Sosyalist Dergi: 24 |  ÜRÜN |
TKP’liler Buluşuyor 15’leri Anma Etkinliği

10 Eylül 1920’den beri aynı yolda tereddütsüz yürüyenler, Türkiye Komünist Partisi’nin kurucularını, Karadeniz’de öldürülmelerinin 87. yıldönümünde Türk Tabipler Birliği’nin Cağaloğlu’ndaki merkezinde, Sevinç Özgüner Toplantı Salonu’nda 27 Ocak 2008 Pazar günü “TKP’liler buluşuyor 15’leri Anma Etkinliği” ile andı.

TKP emektarı Bekir Karayel “Mustafa Suphi ve arkadaşlarının anıldığı bir etkinlikte açılış konuşması yapıyor olmaktan gurur duyduğunu” söylerken, “bugün Onbeşler’in yolunda, onlara layık olarak yürümek gerektiğini” belirtti. “Bu açıdan Ürün çevresinde toparlanan yoldaşlarımızı tebrik ediyorum” diyen Karayel, zafere olan inancını vurguladı. “TKP yaşadı, yaşıyor ve hep yaşayacak” diyerek konuşmasına son verdi.

Yapılan panelde Ürün Sosyalist Dergi’den Yalçın Vural “Mustafa Suphiler ve Günümüzde Anayasa Tartışmaları”, Sosyalist Emek Hareketi (SEH) Yürütme Kurulu’ndan Ertuğrul Kürkçü “Savaş, Barış ve Sınıf Mücadelesi” ve Anayasa Kadın Platformu’ndan Hülya Gülbahar “Anayasa ve Kadın Hakları” konusunda konuştu.

Açılış konuşması ile panel konuşmacılarının sunumlarını yayınlıyoruz.


Açılış Konuşması

Bekir Karayel


Hepinize merhaba çok değerli yoldaşlar!

22 Temmuz 1918 tarihinde Merkezi Müslüman Komiserliğinin Moskova’daki binasında açılmış olan Türkiye Sosyalistleri Konferansına başkan seçilmesi dolayısıyla Mustafa Suphi yoldaş konuşmasına şöyle başlamış:

“Aziz yoldaşlarım! Beni konferansınıza reis intihabınızdan [seçmenizden] dolayı büyük teşekkürler ediyorum.”

Ben de onu örnek alarak Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmelerinin yıldönümünde onları anma ve yaşatma toplantısını organize eden Ürün çevresinde toplanmış yoldaşlara bu toplantıyı açma konuşmasını yapmak için beni intihap etmiş olmalarından dolayı onun deyimiyle büyük teşekkürler ediyor ve saygıyla, sevgiyle selamlıyorum!

Bu konferansta Mustafa Suphi başkanlığında 5 kişiden oluşan Merkezi Komite kurulmuştur. Bu komitenin yaptığı olağanüstü çalışmalara baktığımda teferruata girmek elbette mümkün değildir. Ama denilebilir ki, bu çabalar sonucunda 1 Eylül 1920’de Bakü’de Doğu Halkları Kurultayı toplanabilmiş, 10 gün sonra da yani 10 Eylül 1920’de Türkiye Komünist Partisinin kurulması mümkün olmuştur. Hepinizin bildiğini tahmin ettiğim bu bilgileri tekrarlamam onları örnek almanız, onların ışık tuttuğu yoldan yürümeniz, onların gösterdiği gayreti gösterebilirsek bizler de onlar gibi arzuladığımız emele ulaşabiliriz düşüncesini canlı tutmak içindir. Bizlerin bu yüce hedefiyse hepimizce malum. Ama gene de tekrarlamakta yarar görüyorum. Onlar yarattıkları eseri yaşatabilme uğruna canlarından oldular. Bizlerin onlardan kalan bu büyük eseri, yani TKP’yi yaşatabilmek için ve bizlerden sonra gelecek kuşaklara devredebilmek için, başka bir deyişle eseri yaratanlara layık olabilmek için her türlü fedakarlığı göze alarak çalışmamız gerekmektedir. Bu uğurdaki çalışmalarımızı yürütebilmek için Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı örnek almamız da yeterli değil kanaatindeyim. Fazla zaman harcamamak için konuşmamı uzatmak istemiyorum. Sadece Mustafa Suphi’nin konferanstaki konuşmasının son cümlesini tekrarlamakla yetiniyorum.

“Yaşasın kızıl ışıkları insaniyet ufkunda görülmeye başlayan Enternasyonalizm

Tekrar tekrar saygılar ve sevgiler...

TKP yaşadı, yaşıyor ve hep yaşayacak!



Mustafa Suphiler ve Günümüzde Anayasa Tartışmaları

Yalçın Vural


Ülkemizde sosyal, siyasal, ekonomik ve hatta coğrafi olarak çürümenin ve yozlaşmanın alabildiğine arttığı, işçi ve emekçilerin alabildiğine yoksullaştığı şu günlerde dinci AKP tarafından bir anayasa tartışması başlatıldı. Türbanın (siyasi islamın simgesi) merkeze yerleştirildiği bu tartışmalarda ekonomik, demokratik, siyasal hak ve özgürlükleri daha da kısıtlanacak olan işçi ve emekçi yığınlar kendi sorunlarından uzaklaştırılarak sahte bir Laik-Dindar veya Asker-Sivil suni tartışmasının figüranı yapılmak isteniyor. İşçi ve emekçiler adeta kapitalist sömürünün demokratik mi olsun otokratik mi, laik mi olsun dinci mi, milliyetçi mi olsun yurtsever mi ikilemlerine zorlanarak bir tercih yapmaya itiliyor. Sermaye sınıfının çeşitli fraksiyonlarının sömürüden daha fazla pay almak ve iktidarda daha fazla söz sahibi olmak için her türlü etikten ve samimiyetten yoksun olarak yürüttüğü bu tartışmalarda ülkemizdeki sol hareketlerden de sesler yükseliyor. Ne var ki, işçi ve emekçilerin çıkarlarının ve alternatif bir iktidar (sosyalizm) anlayışının sahibi olması gereken sol hareketlerin büyük bir bölümü Milliyetçilikten–Yurtseverlik, Türbandan–Özgürlük, Ordudan–Devrimcilik, AKP’den de Solculuk üreterek katıldığı bu tartışmalarda sermaye sınıfının laik-dinci veya asker-sivil başlıklarıyla anayasa üzerinden yürüttüğü suni gündeme hapsoluyor. Bu sahte taraflaşmaya alet oluyor. Adeta kapitalist düzenin bekçiliğini ve burjuva cumhuriyeti koruma ve kollama görevini üstleniyor. Ayrıca sömürünün türbanlı mı yoksa türbansız mı olması, yoksulluğun ve açlığın askerî mi yoksa sivil mi olması anlamına gelen bu tartışmalar açlık ve yoksulluk sınırında yaşayan milyonlarca emekçinin gerçek gündemini de yansıtmıyor. Oysa genel olarak solun anayasa tartışmaları üzerinden de olsa sömürüden kurtulmak için nasıl mücadele edilmesi, mücadelenin daha geniş yığınlara ulaştırılması için hangi kazanımların elde edilmesi, bu kazanımların hangi yol ve yöntemlerle toplumsallaştırılması başlıklarından oluşan gerçek gündemi tartışılan anayasanın kendisinin değil ama tartışmaların bir tarafı olarak işçi ve emekçileri gündemine sokması gerekirdi. Ne yazık ki bu başlıklarda çok cılız ve yetersiz sesler çıktı. Kendine sınıf partisi diyen kimi sol hareketler ise yaptıkları önermelerde bu ülkenin sınıf mücadeleleri tarihinden kopuk ve tarihsel arka planı (Mustafa Suphi ve geleneğini) ya yok sayarak ya da çarpıtarak günü kurtarmaya çalıştı. Bu nedenle günümüzdeki anayasa tartışmalarına geleneksel TKP’ye bağlı kalan komünistler olarak bizler Mustafa Suphi’nin (15’lerin) katledilişinin 87. yılında, onların ve onların kurucu önderi olduğu tarihsel Türkiye Komünist Partisi’nin görüşleri doğrultusunda, ışık tutmaya çalışacağız. Bunu üç nedenle yapacağız; 1) Ortalıkta komünist adıyla dolaşan ve bu mirasın üzerinden siyaset yapmaya çalışan tarih çarpıtıcılarının, mirasımızı hovardaca tüketmeye çalışan miras avcılarının yapmaya çalıştığı tahribatı önlemek. 2) Günümüzde mücadeleye atılan genç komünist adaylarının tarihimiz hakkında doğru bilgi sahibi olmalarını sağlamak. 3) İktidar mücadelesinde günümüz anayasa tartışmaları üzerinden tarihsel bir perspektifle dünü bugüne, bugünü de yarına bağlamak.


Anayasaların tarihsel kökü, içeriği ve biçimi

Anayasa genel olarak bir devletin yönetim biçimini ve içeriğini belirleyen temel kanunlardır. Başka bir deyişle devleti elinde tutan iktidar sınıfının kendisini meşrulaştırma aracıdır. Tarihte ilk anayasalar her ne kadar Babiller tarafından oluşturulmuş olsa da modern çağın ilk anayasaları feodalizmin bağrında ortaya çıkan kapitalizmin gelişmesiyle yürürlüğe girmiştir. Yani ilk anayasalar feodal toplumda kralların ve aristokratların mutlak egemenliğine karşı burjuvazinin kimi ülkelerde iktidarı almak, kimi ülkelerde de iktidarı paylaşmak için giriştiği mücadelelerin sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu mücadeleler sonucunda sırasıyla 1648’de İngiltere’de, 1776’da ABD’de, 1792’de de Fransa’da yürürlüğe girmiştir. Ülkemizde ise 1876’da Osmanlı döneminde, 1921’de kurtuluş savaşı sırasında, 1924’te de Cumhuriyet döneminde ilk anayasalar yürülüğe girmiştir. Buradan da anlaşılacağı gibi feodal egemenlere karşı burjuvazinin yürüttüğü iktidar mücadelesi sonucu ortaya çıkan anayasaların sınıfsal bir konumu vardır. Başka bir deyişle anayasaların içeriğini toplumda egemen olan üretim araçlarının mülkiyet biçimi belirler. İnsanlığın tarihinde üretim araçlarının mülkiyet biçimine bağlı olarak iki tip anayasa oluşmuştur. Bunlar

Kapitalist (bireyci) anayasa

Sosyalist (toplumcu) anayasadır.

Kapitalist anayasa

Hukukunu üretim araçlarının özel mülkiyetini koruma ve kollama üzerine oluşturur. Bireyi ve bireyciliği temel alır.

Kendi sınıf çıkarlarını toplumun tümünün çıkarıymış gibi göstererek sömürüden kaynaklanan sınıfları ve sınıflar arası farklılıkları (eşitsizlikleri) yok sayar, üzerini örtmeye çalışır.

Özgürlükçü fakat eşitlikçi değildir.

Sosyalist anayasa ise

Hukukunu üretim araçlarının kollektif mülkiyetine (kamuculuğu) yerleştirme, geliştirme ve koruma üzerinden oluşturur. Toplumu ve toplumculuğu temel alır.

Burjuvazi dışındaki tüm sınıf ve katmanların aralarındaki eşitsizlikleri giderecek düzenlemeleri içerir.

Sadece özgürlükçü değil; eşitlikçi-özgürlükçüdür.

Bu nedenlerle içinde yaşadığımız kapitalist düzende her başı sıkıştığında burjuvazi tarafından önümüze getirilen anayasalara ve anayasa tartışmalarına işçi ve emekçilerin çıkarını merkeze koyarak bu tarihsel perspektif ışığında bakmak lazım. Bu perspektif ışığında günümüzde AKP’nin topluma dayattığı anayasayı ve anayasa tartışmalarını ele aldığımızda sanırım şu saptamaları yapmak doğru olur. Bu anayasa (taslağı)

Türkiye burjuvazisinin emperyalizmin yeni yönelimlerine eklemlenme çabalarının bir ürünüdür.

Türkiye’deki sermaye birikiminin ve dolayısıyla da burjuvazinin bileşiminde yaşanan değişikliğin (yükselen islami sermayenin) yarattığı ihtiyaçtan doğmuştur.

Genel olarak da yerli ve yabancı sermayenin ve emperyalist-kapitalist düzenin çıkarlarını merkeze koyan bir anayasa olacaktır.

Sonuç olarak da bu eksende yürütülen tartışmalar burjuvazinin çeşitli fraksiyonları arasında iktidarda kim daha fazla söz sahibi olacak tartışmalarıdır.

Bu saptamaların da gösterdiği gibi toplumu emperyalist kapitalizmin ve sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirmeyi amaçlayan bu çalışmalarda, işçi sınıfının çıkarlarının en ödünsüz savunucusu olan komünistler ne bu amacın, ne de bu amaçla hazırlanan anayasanın doğrudan tarafı olamaz. Liberal ve ulusal solcuların yaptığı gibi kapitalizmi tahkim eden burjuvazinin elini güçlendiren öneri ve çağrılar yapamaz. Yani kapitalist düzende burjuvazinin sınıf egemenliğinin adı olan demokrasi (demokrasicilik) oyununa alet olamaz. Çünkü kapitalizmin eskisiyle, yenisiyle yürürlüğe koyduğu tüm anayasalar eninde sonunda burjuvazinin egemenliğini hukuksal güvence altına alan ve burjuva demokrasisini mutlaklaştıran temel metinlerdir. Bu tartışmalara illa taraf olması gerekiyorsa  ki gerekiyor  o zaman bu tartışmalara kendi sınıfsal ve tarihsel projesinden yola çıkarak sınıf mücadelesini ileriye taşıyacak güncel mücadele başlıklarını (yani anayasada somutlanan demokrasinin kendisinden çok işçi ve emekçilerin demokratik haklarını) iktidar perspektifiyle toplumun gündemine sokarak taraf olmalıdır.

Çünkü anayasa sınıfsal bir metin olduğu kadar sınıf mücadelesinin hem bir mücadele aracı hem de mücadele alanıdır. O nedenle esas olarak 1936 Sovyet Anayasası gibi insanlığın bugüne kadar gördüğü en ileri anayasa örneğine sahip olan komünistler işçi ve emekçilerin karşısına kendi anayasalarıyla çıkmalıdırlar.


Komünistler açısından anayasa

Komünistler açısından tarihsel olarak da güncel olarak da anayasa bir toplum projesidir. Her toplum projesi gibi anayasa da iktidarda uygulanır. Ancak iktidara gelene kadar verilecek mücadele ve mücadelenin içeriği ve biçimi iktidarın olduğu kadar anayasanın da içeriğini ve biçimini verirler. Bu yüzden kapitalist düzende verilecek bir mücadelenin örgütlü olması, örgütlü olması için de örgüt gerekir. Günümüzün komünistler açısından en önemli başlıklarından biri olan örgütü ise (varolanları yetersiz bulup yeni arayışlara giren eski ve yeni tüm komünistleri düşündüğümüzde) uzaklarda aramamak gerekir. Bunun için geleneğimize bakmak ve geleneğimizi yaşatmak gerekir. Geleneğimizi yaşatmak için Mustafa Suphi’lere ve onların kurduğu Türkiye Komünist Partisine sahip çıkmak gerekir. Çünkü

Mustafa Suphi ülkemizdeki komünist hareketin geleneğinde Ekim Devrimi’nin içinde yetişmiş ilk ve tek önderidir.

Türkiye Komünist Partisi de Ekim Devrimi’nin deneyleri ışığında kurulmuş ve iktidarı hedefleyen ilk ve tek sınıf partisidir.

Gerek Mustafa Suphi gerekse Türkiye Komünist Partisi işçi ve emekçilerin çıkarları açısından kapitalizme alternatif ilk ve tek toplumsal bir projeye (sosyalizme ve sosyalizmin anayasasına) sahiptir.

İşte bu nedenlerle bugün komünistler açısından sorun burjuvazinin kısır anayasa tartışmalarına meze olmak değildir. Bugün sorun komünistlerin daha 1920’de oluşturdukları bu projeyi işçi ve emekçilerin gündemine yurtseverlik bayrağıyla değil sosyalizm bayrağıyla sokmak ve toplumsallaştırmaktır. Bunun için Mustafa Suphi’ler gibi günümüz komünistlerinin de

İdeolojik olarak düzenden ve düzenin değer yargılarından kopması gerekir.

Siyasal olarak sosyalist devrim perspektifine sahip olması gerekir.

Örgütsel olarak leninist bir örgüt anlayışına ve leninist bir örgüt işleyişine sahip olması gerekir.

Pratik olarak da yaşamının merkezine sınıf mücadelesini koyması ve bu mücadelede kapsayıcı olmasını bilmesi gerekir.



Savaş, Barış ve Sınıf Mücadelesi

Ertuğrul Kürkçü


Karadeniz’de kayıkçı kâhyası Yahya tarafından yok edilmelerinin üzerinden 80’den fazla yıl geçtikten sonra Mustafa Suphi’lerin davasının her gün yeniden, yeni insanlar tarafından ele alınıp sürdürülebileceğini görmek hepimiz için umut verici. Benim açımdan da bu toplantıya katılmak, ortak köklerimizin yeniden sürgün verişine tanıklık etmeme olanak verdiği için çok değerli. Davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim.

Dostoyevski modern Rus romanının kaynaklarından söz ederken “biz hepimiz Gogol’ün paltosunun altından çıktık” dermiş. Doğrusu, ben de kendimiz için, Türkiye sosyalist hareketi için bunu söyleyebilirim: Biz hepimiz Türkiye Komünist Partisi’nin paltosunun altından çıktık! Daha sonra o partinin üyesi olduk olmadık, programlarını beğendik beğenmedik bunlar bahsi diğer. Tarihsel bir süreç olarak baktığımızda kökümüz, kaynağımız olarak bu paltoyu benimsiyoruz. Daha sonra palto bizi sıkmış ya da dar gelmiş olabilir. Mont ya da parka giymeyi tercih etmiş olabiliriz, bu da bahsi diğer. Bu, bugünkü tartışmanın konusu değil, çünkü aktüel değil tarihsel bir tartışma yapıyoruz.

Öte yandan, bu toplantıyı planlayanların bir menkıbe anlatımının ötesinde, Mustafa Suphi’lerin davasını güncel meselelerle bağlayan bir bağlam oluşturmak istemeleri de çok anlamlıydı. O yüzden, bana da sordukları zaman “sen nasıl bir konu başlığı seçersin” diye, ben “Savaş, Barış ve Sınıf Mücadelesi” dedim. Çünkü, sanıyorum bugünle o günü bağlayabilen bir ortak maddi zemin de, o günden bu yana hep bir savaş zemininde duruyor olmamız... Yaklaşık seksen, doksan yıldır, bir yandan gizli açık sürüp giden bir iç savaşın parçası olmamız... Öbür taraftan, Türkiye’nin sürekli olarak dünyada süre giden çatışma ve ihtilaflarda aktif bir tavır alıp dünyanın en güçlü savaş makinalarından birisine sahip olması, bunu her zaman işletmesi, bir dünya savaşının içinden çıkıp bir başka dünya savaşına girmese bile dünyadaki temel askerî kutuplaşmada yer alıyor olması... ve nihayet son 30 yıldır Türkiye’yi kasıp kavuran Kürt savaşı dolayısıyla çoğu kez bütün bu çatışmalarda ve savaşlarda sanki çatışan iki homojen kutup varmış ve bu kutuplar aslında bir sınıf çatışmasında bağımsız milli ya da ideolojik davalar dolayısıyla karşı karşıya geliyormuş gibi basma kalıp bir anlayışın bugün çok daha fazla üzerimizi örttüğünü gözlemliyor olmam... Kendine “komünist”, “sosyalist” ya da “devrimci” diyenlerin çoğu kez, mesela, Mustafa Suphi’lerin hayatlarına mal olan Kurtuluş Savaşı içindeki iç savaşı görmezden gelerek kendilerini hâkim gücün yanına, onun devamcısı gibi koymaları ve böyle koydukları için açıklanamayan cinayeti o savaşın ana doğrultusundan bir tür sapma, bir anomali, aslında olmaması gerekirken olmuş bir şey gibi anmaları ve anımsamaları, aslında sadece pratikte değil aynı zamanda teoride de savaş, barış ve sınıf mücadelesi arasında süre giden bir gerilim olduğunu bize yeniden ve yeniden hatırlatıyor.

Aslını isterseniz son dönemde kaybettiklerimiz, yani, bizim kuşağımızdan kaybettiğimiz, hayatlarını dar ağacında kaybeden arkadaşlarımız bile bugün şu sözünü ettiğimiz hâkim yaklaşım çerçevesinde kendilerini infaz eden gücün sempatizanıymışçasına bir kere daha ve bir kere daha ve bir kere daha ve bir kere daha... yeniden kuruluyorlar. Dolayısıyla, savaş, savaşın tarafları ve bunlar arasında ve bunlara karşı bir üçüncü kutbun oluşmasıyla başlayan ve süre giden çatışmanın iyi anlaşılması, bütün bunları kavrayabilmemiz açısından önemli.

Ben bir de şu açıdan bu meseleyi  Savaş, Barış ve Sınıf Mücadelesi konusunu- ele almamızın yararlı olabileceğini düşündüm: İşin doğrusunu isterseniz, dünyada bir savaştan doğmuş olmayan pek az devrim var. Rus devrimine baktığımız zaman Birinci Dünya Savaşının yıkıntıları içerisinden çıktığını görürüz Bolşevik devriminin. Aynı dönemde Doğu Avrupa’da, Almanya’da ve Macaristan’da baş gösteren bütün devrimler de, yenilmiş olmalarına karşılık, Birinci Dünya Savaşına yol açan ve savaşın bu ülkelerin yenilgisiyle sonuçlanmasıyla patlak veren krizlerin içerisinden doğdular. Çin devrimi, Japon işgaline karşı savaştan doğdu. Vietnam devrimi Fransız istilasına ve daha sonra Amerikan işgaline karşı savaştan doğdu. Bütün ulusal kurtuluş devrimlerine baktığınızda göreceğiniz bunların Afrika’da olsun, Asya’da olsun, açık ya da örtük bir istilacı güce karşı savaştan doğduğudur.

Şunu demek istemiyorum tabii: Bir devrim olması için bir savaşa ihtiyacımız vardır! Hayır, savaşa ve devrime yol açan bir ortak, temel bir krizden söz etmemiz lazım. Bu kriz ya bir devrime yol açar ve devrim savaşı önler. Ya devrime yol açar, devrim savaşla bastırılmaya çalışılır yeniden bir başka tür savaş sürecine girersiniz, ya da devrim savaşı önleyemez, savaş -her neyse ölçeği- dünyayı, küreyi, kıtayı, ülkeyi harap ederken krizin içerisinden bir başka devrimci dinamik doğar.

Dolayısıyla, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Türkiye’ye gelerek mücadeleye dahil olmaları, dahil olmak için Kurtuluş Savaşı’nın en hararetli anlarından birini seçmiş olmaları bence tesadüf değildir ve kendileri açısından da stratejik olarak süreci doğru okuduklarının bir göstergesidir. Ancak, hayatlarını kaybetmiş olmaları, bu girişimlerinin bir başarısızlıkla sonuçlanmış olması kendilerinin yaptıkları taktik hatalar ile mi doğrudan doğruya ilgilidir, yoksa aslında, Türkiye’nin, o dönem Türkiyesi’nin maddi ve insani koşullarının, politik koşullarının bu açıdan onların başlattıkları süreci sürdüremeyecekleri kadar kısır olmasıyla mı ilgilidir? Ya da yönetici sınıfın, yönetici elitin aslında bütün bunları görerek çok önceden manevralarına başlayacak kadar alışılagelmiş olanın ötesinde bir yönetim kapasitesine sahip olmasıyla mı ilgilidir?

Ben kısmen ikincisinin ve üçüncüsünün önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü Mustafa Kemal, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmesinden bir hafta önce Meclis’te yaptığı bir konuşmada iki önemli şey söylüyor. Bu Meclis tutanaklarında var, çeşitli yayınlarda ortaya konuldu. Biri şu: Mustafa Suphi ve arkadaşlarını esas olarak bir sosyal ve ideolojik davaları olmayan “maceraperestler” olarak suçladıktan sonra “Rusya’daki prensip sahiplerine yaranmak” maksadıyla, “karışıklık çıkartmak gayesiyle” Türkiye’ye geldiklerini söylüyor. Fakat öte yandan ve bunun sonucu olarak ben doğrusu Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmelerinin hoş görülmesine ya da planlanmasına ya da bizzat buna yol açılmasına bu kabulün neden olduğunu ve bu mekanizmayla meşrulaştırıldığını düşünüyorum. Yani onları ortadan kaldıranlar şöyle düşündüler, şöyle düşünmelerine en yukarı kattan izin verildi ve bir örgüt bunun için çalıştı: “Bunlar memleketimiz için karışıklıktan başka bir şey ifade etmeyen dış güçlerin unsurlarıdır”.

Bu söylem ta en yukardan kuruldu, mekanizma böyle çalıştı. Ama bunun kadar önemli olan bir başka şey var. Bu sınıf mücadelesi noktasından bence bugüne de ışık tutan bir şey ki, bunların izlerini takip edeceğiz birazdan. “Gene de” diyor Mustafa Kemal bu konuşmasında, “komünizm bir fikrî cereyandır, modern dünyada yeri olan bir akımdır, dolayısıyla bu akımı sadece inzibati önlemlerle ortadan kaldırmak mümkün değildir. Öte yandan, o akımın anlaşılmasını sağlamak gerekir. Bu nedenle, biz bir tane kurdurduk” diyor. “Bizim kurdurduğumuz iyi olandır, komünistlik yapmak isteyen bu partiye gelsin, dışarıdan gelen partilere gelmesin”.

Şimdi, neredeyse hakikisiyle aynı anda kurulan devletin resmî komünist partisi örneği herhalde dünyada çok azdır. Bir tek Türkiye’dedir, diye ben biliyorum, anlayabildiğim, araştırabildiğim kadarıyla resmî, devlete bağlı bir komünist partisinin özgür gerçek komünist partisinden sadece 38 gün sonra ve devlet desteğiyle kurdurulduğu pek az deneyim vardır herhalde, ben bir tanesini dahi bilmiyorum. Fakat tabii daha sonra cin şişeden çıkınca şişedeki gibi durmuyor, bir kere “komünizm” lafını ciddiye alıp onun içerisine girenler de  o bakış açısından  rahat durmadıklarından sonunda o parti de kapatılıyor.

Diyeceğim şey şudur: Bu öylesine sert bir sınıf mücadelesidir ki, bunun kitlelere ulaşması, kitlelerin bilincine ulaşması öylesine risklidir ki, gerçekten komünizmin kitlelere ulaşmasını engellemek için burjuvaziye ait, devlete ait bir komünist partisi bile, zaman zaman, gerekebilir. 1920’de gerekmiş ve kurdurulmuştur. Dolayısıyla, Mustafa Suphi’lerin karşısında yer alanlar bu açıdan politikanın aygıtlarını, sınıf mücadelesinin araçlarını, manevra imkânlarını, örgüt ve teçhizatını kurmak ve kullanmakta son derece mahir kişilerdir, mahir bir ekipten söz ediyoruz. Bu, aşağı yukarı Osmanlı seçkinlerinin en kaymak tabakasıdır. Türkiye’de süre giden mücadele bakımından onlardan daha deneyimli asker-sivil bir ekip yoktur. Sınıf mücadelesinin işçiler ve emekçiler açısından çok alt düzeyde süre gittiği bir dönemde savaşın yol açtığı kriz içerisinde mevzi tutma yönünde atılmış olan adımları, bütün bu kapasiteyi kullanarak ortadan kaldırabilmişlerdir. Nitekim, komünistlerin tasfiyesini daha sonra Yeşil Ordu’nun, Çerkez Ethem kuvvetlerinin, Halk İştirakiyun Fırkasının tasfiyesi, daha sonra Mustafa Kemal’in diktatörlük yetkilerinin bütün döneme teşmil edebileceğinin anlaşılması üzerine harekete geçen liberal “İkinci Grub”un tasfiyesi izlemiş ve bütün ipler Kurtuluş Savaşı içerisindeki iç savaşın sonucunda Mustafa Kemal ve Kemalist ekibin eline geçmiştir. Nesnel durum bu.

Tabii, bunun işçiler ve komünistler için verdiği sonuç son derece kötü. Komünist Partisi tasfiye oldu, akım yeraltına inmek zorunda kaldı, işçi hareketleri başsız kaldı ve devlete bağlandı vesaire. Ama biz sadece bu açıdan bakmıyoruz. Neticeye baktığımız zaman şunu da tespit etmemiz gerekir ki, sultanlıktan cumhuriyete, yarı-feodal rejimden kapitalizme doğru geçişin yarattığı kimi tarihsel imkânlar vardır ve nitekim bunlar da Komintern ve dönemin diğer komünist hareketleri, uluslararası komünist hareket tarafından nesnel olarak değerlendirilmiştir. Bu bir şeydir, Kemalist rejimin işçilerin de rejimi olduğunu söylemek, Kemalist rejimin aslında komünizmin akrabası olduğunu söylemek başka bir şeydir. Bu tıpkı celladına aşık olan kurban psikolojisidir. Ve Türkiye sosyalist-komünist hareketini içten içe kısmen etkilemeye devam etmiştir. Dolayısıyla, kurtuluş savaşı içerisinde süre giden bu iç savaş ve bunun sonucunda gerçekleşen tasfiyeyle uluslararası sistem Kemalistler’de, aslında baştan korktukları gibi, Sovyetler Birliği’yle eklemlenecek, onunla bir blok oluşturacak bir güç değil, tersine bir burjuva düzeni, modern bir kapitalist rejim oluşturma arzusu oluşturduğunu görünce, savaştan barışa geçmek de çok kolay hale geldi. Lozan barışı, aslında Sevr anlaşmasını dayatanlar ile aynı masada imzalanabildi.

Barış ve savaş arasında ne oldu diye bakacak olursak, şüphesiz karşılıksız olarak güçler denendi. Ama şu da görüldü ki, aslında Türkiye’de doğmakta olan rejim, uluslararası kapitalist sistemin tamamlayıcı bir parçası olacaktır. Ona karşı değildir. Ekim Devrimi’nin bir parçası değildir. Ekim Devrimi dalgasının yarattığı kargaşalık, karışıklık, bu kriz içerisinde imkân arayan komünistler ve diğer muhalifler tasfiye edildikten sonra, savaştan barışa, barıştan tek parti istikrarına ya da başka türlü söylerseniz mezar sessizliğine böylece geçilebildi. Şimdi o dönem oluşmuş bulunan şu temel ilişkiler -ben böyle düşünüyorum, hayat da bana bu düşüncemin doğru olduğunu gösteren pek çok işaret sunuyor- aslında bugüne kadar sürüp geliyor.

Birincisi, devletin daima muhaliflerden bir adım önde gidiyor olması, bu kadar gelişmeye rağmen... Bu bir tek 1970’lerin başında, bir de 80’lere doğru, iki kere sallantıya uğradı Türkiye’de. Fakat onun dışında hep devletin ve devletin güvenlik aygıtının muhalefetten ve devrimci hareketten bir adım önde gittiği bir sürece tanık olduk. Donanım, politik örgütlenme, toplumsal mühendislik, bunun için gereken toplumsal kontrol mekanizmalarına hâkimiyet ve muhalefetin iç çelişkilerinin manipülasyonu noktasında her geçen gün yetkinleşerek gelen bir mekanizmadan söz edebiliriz.

İkincisi, devletin o zaman daha zayıf olan ideolojik aygıtlarının güçlendiğini ve tıpkı Türkiye Komünist Fırkasına eş koştukları bir resmî cereyanı örgütlemekte gösterdikleri hünerin sonraki yıllarda, aşağı yukarı aynı biçimlerde ve çeşitlilikte gerçekleştirildiğini ve süregittiğini görebiliriz. Eğer bugüne bir gönderme yapacak olursak, aşağı yukarı şöyle söyleyebilirim: Devletin temel tezleri, üniterlik, laiklik, tek ulus çerçevesi, bütün bunların benimsendiği noktada, solculuk ve sosyalistlik yapmak serbesttir. Hatta ve hatta desteklenir ve övülürsünüz. (Laiklikten kastım devlet laikliği, varolduğu şekliyle, diyanet işlerinin varlığına dayalı laiklik. Bunu kastediyorum. Yoksa laik olmayan bir düzenden yanaymışım gibi düşünülmek istemem.)

Fakat devlete rakip olunmayacağı düşüncesiyle, Marks’ın dediği gibi, bu baskı makinasının parçalanması değil, onun ıslahı projesiyle hareket ediyorsanız, Türkiye’de birden çok ulusal grup olmadığını iddia ediyorsanız, Türkiye’de esas çıkarların sınıf çıkarları değil, ulusal çıkarlar olduğunu söylüyorsanız, böyle bir solculuğa, sadece politik olarak yol verilmekle kalınmadığını, aynı zamanda devlet kadrolarında istihdam edilerek, bugün çeşitlenmiş olan pek çok olanaktan yararlandırıldığını görebilirsiniz. Bugün, Türkiyede, sosyalistlerin, komünistlerin, Kürt devrimcilerinin, Kürt muhalefetinin karşısında sadece polis ve jandarmanın olduğunu düşünmek ya da sadece Milliyetçi Hareket Partisinin bulunduğunu düşünmek büyük bir saflık olur. Siz bunu zaten gündelik hayatınızda yaşıyorsunuz. Sendikalarda, üniversitelerde, hastanelerde, okullarda, taşrada, büyük kentlerde...

İkinci süreklilik mekanizması daha o zaman kurulmuş olan Teşkilat-ı Mahsusa denilen, daha sonra resmen Özel Harp Dairesi adını alan, artıklarının, işe yaramayanlarının, sokağa atılmışların, bugünlerde yeni tutuklamalara konu olduğu süreçten söz ediyoruz. Bunlar, aşağı yukarı, devletin çekirdeğini oluşturan mekanizmalar. Bu süreklilik hemen hemen her yerde kendisini gösteriyor. Yani eğer hayal ediyorsanız ki, bunların olamadığı bir devlet mevcut olabilir ve bunun içersinden geçilerek pekâlâ huzur ve sükûn içerisinde, sulh içerisinde bir komünizme ilerlenebilir, onlar size bunun bir hayal olduğunu hatırlatmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Topal Osman’ın adamı kayıkçı kâhyası Yahya’nın örgütü, onların heykellerini Giresun’da diktiren adamın örgütüyle aynı örgüt. Topal Osman heykelini Giresun’a Veli Küçük diktirmişti. Veli Küçük JİTEM’i kurdu. O Veli Küçük’ün işi bitti, sokağa atıldı. Tekrar devletin içine dönmek ve bir darbeyle dönebilmek için, toplumsal bir kışkırtma sürecinin içerisine girdi. Şimdi zarı düşeş gelmedi. Baş aşağı geldi ve içeri girdi. Ama bir emekli askerî yargıç ve bu konuların analizinde çok sözüne güvenilir birisi olan Ümit Kardaş’ın da dediği gibi “daha görevi başında çoook Veli Küçükler var”. Dolayısıyla, devleti yer altından yönetmek, devletin işlerini gizli şiddet ile yönetmesi geleneği Mustafa Suphi’leri Karadeniz’de boğan kuvvetin sürekliliğinin bir kanıtı olarak bu güne kadar geliyor. Bu ikisi arasında sonsuz sayıda imkân ve koşul var. Fakat, savaş söz konusu olduğunda bütün bu mekanizmaların hızla gerildiğini ve bu imkânların kullanımının çok sınırlandığını görebiliriz.

Fakat ben şunu diyeceğim; savaş, barış ve sınıf mücadelesi arasındaki ilişkide Lenin ve Bolşeviklerin, ya da zamanında Karl Marks’ın -Lenin bu geleneği takip etti- tutturdukları yol, son derece doğru geliyor bana. Bu yol kendi devletinin savaşına ortak olmamaktır. Bu yol kısa vadede bizi azınlıkta bırakabilir. Eğer hakikaten barış isteniyor ise. Bu yol sizi yalnız bırakabilir. Lenin ve Bolşeviklere olduğu gibi. Kautsky ve Alman sosyal demokratlarını ise büyük bir çoğunluk haline getirebilir. Ama tarihin nasıl seyrettiğine bakacak olursanız kapitalizmin en vahşi tezahürlerinden birisi olan savaştan yana yer almanın ömrü, krizde o kapitalist gücün ömrü kadar olabilir ancak. Onunla beraber yıkılabilir. Oysa siz eğer tarihe oynuyorsanız, bu ise iddianız, tarihi yapacak olan güçle ilgiliyseniz, onun yanılgılarına, onun şuursuzluğuna, onun kendini kaybetmesine değil, onun aklına, onun bilincine, onun tarihsel çıkarına oynayacaksınız. Bu sizi azınlıkta bırakabilir. Bütün Birinci Dünya Savaşı boyunca Lenin ve Bolşeviklerin, Rusya siyasetinde kapsadıkları yer toplu iğne başı kadardı. On bine düşmüştü Bolşevik Partisi üye sayısı 1914 yılında. 1917 geldiğinde bütün cephelerde, bütün siperlerde, bütün fabrikalarda, bütün limanlarda, bütün tersanelerde Sovyetlerin başında Bolşevikler vardı. Ama savaştan yana tavır almış olsalar, ya da savaşta vatanseverlik propagandası yapmış olsa idiler, onlar da Çarlıkla ya da Kerensky’le beraber giderlerdi. Ötekilerin gittikleri gibi. Menşeviklerin gittikleri gibi, Sosyal Devrimcilerin gittikleri gibi. Dolayısıyla, bizim için son derece sancılı bir yola işarettir bu.

Kürt savaşı açısından da böyle. Kürt savaşında da problematik Türkiye tarafında böyle. Kürdistan tarafında, eğer meseleye sınıf mücadelesi açısından bakmaz isek, Kürt devrimcileri, eğer Irak’ta kurulmaya başlanan, Kürt Devletinin yani burjuva Kürt Devletinin baktığı yerden bakmaya devam ederlerse, o Kürt Devleti, bir gün Kürt proleterleri tarafından sorgulanmaya başladığında, nerede olacaklarını düşünmeleri icap eder. O nedenle, ben derim ki; Kürtlerin işine karışmak bizden uzak olsun, ama bu Türkiye’yi de etkileyen bir mücadele olduğuna göre, acaba biz, Lenin ve arkadaşlarının, Birinci Dünya Savaşında her yerde işçileri başarıyla mücadelenin önüne taşıyan ilkelerin ilkesini, enternasyonalizmi, şimdiden burada kurmaya başlayamaz mıyız? Yani, biz bir ortak mücadele hattı oluşturamaz mıyız? Bu ortak mücadele hattını sadece Türkiye’yle sınırlı olarak tutmaz, tüm Ortadoğu’ya yayamaz mıyız? Eğer böyle yapabilirsek, eğer bu gerçekleşebilirse, o zaman biz Batıda Türk milli devletinin, Doğuda Kürt milli güçlerinin bir parçası olmak değil, her yerde emekçilerin bir parçası olarak, sınıfsız, sömürüsüz, kimsenin kimseyi baskı altında tutmadığı, özgürlüklerin herkes için bir hak ve imkân haline geldiği, bütün bunları gerçekleştirebilmenin maddi koşullarının doğduğu bir dünya oluşturabiliriz hep birlikte. Ya da biz bunu oluşturamayız, dalga başka yerden kopar.

Ama şöyle ya da böyle bir dalga kopacak. Çünkü kapitalizm 2008 yılında, herkesin kabul ettiği gibi, son derece ağır bir sistem krizine doğru sürükleniyor. Sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde, sadece bir mortgage kredisi krizi olarak kalmayacağına dair o kadar çok fazla işaret var ki, bütün bunlar Türkiye’yi, Ortadoğu’yu, bölgeyi, Avrupa’yı etkisi altına alacak çok esaslı bir sistem krizinin işaretlerini veriyor. Bu sistem krizi karşımıza birden çok biçimde çıkabilir. Tayyip Erdoğan karanlıkta ıslık çalıyor, “bize değmez” diyor. Eğer Avrupa’ya değerse, Türkiye’ye hemen değecektir. O zaman ortaya çıkacak olan krizde, biz, bu şimdi durduğumuz, bana göre doğru olan yeri, yani enternasyonalizmi ve sınıf bakış açısını benimseyebilirsek, “devletimizin ve milletimizin çıkarı” diye, aslında sermayenin çıkarı olan şeye kendimizi kaptırmaz isek, belki de bu krizden Mustafa Suphi’nin 1921’de yapamadığıyla çıkabiliriz. Diyebilirsiniz ki bana, “şu halimize bak. Türkiye’de şu kadarcık bir gücüz. Yani, bütün bunlarla ne yapabileceğini sanıyorsun ki?” Ben derim ki, krizden daha doğurgan hiçbir şey yoktur. Bu gücümüzün, yüze, bine, on bine katlanmaması için hiçbir neden yoktur. Türkiye’de aslında yaşı müsait olanlar, bunun nasıl katlanarak büyüdüğünü gördüler, denediler. 1965’te ufacık bir hareket olan Türkiye İşçi Partisi, arkasından Dev Genç’in 1970’ler geldiğinde, son derece önemli bir politik güce dönüştüğünü, devrimci hareketin 1970’lerin ikinci yarısında Türkiye’nin neredeyse tamamını bir devrimci ruh haline soktuğunu, çiftçilerin, “nasıl olsa devrim olacak”, diye bankaya borçlarını ödemekten vazgeçtiklerini hatırlayacaklardır.

O yüzden, tarihsel olarak baktığımızda göreceğimiz şey, bizim bugünkü ömrümüz ve bugünkü aklımızla kavrayamayacağımız pek çok şeyin, bugün çılgınca görünen şeyin, kriz dönemlerinde vakayi adiyeden olacağı bilgisini bize verir. Mustafa Suphi denedi, olmadı. Biz denedik, olmadı. Siz denersiniz, olabilir. Bunun olmasının önünde hiç bir tarihsel engel yok. Yeter ki, metodu aklımızda sağlam tutalım. Burjuvaziyle işçinin çıkarı arasında hiç bir ortaklık olmayacağı konusundaki çok kaba, yani Kapital’de yazıldığı kadar kaba olan gerçekliği aklımızdan çıkartmayalım. Bu durumda siz de yapamazsanız, sonrakiler bir devrim yapacak.Kesin!


Anayasa ve Kadın Hakları

Hülya Gülbahar1


Toplantıya gelmeden önce, “Anayasa Kadın Platformu’ndan bir kadın olarak ben bu toplantıda ne anlatabilirim ki...” diye düşünüyordum. Sayın Yalçın Vural’ın konuşması, bu kaygının çok da yersiz olmadığını düşündürttü bana. ‘Yeni bir anayasa’ fikri beni hâlâ heyecanlandıran bir fikir olduğu için; bir an, yoksa ben de “hâkim sınıfların meşru ideolojisini takip edenlerden” biri miyim diye kaygılandım, anayasa tartışmalarında “bir çeşni” miyim, diye düşündüm…

İşin esprisi bir yana, anayasaların ya da hukuki hakların, toplumsal mücadelenin bir alanı olduğunu samimiyetle söylüyorsak, o zaman bu mücadelenin doğrudan tarafı olmak gerekir bence… “Kendi sözümüzle, ayrı bir yerlerde, ayrıca bir şeyler yapmalıyız” mantığından çıkmamız gerek artık. Eğer hukuk, haklar ve anayasa, bizim bugünkü ve yarınki hayatlarımızı, hatta gelecek kuşakların hayatlarını belirliyorsa, o zaman doğrudan doğruya bizzat bu alanın içerisine girip tartışmak gerekir, diye düşünüyorum. Seyretmek anlamına gelecek bir pozisyon için gerekçeler yaratmakla uğraşacağımız yerde; sürecin tam da göbeğinde yer almanın, tartışmanın/tartıştırmanın yollarını arayıp bulmalıyız.

Biz de kadınlar olarak, anayasa tartışmasına hemen girmek mecburiyetinde kaldık. Zaten yapmamız gerekiyordu. Ama AKP’nin altı akademisyene hazırlattığı anayasa taslağı açıklanır açıklanmaz, kadınlar için nasıl bir anayasal düzen öngörüldüğünü gördüğümüz anda, bir gün bile gecikmeden derhal örgütlenmek zorunda olduğumuzu anladık. Bu anayasa taslağı ile kadın-erkek eşitliği rafa kaldırılıyor ve (‘pozitif ayrımcılık’ görüntüsü altında), kadınlar erkeklere bağımlı, “korunmaya muhtaç” bir cins olarak evlere kapatılıp; ailedeki erkekler, çocuklar, hastalar ve yaşlıların tek bakıcısı yapılmak isteniyordu…

Kadınlar olarak, kazanılmış haklarımızın (Örneğin Anayasa’nın eşitlik ilkesini düzenleyen 10. maddesine 2004 yılında eklenen “kadınlar ve erkekler eşittir ve devlet bu eşitliği sağlamakla yükümlüdür” cümlesinin çıkartılarak) yok edilmesine; onun yerine erkeklerin bekçiliğinde ücretsiz aile işçiliğine mahkûm edilmeye kesinlikle seyirci kalamazdık. Bu nedenle, neredeyse iki-üç gün içinde yüze yakın kadın örgütü/grubu bir araya gelerek ‘Anayasa Kadın Platformu’nu oluşturduk. Geçtiğimiz dönemde Medeni Yasa ve Türk Ceza Yasası Kadın Platformlarını oluşturan kadın örgütleri olarak, bu deneyimle hızlı bir şekilde örgütlendik. Ancak bu kez, “Anayasanın sadece kadınlarla ilgili olduğu düşünülen maddelerine değil, ilk maddesinden son maddesine kadar, tümünün tartışılmasına katılacağız, bu ülkenin kadın yurttaşları olarak buna hakkımız var”, dedik. Bunu da ilan ettik.

Peki ne oldu?

Anayasa taslağı açıklanır açıklanmaz, işveren ve emek örgütleri de platformlar oluşturmaya başlamıştı ve kadınların tüm çabasına rağmen bu platformlar, Anayasa Kadın Platformu’nu kendi aralarına almadılar!

Garip bir çelişki yaşadık. Eşitlikle ilgili 10. maddeye itirazlarımız, hükümet cephesinde -belli oranda da olsa- yankı bulmuş; düzenlemenin yanlış olduğu, düzeltilmesi gerektiği dile getirilmeye başlanmıştı. İktidar cephesi kadınların örgütlülüğü karşısında yetersiz de olsa küçük bir geri adım atarken, işveren ya da emek örgütleri cephesinde işler zordu!

Anayasa platformlarında kadınların yeri: herkes durup düşünmeli!

İlk oluşan platformlardan biri, ‘Özgür ve Demokratik Anayasa Platformu’ydu. Bileşenleri DİSK, KESK, TMMOB vd. emek örgütleri… Biz Anayasa Kadın Platformu olarak hemen, en doğal müttefikimiz ve birlikte mücadele edeceğimiz kesim olarak gördüğümüz emek örgütleri platformuna katılma kararı aldık. Çeşitli kentlerde, çeşitli toplantılarda, bu isteğimizi kendilerine ilettik. Ancak “emek” örgütleri platformu, kadın örgütlerini kendi içine almadı ve hâlâ almıyor!

Gösterilen sadece iki gerekçe var: “Çok katılmak isteyen var, yeni katılımlara bir kere açarsak, herkese açmak zorunda kalırız, ‘dengeler’ altüst olur, vs.” ile “kadın platformundan birçok kadın, bizim platformumuzdaki örgütlerin de doğal üyesi!”…

Birinci gerekçe için, söyleyecek söz bulamıyorum. Herkesin, emek örgütlerinin bu tür bir gerekçe ile anayasa gibi tüm toplumu ilgilendiren bir konuda, kendi cephesini bu denli dar tutmasının nedenleri (ve tabii ki, daha da önemlisi, sonuçları) konusunda bir durup düşünmesi gerek: Emek örgütleri, platformları kimleri kapsamalı? Katılımcılık ve demokrasi nedir? Kim, kimi, nasıl, ne hakla ve ne zaman ‘temsil hakkı’ kazanır? ‘Denge’ nedir, kendi yerini emek örgütlerinin yanı olarak görenlerin, kendi fikirlerini ifade özgürlüğü nereye kadar olmalı, bunun sınırlarını kim çizmelidir? Soruları çoğaltmak gereksiz, burada kesiyorum…

İkinci red gerekçesi de ilginç: Anayasa Kadın Platformu, ev kadınları, işçileri, memurları, avukatları, doktorları, dişçileri, dekanları, akademisyenleri, öğrencileri, işsizleri, emeklileri vb. ile tabii ki birçok emek örgütünün üyesi… Onların tek tek tabip odalarına, DİSK’e, KESK’e üye olmaları; KESK, DİSK gibi örgütleri otomatik olarak Anayasa Kadın Platformu üyesi yapıyor mu? Yapabilir mi? Örgütlü ve kurumsal temsil bu mudur!?

Özetleyeyim: Biz kadınlar olarak hâlâ, DİSK’in, KESK’in, TMMOB’nin başını çektiği platformda, Anayasa Kadın Platformu kimliğiyle, örgütlü bir biçimde yer alma talebimizi sürdürüyoruz. Ve bekliyoruz!

Anayasa konusunda şu ana dek kurulan diğer iki platformun tavrına da bir bakalım:

Bunlardan Barolar Birliği Anayasa Taslağı etrafında örgütlenen “Anayasa Uzlaşma Platformu”, ilk günden itibaren kadın platformunun da orada olması, hatta kurucu bileşenlerinden olması için bizzat kendisi büyük bir çaba harcadı. Anayasa Kadın Platformu olarak biz de, gelişmeler  bu gelişmelere emek platformunun bu tavrı da dahil- karşısında, oraya da katılma kararı aldık ve doğrudan uzlaşma platformu koordinasyon grubuna dahil edildik!

Bir diğer anayasa platformu ise, işveren örgütlerinin başını çektiği, Türk-İş, Hak-İş gibi kimi emek örgütlerinin de içinde olduğu “Anayasa Platformu”. Biz bu platformu daha kurulur kurulmaz “Kadınların anayasal taleplerine de yer vermesi gereken bir platform olduğu halde, kadın örgütlerini dışlayarak kurulduğu” için eleştirmeye başladık. Anında, gazetelerde bizi destekleyen, kadın örgütlerinin dışlanmasını sorgulayan yazılar yer almaya başladı. Bu platformun bir toplantısına katılan Adalet Bakanı Cemil Çiçek, kendisini bu konuda eleştiren yazıların yayınlandığı sabah telefon açtı: “Ben bu toplantıya ev sahibi değilim, sadece konuk olarak katıldım. Ama AKP olarak biz bir toplantı düzenlersek tabii ki kadın örgütlerini de çağıracağız” sözünü vermek üzere... Anayasa platformu ise, talebimizi defalarca ilettikten sonra, kadın örgütleri arasından sadece KAGİDER ve KA.DER’i kendi platformlarına davet etti! Biz ise, oraya sadece kendilerinin seçtiği kadın örgütlerini davet edemeyeceklerini, Anayasa Kadın Platformu olarak davet edilmemiz gerektiğini hatırlattık. Sonuçta zorlayarak da olsa bu platformun çalışmalarına da katıldık.

Tekrarında zarar yoktur sanırım: ‘Özgür ve Demokratik Anayasa Platformu’na katılmak için ise, hâlâ bekliyoruz!..


Alternatif Anayasa yazma yöntemi!

Emek Platformuna yönelik fazla eleştirel konuşuyorum, farkındayım. Ama bu platformu çok önemsediğimden ve kadınların bu derdinin ve eleştirisinin, bu toplantıya katılan sizlerin de derdi olduğunu düşündüğümden…

Ne yapıyor, nasıl bir alternatif anayasa çalışması yapıyor emek platformu?

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yaptığını yapıyor! Kadın örgütlerinin, demokratik bir anayasa isteyen her kesimden kurum ya da kişilerin eleştirdiği şeyi yapıyor: Yani hukukçu akademisyenlerden oluşturduğu komisyona, kendi alternatif anayasal görüşlerini yazdırıyor.

Yanlış anlaşılmasın, ne AKP’nin, ne emek platformunun oluşturduğu komisyonlardaki hukukçuların uzmanlığı konusunda bir itirazımız yok. İtirazımız, anayasa gibi aşağıdan yukarıya toplumun her kesiminin, tek tek herkesin katılımının elbirliğiyle örgütlenmesi gereken bir tartışmayı daha en başından engelleyip; ‘komisyonlara havale etme’ yöntemine…

Şimdi biz kadın örgütleri olarak, hâlâ emek platformunun bize Anayasa konusunda ne diyeceğini merakla bekliyoruz.

Bu tabii ki, bu tür bir bekleyiş, sadece kadınlar için değil, emek platformunun üyesi ya da bu platforma umut bağlayan, bugününü ve yarınını, burada simgelenen örgütlülüğe bağlayan kadın/erkek herkes için acı bir şey! Beni çok inciten bir gerçeği ifade edeyim: İşverenlerin başını çektiği Anayasa Platformu’nun Ankara toplantısına katılıp, orada hemen her konuda/hemen herkesle yoğun tartışmalar yürütüp döndüğümüzde, çıkacak sonuç bildirgesini daha büyük heyecanla bekledik! Kadınlar olarak, gergindik, tedirgindik, boşa nefes tüketmiş olabileceğimizi ve üstlüne üstlük işveren örgütleriyle, hükümet yanlısı STK’larla ‘işbirliği içinde olmakla’ suçlanıp, damgalanacağımızı düşünerek kaygılıydık. Yine de sonuçlar açıklandığında (tabii ki, ana hatları itibarıyla tatmin edici olmasa da) en azından kimi taleplerimizin orada yer aldığını gördük. Boşuna gitmiş, boşuna nefes tüketmiş olmadık.

* * *

Ben emek platformu üyesi farklı sendikaların üyeleriyle, yöneticileriyle her karşılaştığımda, “Anayasa konusunda ne tartışıyorsunuz, nasıl talepler oluşturdunuz?” diye soruyorum. Çünkü platform üyesi örgütler, tam da anayasanın konusunu oluşturan alanlarda çalışan insanlar. Sağlık hakkı, sosyal güvenlik hakkı, çalışma hakkı, kentsel planlama, şehircilik, adalet sisteminin işleyişi vb. alanlarda gündelik hayat ve politikaların bilgisine sahip, değişim politikalarının anahtarlarını sunabilecek örgütlü kesimler. “Bizim başkan, koordinasyona yazılı bir şeyler vermişti, bekliyoruz” deyip, konuyu kapatıyorlar.

Bugün AKP’nin gerçekten “sivil, demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi” bir anayasa yapıp yapmayacağı bir yana; yeni bir anayasa yapıp yapamayacağı bile tartışmalı. Cumhurbaşkanlığı için anayasa referandumu, AKP anayasa taslağı açıklanır açıklanmaz türban sorununun gündeme getirilmesi, hazırladığı istihdam ve sosyal güvenlik paketleri ile anayasayı kendi gündemi çerçevesinde parça parça ve kendi politikalarına göre biçimlendiriyor olması önemli bir sorun. Kaldı ki, AKP’nin taslak metni, 1982 Anayasası’ndan ciddi, radikal bir kopuşu yansıtmıyor. Tam tersine, 1982 Anayasası’nı temel alıp, onu yeniden kurguluyor.

Buna rağmen, ben yeni bir anayasa tartışmasının Türkiye açısından önemli bir fırsat sunduğunu düşünüyorum. Ülkenin üzerine kabus gibi çökmüş bulunan 12 Eylül darbesinin 1982 anayasasından kurtulma fırsatı… İktidara samimi bir anayasa yapma yönteminin, kendi izlediği yöntem olmadığını gösterebilmek için, kendi anayasal taleplerimiz için, birlikte ve güçlü bir çıkış yapma fırsatı…

Çünkü anayasalar, sanıldığının aksine devletle bireyler arasında bir pazarlık metni değildir. Toplumdaki tüm birey ve kesimlerin kendi aralarında tartışarak, bugün ve yarınları için “birlikte yaşama zeminini” belirleyecekleri ve devletin bu konuda vatandaşa karşı görevlerini netleştirecleri metinlerdir.

Bu nedenle çağdaş anayasalar, önce yurttaşlar arasında geniş bir biçimde tartışılmakta; anayasa hukukçuları ve (kurucu ya da olağan) meclisler tarafından, bu tartışmadan çıkan uzlaşma çerçevesinde son hali verilmektedir.

Bunun dışındaki yöntemlerin, askeri ya da sivil, halka dayatılan yöntemler olduğunu düşünüyorum. Uzmanların kendi aralarında tartışıp belirlediği bir anayasa süreci, meseleyi halktan kopuk teknik bir iç tartışmaya, çıkacak anayasayı da kimsenin sahiplenmeyeceği teknik bir metine dönüştürür. Oysa bugün, alternatifi gösterecek yerde, yanlışı tekrar pozisyonuna düşmüş durumdayız.

Belki de demokrasi ve hak mücadelesinden ne anladığımızı yeniden tartışmalıyız. Belki de bir “kaybetmişlik”, “yenilmişlik” psikolojisi içindeyiz hâlâ. 12 Eylül’ün yarattığı bu psikolojiden bunca yıldır çıkamadık bir türlü… Bu nedenle klişeleri tekrar eden tartışmalar dışında fikri açılımlar, zenginlikler getirecek özgür bir tartışma ortamı yaratamıyoruz. Yeni fikirler üretemedikçe eskilere daha fazla yapışıyoruz. Yeni politik açılımlar, yeni politik eylemlilikler yaratamayınca da, heyecanımızı, enerjimizi ve giderek de umudumuzu iyice kaybediyoruz.

Şu anda son derece sert bir tartışma yürüyor anayasa konusunda. Anayasa Platformu’nun Ankara'daki Anayasa Çalıştayı’nda, Bakkallar Federasyonlarından, Anadolu Kaplanlarına dek değişik sivil toplum örgütlerinden yaklaşık dört yüz erkeğe karşılık topu topu beş-altı kadındık. (Türkiye’deki ‘sivil toplum’un da sadece erkeklerden oluştuğunu daha da net bir biçimde görmüş olduk böylece). İlber Ortaylı’nın üzerimize terbiyesiz diye yürüdüğü bir toplantıydı. Beş-altı kadın o kadar zor durumda kalmıştık. Kadınların taleplerinin yanı sıra, aynı zamanda anayasanın altı temel ilkesinden birinin serbest piyasa ekonomisi olup olmayacağını tartıştık orada. Aslında Türk-İş de o platformun üyesiydi, ama genel kurulu nedeniyle, görebildiğim kadarıyla kimse yoktu. Bizim katıldığımız oturumlarda Hak-İş’ten temsilci de yoktu. TÜSİAD, TİSK, TOBB gibi işveren örgütleri en azından kadrolu uzmanlarını göndermişti. Beş kadın, katıldığımız tüm oturumlarda, serbest piyasa ekonomisinin anayasanın altı temel ilkesinden biri olması önerisine karşı çıktık; onun yerine “sosyal devlet” ilkesinin olması gerektiğini anlatmaya çalıştık. Bu itirazlar üzerine bu kez, “Peki o zaman Maastricht kriterleri çerçevesinde ‘iyi işleyen ve denetimli piyasa ekonomisi’ diyelim” önerisi geldi. “Siz bu devirde, özel okulların, hastanelerin kapatılmasını savunuyorsunuz” eleştiri bombardımanları altında itirazlarımızı sürdürdük, bu kez de “sosyal devlet ilkesiyle sınırlı, iyi işleyen piyasa ekonomisi” önerisi geldi. Sonuç olarak piyasa ekonomisi, sosyal devlet vurgusuyla otuz altı ilkenin sonlarında bir yer bulabildi kendisine! (Çalıştay’dan çıkan bu sonucun sadece kadınların çabasıyla olmuş gibi algılanması, yanlış olur. Gerek bizlerin olduğu oturumlarda, gerek diğer oturumlarda bunu savunan başkaları da vardı. Bu örneği vermemin nedeni, aralarında Türkiye’nin en önemli işveren örgütleri, işçi örgütleri, STK’larının olduğu ve ortak anayasa önerilerini saptayıp hükümete iletecekleri bir toplantıya, kendilerine çağrı yapıldığı halde en küçük bir ilgi göstermeyen soldaki parti, grup ve STK’ların ilgisizliğinin olası sonuçlarına dikkat çekmek.)

Tabii ki, herkes kendi bulunduğu alanda kendi özgün sözünü oluşturmaya, savunmaya devam etmeli. Ama bu sözü tartıştırabileceği hiçbir alanı da boş bırakmamalı bence. “Bu onların oyunu, dilediklerince oynasınlar” dediğimiz zaman; bize yazılan kadere tabi olmaktan başka bir seçenek kalmıyor önümüzde. Bu kadar içimize kapanmak zorunda değiliz. Ertuğrul Kürkçü’nün konuşmasını dinlerken, 12 Eylül’ün beyinlerde yarattığı erozyon üzerine tekrar düşünmek ihtiyacı hissettim. 1982’de eski anayasa lağvedildi ve yeni bir anayasa yapıldı. Biz şu anda, otuz yıl sonra hâlâ 82 Anayasa’sının sadece toplumda değil, bu toplumun demokrasiye inanan, sola, sosyal devlet ilkesine hatta giderek sosyalist devlet ilkesine inanan insanların beyinlerinde yarattıkları tahribatla uğraşıyoruz. Anayasalar işte bu yüzden çok önemli belgeler. Ben 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde sol adına aday olarak çıkan ve üstelik de bir öğretim görevlisinin, “Üniversitelerde bedavacılığa son verilmesi lazım” diyerek; bu ülkenin kadını ve erkeğiyle yoksul halkını, açıkça “bedavacı” olarak damgaladığı zaman ağlamak istiyorum. Çünkü burada, bizim bu mücadeleyi zihinlerimizde bile kaybetmek üzere olduğumuz (birçoğumuzun ise, zaten çoktan kaybetmiş olduğu) gerçeğini görüyorum. Anayasayı, bizim dışımızdaki bir tartışma konusu olarak gördüğümüz sürece, kaybetmeye mahkûm olduğumuz bir mücadele olacak. İsteyen, istediği devrimi beklesin, kendi tercihi! Kıpırdamadığı halde koştuğunu sanmak; bir de üstüne, büyük bir iç rahatlığı ile aslında koştuğunu iddia etmek hoş bir duygu olsa gerek… Torunların bile görüp göremeyeceği belli olmayan birkaç slogansı talebi öne koyup, sadece ona yoğunlaşmak; gündelik politikanın bütün ‘çirkin’ yükümlülüklerinden böylece kurtulmak epey ‘güvenli bir sığınak’… Oysa, ne evrimin, ne devrimin, bekleyerek olmayacağını bilenlerin; daha doğrusu, onurlu bir yaşam için ihtiyaç duyduğu küçük-büyük her şeyin mücadelesini her yerde, her dakika vermek zorunda olduğunu bilenlerin işi daha zor.

Bir örnek vereyim: Neredeyse dünyadaki tüm anayasaların eşitlikle ilgili maddesi, hayatın her alanında ayrımcılığa uğrayan bütün insanlar için en önemli maddedir. Bir toplumda birlikte yaşayan herkesin, her kesimin, sınıfsal, dinsel, dilsel, cinsel vb. ayrımcılığa uğramadan yaşayabilmesinin anayasal garantisi olan maddedir. Toplum halinde beraber yaşamayı düzenleyen bir madde olduğu için de, anayasalarda hep ilk maddeler arasında yer alır.

Türkiye’de neden sadece kadınlar, sürekli bu madde üzerinde duruyor? Şimdi yeni anayasa tartışılırken de biz kadınlar olarak, insanlar arasında Görüldüğü gibi, eşit haklara sahip olma ilkesini devletin kontrolünden ve yükümlülükleri arasından kaldırırsanız; onun yerine getireceğiniz “koruyucu” önlemler; kadınları korumak yerine, tam tersine kadınlara karşı yapılan negatif ayrımcılığı daha da körükleyebilecek önlemler olabilir. Bizim pozitif ayrımcılık dediğimiz şey, kadınları koruma adına, onları çalışma hakkından, eğitim hakkından ya da miras hakkından ya da mülkiyet edinme hakkından yoksun bırakacak düzenlemeler değil; tam tersine, binlerce yıldır kadınlar ve erkekler arasında tüm bu alanlarda yapılan negatif ayrımcılık sonucunda oluşmuş olan uçurumun kapatılması için, bu uçurum kapatılıncaya, eşitlik sağlanıncaya kadar, geçici bir süre ile kadınların özel olarak desteklenmesidir.

“Koruma” mantığı ile alınacak önlemler, bu uçurumun daha da derinleşmesi, kadınların hayatının çok daha fazla erkek egemenliği altında ezilmesi, sömürülmesi daha fazla baskı altında bulunması sonucunu doğuracaktır.

“Kısa ve öz!” Anayasa diyerek tırpanlanan sosyal haklar …

Anayasanın sosyal haklarla ilgili maddelerinin doğrudan doğruya kadınları ilgilendirdiğini ve kadınlar için vazgeçilmez önemde olduğunu düşünüyoruz. Sosyal devlet ve sosyal haklar kadınlar için öncelikli bir konu. Bu nedenle, platformumuzun bu konuda da çok net talepleri var. Ne yazık ki şu anda, herkesin diline “kısa ve öz bir anayasa yapalım” sözü yapışmış görünüyor. Herhangi bir konuda, herhangi bir sosyal haktan bahsettiğimiz zaman, derhal “Anayasa temenniler listesi değildir, anayasada temennilere yer verilmemelidir” yanıtı yapıştırılıp, konu kapatılmaya çalışılıyor. Bunu hiç ummayacağımız kesimlerden de duymaya başladık son günlerde.

12 Eylül Anayasa’sının kapsamlı yasaklar listesi getirmesine, hakları bir cümleyle sıralayıp, altında beş cümleyle geri alınmasına tepki olarak başlayan bu “uzun” anayasa eleştirisi; şimdi dönüp dolaşıp bizim karşımıza ikinci kuşak tüm hakların (çalışma, dinlenme, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik vb. sosyal haklar) anayasadan çıkartılması ya da budanması için kullanılan bir argümana dönüştü. Kendi sözümüz, bize karşı silah oldu!

Sosyal hakların “temenni” olarak algılanması, bunları talep edenlerin “bedavacı” olarak damgalanması, gerçekten çok korkunç. Neredeyse iki yüz yıldır, aralarında 8 Mart’ı yaratan kadınların da olduğu kadın-erkek milyonlarca emekçinin mücadelesiyle kazanılan haklardan, birçoğunun hayatına mal olmuş haklardan bahsediyoruz. Çalışma hakkı, insanca sürelerde, insanca bir ücret alarak çalışma hakkı gibi, eşit ve parasız eğitim hakkı gibi, öyle bir çırpıda anayasalardan silinemeyecek haklardan; bugün bile dünyanın dört bir köşesinde yeraltlarında, yerüstlerinde milyonlarca emekçinin her bir kelimesi için mücadele ettiği haklardan…

Ben burada yine 12 Eylül’ün etkilerini görüyorum. Örneğin, insan hakları örgütlerinin yıllık raporları, hâlâ ve ağırlıkla birinci kuşak temel kişi hakları üzerinde duruyor. 12 Eylül’den beri hepimiz doğal olarak, yaşam hakkı, işkence görmeme hakkı, ifade özgürlüğü gibi birinci kuşak dediğimiz temel haklara çok fazla konsantre olduk. Yaşam hakkının kaybedildiği bir noktada, tabii ki diğer haklara sıra bir türlü gelemedi. Ama artık otuz yıl geçti. İnsan hakları örgütleri ve emek örgütlerinin gündelik ajandalarında ya da yıllık raporlarında sosyal haklarla ilgili bölümlere daha fazla yer verilmesinin zamanı geldi de geçti bile… Katıldığım anayasa dahil çeşitli toplantılarda, değişik kesimlerden “mücadele arkadaşlarımızın” hâlâ ve sadece temel haklar üzerinde durduğunu ve sosyal haklardan hemen hemen çok az söz ettiğini düşünüyorum. Birinci kuşak kişi haklarına çok fazla yoğunlaşıyoruz, 2. kuşak olan sosyal hakları fazla ihmal ediyoruz, 3. kuşak olan çevre, konut, insanlık mirası ve benzeri haklara sıra gelmiyor bile...

Bu da, 12 Eylül’ün yarattığı bir psikoloji bence. Öncelikle var olan haklarımızı korumak için çalışıyoruz. Çünkü onlar sürekli ve sürekli tehdit altında. Var olan hakları korumaya çalışırken aslında yeni haklar üretemiyoruz. Yani hakkımız olan yeni alanlara bir türlü geçemiyoruz. Yani sadece bir koruma psikolojisiyle varolan hakları korumaya kilitlenmişiz. Fakat zihnimizde de giderek, bizim gerçekten “konut hakkı”na, sağlıklı bir ortamda barınma hakkına sahip olduğumuz; yaşamımızı sağlıklı sürdürecek biçimde beslenme ve gıdaya erişme hakkına (bunu sadaka olarak verilen haliyle değil, bir temel insan hakkı olarak) sahip olduğumuzu kendimiz bile unutuyoruz ki, talep edelim, savunalım. Ben bunun çok önemli bir eksikliğimiz olduğunu düşünüyorum. Yeni hakları üretmek, bunları tartışmak, bunlar üzerine kafa yormak, burada ortaklıklar aramak…

Bir başka sorun da, kendi alanlarımıza kapanmamız. Sendikalaşma hakkı, sendikaların alanına hapsoluyor; kadın hakları kadınların… Örneğin Yörsan’da 400 işçinin birden sendikalaşma nedeniyle işten çıkartılmış olması hepimizin ortak sorunu, Novamed grevi de…

Kendi alanının dışındaki alanlara kayıtsızlık konusunda, özellikle kadınların durumu çok çarpıcı ve de çok yakıcı… Bu ülkede artık herkes görüyor ki, neredeyse her hafta en az bir kadın öldürülüyor. Şu ya da bu nedenle, beyaz tayt giydiği için, dar kot pantolon giydiği için, göbeğine ya da bir yerine piercing taktığı için... Ama “kadınların yaşam hakkına dair bu sistematik ihlaller”, hâlâ insan hakları raporlarında yeterli yeri bulmuyor. Toplumun diğer örgütlü kesimlerinin bir bölümünün gündeminde 8 Mart’ta ya da biraz daha bilinçli bir örgütse 25 Kasım’da bildiri yayınlamak düzeyinde yer alıyor; çoğunluğun gündemine ise hiç girmiyor bile…

Üstelik, esnaf odaları, bakkallar federasyonlarını vb. bir yana bırakırsak, bu örgütlerin üyelerinin önemli bir bölümü kadınlar! Emek örgütleri bile, kendi “erkek” üyeleri ve kendileri için çalışmaya devam ediyor. Değilse, kadınların yoğunlukta olduğu tekstil gibi işkollarında bile yıllardır ve hâlâ tüm yöneticilerin erkek olmasını nasıl açıklayacağız? Örneğin, sendikacıların hâlâ kadın emekçileri, evlerde ve hatta kendi evlerinde “aile hizmetçileri” olarak oturmak yerine; iş piyasasında erkeklerin ekmeğine ve kendi egemen/yönetici statülerine rakip çıkan kesim olarak görmeye devam etmelerini? Kadınları ve kadın örgütlerini emekçi dayanışmasının, emek platformlarının dışında tutmalarını?...

Mücadele alanlarımızı ve yöntemlerimizi yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Kadınlar örneğinde bakarsak, kadınların mücadelesini soyut olarak destekliyoruz demek yetmiyor. Bu mücadeleyi kendi mücadelenin asli bir parçası olarak görmen gerek. Tek bir örnek: eğitim alanında çalışıyor ve konuşuyorsan, Türkiye’de Doğu Anadolu bölgesinde yetişkin her beş kadından üçünün, Türkiye genelinde her beş yetişkin kadından birinin okuma yazma bilmiyor olduğu gerçeğini her daim aklında ve gündeminde tutman gerek. Erkek egemen saldırıların ve ayrımcılığın, sadece kadınlara değil, demokrasiye ve bir bütün olarak emeğe yönelik saldırının bir parçası olduğunu görmek gerek.


Yalçın Vural yeniden söz alarak şunları söyledi:

Yanlış anlaşıldığımı düşünüyorum. Şimdi bu anayasa tartışmalarına katılınmamalı değil bizim söylediğimiz. Ertuğrul Hocam iyi bir şeye işaret etti. Türkiye’de devlet solculuğu yapmak serbest, önü çok açılıyor. Yani onun söylediğinden ben devlet solculuğunu anladım.

Dolayısıyla da o tür özgürlüktü vs. kavramlar, yani burjuvazinin sınıfsal çıkarına dokunmayan her türlü şeyler rahatlıkla yapılabiliyor, zaten emperyalizmin yeni yönelimi dediğimiz de, uluslararası alanda yapmaya çalıştığı da, burjuvazinin eklemlenmeye çalıştığı da bu. Eşitlikten yoksun bir özgürlük ortamı. Sanal bir ortam yaratmak. Özgürlük, ama eşitliksiz bir özgürlük. Kimin işine yarar, burjuvazinin işine yarar. Bizim hiçbir işimize yaramaz.

Oradan yola çıkarak bizim yaklaşımımızın ne olması gerektiğini söyledim ben. Bu konuda da küçük bir örnek vereceğim. Söylediklerinin hepsine katılıyorum Hülya Hanımın. Ama yaklaşım tarzı olarak benim söylemiş olduğum şeyi yanlış anladığını düşünerek düzeltmek istiyorum.

Örneğin 61 Anayasasında çok ileri haklar vardır. Yani çok ileri haklar vardı. Ama 61 anayasasının üzerinden elde edilen hakların ve bugün geldiğimiz noktanın arasındaki açıya bakarsanız. Bu aradaki dönemde suçlu filan aramak için söylemiyorum ama somut duruma geldiğimizde bir gecede elimizden alındı. Ve karanlık bir anayasa dayatıldı. Yani sınıf perspektifiyle doğrudan müdahil olunarak yapılacak bir anayasa, söylenen bütün hakları içerir, biraz evvel söylediği bütün hakları içerir. Kapsamak lazım, o alanlara dönük bir şey söylemek lazım.

Benim sınıf perspektifinden kastım şu. Onu, o haklar uğrunda mücadele eden kitleyi, bu hakların bir gecede elimizden alınmaması için, korumaya doğru yönlendirmek.

Benim vurgulamak istediğim nokta buydu.

1Avukat, Anayasa Kadın Platformu

 
Yazarın Diğer Yazıları
 MERHABA
 Onbeşleri Andık
 Gündemden
 Oğuzhan Müftüoğlu ve Arkadaslarına Açık Mektup
 Kıbrıslı Türkler Kardeşimizdir, Eşitimizdir, Dostumuzdur
 Libya Gündeminden
 Bıçak Kemiğe Dayandı
 Merhaba
 Atılım Üzerine
 Engin Ardıç’ın İftiracılığı Tescil Edildi
 AKP 12 Eylül Rejiminin Yeni Efendisi
 Şiir: Gerileyen Türkiye Yahut Adnan Menderes’e Öğütler
 Merhaba
 Hrant Dink’i anıyoruz
 Barış bölmez, birleştirir

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS