi, yapılan zulüm  bir istisna sayılarak geçiştirildi. Şimdi ABD’nin kendisine kölece bağlı ülkelerde kayıt dışı gizli işkencehaneler zinciri kurduğu ve işlettiği açığa çıktı. Polonya, Romanya, Tayland, Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün ve kimbilir başka hangi taşeron ülkenin gizli işkence merkezlerinde birçok insanın her türlü denetimden uzak bir şekilde yıllardır tutulduğu anlaşıldı. Neo-liberal kapitalizm kayıt dışılığı ve taşeronlaştırmayı ekonomide sosyal ve ekonomik hakların yok edilmesi için temel yöntem olarak kullandığı gibi, siyaset ve hukuk alanında da temel özgürlüklerin yok edilmesi ve işkencenin yaygınlaştırılması için kullanıyormuş demek ki.
Bakın, İngiltere başbakanı Tony Blair, Londra’daki bombalamalardan sonra üstüne basa basa oyunun kurallarının değiştiğini ve İnsan Hakları Bildirgesi’ni askıya alabileceklerini söyledi. Polise şüpheli kişileri doksan gün süreyle mahkemeye çıkarmadan gözaltında tutma yetkisi veren, savunma haklarının kökten budandığı özel mahkemeler kurulmasını öngören bir yasa tasarısını Parlamento’ya sundu. Avam Kamarası, İşçi Partisi üyesi milletvekillerinden büyük bir grubun da liderlerinin faşist teklifini geri çevirmesiyle doksan günlük gözaltı süresini reddederek Blair’in planlarını sekteye uğrattı. İkinci oylamada uzlaşma amaçlı altmış günlük gözaltı teklifi de reddedildi. Ne var ki, üçüncü oylamada yirmi sekiz günlük teklif kabul edildi. Yirmi sekiz günlük gözaltı süresinin ne ağır işkencelerin kapısını açacağını bilen bilir. Sekiz saati aşmayan klasik gözaltılardan nereye gelindi, görüyor musunuz! Demokrasinin beşiği olmakla övünen İngiltere’de demokrasi burjuva anlamıyla dahi kuşa çevrildi.
Bütün Avrupa ve Amerika’da müslüman halk, Hitler dönemi Almanyası’ndaki Yahudiler’in durumuna getirildi. Araplar, Türkler, Pakistanlılar, esmer tenliler, renkli halklar, bütün üçüncü dünyalılar, ırkçı nefretin ve ayrımcılığın boy hedefi yapıldı. İngiltere’de polis  sırf şüphe üzerine metroda Brezilyalı bir göçmeni göz göre göre öldürdü. Fransa’da polis kovaladığı üç genci bir trafo merkezine kıstırarak ölümün kucağına attı, iki Afrikalı genç öldü, bir Türkiyeli genç ağır yaralandı. Irkçı İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy, göçmen gençleri şiddetle yola getirilmesi gereken ayak takımı olarak niteledi. Bu durumda, Paris’in yoksul semtlerini saran öfke seline ve ırkçı aşağılamanın uygulayıcısı polis kuvvetlerine karşı eylemlerin bir isyana dönüşmesine şaşılır mı? Rüzgar eken fırtına biçer elbette.
Hitler faşizminin Yahudileri duvarlarla çevrili gettolara tıkması gibi, İsrail Batı Şeria’da Filistinlileri binlerce kilometrelik bir duvarın ardına tıkıyor. Avrupa Birliği, sınır denetimlerini sıkılaştırarak  Avrupa’yı göçmenlere kapalı bir kaleye çevirdiği yetmiyormuş gibi, İspanya-Fas sınırı boyunca bir duvar dikmeye karar verdi. Aynı şekilde, Amerika, güney Amerikalı göçmenlerin geçişini engellemek için Meksika sınırını aşılmaz bir kaleye çevirmekle yetinmiyor, Amerikalı bir senatörün önerisiyle bütün sınır boyunca bir duvar dikilmesini tartışıyor. Tıpkı büyük şehirlerde kale gibi korunaklı site duvarlarıyla kendilerini emekçi halktan ayıran kapitalist zenginler gibi, Avrupa ve Amerika da kendilerini üçüncü dünya halklarından fiziksel olarak da ayırıyor. Kapitalist hiyerarşiye uygun olarak sınıfların ve halkların yaşama ve hareket alanları belirleniyor, mekânlar yeniden çiziliyor, zenginler kendilerinden daha aşağıda gördükleri yoksul kesimleri surların ardına sürüyor. Yoksul sınıf ve halkların çektiği acıların, içinde yaşadıkları sefaletin, karşılanmamış maddi ve manevi meşru özlemlerinin doğurduğu toplumsal öfke dalgası önünde bu modern kapitalist kale surları acaba ne işe yarayacak?
Dünyanın en zengin ve en gelişmiş ülkesi olmakla övünen Amerika’da  New Orleans şehrinin sular altında kalmasına, 1300’den fazla yoksul (ve çoğu karaderili) insanın ölmesine ve on binlercesinin evsiz kalmasına yol açan Katrina tayfununun Irak işgaline yüz elli beş bin asker, binlerce uçak, her çeşit ölüm aracı ve milyarlarca dolar ayıran Bush yönetimi tarafından nasıl ele alındığını (daha doğrusu alınmadığını) televizyonlardan izlemişsinizdir. Geliyorum diyen doğal bir felakette sadece paraları ve arabaları olmadığı için şehri terk edemeyen on binlerce yoksula kamu eliyle otobüs bile tahsis etmeyen ve göz göre ölüme terkeden bir yönetim rezaletini naklen seyretti bütün dünya. Felaket sonrası kurtarma çalışmalarını da eline yüzüne bulaştıran, insanları aç ve açıkta bırakan, hayata değil, ölüme yatırım yapmayı tercih eden, sorumsuz ve beceriksiz bir zenginler yönetiminin aczi gerçekten sarsıcıydı. Zengin ve pırıltılı Amerika’nın öteki yüzü, yoksul ve sefil yurttaşlarını defterden silmiş Amerika işte karşımızda duruyordu. Dünyanın dört bir köşesinde ve Amerika’da birçok kişi aynı yorumu yaptı: Amerika hakikaten çürümüş!
Bush yönetiminin gözdelerinden, ünlü  yeni-muhafazakâr Willam Bennett’in daha geçenlerde, 28 Eylül 2005’te söylediklerine bakalım bir de. Bennett, az buz bir insan değil. Terörizme Karşı Zafer İçin Birleşmiş Amerikalılar Vakfı’nın başkanı. 1985-1988 yılları arasında Ronald Reagan yönetiminin Eğitim Bakanı. 1989-1990 yılları arasında Baba George Bush yönetiminin Uyuşturucuya Karşı Mücadele Ajansı Başkanı. 1993’te yazdığı The Book of Virtues (Erdemler Kitabı) sayısız baskı yapmış. Erdem ve ahlak konusunda verdiği konferanslar tıklım tıklım doluyor. “Amerika’da Sabah” adlı bir radyo programı var. Bennett’in Amerika’yı yönetenlerin zihniyet dünyasını temsil ettiği herhalde rahatlıkla söylenebilir. Şöyle demiş Bennett: “Bu ülkede şayet suç oranını düşürmek istiyorsanız, eğer tek amacınız buysa, doğacak her siyah bebeği kürtajla alırsınız ve suç oranını düşürürsünüz.” Dervişin fikri neyse zikri de o. Irkçılık, nefret, soykırım zihniyeti iktidarda.
Bakın, Irak’ın elinde kitle imha silahlarının bulunduğunu iddia ederek bu ülkenin işgaline bahane sağlamak için, Başkan Bush’un en yakın adamlarının her türlü kanunsuzluğa başvurduğu, sahte belge düzenlemek, yalan haber yazdırmak, şantaj, tehdit dahil her yolu mubah gördüğü, bunları yaparken İngiltere Başbakanı Tony Blair’den ve İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’den yardım  aldığı ortaya çıktı. Şimdilik ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in en yakın danışmanı Lewis Libbie’ye uzanan ve Başkan Bush’un en yakın danışmanı Karl Rove’u ve ardından doğrudan doğruya Dick Cheney’i içine alacağı tahmin edilen skandalda, Washington, Londra ve Roma’da devletin en tepe noktalarında görev yapan kadroların birer suç şebekesi gibi hareket ettiği ve kendi yasalarını bilerek ve isteyerek defalarca çiğnedikleri açıklandı. Büyük kapitalist şirketler, sivil ve asker yüksek devlet görevlileri ile medya ve üniversite dünyasının seçkinlerinden oluşan uluslararası yeni-muhafazakâr şebekenin, hem gözlerine kestirdikleri ülke halklarını köleleştirmek, hem kendi halklarını savaşa sürüklemek için tipik birer mafya çetesi gibi davranmış oldukları belgelendi.
Eskiden Avrupa ve Amerika yönetimleri, bir yandan üçüncü dünyada darbeleri, sıkıyönetimleri kışkırtır ve el altından işbirlikçilerin her türlü pisliğine ortak olurken, bir yandan da, ne kadar göstermelik de olsa, Türkiye’ye ve bütün üçüncü dünya ülkelerine insan hakları dersi verir, işkenceye ve hukuk ihlallerine karşı üst perdeden konuşurlardı. Şimdi 12 Eylül faşizminin uygulamaları, Diyarbakır, Mamak ve Metris işkenceleri, Susurluk çetelerinin işleri, doksan günlük gözaltılar, kaybedilen muhalifler, yargısız infazlar, özel mahkemeler, gizli hapishaneler, “hayata dönüş” operasyonları, “bin operasyon” yapmakla övünen baş işkenceciyi adalet bakanlığıyla ödüllendirme rezaletleri ABD ve İngiltere’den başlayarak kıta Avrupası’na yayılıyor. Eskiden kapitalist dünyanın bağımlı kenar ülkelerine özgü sayılan olağanüstü hukuksuzluk ve yolsuzluklar, artık metropol ülkelerin de tipik özelliği haline geldi. Üçüncü dünya uygulamaları birinci dünyanın normu oldu. Sömürgeci işgaller kapitalizmin lağımlarını yeniden patlattı, artık dünyanın en mutena semtleri, vitrinlik bölgeleri de lağım içinde yüzüyor. Sömürgeciliğin diyalektiği bir kez daha hükmünü icra ediyor.
Yirminci yüzyılı yaşadık. Eski sömürgecilikten yayılan zehirin “uygarlık kaleleri”ni nasıl ele geçirdiğini gördük, dünya savaşlarından, soykırımlardan,  faşizmden geçtik. Yirmi birinci yüzyılda yeni sömürgecilik yine aynı şeylere yol açmaya başladı. Sömürgeciliğe ve onu üreten kapitalizme karşı sesimizi yükseltmedikçe lağımlar içinde birer böcek gibi yaşamak zorunda kalacağımız bir döneme girdik. İnsanlığımızı hatırlayıp sorumluluklarımızın gereğini yapmanın vakti geldi de geçiyor. Ne dersiniz?



 
Yazarın Diğer Yazıları
 Cengiz Çandar’ın Yeni Hedefi
 Yanlış Tarih, Yanlış Politika
 Ordu ve AKP
 Hesap Vakti
 Akıl Tutulması
 Tarih Hızlanıyor
 Merhaba
 Gündemden
 Haydi, Devrimci Dayanışmamızı Göstermeye
 Libya Gündeminden
 1 Mayıs Gündemi
 Seçimden Önce
 12 Haziran 2011 Seçiminde Tutumumuz
 12 Haziran 2011 Seçim Sonuçları
 Seçimden Sonra

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS