Sosyalist Dergi: 27 |  İbrahim Sertçelik |
Solda Bir Burjuva Hastalığı: Kariyerizm

Konumuz bitirilemeyen, söküp atılamayan bir Ezop masalına benziyor aslında. Birçoğumuz DİSK’in eğitim notlarını biliriz. Kimimiz sendikalarımızda bunun doğrudan eğitimini almış, çoğumuz da çeşitli kurumlarımızda bu notlardan yararlanmışızdır. Eğitim notlarının giriş bölümünde, devlet eğitimde tarafsızlık adı altında nasıl beyinler oluşturur diye bir bölüm var. Aynen şöyle diyor:


Çalışanlar korkak olarak yetiştirilecek.
Bencil yapılacaklar.
Gerçekleşemeyecek bir umutla yaşayacaklar.
Kendilerine ve güçlerine yabancılaşacaklar.
Olaylar arasında bağ kuramayacaklar.

Bu genel hatırlatmadan sonra konumuz bencillikle ilişkili olduğu için biz ikinci maddeyi alalım. Notlar diyor ki:

İnsanlar nasıl bencil yapılır?

Bunu alfabede kolayca görmek mümkündür. Alfabede şunlar yazılıdır. Baba bana bal al. Baba bana top al. Baba bana ip al…vb. Dikkat edilirse hep ‘bana bana’dır. Bir insana durmadan bana bana dedirtiliyorsa bu insan bir süre sonra hep bana, hep bana demeye başlar. Yani bencil olur. Dikkat edilirse çocuklarımız oyuncaklarını kardeşleriyle bile paylaşmıyorlar. Her şey tek başlarına kendilerinin olsun istiyorlar. Oyunlarda, yarışmalarda bile hep bireycilik var. İleri sınıflarda da bu konuyu kökleştirecek konular işlenir. Özellikle tek tek kahramanlar gösterilir. Birlik olarak, topluca başarı sağlanmış örneklere rastlamak mümkün değildir. Eğitim yoluyla böylece bencil bireyci yetiştiren toplumlarda şu atasözleri sık sık duyulur: ‘gemisini kurtaran kaptandır’, ‘beni sokmayan yılan bin yaşasın’, ‘benden sonra tufan’ gibi.

Yukarda basitçe anlatıldığı gibi, bir eğitim öğretim sisteminden geliyoruz ve sonrasında da bu anlayışın hâkim olduğu bir çevrede yetişiyor, büyüyoruz. Süreç içinde sosyalleşsek, bir şeylerin yanlış gittiğinin farkına varsak da, kafamıza daha çocuk yaşlarda kazınan bu bencillikten kurtulmamız pek de kolay olmuyor. Kapitalist toplumun temel kültür yapısını oluşturan ve hayatımızın her alanında karşılaştığımız ben duygusundan kurtulmak biraz zorlaşıyor. Sosyalleşme ve sosyalistleşme sürecimizde bu duyguyu kafamızdan, bilinç altımızdan atamamışsak, bu hastalık en küçük ortamda bile karşımıza çıkıyor ve kollektifimize umulmadık zararlar verebiliyor. Ben duygusunu atamadan herhangi bir sol harekete katılan, harekete katıldıktan sonra değişim ve dönüşüm geçirerek zaaflarından kurtulamayan kişiliklerdeki bu hastalıktan kurtulmak için nasıl bir mücadele yöntemi geliştirmeliyiz ki hayatı ve sokağı değiştirmeye çalışırken, düzenin devamının farklı bir ayağını oluşturmayalım.

Bu hastalıklı kafa ilk zamanlarda kendini kabullendirmek ve harekette yer edinmek amacıyla mükemmel çalışkan, her şeye koşan bir çizgide olabilir. Esas sorun kendine bir yer edindikten sonra başlayacaktır. Önceleri basit eleştirilerle başlar, garip olan bu eleştiriler sırasında kendini kollektifin dışında tutmasıdır. Eleştirdiği şeylerin çözüm yolları konusunda da pek görüşü yoktur. Bütün kurgu yapılamayanlar üzerinedir. Ve eleştirdiklerini kendisi de zaten yapmamaktadır. Yani der ki, kimse aidatını düzenli vermiyor; sorarsınız, kendisi hiç vermiyordur. Der ki, hiçbir şey yapılmıyor; sorarsınız, kendisi zaten sıradan yapması gerekenleri bile yapmıyordur. Arkadaşlarının, yoldaşlarının eksiklerini, zaaflarını tamamlamak yerine bu zaafları yoldaşlarına karşı onları alt etmede bir silah olarak kullanır. Yoldaşlarının en küçük eksiklerini abartırken kendisini sorgulatmaz bile. Yoldaşlarının her şeyini sorgularken, kendisinin bir özel yaşantısı vardır ve ona karıştırmaz çünkü bu ona göre kendi özelidir. Çalışmalarından (ki tartışılır) bilgi vermez ama ondan habersiz bir şey yapıldığında komplo teorileriyle adeta kıyameti koparır, bir anda demokrasi havarisi kesilir. Kollektif sürekli ona maddi, manevi yardım etmelidir. Eğer edemiyorsa böyle kollektif olmaz olsun diye başlar eleştiriye. Bu durumlarda sürekli dayanışmadan dem vurur, ama hep onunla dayanışılmalı ve yardım edilmelidir. Çok iyi bir işte çalışıyor ya da çok iyi bir işi olsa bile maddi olanakları yetmemektedir. Ona göre bunun sorumlusu da kendisinin ürettiği standartta yaşaması değil, onun yaşam standardına ulaşacağı bir katkının kollektif tarafından yapılmamasıdır. Mücadelesinde olduğu gibi iş hayatında da, kuralsız ilkesizdir. Kendini zorlamaz. Bu da kapitalizmin özünü pek anlamadığının da bir göstergesidir aslında.

Bu tip kişiler, hiyerarşi ile bürokratik ilişkileri hep birbirine karıştırır. Hiyerarşi kollektif işletildiğinde örgütsel çalışmanın sağlıklı ve düzenli yol alabilmesini sağlar. Onun içinse bürokratik tutum ve davranışlar daha önemlidir. Ancak defalarca yaşamışızdır ki bürokrasiye fazla gömülmek, bir çok işin zamanında ve daha sağlıklı yapılmasına engel teşkil edebilir.

Mücadele pratiği bize, kollektif bilgi ve kollektif kararın, kollektif bilinci oluşturduğunu öğretmiştir. Sınıf örgütü aynı zamanda kollektif bilincin hayattaki karşılığı değil midir? Sorun buna uygun mekanizmaların yaratılmasıdır. Kariyeristin böylesi mekanizmalarda kendini eğitme, kapitalizmin bencil kültürel kodlarından kurtulma şansı da doğar.

Bir de bazı sosyalistlerde, kariyerizmin itici bir rol oynadığı iddiası vardır. Bu arkadaşlara göre kariyerist kişi, motivasyonu yüksek, iş bitirici, hep aktif bir unsurdur. Bu da olumlu bir şeydir. Hatta işlerin yürümesi açısından iyidir de. İşte, tam da burjuva ideolojisinin kendisi budur. Sosyalist saflardaki bu olumlama burjuva ideolojisinin sol içinde yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Kariyerist kişinin kendisinden çok bu düşünce tavır daha tehlikelidir.


Eski kariyeristler

Kapitalizmin kariyerizm hastalığının yalnızca güncel, yaşla ilgili bir sorun olduğunu düşünmek konuyu eksik bırakır. Yaşadıklarımızdan çıkardığımız sonuç, yıllarını bir şekilde sol içinde, en azından o psikolojiyle geçirmiş bir çok eski insanda da bu kariyerizm hastalığını görmenin mümkün olduğudur.. Sosyalizmden vazgeçip liberalleşmiş eski solcuların sol jargonla solun içini eleştirmelerini başka türlü nasıl açıklayabiliriz. Her şeyin en iyisini onlar biliyorlardır ve herkese hâlâ akıl hocalığı yapmaktan geri durmazlar. Oysa düne kadar sosyalistlere karşı ideolojik saldırıda devletle yarışıyorlardır.

Ayrıca bu döneklerin korkaklıkları, kariyerizm hastalıklarını örtmeye de pek yetmez. Yıllarca devletin baskısından yılarlar, köşelerine çekilirler, en küçük toplumsal hak arayışına bile katılmazlar. Ortalık biraz sakinleşip, bedeller ödenip, riskler azalmaya başladı mı adeta mantar gibi çıkarlar ortalığa. Yeniden ortaya çıkmalarına söyleyecek sözümüz yok elbet. Ama öyle bir çıkarlar ki, züccaciye dükkânına girmiş fil gibi her şeyi darmadağın ederler. Bir önceki yenilgide onlar yönetici değilmiş gibi başlarlar herkesi suçlamaya. Bu suçlamalar eskiye de, yeniye de yöneliktir. Eski başarısızlığın suçunu kendisi dışındaki yöneticilere atar, yeniler de zaten bu işleri bilmiyordur. Bugün insanları rahatsız eden bir çok kararın altında kendi imzaları da varken, en azından yanlışın durdurulması için kılını bile kıpırdatmamışken. Çok masumane bir durumda örgüt kararlarını uygulamak için hayatlarını tehlikeye atan insanları kapı arkalarında eleştirmekten geri durmazlar. Yalan ve iftirayı ortaya atıp inlerine çekilirler. Bu yaptıklarından kimin etkilendiğine, yaptıklarının kimin işine yaradığına bakmazlar. Dün aldıkları kararların arkasında durma cesaretleri ve yürekleri yoktur çünkü. Kafalarının arkasında, “ben yaparsam olur, ben yoksam zaten kötüdür” anlayışı zaten hep vardır.

Eski kariyeristlerin bir ortak özelliği de yeni süreci çoğunlukla bilmemeleri, bilenlerinse hiçbir şey yokmuş, bugüne kadar hiçbir şey yapılmamış gibi davranmalarıdır. Yaşam örnekleri hep otuz yıl öncesine aittir. Otuz yıl önce yaptığı afişten, katıldığı mitingden, yaptığı toplantıdan bahsetmeye bayılır. Bu 1 Mayıs Taksim’deyiz dersiniz, mücadele dersiniz, yeniden parti, sınıf hareketi dersiniz, kaşları çatılır ve başlar olumsuzluklar üzerinden eleştirmeye. Mücadelenin bir karşı çıkışla, bir irade göstermekle başladığını, büyük ateşlerin bir kıvılcımdan çıktığını unutur. Otuz yıl önce biz diye başladığı konuşmaların bile alt yapısının böyle adsız neferlerce küçük küçük oluşturulduğunu düşünemez. Ben duygusu, kariyerizm hastalığı beynini adeta hapsetmiştir.

Eski kariyeristlerde otuz yıl hiçbir oluşuma katılmayanların yanında bir de Marksizm Leninizm dışında, kendi geleneği dışında arayış içinde olanları da görmek mümkün. Bu kariyerist tipler onlarca farklı örgüte girerler. Hemen hemen hepsinde de yöneticidirler. Yani bulundukları oluşumların çözüm mekanizmalarındadırlar ama sorunları çözmek yerine hep eleştirirler. Bu eleştiriler sonucunda da onların egolarını tatmin edecek yeni oluşumlar ararlar. Yani batırdıkları oluşumlarda yöneticilerdir ama o oluşumları eleştirerek yeni oluşumlar yaratmaya da bayılırlar. Sürekli gergin, sürekli histeri hâlinde ve saldırgandırlar.

Bu kişilerde ben duygusunu güncel teorik sorunlarda da görmek mümkündür. Hasbelkader edindiği muhalif kimliğini yeni gelişmelerde koruyamaz. Etnik kimliği onun için hâlâ çok önemlidir mesela. Başka etnik kimlikleri kendi etnik kimliği üzerinden değerlendirir ve sosyal demokratların bile gerisine düşer. Utangaçça söylese de, ırkçı ve tutucu yaklaşımını çok fazla gizleyemez, biraz konuşursanız hemen anlarsınız. Sınıfsal düşünmek diye başlar söze, ama haklar ve özgürlükler konusunda o kadar bencildir ki, yine haklar ve özgürlükleri kendi sosyal durumu, ırkı ve mezhebi üzerinden düşünür. Bu nedenle sınıf söylemi onun dilinde ve pratiğinde kötü bir makyajdan öteye gidemez. Bu söylemi sınıf hareketine yarar değil, zarar verir. Somut bir örnek verirsek, güncel konularda ergenekoncu ve Kürt düşmanıdır. Kendi ordusu, kendi ırkı, kendi devleti, kendi mezhebi, hatta kendi şehri onun için asıl olandır. Gizli bir ben, benim duygusu bunda da mevcuttur.


Sonuç olarak

Kariyerizmden kurtulmanın yolu, insanlığın ortak kurtuluşu komünizm idealinin özü olan, kollektif düşünmeyi ve davranmayı becermekten geçiyor. Bugünden, henüz kapitalizm koşullarında. En azından kendi içimizde ben duygusunun beslediği bu kariyerizm hastalığından kurtulmalıyız. Ortak düşünmeyi, ortak davranmayı, doğal farklılıklarımızla biz olmayı başarmalıyız. Kollektifimizin sorunları hepimizin sorunlarıdır, çözüme hepimizin ortak çabasıyla hareketimize ve Marksizm Leninizm’e her zamankinden daha çok sahip çıkarak kavuşabiliriz. Bireysel gücün yerine kollektif aklı koymalıyız. Nâzım Hikmet’in dediği gibi, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine.”
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Solda Bir Burjuva Hastalığı: Kariyerizm
 Kadrolar Üzerine
 Gerçekleri Nasıl Anlatalım?
 PASİFİZM VE ETKİLERİ
 Devrimci ahlak

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS